أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
هُوَ الَّذ۪ي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۗ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ
(Cuma, 2)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
(Taha, 25-28)
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَىٰ رَسُولِ اللّٰهِ وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ أَمَّا بَعْدُ
Allah hepinizi muhafaza etsin, korusun ve Kur’an’la olan ilişkinizi güçlendirsin. Sizi, tedebbür ehli ve Kur’an ilmiyle hayatının her alanına nur getiren bir topluluk kılsın. Allah Kur’an öğreniminizi sizin için daha da kolaylaştırsın ve hayatınızdaki her kararınızda size rehberlik etsin.
Umutlarımdan biri, Avrupa’daki Müslüman toplulukları için cidden istediğim şeylerden biri, ki bence bu nesiller boyu çok hayır getirebilir, buradan kendi mesleklerinde başarılı olan gençlerin, erkek ve kadınların yetiştiğini görmek istiyorum. İster işletmeci, mühendis, doktor, her ne olurlarsa olsunlar, aynı zamanda Allah’ın kitabında da derin bir bilgiye sahip olsunlar. Fâtiha’dan Nâs’a kadar Allah’ın kitabı hakkında gerçekten anlamlı bir şekilde konuşabilecek kadar hatip olsunlar. Bunu yapabilirler, imkânsız bir şey değil.
İslami ilimlerin her alanında âlim olmanız gerekmiyor. Ama genel olarak en azından asgari, temel düzeyde bir İslami bilginiz olmalı. Bana göre bu temel seviye, başlangıç noktası da Allah’ın kelamıdır. Çünkü İslam kelimenin tam anlamıyla buradan başladı. Bu kitapla başladı, değil mi? Ve her Ramazan’da, her yıl, bunun için devam eden seriler, dersler olmasını isterdim. Sadece âlimlerin ve imamların yaptığı değil ama onların rehberliğinde genç erkek ve kadınların kendi çalışma halkalarını oluşturduğu, tüm Kur’ân’ı baştan sona ele aldıkları, tümünü inceledikleri ve Kur’ân hakkında akıcı bir şekilde konuşabildikleri, Kur’ân’dan dersler paylaşabildikleri ortamlar. Her yıl kendi öğrenimlerini derinleştirebilir ve başkalarının da Kur’ân öğrenimini derinleştirmelerine yardım edebilirler.
Çünkü, Kur’ân’ın mealini okumak, oturup açıklamasını dinlemekten tamamen farklı bir deneyim. Bunlar birbirinden çok farklı şeyler. Kur’ân’a olan tutkunuz arttıkça, bu konuda o kadar tutkulu konuşabilirsiniz. Ve bu tutku bulaşıcıdır. Sporu seven ve spor hakkında konuşan insanlar vardır. Siz spor sevmeseniz bile, onu dinlemek istersiniz, çünkü o kadar çok seviyorlardır ki onların konuşma tarzı size “Bu neymiş, bir dinleyeyim” dedirtir. Arabaları ya da herhangi bir konuyu çok seven insanlar vardır. Sadece o konu hakkında konuşma biçimleri bile o sevgiyi dışarı taşırır. İşte, Kur’ân’a, tefekküre, çalışmaya karşı böyle bir sevgi geliştirdiğinizde, konuşma tarzınız böyle olacak.
Bunun için herhangi bir hitabet dersi almanız falan gerekmez. Amacınız hatip ya da bir “influencer” olmak değil. Zaten çoğu influencer kendisi etkilenmiş, bir etki altında. Mesele şu ki, amacınız popüler bir figür haline gelmek değil. Mesele, sizi etkileyen bir şey hakkında tutkuyla konuşabilmeniz. Hepsi bu kadar. Bu, oturma odanızda, arkadaşlarınızla, ailenizle olabilir. Mutlaka bir TikTok sayfası olması gerekmiyor. YouTube videosu gibi olması gerekmiyor. Yani insanlarla iletişim kurmanın tek yolu bu değil.
Maalesef şimdilerde bu neredeyse şöyle bir hal aldı: internette daha ünlü olmak istiyorum, bir şeyler anlatmak istiyorum. Bu düşünceyi sürekli eleştiriyorum. İnsanlar internette makyaj influencerı, antrenman influencerı, beslenme influencerı oluyor. Şimdi gençler arasında yeni moda, “Ben başörtüsü influencerı olmak istiyorum, sakal influencerı olmak istiyorum.” Ne bu? İslam influencerı… Ama temelde arzulanan şey İslam değil. Arzulanan, vurgulanan şey, “influencer” kısmı. İslam kısmı değil, değil mi? Gerçekten ilgiyi seviyorum, etkileşimi seviyorum, artan takipçileri seviyorum, yorumları seviyorum, istiyorum.
Ama konuşma tarzınız çok iyi (!): Allah rızası için size bir tavsiye vermek istiyorum. Filtreli kameramla size verdiğim bu tavsiye sizin için cidden çok iyi. Bu sizin için gerçekten, gerçekten faydalı olacak. Ben bunu sadece Allah rızası için yapıyorum. Her ne kadar durmadan yorumları kontrol edecek olsam da, Allah rızası için.
Cuma Suresi 2. Ayet
هُوَ الَّذ۪ي بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولاً مِنْهُمْ
(Hüve’llezî be’ase fîl-ümmiyyîn resûlen minhum)
(Cuma, 2)
Bu Kur’an’ın, Peygamber’in (sav) misyonunu anlatan en güçlü ayetlerinden biridir. Ayeti parça parça ele alacağız. Ayetin hakkını vereceğiz. Bence bu ayet, eğer bu sure bir binaysa, tüm binayı ayakta tutan ana sütun işte bu ayettir. Bu, tüm surenin kalbidir. Tüm surenin kalbi.
O’dur ki… هُوَ الَّذِي بَعَثَ (Hüve’llezî bease)… Yani ayet “O” diye başlıyor, Allah’ı kastederek. Böyle başlamak zorunda değildi, sadece بَعَثَ فِي الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولاً مِنْهُمْ (Bease fîl-ummiyyîne resûlen minhum) diyebilirdi. Ümmilere, kendilerinin içinden bir elçi çıkardı. İşte baştaki ifade bu. Çıkardı, yani Allah çıkardı; ümmi, yani eğitimsiz insanların arasından onların arasından bir elçi çıkardı, işte üzerine çalışacağımız ifade bu. Ama Allah diyor ki: O’dur ki çıkardı… هُوَ الَّذِي بَعَثَ (Hüve’llezî bease)
Bu işaret, bu şekilde Allah’a yapılan bu atıf, bizi geri dönüp, Allah bu ayeti önceki ayetle bağlamamızı istiyor, demeye zorluyor. Önceki ayette bize kendini tanıttı. O ki, her şey O’nu tesbih eder. Çünkü O, el-Melik, el-Kuddüs, el-Aziz ve el-Hakim’dir. İşte bu isimleri taşıyan ve her şeyin kendisini tesbih ettiği aynı O’dur ki… Bunu aklımızda tutarak, şu gerçeği düşünelim; O, ümmi insanlar arasından bir elçi çıkardı. Meliklerin Meliki, bu insanların arasından bir elçi çıkardı. Şimdi “çıkardı” kelimesine odaklanalım: بَعَثَ (Be’ase)
بَعَثَهُ مِنْ نَوْمِهِ ifadesinde, birini uykusundan uyandırmak anlamında kullanılır. Bu yüzden يَوْمُ الْبَعْثِ (Yevmü’l-Ba’s) yani uyanış günü, Diriliş Günü için de kullanılır. Çünkü ölüm bir nevi uykudur, değil mi? Dolayısıyla anlam genişlemesiyle kıyamet günü olmuştur.
انبعث في السير (İnbe’ase fîs-seyir) da kalkarsınız… Bazen uyanırsınız ama gerçekten uyanamazsınız. Neden bahsettiğimi anlıyor musunuz? Kalkarsınız ama şöylesinizdir… Zihninizde “Evet, kalkıyorum, kalkıyorum” dersiniz. Hadi, kalk. Evet, tamam, 50’ye kadar say. Çünkü beş çok çabuk gelir, değil mi? Ya da eşiniz sizden önce uyanırsa… Tamam, ışığı aç, geliyorum. Geliyorum. Hıhı, evet. Yani aslında tam kalkmamışsınızdır. Ama bazen de öyle bir kalkarsınız ki… Zınk diye kalkarsınız. İşte buna انبعث (İnbe’ase) denir. انبعث في السير (İnbe’ase fîs-seyir) Aceleyle kalkıp hızlıca yürümeye başladığınızda, uçarak ayağa fırlamanıza انبعث (İnbe’ase) denir.
Şimdi, بَعَثَ (Be’ase) kelimesi farklı eklerle kullanılıyor. Bunun ne anlama geldiğini açıklayayım. Çok karmaşık değil. İngilizcede give (vermek) diye bir fiil vardır. Ama give up (pes etmek/bırakmak) derseniz, anlam tamamen değişir. Give in (boyun eğmek) dersem, yine biraz farklı bir anlam olur. Yani give (vermek) fiilinin belli bir anlamı var ama give up dediğinizde bu “yukarı vermek” anlamına gelmez. “Vazgeçmek” anlamına gelir. Yani bazı fiillere bir ek, buradaki gibi “up” eklediğinizde, kelimenin anlamı tamamen değişir. Anlıyor musunuz? Dil, bu anlamda biraz kimya gibidir. Elimizde bir element vardı; give. Buna diğer elementi, diğer kimyasalı, “up”ı eklediğinizde bir reaksiyon oluştu ve yeni bir anlam ortaya çıktı.
İşte bu yüzden dilleri sadece sözlükten öğrenemezsiniz. Give (vermek) ne demek biliyorsunuz. Up (yukarı) ne demek biliyorsunuz. Arkadaşınız gelip “I give up on this friendship” (Bu arkadaşlığı bitiriyorum) dediğinde, siz kalkıp “ok, I give down this friendship, then” derseniz… (Tamam, o zaman ben de bu arkadaşlığı aşağı veriyorum) Arkadaşlığınızı yükseklere çıkardığını falan sanırsınız. Çünkü sözlüğe bakıp bunu çözemezsiniz. Dillerde bir fiilin, bir eylemin bazen bir ek ile geldiğini ve yeni bir anlam oluştuğunu bilmelisiniz.
بَعَثَ إِلَى (Be’ase ilâ)
Atamak veya çıkarmak anlamına gelen بَعْثَ (Ba’s) kelimesi de çeşitli eklerle kullanılır. بَعَثَ إِلَى (Be’ase ilâ) (birine göndermek) olabilir, Kur’an’daki gibi:
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ
(Sümme be’asnâ min ba’dihim Mûsâ bi âyâtinâ ilâ Fir’avne)
(Araf, 103)
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِه۪ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ
(Sümme be’asnâ min ba’dihî rusulen ilâ kavmihim)
(Yunus, 74)
فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ
(Feb’asû ehadekum bi verikikum hâzihî ile’l-Medîneti)
(Kehf, 19)
Hep tekrarlıyor بَعَثَ إِلَىٰ (Be’ase ilâ)… Bu, birini birine göndermek; yani birini kaldırıp, görevlendirip bir görevi yapması için göndermek anlamına gelir. Mesela, “arabamı getirmen için seni seçtim” gibi bir şey dersem, işte bu بَعَثَ إِلَىٰ (Be’ase ilâ) olur. Birine bir göreve yönelik iş vermem. Bunun için birini seçmem. Bazen sınıfta öğretmen öğrencilerden birine “Tahtaya çık ve şunu yaz” der. Bu بَعَثَ إِلَىٰ (Be’ase ilâ)’dır. Biri seçildi, “Kalk ve şu görev için davran” denildi.
بَعَثَ عَلَىٰ (Be’ase alâ)
Bir de بَعَثَ عَلَىٰ (Be’ase alâ) var.
بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا
(Be’asnâ aleykum ibâden lenâ)
(İsra, 5)
Aynı kelimeyle kullanılan başka bir ek. Bu, Allah’ın birini seçmesi… Mesela birine, başka birini dövmesini emretmeniz durumu. Yani birini senin üzerine salmam gibi. Polis şefi, gürültü yapan bazı gençleri görüp, polis memuruna “Siz üçünüz, gidin şunların icabına bakın” derse işte bu بَعَثَهُمْ عَلَيْهِمْ (Beasehum aleyhim) olur. Onları aldı ve diğer insanların üzerine saldı/görevlendirdi. Yani birini bir başkasını dövmesi, alt etmesi veya üzerinde baskı kurması için görevlendirdiğinizde kullanılır. Bu على (Alâ)’dır. Hani bir generalin ulus üzerinde sıkıyönetim ilan etmesi gibi; ordusunu alır ve vatandaşların üzerine بَعَثَ عَلَىٰ (Be’ase alâ) (harekat) yapar. بَعَثَ الْجُنُودَ عَلَى النَّاسِ (Be’ase’l-cunûde ale’n-nâs)
بَعَثَ فِي (Be’ase fî)
Sonra bir de فِي (Fî) var ki, bu ayette kullanılan da bu. هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي (Hüve’llezî be’ase fî)… Yani إلى (ilâ) ya da على (Alâ) değil. Eğer إلى (ilâ) olsaydı, Peygamber Efendimiz’in (sav) görevinin, birazdan konuşacağımız o “Ümmi” denilen insanlara yönelik olduğu anlamına gelirdi. Misyon bu olurdu. “Allah seni onlara gönderiyor.” Ama eğer على (Alâ) olsaydı, bu Allah’ın O’nu, o insanların üzerine bir ceza olarak gönderdiği anlamına gelirdi. Bu anlam على (Alâ)’da olurdu. Ama Allah إلى (ilâ) ya da على (Alâ) kullanmadı, فِي (Fî) kullandı. بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّين (Be’ase fîl-ümmiyyîn). Peki فِي (Fî) ne demektir?
فِي (Fî) aslında, onların “içinde” olan birini seçmek demektir. Yani onların içinden birini çıkarıyor. Başka bir deyişle, mesela bir lider seçtiğinizde, lideri dışarıdan değil, grubun “içinden” seçersiniz. بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّين (Be’ase fîl-ümmiyyîn) aslında şu demektir: Allah onların içinden, onların toplumunun içinden, ailelerinin içinden, kültürlerinin içinden birini çıkardı. Onlarla iç içeydi, onlarla yemek yedi, onlarla etkileşimde bulundu, onlarla arkadaştı, onlarla aileydi. Herkes O’nu tanırdı, O herkesi tanırdı. O, o toplumun bir parçasıydı. Onların içinden çıkardı. Yani بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّين (Be’ase fîl-ümmiyyîn), hani şu “saha habercisi” derler ya? Bir gazeteciyi bir yere yerleştirdiğinizde köylülerle yaşarlar, askerlerle yaşarlar, kamptadırlar. Dışarıdan gelip gitmezler, orada yaşamak zorundadırlar. O da (sav) sonradan yerleştirilmiş değildi, bizzat onların içinden çıkarılmıştı.
Bu da bizi şu farkı anlamaya götürüyor: Peygamberler için kullanılan أَرْسَلَ (Ersele) kelimesi ile… Hani “Elçiler gönderdi” denir. Şimdi ise “Bir elçi çıkardı” diyor. “Gönderdi” dediğinizde, bu başka bir yerden gönderildiği anlamına gelir, değil mi? Krallar eskiden köylere duyuru yapması için bir tellal gönderirdi: “Duyduk duymadık demeyin, hepiniz iki kat vergi ödeyeceksiniz!” Sonra da çeker giderdi. Farklı giyinmiş olarak gelir kraliyet kıyafetleri içindedir, kraliyet atına binmiştir, yanında askerleri ve muhafızlarıyla gelir. Köye gelir, duyuruyu yapar ve gider. O adamın işi الرَّسُولَ (Er-rasûle) olmaktı. Kralın bir elçisi. Ama dışarıdan geliyor, değil mi? Allah bu elçiyi görevlendiriyor. O, Allah’ın elçisi, Kralların Kralı’nın elçisi. Ama Allah onu dışarıdan göndermiyor. Onu onların “içinden” çıkarıyor. Onların içinden.
Bu, Allah’ın eşsiz krallığıdır; dışarıdan bir elçi göndermeye ihtiyaç duymaz. O toplumun içinden bir elçi seçer. Bu gerçekten çok güçlü bir şey, çünkü Allah mesajının insanlar tarafından anlaşılmasını istedi, onlara zorla dayatılan bir şey olmasını değil. Allah korkutucu ve güçlü görünen bir melek gönderebilirdi; iner ve insanların üzerine biraz Kur’an okurdu. Herkes de şöyle: Evet, tamam, az önce Tanrısal bir deneyim yaşadık. Kimse bununla uğraşmasın. Eğer elçi ile uğraşırsanız neler yapabileceğini göstermek için bir dağı yukarı kaldırır ve aşağı bırakırdı. Bir dahaki sefere sizin üzerinize düşer.
Allah bunu İsrailoğullarına daha önce yapmıştı:
نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَاَنَّهُ ظُلَّةٌ
(Netaknâ el-cebele fevkahum keennehû zulle)
Hani dağı, sanki bir gölgelikmiş gibi üzerlerine kaldırmıştık.
(Araf, 171)
Bunu zaten yapmıştı. Yine yapabilirdi. Resulullah’ı (sav) gönderip, onu insanların arasından çıkarmak yerine dışarıdan bir elçi gönderebilirdi.
Bu arada meleklerine de “Resul” denir. Cebrail de bir Resul’dür. Kur’an’a göre O emin bir resuldür. Onun isimlerinden biri emindir. Allah onu da gönderebilirdi. Ama “Hayır” diyor. Kralların Kralı, ümmi insanların arasından onların içinden bir elçi alıp çıkarmaya karar verdi. “İçlerinden çıkarmak” ne demek? Şimdi iki şey var, bir insanların arasında büyümek vardır, bir de o insanlardan olmak vardır. Yani onların arasında yaşamak bir şeydir, onlardan olmak başka bir şeydir.
Bunu Almanya’da yaşadığım birkaç günümde öğrendim, bazen size şunları söyleyen Almanlarla karşılaşabilirsiniz: Almanya’da doğmuş olabilirsin, Almanya’da yaşamış olabilirsin, Almanca konuşuyor olabilirsin, Alman pasaportun olabilir ama sen gerçekten Alman değilsin. Tamam mı? İçimizde olabilirsin, aramızda olabilirsin ama bizden değilsin. İçimizdesin ama bizden değilsin. Böyle bir hissiyat olabilir. Yani “فينا (Fînâ)”sın (içimizdesin) ama “منا (Minnâ)” (bizden) değilsin. Anlıyor musunuz?
هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ (Hüve’llezî be’ase fîl-ümmiyyîn). Bu işin bir kısmı, O onların içinde. Ama başka bir kısım daha var. Belki içimizde olabilirsin… Bilal’in onların içinde olması gibi. Bilal o bölgede yaşıyordu, Mekke’deydi. Onların arasındaydı, içindeydi ama onu ne olarak görmüyorlardı? “Kendilerinden” biri olarak. Onu bir yabancı olarak görüyorlardı. “O bizden değil.” İnsanlar bir mesajı ne zaman daha istekli kabul eder? Kişi hem içlerinden hem de “onlardan” olduğunda. Çünkü insanların önyargıları vardır. Gerçekten bizden olmayan birine nasıl güvenebiliriz? Bizim gibi konuşuyor, bizim gibi yiyor, bizim gibi içiyor, bizim gibi davranıyor ama gerçekten bizden değil. Ama eğer birisi gerçekten sizden ise, o zaman çok daha kabul edilebilir bir elçi olur. Öyle değil mi?
Allah diyor ki -bu aslında sünnetullahtan biridir-:
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪
(Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bilisâni kavmihî)
Biz hiçbir peygamberi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik.
(İbrahim, 4)
“Lisan” sadece dil demek değildir; lisan aynı zamanda “kültürdür” değil mi? Yani o insanların dili ve kültürü. Elçi onların jargonunu anlardı. Bu arada, bir milletten olabilirsiniz; mesela bazılarınız Türk kökenli olabilir, Arnavut kökenli olabilir, Endonezya kökenli, Malezya kökenli olabilir. Ama babanız veya dedeniz Almanya’ya taşınmıştır ve burada büyümüşsünüzdür. Birkaç nesildir buradasınızdır. Yani Arnavutluk’tan olsanız bile, Arnavutluk’ta değilsinizdir. Memlekete kısa bir süreliğine dönseniz, genetik olarak onlardan olsanız da, oraya ait hissetmezsiniz. Biraz tuhaf kaçarsınız. Dillerini konuşurken komik olursunuz. Stuttgart’ı özledim. Sonra geri dönersiniz. Dönersiniz ve size derler ki; Tamam, sen bizim “فِي (Fî)” (içimizdensin) ama “مِن (Min)” (bizden) değilsin. Arnavutluk’a gittiğinizde de, sen “مِن (Min)” (bizdensin) ama “فِي (Fî)” (içimizden) değilsin, derler. Siz de “Hadi ama! İkiye bölündüm. Ben nereye aitim? Nereye uyumlanacağım?” dersiniz.
İşte burada gönderilen elçi, hem onların içinde hem de gerçekten onlardan. Bu, o insanların onu dinlememesi için hiçbir mazereti kalmadı demektir. Bu adamı anlayabilir miyim bilmiyorum, verdiği mesajı anlayamıyorum bile, bağ kuramıyorum diyebilecekleri hiçbir dış faktör yok. Bizim kültürümüz hakkında ne biliyor ki? Aile yapımızı ne bilir ki? İnsanlar şöyle der ya, “Dışarıdan biri bize nasıl öğretebilir?” İşte Allah, onu ümmilerin arasından, onların içinden çıkardığını söylüyor.
Bu Allah’ın yapmak zorunda olduğu bir şey değildi. Kralların Kralı, El-Azîz, El-Melik olan Allah bunu yapmak zorunda değildi. O El-Kuddûs’tür; Ruhu’l-Kudüs’ü(Cebrail’i) gönderebilirdi. Ama Allah hikmetinde, bu elçinin gerçekten onların arasından yetişmesini murad etti. O’nu çocukluğundan beri görüyorlar, değil mi? O’nu çocukluğundan beri tanıdıkları için bir gün Allah onu peygamber yapmaya karar verdiğinde Ona şunu diyebilirlerdi: Ha, şimdi peygamber mi oldun? Geçen sene ne yaptığını gördük. Elimizde hâlâ kayıtlar var, oynatalım mı? Geçen sene şunu yapıyordun. Hatırladın mı, beş sene önce o partide?.. Ama onu başından beri tanıyorlar, değil mi? Ve sicilinin tamamen ne olduğunu biliyorlar? Tamamen temiz. Birisi böyle büyük bir iddiada bulunduğunda, geçmişini araştırırsınız.
Hani Musa (as) geri dönüp peygamber olduğunu ilan ettiğinde Firavun ne demişti? “Ah, sen mi?” Çok komik. Ben mi insan öldürüyorum? Sen öldürmüyor musun? Sen? Bir şey yapmadın mı?
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ
(Ve fe’alte fa’leteke elletî fe’alte)
(Şuara, 19)
Yüzüne vurmuştu, değil mi? Çünkü Musa’yı reddetme sebeplerinden biri geçmişinde bir şey olmasıydı.
Ama Resulullah (sav) hakkında Allah diyor ki,
وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ
(Ve mâ sâhibukum bi mecnûn)
(Tekvir, 22)
فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً
(Fe kad lebistü fîküm umuran)
(Yunus, 16)
İçinizde bir ömür sürmüş olan o arkadaşınız deli değildir. Allah onlara, “Ben tüm hayatımı sizinle yaşadım” demesini söylüyor. İşte bu “فِيكُم (Fîkum)”dur (içinizde). Bu, “فِي الْأُمِّيِّينَ (Fîl-ummiyyîn)” (ümmilerin içinde) demektir. Bu önemli bir ayrımdı. Şimdi…