Hocam, Dediniz ki, isim veya fiil kullanımı, ayetin nasıl anlaşılacağını önemli ölçüde değiştiriyor. Ama nedense meal okuduğumda bu farkı tam olarak anlamıyorum. Biraz açıklayabilir misiniz?

İsimler ve Fiiller Arasındaki Temel Fark

Evet, birçok ayette isimler ve fiiller birbirlerinin yerine kullanılıyor. Mesela bazı yerlerde bir fiil kullanılıyor ve çok benzer bir yerde o fiil yerine bu sefer bir isim kullanılıyor. Bunu gören bir Arap’ın kafasında direkt bir ampul yanıyor. Özellikle de klasik Arapça biliyorsa. Ama bu İngilizce çeviride tam olarak gözükmez.

Aslında yapısı gereği bir isim, örneğin “elma”, “ağaç”, “mutluluk” vs. isimlerin bir zaman kipi yoktur. Geçmiş zamanda, şimdiki zamanda, gelecek zamanda gerçekleşmezler. Onlara bu anlamda zamansız denebilir. Yani belagat açısından, bir isim zamansızdır. Öte yandan, fiillerin zaman kipleri vardır. Geçmiş, şimdiki, gelecek… Hatta emir kipi bile şimdiki zamanda gerçekleşir diyebiliriz. Yani zaman kipleri ve fiiller geçicidir. Çünkü zamana hapsolmuşlardır. Demek ki isimler zamansız, fiiller zamana hapsolmuş.

Arapçada şöyle ilginç bir olay vardır. Bir eylemden bahsederken isim de kullanabilirsin, fiil de. Ve bunu İngilizce diline çevirdiğin zaman, mesela Kur’an’ı çevirdiğinde, çevirilerin genelinde İngilizcede bunu yapma lüksümüz olmuyor. Biz de her zaman fiil olarak çeviriyoruz. Bazen fiil olarak düşündüğümüz bir şey, aslında Kur’an’da isim olarak kullanılmış oluyor. Ve biz bunu görememiş oluyoruz. Çünkü tamamen aynı çevriliyor.

Mesela Kur’an’da değil ama gündelik Arapçada, “eclisu” oturuyorum. “Ene câlis” oturuyorum. “Eclisu”, bir fiildir. “Ene câlis” ise bir isimdir. Ama ayırt edemeyecektiniz; ikisini de aynı, oturuyorum diye çevirecektiniz. Hadi şimdi bunların belagat açısından yarattığı farkın değerini görelim. Çok incelikli. Size basitten karmaşığa doğru üç örnek vereyim.

Birinci Örnek: Münafıklar

İlk örnek, münafıklarla ilgili. Bakara Suresi’nde geçiyor. Allah şöyle diyor:

İnananlara geldiklerinde, derler ki: “Biz inanıyoruz”

وَإِذَا لَقُوا۟ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ قَالُوٓا۟ ءَامَنَّا (Bakara, 14)

(ve izâ lekû ellezîne âmenû kâlû âmennâ)

İnananlarla birlikteyken, inanmış olduklarını söylüyorlar.

Onlar şeytanlarıyla birlikteyken, derler ki, biz sizinleyiz; biz yalnızca alay ediyoruz.

وَإِذَا خَلَوْا۟ إِلَىٰ شَيَـٰطِينِهِمْ قَالُوٓا۟ إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِءُونَ

(ve izâ halev ilâ şeyâtînihim kâlû innâ meakum innemâ nahnu müstehziûn)

“İnanıyoruz”, “Alay ediyoruz”; İngilizcede ikisi de fiil. Ama Arapçada, çok ilginç bir şekilde, “İnanıyoruz” ءَامَنَّا (âmennâ) olarak söylenirken, ki bu bir fiildir; hatırlayın, fiiller geçicidir. Alay ediyoruz ise مُسْتَهْزِءُون (müstehziûn) olarak söylenir ki bu bir isimdir. Ve bunu çeviride göremezdiniz. Çeviride yalnızca “Alay ediyoruz” denir ve fiil sanırsınız ama isimdir.

Peki bu neyi ima eder? Belagat kullanılarak yapılan ima şudur: Bu münafıkların uzun vadeli kalıcı sadakatleri, kimler için uzun vadeli bir anlayışla konuşuyorlarsa onlara ait. Yani şeytanlarına. Evet, her iki tarafa da sadık olmaya çalışıyorlar. Ama uzun süreli bağlılıkları ve daimi sadakatleri şeytanlarına ait. Sübhanallah! İşte Allah onların nereye daha fazla meylettiğini böyle açığa vuruyor.

İkinci Örnek: Tespih Etmek

Şimdi, ikinci örnek. Bu örnek, Allah’ın kusursuzluğunu beyan etmek ile ilgili. Çoğu Müslümanın bildiği adıyla, tespih etmek. Biz her zaman tespih edemeyiz. Tespih benim daimi olarak yapabileceğim bir şey değil. Namazdan sonra yaparız, Allah’ı anarken yaparız vs. Bu yüzden Kur’an’daki şu kullanımın sebebi anlaşılabilir: Kur’an’da tespih, “Allah’ın kusursuzluğunu beyan etmek” geçtiğinde, fiil olarak geçer. Allah, bizim “musebbihin” olmamızı beklememiş. Daima Allah’ın kusursuzluğunu beyan eden insanlar olmamızı beklememiş. Bu bizim için imkansız, değil mi?

İşte bu yüzden, Allah, “Yedi gök ve yerin tamamı Allah’ın kusursuzluğunu beyan eder” derken bile bir fiil kullanır. Çünkü biz de ona dahiliz, cinler ona dahil. Şeytan olmasa bile cinler ona dahil. Ve biz Allah’ın mükemmelliğini daima beyan etmiyoruz.

Şimdi, bunun iki istisnası var: İlk istisna, Yunus Peygamber. İkinci istisna ise Kur’an’da bahsedilmiş olan melekler. Her ikisi de 37. Sure olan Saffat Suresi’nde.

Allah, Yunus aleyhisselamın balinanın karnında olduğu zamanı anlatırken, Kitâb-ı Mukaddes‘teki adıyla Jonah, balinanın karnındayken, Allah diyor ki:

“Eğer o Allah’ın kusursuzluğunu daima beyan edenlerden olmasaydı, balinanın karnında kalacaktı.”

فَلَوْ لَاۤ اَنَّهٗ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِیْنَ (Saffat, 143)

(felev lâ ennehû kâne mine el-müsebbihîn)

Peki daima kusursuzluğunu beyan ettiğini nereden anlıyorum? Çünkü Kur’an’daki diğer her yerin aksine, Allah burada bir isim kullanmaya karar vermiş. Daimilik, belirtili olarak ifade edilmiş. Muhteşem. Ki onun balinanın karnındayken düşünecek başka hiçbir şeyi olmadığı anlaşılsın. Orada olduğu süre boyunca, yalnızca “Ne kadar mükemmelsin”, “Ne kadar mükemmelsin”, “Ne kadar mükemmelsin”, “Ne kadar mükemmelsin” diyordu. Daima, daima, daima Allah’ın mükemmelliğini beyan ediyordu. Sübhanallah!

Aynı zamanda bu, peygamberlerden beklenen standartların herkesten ne kadar yüksek olduğuna dair bir fikir veriyor. Bir Müslümanın başı belaya girdiğinde Allah’tan biraz bağışlanma diliyor ve Allah onu beladan çekip çıkarıyor. Ama Allah’ın çok daha fazlasını beklediği peygamberler bir hata yapacak olurlarsa, o zaman onlardan beklenen çok çok daha yüksek oluyor. Bu, o peygamberlerin mevkisini layığıyla anlamamızı sağlıyor.

Ve tabii, diğer örnek, bu da Saffat Suresi’nden, meleklerin örneği.

“Biz kusursuzluğunu beyan ederiz.”

اِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُوْنَ (Saffat, 166)

(innâ lenahnu el-müsebbihûn)

Bu böyle çevriliyor. Ancak “beyan ederiz”, Arapça metinde bir isim şeklinde, musabbihun. Bu da meleklerin daima ve daima Allah’ın kusursuzluğunu beyan etmekle meşgul olduklarını anlatıyor.

Üçüncü Örnek: Ceza ve Bağışlanma

Şu da sonuncusu. Ve bence bu beni hayrete düşüren bir örnek. Umarım tam olarak ifade edebilirim. Ceza ve bağışlanma üzerine düşünmenizi istiyorum. Bağışlanma dilemek üzerine. Bu ayeti okurken bu iki şeyi aklınızda tutun. Size Arapçasını vereceğim sonra da sade bir dille İngilizcesini.

“Allah, sen onların içinde olduğun sürece onları cezalandıracak değildi.”

وَ مَا كَانَ اللّٰهُ لِیُعَذِّبَهُمْ وَ اَنْتَ فِیْهِمْ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ یَسْتَغْفِرُوْنَ (Enfal, 33)

(ve mâ kâne Allahu liyuazzibehum ve ente fîhim ve mâ kâne Allahu muazzibehum ve hum yestağfirûne)

Peygambere böyle söyleniyor. O, Kureyş’i o onların arasındayken helak etmeyecekti. Bu birinci kısım. İkinci kısım: Allah onları asla yok etmeyecekti. “Onlar bağışlanma diledikleri sürece Allah onları cezalandıracak değildi.”

Bir kez daha bu iki kısmı tekrarlayacağım. Sen onların arasında olduğun sürece Allah onları helak etmeyecek. Ve Allah onlar bağışlanma diledikleri sürece onları helak etmeyecek. Bunlar, bahsettiğimiz iki kısım. Şimdi, iki kısımda da ortak olan şey, “Allah helak edecek değildi.” Ancak, Arapça metinde, ilk durumda “Allah helak edecek değildi” bir fiil olarak geçiyor. İkinci durumda ise “Allah helak edecek değildi” bir isim olarak geçiyor.

Peki bu ne anlama geliyor? Bu şu anlama geliyor, ilk durumda “Allah helak etmez”, geçici hüküm maddesi. Çünkü fiiller yapısı gereği geçicidir. Bu, Allah asla ama asla helak etmez gibi daimi bir şey değil. Allah onları helak etmeyecek. Allah onları helak edecek değil; sen onlarla birlikte olduğun sürece. Şimdi, peygamberin onlarla birlikte olması kalıcı bir şey mi yoksa geçici mi? Geçici. Yani bu şuna karşılık geliyor: Bakın, bu tümce kalıcı değil, geçici. Yani bu geçiciliğe dair bir uyarı demek oluyor.

Peki ya ikinci durum? O diyor ki: Allah, onları asla ama asla helak etmeyecek. Gerçekten bu kalıcı bir hüküm maddesi. Geçici olarak dememiş. “Şimdilik onları helak etmiyorum” değil. Hayır, asla helak etmeyecek. Bunu nereden anlıyoruz? İsim kullanılıyor.

وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ

(ve mâ kâne Allahu muazzibehum)

Tamam, peki, Allah’ın helak edişinden kalıcı olarak kurtulmak için ne yapmaları gerekiyor? O diyor ki:

وَهُمْ یَسْتَغْفِرُوْن

(ve hum yestağfirûn)

“Bağışlanma diledikleri sürece”.

İşte sürprizli kısım: Onların bağışlanma dilemesi, isim olarak da, fiil olarak da söylenebilirdi. Eğer isim olarak söylerseniz şöyle söylersiniz:

وَهُمْ مُسْتَغْفِرُوْن

(ve hum müstağfirûn)

Eğer fiil olarak söylerseniz, ki Allah böyle yapmış, şöyle söylersiniz:

وَهُمْ يَسْتَغْفِرُوْن

(ve hum yestağfirûn)

Bu ne anlama gelir? Bu şu anlama gelir, onlar her zaman bağışlanma dilemiyorlar. Zaman zaman bağışlanma diledikleri sürece, daima bağışlanma için yalvarmasalar da, onları helak etmeyeceğim. İsim olsaydı, Allah’ın şartı şu olabilirdi: Daima bana bağışlanma için yalvarmakla meşgul olmadığınız sürece sizi helak edeceğim. Ama dedi ki, en azından bana biraz istiğfar gösterin. Burada bir fiil kullanması, Allah’ın merhameti.

وَهُمْ يَسْتَغْفِرُوْنَ

(ve hum yestağfirûne)

Bir de diğer tarafa bakın:

وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَىٰ إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ (Kasas, 59)

(ve mâ künnâ mühlikî el-kurâ illâ ve ehluhâ zâlimûn)

Müthiş bir şey. Allah tarih üzerine konuşuyor. Bu Allah’ın, asla yapmayacaktım dediği bir şeyle ilgili değil mi? O zaman toparlayıp kapanışı tarihle yapalım. Biliyoruz ki Allah şehirleri yok etti. Bunu nasıl anlatıyor? “Biz şehirleri asla ama asla helak etmeyecektik.”

وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَىٰ

(ve mâ künnâ mühlikî el-kurâ)

مُهْلِكِي الْقُرَىٰ (mühlikî el-kurâ) ‘şehirlerin helak edicileri’, bu bir isim. Biz bunu asla ama asla yapmadık. Ne zamana kadar?

إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ

(illâ ve ehluhâ zâlimûn)

Halkı zulmedene kadar.

Halkı zulmedene kadar. Şimdi, bu ayette “zulmetmek” bir isim. Hatırlayın, bağışlanma dilemek bir fiildi, yani geçicidir. Yani biraz bağışlanma diledikleri sürece, kurtuluyorlar. Ama bu ayette “zulmetmek”, bir isimdir. Bu da şu anlama gelir ki, halkı daima zulüm içinde olmadığı sürece, onları helak etmeyecektim. Ben milletleri zulmettikleri zaman helak etmedim. Ben milletleri daima zulüm peşinde koştukları zaman helak ettim.

إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُون

(illâ ve ehluhâ zâlimûn)

يَظْلِمُونَ (yazlimûn) değil. ظَالِمُون (zâlimûn). Buradaki daimi bir zulüm.

İsimler ve fiiller arasındaki fark kadar küçük bir şey dahi… Vallahi, size bundan üç numune verdim. Kur’an’da bunun sayısı binleri aşan örneği var. Sırf bu konu bile başlı başına beni, Kur’an’a hayran bırakıyor.