El-Aziz İsminin Kökeni ve Anlamı
Şimdi, El-Aziz’e geçelim. Yapacak işlerimiz var. El-Aziz Allah’ın en yaygın isimlerinden biridir. Aslında topraktan gelir. عزا عزاز عزاز معزوزة (Azzâ, Azâz, Azâz, Ma’zûze). Bunların hepsi sert zemin için kullanılır. Yani, kolayca kazabileceğin toprak ard-u azaz أرض عزا (Ard azâz), azaz عزاز (Azâz) ya da azza عزّة (İzze) değildir. Ama kayadan oluşan ve delip geçemeyeceğiniz toprak. Sert toprakları bilirsiniz aslında buna عزاز (Azâz) denir. Delinemeyen toprak, kırılamayan arazi ya da kayalık arazi gibi yerlere أرض معزوزة (ard-ı mu’zûze) denir.
فَرَسٌ مُعْتَزَّة (Feras mutazze) da… Mu’tazza burada çok güçlü kasları olan bir atın niteliğidir. Yani, kayadan sert. Öyle yaratılmış. İşte buna mu’tazza معتزّة (Mu’tazze) denir. Bazen kasları sertleşen, kas atrofisi gibi bir hastalığı olan bir deve olurdu. O kadar sertleştiğinde de, deveyi sağamazdınız. Sütünü alamazdınız çünkü kaslarının hepsi sıkışmış olurdu. O kadar sertleştiği için aslında buna da نَاقَةٌ عَزاز (Nâkatün azâz) denirdi. Edindiğimiz ortak tema şu: sert kayalar, sert kaslar, katılaşmış kaslar.
ضَيِّقَةٌ أَحَلِيلٌ (Dayyikatün Ehâlîlün) أَحَلِيلٌ مِن شِدَّةِ نَسِيجِ رَحْمِهَا (Ehalîlün min şiddeti nesîci rahmihâ) Kasların sıkılığı veya körelmesi yüzünden deveden süt sağamazdınız.
أَلْعَز (El-Az) aynı zamanda rütbenin yükselmesi anlamına da gelir. Yani stajyerlikten müdürlüğe, oradan genel müdürlüğe, sonra da yönetim kurulu üyeliğine geçerseniz, عِز (İz)’iniz artıyor demektir. Şirketinizdeki rütbeniz yükseliyor.
Bir de yenilmez bir insan… Buradaki yenilmez ne demek, açıklayayım. Kimse seni alt edemez. Kimse sana saldıramaz. Kimse senin konumuna meydan okuyamaz. Eğer dokunulmaz bir pozisyondaysan, işte o zaman sana العزيز (El-Azîz) denir. Çizgi filmdeki One Punch Man عزيز (‘Azîz)’dir. Tamam mı? Yani benzetme yapmak isterseniz tabii. Kriptonit olmadan Süperman. Kriptonit ortaya çıkana kadar Süperman عزيز (‘Azîz)’dir. Ya da Hulk falan, onu bilemem. Ama bunlar, yenilemeyen, kırılamayan, mağlup edilemeyen birinin örnekleri. İşte buna العزيز (El-Azîz) denir.
الْقَوِي، الشَّدِيد، الْغَالِب، الَّذِي لَا يُغْلَبُ (el-Kavî, eş-Şedîd, el-Ğâlib, ellezî lâ yuğleb)
Her zaman kazanan ve asla yenilemeyen.
مَا لَا يُمْكِنُ الْوصُولُ إِلَيْهِ مِثْلَ حِصْن عَزِيز (Mâ lâ yumkinu el-vusûlu ileyhi misle hısn azîz)
Aynı zamanda yenilmesi imkânsız olan şeyler için de kullanılır. Mesela bir kale veya hisar için kullanırlar. Kalelerin dışında şu duvarlar olurdu, değil mi? Böylece ordular öylece yürüyüp içeri giremezdi. İçeri girmek için duvarı delmek, yıkmak ya da mancınıkla saldırmak zorundaydılar. Ama işte, delip geçilemeyen bir duvar, ele geçirilemeyen bir kale, yani hakimiyet kurulamayan bir yapı aslında حِصْن عَزِيز (Hısn-ı Azîz) diye adlandırılır. İçine girilmesi imkânsız bir kale. Geçilmez bir hisar.
Güçlendirmek ve kuvvetlendirmek için de عَزَّزَ (Azzeze kullanılır. Bu Kur’an’da da geçer. Mesela, Yasin Suresi’nde bir topluma üç elçi gönderilmişti.
اِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ
İz erselnâ ileyhimü isneyni fekezzebûhumâ feazzaznâ bisâlisin
Onlara iki elçi gönderdik, sonra üçüncüsüyle onları daha da güçlendirdik.
(Yasin, 14)
Aynı kökten, yani عَزِيز (Azîz)’den. Yani güçlendirmek, aslında تعزز (Teazzüz)’ün anlamıdır.
عَزَّة (Azze) aynı zamanda birini ezdiğinizde, birine karşı sert davrandığınızda da kullanılır. Aynı kökten; sert, katı, baskın olma halinden. Mesela, Davud’un (as) kıssasında da kullanılır. Kendi odasında namaz kılıyordu. İki kişi aniden özel odasına çıkageldi. Dediler ki: “Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benimse sadece bir tane.” Ve dediler ki:
عَزَّنِي فِي الْخِطَابِ
Azzenî fî el-hıtâb
(Sad, 23)
O kelimeyi kullandı. Bana karşı çok sert. Gözdağı veriyor. Beni eziyor, beni zorbalayarak konuşuyor. Yani عَزَّة (Azze), birine üstün geldiğinizde, عَزَّ عَلَيْهِ (Azze aleyhi) ifadesi de birine eziyet ettiğinizde, onu incittiğinizde kullanılır. Bunlar kelimenin sözlük anlamlarının sadece bir kısmıydı.
Kur’an’da El-Aziz İsminin Kullanımı
Şimdi biraz da bunun Allah için nasıl kullanıldığına bakalım. Kur’an’da bu isim Allah için seksen dokuz defa kullanılır. Bu isim oldukça sık geçiyor. Kur’an’da Allah’ın en yaygın isimlerinden biri işte. On başka yerde ise Allah’tan başkası için kullanılmış. Yani sadece Allah’a has değil. Allah’tan başkası için de kullanılıyor.
Mesela Yusuf Suresi’nde, Yusuf (as) nihayetinde kimin evine düşmüştü? العزيز (El-Azîz)’in evine. El Aziz’in. Yusuf (as) hapisten çıkıp bakan olduğunda kardeşleri neredeyse yiyeceksiz gelmişlerdi. Açlıktan kıvranıyorlardı, perişan haldeydiler:
اَيُّهَا الْعَز۪يزُ
Eyyuhâ’l-Azîz
(Yusuf, 78)
dediler. Peki kime العزيز (El-Azîz) diye hitap ettiler? Yusuf’a. Yusuf bir zamanlar العزيز (El-Azîz)’in kölesiydi, sonunda onun makamını aldı ve kendisi العزيز (El-Azîz) oldu. Yani bakandı ve Arapçada bakan için kullanılan kelimelerden biri de bu.
Benzer şekilde, Kur’an’da Allah, Mekke’de bir zamanlar çok gücü olan birinin cehenneme atılışını anlatır. ذُقْۙ (Zuk) der, cehennemin tadına bak!
اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ
İnneke ente el-azîz el-kerîm
(Duhan, 49)
Sen azizdin değil mi? Buyrun efendim, tadını çıkarın! Yani, alay edilerek, güçlerini yanlış yolda kullandıkları için cehennem azabı tattırılıyor.
Allah’ın İsimlerinin Birlikte Kullanımı
العزيز (El-Azîz) ayrıca… Bu, bu konuyu bitirdiğimizde üzerinde duracağımız bir gözlem. Bu kullanımların 47’sinde, yani toplam 89 defa, Allah bu kelimeyi الحكيم (el-Hakîm) ile birlikte kullanıyor. العزيز الحكيم (El-Azîz el-Hakîm), ya da عزيز حكيم (Azîz Hakîm), şeklinde. Yani Allah’ın iki ismi birlikte geçiyor.
Kendi çalışmalarımdan şunu söyleyebilirim, Kur’an’da Allah’ın isimlerini çalışma konusunda en ikna edici bulduğum yaklaşım üzerine kendi teorimi paylaşacağım. İnsanlar “Hocam, neden Allah’ın isimleri üzerine bir seri yapmıyorsun?” diyor. Öyle kolay olsaydı keşke. O kadar basit değil işte. Size Allah’ın isimleri üzerine kendi tefekkürünüzde ve çalışmanızda faydalanabileceğiniz, yardımcı olacak birkaç şey söyleyeceğim.
Allah’ın her isminin kendine özgü bir kimliği vardır. Bu yüzden El-Melik’i ayrı, El-Kuddüs’ü ayrı, El-Aziz’i ayrı, El-Hakim’i ayrı tefekkür etmelisiniz. Her birinin kendine özgü bir kimliği var. Ama Allah bazen iki ismini bir araya getirir. Onları bir araya getirdiğinde, her birinin hâlâ kendi özgün kimliği vardır, ama birlikte yeni bir anlam oluştururlar. Üçüncü bir anlam oluştururlar. Yani A’nın anlamı var, B’nin anlamı var, ama A ve B birlikte C anlamını oluşturur. Ortaya bir de C anlamı çıkar.
Mesela kimyada olduğu gibi, iki ayrı element vardır, bir kimyasal reaksiyon gerçekleşir ve artık o şey bir bileşiktir. Artık farklı bir şeydir. Buna benziyor. Mesela Ğafur’un kendi nitelikleri vardır. Rahim’in de kendi nitelikleri vardır. Ama غَفُوراً رَح۪يماًۚ (Gafûran Rahîmen) üçüncü bir niteliğe, özgün bir ayırıcı özelliğe sahiptir. Aziz ve Hakim de pek çok, pek çok kez birlikte verilir. Bu şu demek: El-Aziz’in kendi nitelikleri vardır, El-Hakim’in de nitelikleri vardır ve birlikte özgün bir ayırıcı özelliğe sahip olurlar ki bunu sonlara doğru ele alacağız.
İzzet Kavramının İki Temel Anlamı: Güç ve Saygı
Tamam, şimdi, aziz kelimesinin iki temel anlamından bahsedeceğim. Birincisi; yenilmesi, üstesinden gelinmesi mümkün olmayan kudret ve kuvvettir, yenilmez olan. Birisi عزيز (‘Azîz) ise, yenilmez demektir. Birinde عزة (İzze) varsa, yenilmezdir. Bu kelime mesela, Ömer bin Hattab (ra) tarafından da kullanılıyor, şöyle diyor:
أَعَزَّنَا اللَّهُ بِالْإِسْلَامِ نَحْنُ قَوْمٌ أَعَزَّنَا اللَّهُ بِالْإِسْلَامِ (Azzanâ Allâhu bil-İslâm nahnu kavm azzanâ Allâhu bil-İslâm)
Biz, Allah’ın bizi İslam sayesinde yenilmez kıldığı bir toplumuz.
وَإِذَا ابْتَغَيْنَا الْعِزَّةَ مِنْ غَيْرِهِ أَذَلَّنَا اللَّهُ (Ve izâ ibteğaynâ el-izzete min ğayrihî ezellenâ Allah)
Eğer biz izzeti O’ndan başkasında ararsak, Allah bizi zelil kılar. Allah bizi zayıf düşürür.
Buradaki عزة (İzze), güç anlamına gelebilir. Ama عزة (İzze)’nin bir başka anlamı daha var, o da saygı. Makam veya hürmet. Birinin senden daha fazla عزة (İzze)’si varsa, o zaman onun saygınlık seviyesi daha yüksektir.
Şimdi iki anlam var. Yenilmez güç ve ne? Saygı. Şimdi bu iki şeyin neden bu kelimede bir arada olduğunu anlamalıyız. Saygı duyduğunuz ama fazla gücü olmayan biri olabilir mi? Olur tabii. Mesela çok bilge, yaşlı bir adam düşünün. Ona çok saygı duyarsınız. Ama hiç gücü yoktur. Bence Yakub (as) çok bilge ve saygındı. Ama hayatının çoğunu güçsüz, etkisiz geçirdi. Ailesi içinde hiç عزة (İzze)’si yoktu. Oğulları üzerinde hiçbir kontrolü yoktu. Öyle değil mi? Yani saygı var ama güç yok.
Peki saygı olmadan güç olabilir mi? Evet, sürekli oluyor. Mesela polise karşı bazen hissettiğin gibi. Güçleri olabilir ama o güce saygı duymazsınız ya da hoşunuza gitmez. Ya da bir hakim güce sahip olabilir ama yargıladığı insanlar ona saygı duymayabilir. Onu sevmeyebilir. Veya bir ülkedeki başkan güce sahip olabilir ama insanlar ona saygı duymaz. Yani saygı olmadan da güç sahibi olmak mümkün. Güç olmadan da saygı görmek mümkün. Bu iki şey ayrı ayrı bulunabilir. Devleti düşünmenize gerek yok, bir aileyi düşünebilirsiniz. Evin reisi, ailedeki baba olabilir, evin reisi çok güçlü ama saygın olmayabilir. Bazen de çok saygıdeğer bir adamdır ama ailede kimse ona gereken değeri vermez. Onun hiç gücü yoktur. Yani bu iki şey birbirinden bağımsız da var olabilir. Birbirinden ayrıdırlar.
Ama en yüce güce sahip olan ve aynı zamanda en yüksek seviyede saygıyı da hak eden biri olduğunda, işte o عزيز (‘Azîz) olur. عزيز (‘Azîz) bu iki şeyin tek bir şahısta birleşmesidir. Bu, Allah’ın ismidir, العزيز (El-Azîz). Allah nihai kudrete, güce sahiptir ve O, en yüksek seviyede saygıyı da hak edendir. Bu ilginç çünkü العزيز (El-Azîz)’de, الملك (El-Melik)’ten gelen güçle ilgili bir şeyler var. القدوس (El-Kuddûs)’tan da saygıdeğer olmakla ilgili bir şeyler var. Yani aslında her ikisinden unsurlar alıp العزيز (El-Azîz) kelimesini bunlar üzerine inşa ediyor.
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ
Men kâne yürîdül-İzzete felillâhil-İzzetü cemîan
(Fatır, 10)
“Kim عزة (İzze) istiyorsa,” diyor Allah, “bütün عزة (İzze) Allah’ındır.” Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu Kur’an’da bir kavramdır. Yani bu dünyada herhangi bir güce veya herhangi bir saygınlığa sahip olan herkes, bunu kendi başına elde etmemiştir. Allah’tan gelmiştir. Yani benim herhangi bir şey üzerindeki gücüm ve saygınlığım, toplum içinde sahip olduğum itibar, hatta kendime duyduğum saygı bile, benden kaynaklanmıyor. Allah tarafından verildi.
فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ
(Al’i İmran, 26)
İstediğin kişiyi güçlendirip onurlandırabilirsin. İstediğin kişiyi de zayıflatıp aşağılayabilirsin.
وَذْكُرْ عَبْدَنَا دَوُدُ
Ve zkur abdenâ Dâvûd
(Sad, 17)
Bu ifadeyi çok seviyorum. Davud (as) tarihteki en güçlü, siyasi açıdan en etkili peygamberlerden biridir. Çok büyük bir hükümdardı ve altında muazzam bir imparatorluk vardı. Allah ise onu tarif ederken, onu “Allah’ın kulu” olarak tarif ediyor? Yani bu, Davud’un ne kadar güçlü olduğuna dair bir kıssa ama ilk tanıtırken onun için “Allah’ın kulu” deniliyor. Sadece şunu hatırlatmak için: Aslında onun gücü hiçbir şeydir, çünkü o sadece Allah’ın bir kuludur. Bütün güç aslında Allah’tan gelir. Onun عزة (İzze)’si de Allah’tan gelir.
Genellikle boyun eğdirme; biri size üstün geldiğinde, biri sizi bir şey yapmaya zorladığında, biri size emrettiğinde… Mesela, insanlar birini tutukluyorlar, değil mi? Ellerini arkaya koydurup kelepçe takıyorlar. Bu aşağılayıcı, değil mi? Biri size üstün geldiğinde, bu aşağılayıcıdır. İki kardeş tartışıyor veya kavga ediyorsa ve bir kardeş diğerini yere yatırıp “Özür dile, özür dilersen bırakırım” diyor.
— Asla özür dilemeyeceğim.
— Dile!
Sonunda özür diler. Bu aşağılayıcı mı? Evet. Sonra kardeşini kaldırdığında, “gerçekten dilemedim” der ve kaçar. Çünkü itibarını kurtarmaya çalışıyordur. Bu benim başıma hiç gelmedi. Erkek kardeşim yok benim. Sadece söylüyorum.
عَزَّنِي فِي الْخِطَابِ (Azzenî fî’l-hıtâb, “beni aşağılıyor”. Yani, biri sana karşı عِزَّة (İzze)’sini kullandığında, işte o zaman aşağılayıcı olur. Bazen otoriten olur ama onu kullanmazsın, değil mi? Şirketimde patron olarak bir otoritem var. Çalışanlarım üzerinde yetkim var. Eğer çalışanlarım bir işi berbat edip yanıma gelip, “Cidden çuvalladım, özür dilerim” derse, iki seçeneğim var. O anda العزيز (El-Azîz) olabilirim ve “Öyle mi? Ah, çuvalladın ha? Hadi tekrar edelim…” diyebilirim. Adamı aşağılayabilirim. Onu küçük düşürebilirim. Ya da sadece, “Sorun değil. Boş ver, takma kafana. Olur böyle şeyler” diyebilirim. Bunu yaptığımda, “Boş ver, olur” dediğimde, ne olarak hakkımı kullanmamış oluyorum? عزيز (‘Azîz) olarak.
Belki o anda حكيم (Hakîm) davranırım. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Çünkü tam o anda ve orada عزيز (‘Azîz) olabilirdim. Ama uzun vadede, bu kişinin o düzeltmeyi kendisinin yapmasını tercih ettiğime karar veriyorum. Belki de bu sefer onları affetmem, onların kalbinde bana karşı daha fazla saygı oluşturur. Ve kırgınlık beslemek yerine, daha fazla bağlılık geliştirirler. Yani belki uzun vadede, şu an benim عزة (İzze)’mi değil حكمة (Hikme)’mi kullanmam onlar için daha iyidir. Yani bir sonraki duruma bağlı olarak, ya gaza basmayı ya da gazdan ayağımı çekmeyi seçiyorum. Bu örnekte ikisi arasındaki ilişkiyi görebiliyor musunuz?
El-Melik ve El-Aziz Arasındaki Fark
Şimdi, bu dört isim içinde birbirine benzeyen iki isim hakkında biraz daha konuşalım. الملك (El-Melik) ve العزيز (El-Azîz) birbirine benzer. Neden? الملك (El-Melik) ‘hükümdar’ demek, العزيز (El-Azîz) ise ‘otorite’ demek. Yani ikisinin de güç, kontrol ve otoriteyle alakası var. O zaman farkları ne? Aralarındaki farkı nasıl anlarsınız?
Yusuf Suresi bu farkı anlamak için gerçekten harika bir yer. Çünkü Yusuf Suresi, الملك (El-Melik)’i bir karakter olarak, العزيز (El-Azîz)’i ise aynı kıssada başka bir karakter olarak kullanıyor. Yani Mısır’ın hükümdarına الملك (El-Melik) deniyor, ama bakanına العزيز (El-Azîz) deniyor.
Eğer birinin bir şirketi varsa, o şirketin sahibidir, o işe yatırım yapmıştır. Diyelim ki ben… Bazen ‘pasif yatırımcı’ denilen bir şey vardır. Diyor ki, bak, ben sana paramı vereceğim. Sen şu binaları satın al. Kiracıları sen bul. İşletmeyi sen yürüt. Yönetimi sen üstlen. Sen müdür ol. Ben mal sahibiyim. Tamam mı?
Peki, mülkün sahibi olan kişi her gün kontrol yapar mı? Hayır, sadece altı ayda bir kontrol eder. Finansal rapor nasıl? Para kazanıyor muyum, kazanmıyor muyum? Her gün, eğer birisi kirasını ödemediyse veya birinin elektrik sorunu varsa, birinin gaz sorunu varsa, birinin şu problemi ya da bu problemi varsa, bunlarla kim uğraşır? Yatırımcı değil, sahip değil, müdür. Müdür bunlarla uğraşır, değil mi? Yani sahip, yetkiyi müdüre devreder.
Şimdi hükümeti düşün. Bir kral var ve kral, “Her çiftçiden vergi toplamak istiyorum” diyor. Ama kral gidip vergileri toplamaz. Kral, askeri generaline söyler. Askeri general, teğmenlerine söyler. Teğmenler, kendi tabur komutanlarına söyler. Tabur komutanları, kendi askerlerine söyler. Her bir asker gidip kapıları çalar. Kral gidip kapı çalar mı? Hayır. Yani kral aslında güçlü, ama vekaleten güçlü, doğrudan değil, dolaylı olarak. Anlıyor musunuz?
Yani çoğu zaman polis gibi yetkililerle muhatap olduğunuzda… Polise devlet tarafından yetki devredilmiştir. Yani polis beni durdurduğunda, aslında o kişinin kendi gücünden değil. Bu, ona, ملك (Melik) yani yönetim tarafından vekâleten verilmiş bir güçtür işte. Yani ملك (Melik), kral kavramı aslında güçle ilgilidir. En üstteki emir ملك (Melik) tarafından verilir, ama sonra alt kademelerdeki insanlar tarafından uygulanır.
Şimdi en alt kademeye inelim. Diyelim ki, bir polis memuru ya da bir asker. Kral emri verdi: “Vergi toplamak istiyorum.” Kral A’dır; B, C, D, F, E, F, G, H var ve en aşağıda, o komuta zincirinin en dibindeki X, askerdir. Asker vergi toplamaya gittiğinde, adamı döver ya da alması gerekenden biraz az alır ya da alması gerekenden fazlasını alır. Neden? Çünkü o anda, tüm yetki kimde? Askerde. O durumda o aslında عزيز (‘Azîz)’dir. Yukarıda ملك (Melik) var, aşağıda da عزيز (‘Azîz) var. Asıl gücünü ve otoritesini kullanan عزيز (‘Azîz)’dir.
Bunlar genellikle iki ayrı şeydir. Farklı ülkelerde başkanlık ya da başbakanlık için yarışan insanlar olur. Seçimler gelir. Şu politikayı, bu politikayı uygulayacağım derler. Seçimi kazanırlar, ama sonra kendi politikalarını uygulayamazlar, çünkü ملك (Melik)’leri olabilir, ama عزة (İzze)’ye sahip değil gibidirler. Uygulayamazlar, çünkü altlarındaki insanlar onları dinlemez ya da yapmaları gerekene uymazlar. Bir işletme başarılı olmadığında sahibi, “Yeni bir yönetime ihtiyacım var, çünkü ملك (Mülk) benim عزة (İzze) bende yok” der. Yeni bir yönetime ihtiyacım var, çünkü onlar عزة (İzze) işini benim için daha iyi yapacaklar.
Yani Allah hem ملك (Mülk) hem de عزة (İzze) kavramlarını alır. O hem الملك (El-Melik) hem العزيز (El-Azîz)’dir. Bunun nasıl kudretli olduğunu anlıyor musunuz? Çünkü böylece bir yaprak bile Allah’ın gücü ve yetkisi olmadan kıpırdamaz. Hiç kimse Allah’ın emri olmadan aşağılanmaz veya onurlandırılmaz.
Öğretmenler… Son bir örnek daha vereceğim. Öğretmen örneği. Okulda bir yönetmelik var: eğer sınavınızı geçemezseniz, mezun olamazsınız, değil mi? Ama bu en üstteki yönetmeliktir. Müdür; bölüm başkanlarını, her bölüm için müdürleri işe almıştır. Sonra bölümler de öğretmenleri işe almıştır ve öğrenci üzerinde asıl yetkisi olan öğretmendir. Diyelim ki bir öğrenci sınavı iki puanla geçemedi. Okulun ملك (Mülk)’üne göre, bu öğrenci atılmalı veya bir sonraki sınıfa geçememelidir. Ama öğretmen der ki: “Al, şu ekstra ödevi yap, fazladan iki puan vereceğim. Seni geçireceğim.” Çünkü sonuçta, عزة (İzze) kimdeydi? Öğretmendeydi.
Bazen restoranda insanlar olur: “Biraz ketçap alabilir miyim?”
“Buna burada izin verilmiyor. Ekstra ketçap vermiyoruz.”
— Gerçekten mi?
— Tabelayı oku.
— Daha demin kuzenine verdiğini gördüm. Ona dört ekstra ketçap verdin. Bana ketçap veremiyor musunuz?
عزة (İzze)’nin sende olduğunu biliyorum ama sen ملك (Melik) altında çalışıyormuş gibi davranıyorsun.
Ama bu ikisi arasındaki farkı anladınız değil mi? Allah’ın bu iki isim ile nasıl en yüce otorite ve aynı zamanda en ulaşılabilir, en yakın otorite olduğunu anlıyor musunuz? Zaten bir kral varken, Yusuf’un عزيز (‘Azîz) rolünü devralması neden önemliydi? Çünkü kral, tüm ekonomik krizi nasıl yöneteceğini bilmiyordu. Bunu yapma kabiliyeti kimdeydi? Yusuf’ta(as). Yani bir ملك (Melik) varken bile, bir عزيز (‘Azîz)’e ihtiyaç vardı. Bu, bazen birbirinden ayrışan krallık ve otorite kavramları. Ama Allah onların ayrılmasına izin vermez. Kendisinin hem الملك (El-Melik) ve aynı zamanda العزيز (El-Azîz) olduğunu söyler. İkisi bir arada.
İnsanlık tarihi boyunca, biri iktidarı ele geçirdiğinde veya tahta geçtiğinde, tahttaki yerini sağlamlaştırması, krallığı istikrara kavuşturması, otoritesini tesis etmesi gerekir. Biri الملك (El-Melik) olabilir ve iyi yani قدوس (Kuddûs) olarak kabul edilebilir, ama yine de العزيز (El-Azîz) olamayabilir. Bu da başka bir nokta. İnsanlar yeni göreve geldiğinde, hükümetleri istikrarlı mı yoksa henüz istikrarsız mıdır? İstikrarsızdır. Derler ki, “Ah, ilk yüz gün nasıl geçecek bir bakalım.” Veya yeni bir kral ise, “Bakalım ilk haftada suikaste uğrayacak mı?” Bakalım kardeşi onu öldürecek mi? Bakalım amcası onu öldürecek mi? Eskiden, bazen Çin imparatorları arasında, örneğin, dört yaşında biri hükümdar olurdu. Altında bez var ama Çin’i yönetiyordu. Bakalım kim gelip onu öldürecek, derlerdi. Yani onun ملك (Mülk)’ü var, ama otoritesi yerleşmiş değil. Aslında yenilmez değil. Üstesinden gelinemeyecek biri değil. Yani bu otorite sallantıda. Yani onun ملك (Mülk)’ü var, ama عزة (İzze)’si yok. Allah aynı anda hem الملك (El-Melik) hem de العزيز (El-Azîz)’dir.
El-Hakim İsmi ve Hikmet Kavramı
Şimdi de العزيز (El-Azîz) ve الحكيم (el-Hakîm) hakkında konuşalım. Aslında, önce biraz الحكيم (el-Hakîm)’den bahsedeyim, sonra ikisi üzerine konuşuruz.
Bu aslında… İlk ifade حكمة الإنسان والدابة (Hikmetü’l-insân ve’d-dâbbe). حكمة (Hakeme), çene demektir. Arapçada ilginç bir kavram var. İnsan için çeneye veya bu çene kemiğine حكمة (Hikme) denir. Koyun için de aynı isim kullanılır. Ardındaki düşünce de çenenin yüzünüzü bir arada tutmasıdır. Yüzünüzü yerinde tutar. Bu olmasa… pat.. Anlıyor musunuz?
من التفكك والتسيّب سواءً كانت مادية أو معنوية أو كلامًا (Min et-tefekkük ve’t-teseyyüb sevâen kânet mâddiyyetün ev ma’neviyyetün ev kelâmen)
Yani, bir şeyin dağılıp parçalanmasını engelleyen şey anlamında. Çene, yüzünüzün dağılmasını engelliyor.
إحكمة (İhkâm), aynı zamanda ata eyer vurduklarında da kullanılırdı. Bazen atın çenesine bir şey takarlar. Sonra onu çekersin. Boynunu çekersin, değil mi? İşte bu da aslında bir إحكمة (İhkâme)’dır. Bir bina sağlam yapıldığında, dağılıp çökmez. Temeller sağlam. Sütunlar sağlam. Buna أُحْكِمَتِ الْبِنَاءُ (Uhkimet el-binâ) derler işte. Buradan da “hüküm” kelimesi çıkmıştır, belki aşinasınızdır. “Hüküm” bir karar veya yargı demektir. “Hakim” ise yöneticidir, değil mi? Ama sağlam, iyi düşünülmüş kararlar veren bir yöneticidir.
Buradan aynı zamanda “hikmet” kavramını da çıkarırız. “Hikmet”in ne demek olduğunu bilen var mı? Bilgelik. Arapçada hikmet kavramı gerçekten ilginçtir. Aslında tüm faktörleri göz önünde bulundurmuş olma fikrine dayanır. Tüm faktörleri değerlendirdikten sonra, çok sağlam kök salmış bir görüşün olur. Öyle ki, verdiğin bu karar veya sahip olduğun bu düşünce dağılıp gitmez. Değişken değildir. Zayıf değildir. Çok iyi düşünülmüştür. Sağlamdır. Tıpkı çenenin yüzü sağlam tutması gibi, değil mi? Veya binanın sağlam inşa edilmesi gibi. İyi yapılandırılmış, iyi test edilmiş fikirler. Alt üst olmazlar. İşte bu fikirlerin toplamı “hikmet” olur. Bilgelik haline gelir.
Diyor ki: الحكمة معرفة أفضل الأشياء بأفضل العلوم (el-Hikme ma’rife efdal el-eşyâ’ bi-efdal el-‘ulûm)
En iyi bilgiye, en üstün bilgiye ve en iyi beceriye dayanarak, en doğru eylem yolunu, nasıl seçeceğini anlamandır. İşte bu hikmettir.
Hikmet Arapçada aynı zamanda hikmetli sözler için de kullanılır. Gitmeden önce biraz Alman hikmetli sözleri öğrenmem lazım. Gittiğim her yerde, biraz hikmetli söz öğreniyorum. Malezya’da bir söz öğrendim. Yanlış söyleyeceğim muhtemelen. Derler ki, önce yap, sonra özür dile. Çünkü önce izin istersen ne diyecekler ki? Hayır. O yüzden önce yap, sonra özür dile. Çok hikmetli. Evet, gerçekten işe yarıyor. Bunu denemeyin bile. Özellikle de İslam’da. Yani önce yap sonra, evet, özür dilerim Allah’ım. Malezya bilgeliği.
Neyse, İslami literatürdeki hikmet düşüncesi, الحكمة (El-Hikme), aslında çok güçlü bir kavram. Çünkü bu devasa bir kavram ve hepimizin hikmetten anladığı şey biraz farklı, değil mi? Ben de Kur’an’dan ilham alan bir hikmet anlayışı geliştirmek istiyorum.
İşte bu Allah’ın ismi, الحكيم (el-Hakîm) ki bu da temelde iki anlamı karşılıyor. Karar veren, ama kararlarını bilgelikle veren karar verici. Yani O’nda حكم (Hükm) var, bu da karar verme gücüne sahip olduğu, ama bunu hikmetle yaptığı anlamına geliyor. Hikmet tüm faktörleri göz önünde bulundurduğun anlamına gelir. Değil mi? Hakim, kadıdan farklıdır. Kadı sadece karar verir. Hakim der ki, “Ah bir mesele mi var? Çözmemi mi istiyorsun? Diğer tüm şahitlere, diğer tüm olaylara bakayım, çünkü eğer bu kararı verirsem, bu başka kimi etkiler? İnsibağ etkisi ne olacak? Kelebek etkisini biliyor musunuz? Bu kararın domino etkisi ne olacak?” Eğer verdiğim kararla ilgili her şeyi düşünmüş olsaydım, işte o zaman bir حكيم (Hakîm) olurdum. Çünkü o, doğru bir hikmetle karar verir.
El-Aziz ve El-Hakim İsimlerinin Birlikteliği
Şimdi, الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ (el-‘Azîz el-Hakîm) Kur’an’da 47 kez birlikte geçiyor, bu yüzden bu konuda bir şeyler öğrenmeliyiz. Önce insanlara bakalım, sonra Allah hakkında düşünelim. Eğer bir insan tam bir yetkiye sahipse, istediğini yapabilir. Tam bir gücü vardır. Sorgulanamaz bir otorite, genellikle akılsızca, aceleci ve tek taraflı kararlarla ilişkilendirilebilir. “Ben kralım, ne istersem onu yapacağım. Şunu istiyorum dedim. O kişiyi öldürün dedim. Bunu serbest bırakın dedim.” Öfke nöbeti geçiren bir çocuk gibi olursunuz. Üzerinizde hiçbir kontrol mekanizması olmadığı için ne isterseniz onu yapabilirsiniz.
Bu yüzden geçmişteki hükümdarların bilge danışmanları vardı. Hatta şimdi bile başkanların bir kabinesi var. Danışmanı, stratejik danışmanları var. Başkan der ki, “Ah dostum, şunlar… Amerika’da yaşıyorsanız başkan ‘Bu Ruslara gıcık oluyorum. Hadi onları bombalayalım’ diyebilir. Patates kızartmasını yerken, bombalayasım geliyor işte.” Sonra stratejik danışman: “Efendim, aslında bu şu şu zincirleme etkiye yol açar” der. “Bu da ekonomiyi şu şekilde, politikayı bu şekilde ve şunu şöyle etkiler.”
Diğer bir deyişle, eğer mutlak bir otoriteye sahipseniz, bu insanlık aleminde felakete yol açar. Bu yüzden başlangıçtan beri, insanoğlu ne zaman bir otorite olsa, mutlaka bir çeşit neye ihtiyaç duymuş? Danışmaya. Bir çeşit hikmetli danışma mekanizmasına. Eğer bu olmazsa… Örneğin Amerikan anayasal sisteminde “denge ve denetleme” denilen bir şey var. Başkana tüm yetkiyi vermek istemediler. Hükümet; yürütme, yasama ve yargı olmak üzere üç farklı kola ayrıldı. Neden? Çünkü eğer tüm yetkiyi başkana verirseniz, bu bir diktatörlüğe dönüşür ve hikmetsiz olur, değil mi? Yani otoriteyi bölmeniz gerekir. عزة (İzze) aslında parçalara ayrılmıştır. Bunun daha bilgece bir yaklaşım olacağını düşündüler.
Bu aynı zamanda bir anda bir yönden diğer yöne savrulan değişken kararlarla da ilişkilendirilebilir. Yani bir gün kral diyor ki, “Defol buradan, seni bir daha görmek istemiyorum.” Ertesi gün diyor ki, “Hey, o adam nerede? Onu özledim. Şakalarını seviyorum.” Kralın ruh hali bir anda değişebilir. O zaman ülkedeki tüm kanunlar da değişir. Eğer bir diktatörlükte yaşıyorsanız, tüm ulus kralın ruh haline bağlıdır. Çünkü diktatörlükle yönetiyor. Bu sadece krallar ve büyük otoritelerle ilgili de değil. Bazen ailede diktatörler olur. Bazen bir şirkette diktatörler olur. Emirlere göre, bir gün bu yöne gideriz, bir gün şu yöne gideriz. Bir gün işten atılırsın, bir gün işe alınırsın. Bilemezsiniz çünkü ruh hallerine bağlıdır.
Peki, insanlar yetki sahibi olduklarında ne eksik kalıyor? Hikmet eksik gibi görünüyor. Bir adım geri çekil. Bir karar vermeden önce tüm faktörleri düşün. Neye bulaştığını bil. Bunun yansımaları ne olacak? Sonuçları neler? Bu kararı yarın geri mi alacaksın? Bu sadece duygu mu, yoksa gerçekten iyi düşünülmüş bir şey mi? Yani, dünyada عزة (İzze)’yı düşündüğümüzde… Çoğu zaman, bir kişinin عزة (İzze)’si ne kadar çoksa, حكمة (Hikme)’si o kadar az olur.
Allah kendini mükemmel bir العزيز (El-Azîz) olarak tanımlıyor. Ve ayrıca الحكيم (el-Hakîm) olarak. Ama şimdi ikisi bir arada. O, gerçekten de aynı zamanda الحكيم (el-Hakîm) olan tek العزيز (El-Azîz)’dir. O’nun otoritesi her zaman en yüksek hikmet seviyeleriyle uygulanır. Hepsinin de üstünde, Allah kendisi hakkında şöyle buyuruyor:
فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُۜ
Fa”âl limâ yurîd
Dilediğini yapandır.
(Buruc, 16)
Yani, bu iki ismin birbiriyle bir ilişkisi var.
El-Kuddüs ve El-Hakim İsimlerinin Birlikteliği
Ama birbiriyle karşılaştırmadığımız iki isim daha var: القدوس (El-Kuddûs) ve الحكيم (el-Hakîm). القدوس (El-Kuddûs), kutsal olandır ve daha önce konuştuğumuz gibi, uhrevi meselelerle bağlantılıdır. Manevi meseleler, iyilik ve ahlak meseleleri. Bunlar inzivada var olur, yani dünyevi şeylerle ilgilenmezler. Piyasadan haberim olsun istemem. Sosyal durumu veya siyasi durumu bilmek istemem. Sadece uhrevi, manevi anlamda neler olup bittiğini, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmek isterim.
Hikmetli öğüt… Bu arada, eskiden kralların iki tür danışmanı olurdu. Bir tarafta ruhani danışmanları, diğer tarafta stratejik danışmanları vardı. Yani kral; bereket, dualar ve yapması gerekenler nedir diye papaya, kiliseye ya da benzeri mercilere giderdi. Askeri ve ekonomik danışmanlarına da yine “Ne yapmalıyım?” diye sorardı. Peki bu iki danışman her zaman aynı fikirde mi olurdu? Hayır, birbirlerinden nefret ederlerdi. Yani, “Neden onu dinliyor? Neden şunu dinliyor?” kavgaları.
Mesela ilk defa bir Katoliğin ABD başkanı olduğu zamanı hatırlıyorum. John F. Kennedy başkan olduğunda, Amerika’da büyük bir sorun çıkmıştı. O bir Katolik, peki anayasaya mı sadık kalacak yoksa papaya mı? Ya gidip papa ile bir görüşme yapar da papa ona “Şu politikayı yürürlüğe koy, şuna karşı çık” derse, o buna mı yoksa şuna mı uyacak? Sadakati nereye olacak? Mukaddes taraftan gelen öğüdü mü takip edecek, yoksa asıl kabinesinden, hikmet tarafından geleni mi? İki farklı taraf.
Yani bir anlamda, mukaddes sınıf içe dönük meselelerle, hikmetli öğüt ise dışa dönük meselelerle ilgilenir. Allah’ın hiçbir öğüde ihtiyacı yoktur. Zaten kendisi القدوس (El-Kuddûs)’tur ve kendisi الحكيم (el-Hakîm)’dir. Hiçbir başka kral böyle olamaz. Hiçbir başka kral bu şekilde olamaz. Şimdi bu noktayı daha iyi anlayacaksınız. Eskiden kralların iki tür tavsiye mercii vardı: ruhani ve stratejik. Çoğu zaman bu ikisi birbiriyle çelişir durumda olur. Allah bu isimlerde en mükemmel krallık tasvirini ortaya koyuyor. Onun krallığı, kusursuz bir kudretle doğrudan otoriteyi, hikmeti ve güvenli yönetimi kapsayan erdemli bir kutsallığa sahiptir. Tüm faktörleri hesaba katar, yani bu en mükemmel krallık tasviridir.
Böylece Allah’ın فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُۜ (Fa”âl limâ yurîd) yani “O, dilediğini yapar” dediğinde ne kastettiğini anlarsınız (Buruc, 16). “O dilediğini yapar” dediğinde, bu bir insanın dilediğini yapması gibi değildir. Bu, “dilediğini yapmasının” çok daha üst bir seviyesidir.
Cuma Suresi 1. Ayet ve Tesbih
İşte şimdi tesbih konusuna dönüyoruz. Bu tasvir, diğer tüm krallıklarda olan her kusuru kapsar. Otoritesi olmayan bir krallığınız olabilir. Erdemli olmayan bir krallığınız olabilir. Hikmetli bir danışmanlığı olmayan bir krallığınız olabilir. Eksik şeyler olabilir. Fakat يُسَبِّـحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ (Yüsebbihu Lillâhi mâ fî’s-semâvâti ve mâ fî’l-ard) (Cuma, 1) üzerindeki vurgu kinayedir; yani artık insanların bu gerçeği fark etmesinin ve Allah’ın mükemmel krallığıyla tanıştırılmasının zamanıdır.
Allah’ın kim olduğunu fark ettiklerinde, Allah’ın mükemmel krallığının nasıl olduğunu da fark edecekler. Onları bu Melik’le tanıştırmanın mükemmel bir yolu olmalı ki onlar da tesbih ehli insanlar olsun. Eğer krallık mükemmel ise, o zaman o Melik de mükemmel addedilmeyi hak eder. Birini mükemmel addedersen, onun için ne yaparsın? Onu tesbih edersin. Artık ayetin mantığını anlıyorsunuz.
يُسَبِّـحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ
Yüsebbihu Lillâhi mâ fî’s-semâvâti ve mâ fî’l-ard ‘l-Meliki ‘l-Kuddûsi ‘l-Azîzi ‘l-Hakîm
(Cuma, 1)
Bu ayetin sonuna baktığımızda göreceğiz ki, Allah kendisini kusursuz bir hükümdar olarak tanıttıktan sonra, herkes tesbih de ediyor, yaratılışın geri kalanı bunu biliyor. Görünüşe göre bunu gerçekten bilmeyen tek varlık insanoğlu. İnsanoğlunun bu hükümdarı ve onun ne kadar mükemmel olduğunu tanıyabilmesinin bir yolu olmalı. İşte ikinci ayetin konusu da tam olarak bu olacak.