E’ûzu billâhi mineş-şeytânir-racîm

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًابِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

​Rabb’im! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.

Hamd Allah’adır. Salat ve selam, Allah’ın Resulüne, onun ailesine ve sahabenin üzerine olsun. Allah’ın rahmeti ve selamı sizin üzerinize olsun.

Beşinci ayeti incelemeye başlıyoruz. Önce ayeti tercüme edeceğim, tercümesi zor bir ayet. Biraz saldırgan gibi gelebilir ama ilerledikçe daha iyi anlayacağız inşallah.

‌مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ

​(Meselüllezîne hummilût-Tevrâh)

​Tevrat’ın sorumluluğu verilenlerin örneği, Tevrat’ın sorumluluğunu yüklenenler.

‌ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا

​(Summe lem yahmilûhâ)

​Sonra onu taşımadılar.

Yani Tevrat’ın sorumluluğunu yerine getirmediler.

‌كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا

​(Ke meselil himâri yahmilu esfârâ)

​Tıpkı sırtında kitap yığınları taşıyan eşek gibidir.

‌بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ

​(Bi’se meselu’l-kavmi’llezîne kezzebû bi âyâti’llâh)

​Allah’ın ayetlerini, mucizelerini yalanlayan kavmin örneği ne kötüdür.

‌وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

​(Vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn)

​Ve şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Bu ayet uzun bir ayettir fakat açıkça İsrailoğulları hakkındadır. Parça parça ele alacağız ve anlamaya çalışacağız, ayrıca bazı İncil göndermelerine de değineceğiz.

“Mesel” Kelimesinin Anlamı

İlk olarak, “مَثَل (Mesel)” kelimesi. Bu kelime hakkında bilmeniz gereken şey şu: Basitçe söylemek gerekirse, “التمثال (Et-Timthâl)” kelimesi heykel için kullanılırdı. Mesela büyük bir lider için bir heykel yapılır ve o lideri temsil ederdi. Temsil ettiği kişinin kopyası gibi görünmesi beklenirdi. O heykeli görürsün ama aslında temsil ettiği kişiyi düşünürsün.

Buradan “مثال (Misâl)” fikri doğdu. “مثال (Misâl)” genelde “örnek” diye çevrilir. Örneğin amacı şudur: Ben bir kavramdan bahsediyorum ama bu örnek seni doğrudan gerçeğe götürüyor. Tıpkı bir heykelin seni zihninde gerçek kişiye götürmesi gibi, örnek de seni konunun aslına geri götürür. Dolayısıyla “مَثَل (Mesel)” kelimesinin kullanılmasının bir amacı vardır. Her zaman seni gerçek bir şeye götürür.

“مَثَل (Mesel)”in amacı, öğrencinin o derste konuyu anlamasına yardım etmektir. Yani Allah bir ayeti “مَثَل (Mesel)” ile başlatıyorsa, ortada zaten bir kavram var demektir. Ve bu örnek, neden bu kavramın kullanıldığını anlamamıza yardım edecek. Tıpkı herhangi bir dersi çalışırken olduğu gibi. Matematikte de öyledir; önce kavram anlatılır, sonra çözülmüş örnekler verilir. Ardından “aşağıdaki soruları çözün” denir, değil mi? Önce çözülmüş örnekleri gösterirler ardından geri kalanları sizin çözmeniz gerekir. Aynı şekilde ben de bir şey öğrettiğimde, mesela Arapça gramer öğretirken; Birkaç örnek veririm sonra siz kendi alıştırmalarınızı yaparsınız.

Önceki Ayetle Bağlantı ve İsrailoğulları’nın Örneği

Buradaki “مَثَل (Mesel)” fikri de öncesiyle bağlantılıdır ve bu çok önemlidir. Önceki ayette “Allah bize üstünlük verdi” denmişti.

‌ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ

​(Zâlike fadlullâhi yûtîhi men yeşâ)

​Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir.

Ve hemen sonraki ayette Allah, İsrailoğulları’ndan bahsediyor. Neden? Çünkü İsrailoğulları zaten Allah tarafından seçilmiş, üstün kılınmışlardı.

‌وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ

​(Ve ennî faddaltukum alâl âlemîn)

‍(Bakara, 47)

‌وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَىٰ عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ وَآتَيْنَاهُم مِّنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاءٌ مُّبِينٌ

​(Ve lekadi ihtarnâhum alâ ilmin alel âlemîn ve âteynâhum minel âyâti mâ fîhi belâun mubîn)

‍(Duhan, 33)

Kur’an’da birçok yerde Allah, “Ben sizi diğer milletlere üstün kıldım, bilerek sizi diğer milletlere üstün kıldım ve içerisinde büyük imtihanlar ve büyük lütuflar olan farklı ayetler indirdim.” buyuruyor. İsrailoğulları için bunu söylüyor.

Dolayısıyla Allah bize “fazl” verdiğini söyledikten hemen sonra, daha önce “fazl” verilmiş olan milleti örnek veriyor. Neden? Çünkü artık sen onların yerine geçiyorsun. Bir beyzbol benzetmesi olarak; birinin topa vurma sırası geldiğinde vuruş yapmak için ortaya çıkar. Ama senin sıran gelmeden önce, “Dur, başlamadan önce senden önceki adam ne yaptı onu söyleyeyim.” “Bak, senden önce çıkan adam şu hatayı yaptı” denir. Bunun amacı şudur: Sen şu an İsrailoğulları’nın yerine geçtin. Yani aynı hataları yapma tehlikesi senin için de geçerli. Asıl anlatılmak istenen bu ve bu bakış açısı, neden “مَثَلُ (Mesel)” kelimesinden hemen sonra “حُمِّلُوا (Hummilû)” kelimesinin geldiğini anlamamıza yardım eder.

Vahyi Taşıma Sorumluluğu

‌مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ

​(Meselüllezîne hummilût-Tevrâh)

​Yani Tevrat’ı yüklenmiş olanların örneği.

Peygamber’e (sav) şöyle denildi:

‌إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا

​(İnnâ senulkî aleyke kavlen sakîlâ)

​Biz sana ağır bir söz yükleyeceğiz.

‍(Müzzemmil, 5)

Kur’an ağır bir söz olarak tanımlandı. Tevrat hakkında ne öğrendik? Onlara Tevrat’ın yükü verilmişti. Allah Kur’an hakkında ne diyor? Onu Peygamber’e (sav) ağır bir söz olarak yükledik. Bakara Suresi’nin sonunda, İsrailoğulları’nı detaylıca öğrendikten sonra şöyle dua ederiz:

‌رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا

​(Rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ)

​Rabb’imiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme.

‍(Bakara, 286)

‌رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ

​(Rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih)

​Rabb’imiz! Gücümüzün yetmediği şeyi bize yükleme.

‍(Bakara, 286)

Burada “yük” kelimesi artık vahyi taşıma sorumluluğu ile ilişkilendirildi. İkinci ayette gördük:

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî veyuzekkîhim veyuallimuhumul kitâbe vel hikme)

‍(Cuma, 2)

Ve sonraki ayette Allah şöyle tanımladı: “Bu bir fazldır (lütfudur). Bu, Allah’ın fazlıdır ki size Kur’an’ı verdi.”

Şimdi işin diğer tarafı var: Bu bir ayrıcalıktır. “Fazl” bir ayrıcalıktır ama aynı zamanda çok büyük bir yük ve sorumluluktur. Bu iki taraflı bir şeydir. Mesela, bu bizi “Melik” ve “Aziz” isimlerine de götürür. Bir kral birini danışman olarak atarsa bu büyük bir ayrıcalıktır ama aynı zamanda çok büyük bir sorumluluktur. En yüksek ayrıcalığa sahip makamlar, aynı zamanda en ağır sorumlulukları taşır. Biz konumları yüksek insanlara bu yüzden saygı duyarız. Çünkü büyük sorumluluk taşırlar. Onları saygın yapan şey budur. Mesela öğretmen saygındır çünkü öğrencilerden daha fazla sorumluluğu vardır. Müdüre saygı duyulur, üniversitelerdeki dekan daha da çok saygındır çünkü sorumluluğu daha büyüktür.

Şimdi biz Kur’an’ı taşıma ayrıcalığına sahibiz ve aynı zamanda bu yükün sorumluluğunu taşıyoruz. Bu ayrıcalığa sahip olduğunuz için tebrikler! Bu Allah’ın fazlıdır. Ama dikkat etmelisiniz çünkü bu ayrıcalık sorumluluğunu taşımazsanız elinizden alınır. Herhangi bir iş gibi. En prestijli işe sahip olabilirsiniz ama işinin hakkını vermezseniz aşağılanırsınız. Mesela başkanlık. Çok prestijli bir makam ama görevini kötüye kullanırsan ülkedeki en aşağılanan insan olursun.

Şimdi Müslümanlar bu konumda olduklarından, daha önce ayrıcalık verilen ama sonra o ayrıcalığı kaybedenlerin başına gelenleri bilmeliler. Siz de aynı duruma düşmeyin diye… Kur’an’da bu konudan benzer şekilde bahseden diğer ayetlere bakalım:

‌قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ

​(Kul etîullâhe ve etîur resûl)

​De ki, Allah’a ve Resul’e itaat edin.

‍(Nur, 54)

‌فَإِن تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ

​(Fe in tevellev fe innemâ aleyhi mâ hummil)

​Eğer yüz çevirirlerse, Resul sadece kendisine yüklenen yükten sorumludur.

‌وَعَلَيْكُم مَّا حُمِّلْتُمْ

​(Ve aleykum mâ hummiltum)

​Siz de üzerinize yüklenen yükten sorumlusunuz.

‌وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا

​(Ve in tutîûhu tehtedû)

​Eğer ona itaat ederseniz, hidayete erersiniz.

‌وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ

​(Ve mâ aler resûli illel belâğul mubîn)

​Resul’ün görevi sadece açıkça tebliğ etmektir.

‍(Nur, 54)

Kur’an’da başka bir ayet var, bu biraz ürkütücü ama şimdi paylaşayım:

‌إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا

​(İnnâ aradnâ el-emânete ale’s-semâvâti ve’l-ardı ve’l-cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ)

​Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu taşımaktan çekindiler.

‍(Ahzab, 72)

Onlar bu emaneti taşımayı reddettiler. Emanet aslında Ahzab Suresi’nde anlatılan doğru ve yanlışı seçme özgürlüğüdür. Allah buyuruyor ki: “Doğru ve yanlışı seçme iradesi… İnsan; Allah’ın ona üflediği ruh ve yüksek akılla, diğer bütün varlıklardan daha güçlü şekilde doğru tercihler yapma gücüne sahiptir. Yani bu, “İstediğin her şeyi yapmana müsaade ediyorum” sorumluluğu, işte bu sorumluluk sunulduğunda, hiçbir varlık taşıyamadı ama insan bu yükü üstlendi.”

Sonraki ayette Allah buyurdu:

‌لِّيُعَذِّبَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ

​(Liyüazzibellâhul-münâfikîne vel-münâfikât vel-müşrikîne vel-müşrikât)

​Bunun neticesinde Allah, münafık erkeklere ve kadınlara ve müşrik erkeklere ve kadınlara azap eder.

‍(Ahzab, 73)

Peki önce kim zikredildi? Müşrikler mi, münafıklar mı? Münafıklar sorumluluğu kabul ettikleri, dini kabul ettikleri halde dinleri ile oyun oynayanlardır. Onlar bu bilinçle sorumluluğu üstlendikleri için ilk önce onlar zikredildiler.

“Tevrat” Kelimesinin Kökeni ve Anlamı

Neyse, Tevrat’ı yüklenme sorumluluğuyla ve kime bu yükün verildiğiyle ilgili biraz konuştuk. Devam etmeden önce “Tevrat” kelimesi hakkında da biraz şey öğrenmeliyiz. “Tevrat” kelimesi İbranice’den gelir ve “Tow-rah” şeklinde telaffuz edilir. Genelde “kanun” ya da “talimat” diye çevrilir. Yahudilikte en kutsal metin kabul edilir. Tevrat, İbranice Kitab-ı Mukaddes’in ilk beş kitabından (Yaratılış, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye) oluşur. Ve Yahudi halkı için Allah’ın talimatlarını, yol göstermelerini ve öğretilerini içerir. Genel olarak Tevrat, Eski Ahit’in ilk beş kitabına işaret eder.

İbranice’de “Ya-ra-ha” kökünden gelir ki bu Arapça’ya da benzer. Asıl anlamı “atmak, fırlatmak”tır. Türetilmiş Hiphil formunda (ef’ale formu) fiil “öğretmek” anlamına gelir. Birine bilgiyi “fırlatmak” gibi. Buradan hareketle, “Tevrat” kelimesi “yönlendirme veya talimat” anlamına gelir. Yani kelimenin kökeni itibarıyla Tevrat, “talimat, kanun, yol gösterme” demektir.

Şimdi size bir örnek vereyim, bu Kur’an’ın söylediği bir şey değil, sadece bir noktayı size açıklamak için söylüyorum: “Kur’an’ı yüklenmekle sorumlu tutulan, sonra onu taşımayan kimseler.” dersem, Bu, Kur’an’ı yüklenen herkes hakkında mı yoksa sadece bazıları hakkında mı bir yorumdur? Herkes mi? Eğer “herkes” derseniz, hiç kimse onu taşımadı demektir. Ama “Kur’an’ı yüklenip taşımayanlar” dersen, bu sadece belli kişiler içindir.

‌مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا

​(Meselu ellezîne hummilû et-Tevrâte sümme lem yahmilûhâ)

Dolayısıyla Allah “الَّذِينَ حُمِّلُوا (Ellezîne hummilû)” dediğinde, “Tevrat’ı yüklenmekle sorumlu tutulan ama onu taşımayanların misali” derken, bu bütün Yahudiler mi yoksa sadece bazıları mı demek? Ne demek istediğimi anladınız mı?

Tevrat verilenlerden onu gerçekten yaşayanlar vardı. Allah onlardan da bahsediyor. Tevrat verilenlerden, onunla yaşayan, onunla ölen, kahraman olan kimseler vardı ve Kur’an’da onlardan da bahsediliyor. Ama bazen insanlar şöyle arayışa giriyor: “Kur’an Yahudi düşmanı mı?” ya da “Kur’an Yahudi karşıtı mı?” Halbuki Kur’an, Yahudilere karşı çok da destekçidir. Hatta Kur’an’da en çok adı geçen peygamberler Yahudiler ve İsrailoğulları’na gönderilen peygamberlerdir. Musa (as) Kur’an’da 70’ten fazla kez zikredilir. Ve Peygamberimiz (sav)’in bile kendisinden ilham alması gereken yüce bir peygamberdir.

Ama en önemli nokta şu: Allah Yahudileri sadece eleştirmez ve sadece övmez. Böyle bir “tek taraflılık” yok. Belirli durumlara yönelik spesifik olaylardan bahsettiler. Burada anlatılan, Tevrat’ı yüklenen ama onu yaşamayanların örneğidir.

Peki “Tevrat’ı yüklenmek” ne demek onu anlayalım. Onu öğrenenler, onu okuyanlar, âlimler arasında olanlar demektir. Ve tekrardan; bütün âlimler değil, onlardan bir kısmı. Yani öğrendikleri halde ona uymayanlar. “حُمِّلُوا (Hummilû)” kelimesi de edilgen (pasif) bir fiildir. Bunu birazdan açıklayacağım.

Tevrat’ı Taşıyamayanların Hataları

Bugün üzerinde çalışmamız gereken çok şey var ama önce şunu anlamamız lazım, “Kur’an bu kavramı nasıl açıklıyor?” Yani Allah, “Onlar Tevrat’ı taşımadılar” dediğinde ne kastediyor? Şimdi birkaç ayete bakacağım. Bu bütün bir liste değil ama size iyi bir fikir verecektir. Ve aklınızda tutmanız gereken şey, ilk başta söylediğim: Bu örnek kimin için veriliyor? Bizim için. Onların yaptığı her hata, potansiyel olarak kimin hatasıdır? Bizim. O yüzden biz bu ayetleri okurken kendimize dikkatle bakmalıyız.

İlk ayet:

‌فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنْ عِندِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا

​(Fe veylun lillezîne yektubûnel kitâbe bi eydîhim sümme yekûlûne hâzâ min ındillâhi li yeşterû bihi semenen kalîlâ)

​Elleriyle kitap yazıp, sonra da: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun. Bunu, az bir kazanç elde etmek için yapıyorlar.

‍(Bakara, 79)

Allah’ın kanunu ile oynadılar.

‌فَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا يَكْسِبُونَ

​(Fe veylun lehum mimmâ ketebet eydîhim ve veylun lehum mimmâ yeksibûn)

​Ellerinin yazdıklarından dolayı onlara yazıklar olsun, kazandıklarından dolayı da yazıklar olsun.

‍(Bakara, 79)

Yani kendi kafalarına göre kanunlar, fetvalar, hükümler çıkarıp “Bu Allah’tandır” dediler. Ama bunu samimi sebeplerle değil, çıkar için yaptılar.

‌وَتَرَىٰ كَثِيرًا مِّنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ

​(Ve terâ kesîran minhum yusâri’ûne fî’l-ismi ve’l-udvân)

​Onlardan pek çoğunun günah işlemekte ve düşmanlık yaymakta çok çaba sarf ettiklerini görürsün.

‍(Maide, 62)

Onlar günahı, düşmanlığı ve nefreti yaymak istediler.

‌وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ

​(Ve eklihimüs-suht)

​…ve haram yemelerini

Yani haksız kazanç elde etmelerini, helal olmayan yollarla beslenmelerini (yaymak istediler). Aldatarak, yalan söyleyerek, çalarak, gasp ederek.

‌لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

​(Le bi’se mâ kânû ya’melûn)

​Yapmakta oldukları ne kötü şeydir!

‍(Maide, 62)

‌وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللَّهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ

​(Ve kâletil yehûdu yedullâhi mağlûle. Ğullet eydîhim)

​Yahudilerden bazıları, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dedi. (Allah buyurur ki) Onların elleri bağlansın.

‍(Maide, 64)

‌وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا

​(Velu’inû bimâ kâlû)

​Ve söyledikleri şeyden ötürü lanetlendiler.

Şimdi, Allah’ın ellerinin bağlı olması ne demek? “Allah nerede? Allah hiçbir şey yapmıyor. Bu neden başımıza geliyor? O’nun elleri bağlı mı? Ben araba kazası yaptığımda Allah neredeydi? İşimi kaybettiğimde Allah neredeydi? Şu ülkede şu şey olduğunda Allah neredeydi?..” Onların demek istedikleri şey aslında ne? Allah’ın eli bağlı. Ve elhamdülillah biz öyle yapmıyoruz (!)

‌بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ

​(Bel yedâhu mebsûtatân)

​Hayır! Onun iki eli de açıktır.

‌يُنفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ

​(Yunfiku keyfe yeşâ’)

​O dilediği gibi harcar.

‌وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا

​(Ve leyazîdenne kesîran minhüm mâ ünzile ileyke min Rabbike tuğyânen ve küfrâ)

​Ve Rabb’inden sana indirilmiş olan şey, onlardan pek çoğunu daha da azgınlık ve inkâra sürükleyecektir.

Yani Allah’ın kelamından rahatsız oluyorlar.

‌وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ إِلَىٰ يَوْمِ الْقِيَامَةِ

​(Ve elkaynâ beynehumu’l-adâvete ve’l-bağdâ’ ilâ yevmi’l-kıyâme)

​ve biz onların aralarına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve nefret koyduk.

‌كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللَّهُ

​(Kullamâ evkadû nâran lil harbi etfeehâ Allâhu)

​Her ne zaman bir savaş ateşi yakmaya kalksalar, Allah onu söndürdü.

‌وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا

​(Ve yes’avne fîl ard fesâdâ)

​Onlar ise yeryüzünde fesat çıkarmak için çabalarlar.

‌وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ

​(Vallâhu lâ yuhıbbul-müfsidîn)

​Allah ise bozguncuları sevmez.

‍(Maide, 64)

‌لَقَدْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَأَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ رُسُلًا

​(Lekad ehaznâ mîsâka benî İsrâîl ve erselnâ ileyhim rusulâ)

​Gerçek şu ki, biz İsrailoğulları’ndan söz aldık ve onlara elçiler gönderdik.

‍(Maide, 70)

Allah buyurdu:

‌كُلَّمَا جَاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوَىٰ أَنْفُسُهُمْ فَرِيقًا كَذَّبُوا وَفَرِيقًا يَقْتُلُونَ

​(Kullemâ câehum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusuhum ferîkan kezzebû ve ferîkan yaktulûn)

​Onlara, nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyi getiren her peygamber geldiğinde, bir kısmını yalanladılar, bir kısmını ise öldürdüler.

‍(Maide, 70)

Bizim Peygamberimiz Muhammed (sav)’den sonra artık başka peygamber yok ama insanların peygamberin getirdiği şeyleri öğretmeye, davet etmeye çalışanları var. Bazen biz Allah’ın kitabında olan şeyleri duymak istemiyoruz. O zaman Allah’ın sözünü hatırlatan bu insanlara ne yapıyoruz? Onlara ya yalancı diyoruz ya onları aşağılıyor ya rezil ediyoruz hatta öldürüyoruz. İslam tarihinde birçok büyük âlim hapsedildi, dövüldü, işkence gördü, aşağılandı ve öldürüldü.

Ve günümüzde bile onlar hakkında pek çok yalan söyleniyor. Söylemekten korkmuyorum, bence İmam Ebû Hanife (rh) İslam tarihindeki hakkında en çok yalan söylenmiş kişilerden biridir. Onu sevenler bile bazen uydurma şeyler naklediyor. Fark etmeden bile. Ona o kadar çok yanlış şey yapıldı ki. O da İslam tarihinin mazlumlarından biridir. Gerçekten öyle. O çok önemli bir şahsiyet ama sonradan en kötü şeyler onunla ilişkilendirildi.

Bir benzetme yapayım: Bazen birilerinin evine gidersiniz ve sizi kibarca aşağılarlar. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Mesela: “Maşallah hâlâ aynı iştesin ha?” ya da “Hâlâ o Toyotayı mı sürüyorsun? İyiymiş.. Evet evet hatırlıyorum. Hâlâ aynı çizikler duruyor mu?” İşte böyle ince hakaret edenler vardır. Geçmişteki büyük âlimlere de böyle kibarca hakaret eden çok insan var. “Allah ondan razı olsun, maşallah” derler, sonra da türlü yalanlar söylerler.

İşte bu da şu ayette:

‌فَرِيقًا كَذَّبُوا وَفَرِيقًا يَقْتُلُونَ

​(Ferîkan kezzebû ve ferîkan yaktulûn)

​Bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.

‍(Maide, 70)

Elhamdülillah artık peygamber yok ama onlardan sonra gelen en iyi kişiler peygamberlerin elçileridir. Peygamberlerin elçileri kimlerdir? Âlimlerdir. Yani aralarından gerçeği söyleyenlere gelince, onların söylediklerini duymak istemediniz. Çünkü İsrailoğullarıyla olan durum şuydu: Onlar krallıklar altında yaşıyorlardı ve bu yüzden dini hiyerarşileri hükümetle bağlantılıydı. Dolayısıyla bir âlim gelip hükümetin duymak istemediği bir şey söylerse, hükümet maaş ödediği âlimlerini, maaşlı olmayan o âlime çullanması için gönderirdi ve onu yok ederdi. Ve bu yetmezse onu öldürtür, tamamen ortadan kaldırır, hapse atardı.

‌فَرِيقًا كَذَّبُوا وَفَرِيقًا يَقْتُلُونَ

​(Ferîkan kezzebû ve ferîkan yaktulûn)

İşte bu, “فَرِيقًا كَذَّبُوا وَفَرِيقًا يَقْتُلُونَ (Ferîkan kezzebû ve ferîkan yaktulûn)”dur.

Bu çok korkutucu:

‌كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ

​(Kânû lâ yetenâhevne an münkerin fealûh)

​Onlar işledikleri kötülüklerden birbirlerini sakındırmazlardı.

‍(Maide, 79)

Onlar sadece olmasına izin verirlerdi ve “Ne yapabilirim ki? Onların tabiatı bu.” derlerdi. Hatta onunla ilgili kötü bir şey bile söylemezlerdi.

‌لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

​(Lebise mâ kânû yefalûn)

​Ne kötü şeydi yaptıkları.

‍(Maide, 79)

Yani sadece kötülüğü yapanlar kötü değil, kenarda durup izleyenler de kötü iş yapmış oluyorlardı. Sadece seyirci olmakla.

‌يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ إِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ

​(Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tes’elû an eşyâe in tubde lekum tesu’kum)

​Ey iman edenler, size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.

‍(Maide, 101)

‌وَإِنْ تَسْأَلُوا عَنْهَا حِينَ يُنَزَّلُ الْقُرْآنُ تُبْدَ لَكُمْ عَفَا اللَّهُ عَنْهَا

​(Ve in tes’elû anhâ hîne yünezzelül-Kur’ânü tübde leküm afallâhu anhâ)

​Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. Allah bazı şeyleri affetmiştir.

‍(Maide, 101)

Yani Allah bir şeyi zikretmemişse, “Bu helaldir, bu haramdır” diye belirtmemişse; Bu Allah’ın unutmasından değil, bilakis onu bağışladığı içindir.

‌عَفَا اللَّهُ عَنْهَا

​(Afâ Allâhu anhâ)

Allah böyle diyor, “عَفَا اللَّهُ عَنْهَا (Afâ Allâhu anhâ)” Allah çoktan sizi bağışlamıştır. Ama insanlar ne yapmak istiyor? “Bunu da anlatır mısın? Şunu da açıklar mısın?..” Musa (as) halka, “Bir inek kesin” dedi. Kolay. Sadece bir inek kesin. Ama onlar, “Ne tür inek? Ne kadar büyük? Ne kadar uzun? Zayıf mı şişman mı? Bizim hâlâ kafamız karışık.” dediler. Ve sorular çoğaldıkça iş kolaylaştı mı, zorlaştı mı? Zorlaştı. Peki, zorluğu kim üretti? Kendi soruları üretti.

Allah buyuruyor:

‌قَدْ سَأَلَهَا قَوْمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ ثُمَّ أَصْبَحُوا بِهَا كَافِرِينَ

​(Kad se’elehâ kavmun min kablikum sümme asbehû bihâ kâfirîn)

​Sizden önce de bazı kavimler bu tür sorular sormuş, işin içinden çıkılmaz hale gelmiş ve bu yüzden kâfir olmuşlardı.

‍(Maide, 102)

Sordukları sorular yüzünden inkarcı oldular. İşte bu birincisi. Yani soru sormanıza izin verilmiyor gibi bir durum yok. Elbette soru sorabilirsiniz. Fakat kılı kırk yarmaya çalışıp ince detaylara, detay üstüne detaylara girdiğinizde; işleri gerektiğinden fazla karmaşık hale getirdiğinizde, dini o kadar zor bir hale getiriyorsunuz ki onu yaşamanız bile imkansızlaşıyor. Uygulamak imkansız hale gelir.

Şimdi gelelim, onlarda bulunan bir başka hastalığa.

‌ثُمَّ أَنْتُمْ هَٰؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْ

​(Sümme entüm hâulâi taktulûn enfusekum ve tuhricûn ferîkan minkum min diyârihim)

‍(Bakara, 85)

Siz, birbirini öldüren o aynı insanlardınız. Onlar Müslümanlardı, diğer Müslümanları öldürüyorlardı. Sonra birbirinizi öldürüyor, kendi insanınızı kendi yurtlarından çıkarıyordunuz. Ve

‌تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ

​(Tezâherûne aleyhim bil ismi vel udvân)

birbirinizin mallarına el koyuyordunuz. Birbirinize karşı zalimce adımlar atıyor, mallarınızı gasp ediyor, arazilerinizi ele geçiriyordunuz. Fakat birbirinizle savaştıktan sonra… Bu arada, Müslümanlar birbirleriyle savaştıklarında zayıftır; bu da dışarıdan saldırmayı kolaylaştırır. İşte İsrailoğulları birbirleriyle savaştığında da diğer milletler onların zayıf düştüğünü gördü. Böylece onları işgal etmeye başladılar. İşgal edildiklerinde, birçoğu köle oldu. Sonra da bağış kampanyaları: “Müslüman kardeşlerimiz işkence görüyor. Lütfen biraz para toplayalım da Müslüman kardeşlerimizi kurtaralım.”

‌وَإِنْ يَأْتُوكُمْ أُسَارَىٰ تُفَادُوهُمْ

​(Ve in ye’tûkum usârâ tufâdûhum)

Size köle olarak getirildiklerinde, gidip onları kurtarmak için fidye ödüyorsunuz. Bu amaç uğruna para toplamak istiyorsunuz.

‌وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ

​(Ve huve muharramun aleykum ihrâcuhum)

Oysa onları en başından yurtlarından çıkarmak size zaten haram kılınmıştı. Onların bu duruma düşmesine yol açan çatışmayı siz meydana getirdiniz. Sonra da gelip onları kurtarmak istiyorsunuz. Kur’an işte bunu söylüyor. Önce iç savaş çıkardınız sonra da “Ah, din kardeşinize yardım edin!” dediniz. İçlerinde işte böyle bir ikiyüzlülük oluşmuştu.

‌أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ

​(E fe tu’minûne bi ba’dıl kitâbi ve tekfurûne bi ba’d)

​Peki, Kitap’ın bir kısmına inanıp diğer kısmını tamamen inkar mı ediyorsunuz?

‍(Bakara, 85)

‌فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذَٰلِكَ مِنْكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

​(Fe mâ cezâu men yef’alu zâlike minkum illâ hızyun fîl hayâtid dunyâ)

​İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılanmaktan başka nedir?

‍(Bakara, 85)

Zillet içinde yaşamalılar

‌وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰ أَشَدِّ الْعَذَابِ

​(Ve yevmel kıyâmeti yuraddûne ilâ eşeddil azâb)

ve kıyamet gününde azabın en şiddetlisine itilirler.

‌وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌ

​(Ve kâlû kulûbunâ ğulf)

​Dediler ki, “Kalplerimiz kılıflıdır.”

‍(Bakara, 88)

Oof, bu gerçekten korkutucu. “Ne olursa olsun, kalplerimiz güvende.” “Ne kadar kötü olsam da, kalbimde hala iman var.” “Nasıl olduğu önemli değil. Tamam evet, bu haram, şu haram… bir sürü günah işliyorum ama ben iyi biriyim.” “Kalbimde hala iyi biriyim.” “Bunu bilmelisin.”

‌قُلُوبُنَا غُلْفٌ

​(Kulûbunâ gulf)

“Kalbimi yargılama. Kalbim hala temiz.”

‌بَلْ لَعَنَهُمُ اللَّهُ بِكُفْرِهِمْ

​(Bel leanehumullâhu bi küfrihim)

​İnkarları sebebiyle Allah onları lanetlemiştir.

‍(Bakara, 88)

‌فَقَلِيلًا مَا يُؤْمِنُونَ

​(Fe kalîlâ mâ yü’minûn)

​Ne kadar da az inanıyorlar.

“Evet evet haklısın, bir sürü kötü şey yapıyorum ama o kadar da kötü biri değilim çünkü derinlerde bir yerde…” Derinlerde gerçekten bayağı derinde…

‌وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ

​(Ve lemmâ câehum kitâbun min indillâhi musaddikun limâ maahum)

‍(Bakara, 89)

Ve gelecekle ilgili kehanetlerde bulunduklarında, “Son peygamber geldiğinde göreceksiniz,” derlerdi. “Ah, harika olacak, biz kazanacağız.” Vay canına, bu kulağa çok tanıdık geliyor. “Kıyamet alametleri geldiğinde, işte o zaman Müslümanlar… ama şu an için, kalbim temiz.”

‌وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا

​(Ve kânû min kablu yesteftihûn alellezîne keferû)

‍(Bakara, 89)

Allah onlara, “Dinleyin!” der. Dağı tepelerine kaldırır, onları korkutur ve “Size verdiğime sımsıkı sarılın” der.

‌وَاسْمَعُوا

​(Vesme’û)

​Dinleyin.

‌قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا

​(Kâlû semi’nâ ve asaynâ)

​Onlar ise “İşittik ve isyan ettik” derler.

Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz, söyleyeyim. Bazen Allah insanları korkutur. Onları çok korkutucu bir duruma sokar. Ve o korkunç durumdayken, Allah’a itaat etmeleri gerektiğini anlarlar. Peki o korkutucu durumdan kısa bir süre sonra, tehlike geçtiğinde o insanlara ne olur? “Allah artık kızgın değil.” “Sanırım artık normale dönebilirim.” Tıpkı Allah’ın inanmayanlar için verdiği şu örnekteki gibi: Denizde yolculuk ederlerken deniz dalgalanır da hepsi Allah’ı anmaya başlar. Uçaktaysanız ve ölüm meleği maskesi düşerse, değil mi? Ve sonra derler ki, “Hata oldu, özür dileriz, pilot uyuyakalmış.” “Ölüm meleği maskesini geri yerine koyabilirsiniz.” “Peki o zaman, ben Netflix’e geri dönüyorum.” Değil mi?

Yani burada vurgulanan mesele aslında bundan çok daha ötesi. Sarsılmışlardı ve onlara “Size verdiğimiz şeye ciddiyetle kulak verin ve ona sımsıkı sarılın” denmişti. Ve onlar “İşittik” dediler ama sonrasında, duymuş olmalarına rağmen yine de isyan ettiler. Sonra Allah, onlara ceza olarak… Bu, Allah’tan gelen bir cezadır. İnsanlar Allah’ın sözünü işitip de umursamadıklarında, Allah onların kalplerine pis şeylerin sevgisini yerleştirir.

‌وَأُشْرِبُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْ

​(Ve üşribû fî kulûbihimül-icl bi küfrihim)

Biliyorsunuz, sonunda bir buzağıya tapmayı sevdiler ve ona takıntılı hale geldiler. Bu pis sevgi nereden geldi? Bu şirktir. Sen bir Müslümansın. Nasıl böyle bir şirke düşebilirsin? İşte bu, Allah’ın sözünü duyup şiddetle sarsıldıktan sonra yine de onu umursamamanın cezasıdır. Madem umursamak istemiyorsun, o halde kalbinde Allah’a yer yoktur. O zaman o kalbin her türlü şirkle, tüyler ürpertici ve tuhaf hurafelerle dolup taşmasına izin verir. Ve göreceksiniz ki -bunu size açık açık anlatmama gerek yok ama- İslam dünyasında tuhaf, şirk dolu, tamamen putperestlik benzeri uygulamalar hiç de az değil. Tamamen putperestlik gibi, inanılmaz boyutta. Üstelik kendilerine Müslüman diyorlar. Ve tamamen Müslümanca olmayan şeyleri yapıyorlar, açıkça.

‌أَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَرِيقٌ مِنْهُمْ ۚ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

​(Eve küllemâ âhedû ahdâ nebezehû ferîkun minhum bel ekseruhum lâ yü’minûn)

​Ne zaman bir söz verseler, o sözü atıp bozdular.

‍(Bakara, 100)

Sözden dönme. Hiçbir sözü tutamadılar. Bunu Pakistan’da acı bir tecrübeyle öğrendim. İşlerin düzeleceğini düşünmüştüm. Pakistan’da ne öğrendim biliyor musunuz? Biri size, “Hiç merak etme” dediğinde… “Halloldu bil. İcabına bakarız.” İşte asıl o zaman endişelenmelisiniz. Birisi size, “Merak etme, oldu bil” dediğinde… Aman Allah’ım!..

Ne kadar çok garanti veriliyorsa, o kadar çok yalan vardır. Neden? Allah der ki, “Onlar ne zaman bir antlaşma yapsalar, onu bozdular.” Bir zamanlar yaşlı, Pakistanlı bir entelektüelle konuşuyordum, sonradan dostum oldu. Yaşlılarla arkadaşlık kurmayı seviyorum, gerçekten çok bilgeler. Bana dedi ki: “Ülkemizdeki sorunumuz ne biliyor musun? En küçük şeylerde bile yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmişiz. Sadece yalan söylemek zorundayız gibi hissediyoruz. Hiçbir sebebi yokken bile bunu yapıyoruz. Yine de yapıyoruz.”

Mesela arkadaşın seni kapıda bekliyor, değil mi? Ve seni arayıp diyor ki, “Geliyor musun?” Sen “Beş dakikaya ihtiyacım var.” diyebilirsin. Ama diyorsun ki: “Yok yok, merdivenlerden indim bile.” “Geldim geldim, ordayım. 10 saniye.” Ama 10 dakika sonra gelir, değil mi? Yalan söylemek için hiçbir neden yoktu ama sen yine de bunu yapmak zorundasın sanki. Mesela, “Hey, sana verdiğim görevi bitirdin mi?” “Elhamdülillah.” Alakasız bir şekilde… Elhamdülillah demesinin senin söylediğinle hiçbir alakası yok. Sadece “Hamd Allah’a mahsustur” diyordu.

Sonra işte bir başka korkutucu olanı.

‌وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلَىٰ حَيَاةٍ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا

​(Ve le tecidennehum ahrasan-nâsi alâ hayât ve minellezîne eşrakû)

​Onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun.

‍(Bakara, 96)

Bu İsrailoğulları için söylenmiştir. Sadece yaşamak istiyorlar. Asla ölmek istemiyorlar. Şirk koşan müşriklerden bile daha fazla. Her biri bin yıl yaşamak ister. Biliyor musunuz, bu aralar yeni bir şey var. Bunun bizim başımıza geleceğini hiç düşünmezdim ama birçok insan, genç-yaşlı birçok Müslüman yanıma gelip şöyle diyor: “Ölmekten gerçekten çok korkuyorum.” “Sadece ölmek istemiyorum.” “Allah ölümü neden yarattı? Ölmekle ilgili kabuslar görüyorum.” Ölmekten neden bu kadar korkuyorsun? Biz Allah’tan geldik ve yine Allah’a döneceğiz. Bu, hayatımızın sadece bir bölümü. Bu, hayatımızın sonu değil.

Ölüm döşeğindeki hastalarla ilgilenen bir doktorla tanıştım, bana dedi ki, bazen aileye şöyle demesi gerekiyormuş; “Sadece bir ayı kaldı.” “İki haftası kaldı.” “Eğer isterseniz fişini çekip onu eve götürebilirsiniz ya da diyalizden çıkarabilirsiniz vs. karar sizin.” Dedi ki, “Ateist ailelerle, Yahudi ailelerle, Hıristiyan ailelerle, Hindu ailelerle, Müslüman ailelerle ilgileniyorum ve ‘Hayır hayır, ölemez’ diyen tek aileler… ‘Ölemez. Onu makinede tutun!’ ‘Beyninin artık çalışmadığını biliyorum ama hayır hayır, bu olamaz.’ ‘Onun ölmesine izin veremeyiz!’ …Bunu yapan tek aileler, Müslüman aileler.” Diğer herkes, “Güzel bir hayat yaşadı” diyor. Ateist diyor ki, “Güzel bir hayat yaşadım, huzur içinde gideyim.” Hiçbir sorunları yok. Hindu diyor ki, “Sorun yok, o geri dönecek.” Karma, geri dönecek vs her neyse. Şu an ölüm fikrini kabullenemeyen tek insanlar… “Bu nasıl olabilir? Nasıl ölür?” “Hayır hayır, onlar hala hayatta. Gidemezler.” Bunu defalarca kabullenemeyenler, Müslümanlar.

Allah’ın bize öğrettiği ne biliyor musunuz? Cenazeyi, icabına baksınlar diye bir kremasyon (yakma) şirketine ya da cesedi mumyalayan bir şirkete teslim etmiyoruz. Cenazeyi kim yıkıyor? Aile üyeleri. Cenazeyi kim kefenliyor? Aile üyeleri. Geleneksel olarak, cenazeyi mezara kim koyardı? Aile. Neden? Çünkü bu din size ölümden kaçmayı değil, onunla yüzleşmeyi ve onu kabullenmeyi öğretir. İsrailoğulları ise korkunç bir ölüm korkusu geliştirmişlerdi. Korkunç bir ölüm korkusu.

Bu bana Peygamberimizin (sav) bir hadisini hatırlatıyor: “Kurtların koyunu parçaladığı gibi insanların sizin üzerinize üşüşeceğini” söylediği hadis. Kendisine, “Bunun içinden nasıl çıkacağız?” diye sorulduğunda, “Ölümü çokça hatırlayın.” demişti, değil mi? Bazı insanlar buna bakıp “Ölümü neden çok hatırlayayım ki? Bu çok depresif.” diyor. O hadisin asıl anlatmak istediği şey şu; insanlar neye bu kadar takıntılı hale gelecek? Hayata. Öyle ki ölüm gerçeğini kabullenmek istemeyecekler. Bu her sabah uyanıp “Öleceğim” demek değildir. “Kahvaltı… Öleceğim.” “Öğle yemeği… Öleceğim.” Hayır, kastedilen şey bu değil. Sadece hayata o kadar gömülmüşsünüz ki ölüm gerçeğini inkar ediyorsunuz. Bu hayatın bir yolculuk olduğunu kabullenmiyorsunuz ve bu bizden öncekilerin de yaptığı bir şeydi.

‌وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِهِ مِنَ الْعَذَابِ أَن يُعَمَّرَ

​(Ve mâ huve bi muzahzihıhî minel azâbi en yuammer)

​Ne kadar uzun yaşarlarsa yaşasınlar, bu onları azaptan uzak tutmaz.

‍(Bakara, 96)

İşte yaptıkları bir başka şey daha. Elhamdülillah, İslam dünyasının hiçbir yerinde bizim böyle bir sorunumuz yok (!)

‌يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ

​(Yuallimûnen nâses sıhr)

‍(Bakara, 102)

Melekler onlara sihir öğretmek için gönderilmişlerdi.

‌إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ

​(İnnemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur)

​Bu sadece bir imtihan, küfre girmeyin.

Eğer öğrenirseniz, kafir olacaksınız. Onlar, kendilerine zarar verecek şeyler öğrenirlerdi.

‌مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ

​(Mâ yufarrıkûne bihî beyne’l-mer’i ve zevcih)

‍(Bakara, 102)

Özellikle evlilikleri bozacak sihirleri öğreniyorlardı veya teklifin kabul edilmeyeceği. “Şu kız asla evlenemesin” “Şu çocuk nişanından önce hasta olsun.” “Sihir sektörünün” onların elinde ulaştığı nokta buydu. Elhamdülillah, biz böyle şeyler yapmayız (!) Biz iyiyiz.

‌وَمَا هُم بِضَارِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ

​(Ve mâ hüm bidârrîne bihî min ehadin illâ biiznillâh)

​Halbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça bu tür şeylerle hiç kimseye zarar veremezlerdi.

‍(Bakara, 102)

‌وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنفَعُهُمْ

​(Ve yete’allemûne mâ yedurruhum ve lâ yenfe’uhum)

​Ve ancak kendilerine fayda vermeyen, bilakis zarar veren şeyleri öğreniyorlardı.

‌وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

​(Ve lekad alimû lemeni işterâhu mâ lehu fîl âhireti min halâk)

​Ve biliyorlardı ki bunu kullanan veya yapmaya kalkışan hiç kimsenin ahirette hiçbir nasibi olmayacaktır.

‌وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

​(Ve le bi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn)

​Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür, keşke bilselerdi.

‌مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ

​(Mine’llezîne hâdû yuharrifûne’l-kelime an mevâdı’ıh)

​İsrailoğulları, yani Yahudiler arasında kelimeleri yerinden saptıranlar (tahrif edenler) vardır.

‍(Nisa, 46)

Allah bir şey söyler, onlar “Hayır, anlamı o değil, anlamı bu.” derler. “Öyle demiyor böyle diyor.” Kelimelerle oynarlar. Şimdi biz, Allah’ın kelamını değiştiremeyiz, değil mi? Alın size yaratıcı bir egzersiz: Tamam, kelimeleri değiştiremeyiz, o halde insanlara şunu diyelim: “Burada X yazdığını biliyorum ama aslında kastettiği şey Y.” Dikkat edin, “X yazdığını biliyorum, biliyorum. Allah’ın kelamının en mükemmel ve en açık kelam olduğunu biliyorum ama bunun asıl anlamı başka bir şey.” Ya da, “Ah, ayet bu şekilde ama hayır hayır, biz bu ayete uymak istemiyoruz. Uymamıza gerek yok.”

‌مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا

​(Minellezîne hâdû yuharrifûnel-kelime an mevâdııhî ve yekûlûne semi’nâ ve asaynâ)

​Ve “İşittik ve isyan ettik” diyorlar.

‍(Nisa, 46)

‌وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ

​(Vesma’ gayra müsma’)

​Ve duyulmaması gereken bir şekilde işitiyoruz.

‌وَرَاعِنَا لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ

​(Ve râinâ leyya bi elsinetihim)

​Yani dillerini eğip bükerek hakaret ederler.

‌وَطَعْنًا فِي الدِّينِ

​(Ve ta’nen fî ed-dîn)

​Dini meselelerle alay ederler.

‌وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا

​(Ve lev ennehum kâlû semi’nâ ve eta’nâ)

​Eğer onlar sadece “İşittik ve itaat ettik” deselerdi,

‌وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا

​(Vesma’ venzurnâ)

​Ve “Dinle ve bizi gözet” deselerdi,

‌لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَقْوَمَ

​(Lekâne hayrâ lehum ve akvam)

​Bu onlar için daha hayırlı olurdu.

Şimdi gelelim bir sonrakine. Yine Elhamdülillah bizim bağışıklığımız var (!)

‌مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ

​(Mâ yeveddüllezîne keferû min ehlil-Kitâbi ve lel-müşrikîne en yünezzele aleyküm min hayrin min Rabbiküm)

​Size hiçbir hayrın/iyiliğin inmesini istemezler.

‍(Bakara, 105)

buyuruyor. Size iyi bir şeylerin gelmesinden nefret ederler.

‌وَاللَّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاءُ

​(Vallâhu yahtassu bi rahmetihî men yeşâ’)

‍(Bakara, 105)

Ve içlerindeki alimler, sizin vahiyle şereflenmiş olmanızdan nefret ederler. Yani şöyle hissederler: Eğer siz vahiy bilgisine sahip olursanız, insanlar artık bize gelmeyecek. Artık bizim ilmimizden etkilenmeyecekler çünkü o bilgiye siz sahipsiniz. İşte bunu sizin için istemezler.

Müslümanlar kendi aralarında… İslami camiada bile, evet İslami çevrede bile. Bazen sizden çok daha az şey bilen birinden güzel bir şey öğrenebilirsiniz. Bu mümkün müdür? Evet, değil mi? Ve bazen şunu fark edersiniz: Çok fazla bilen biriyle, çok daha az bilen biri vardır. Ama o daha az bilen kişi çok daha popülerdir, öyle mi? Ve o çok daha fazla bilen kişi bu duruma gerçekten bozulur. Ama az bilen adam daha popülerdir. Ve belki yanlış şeyler de söylüyordur, her ne diyorsa. Ama arada iyi bir şeyler de söylüyor mudur? Evet, iyi şeyler de söylüyor.

Şimdi burada yapabileceğiniz iki şey var. Şunu diyebilirsiniz: “Hey, maşallah, çok popülersin.” “Birçok insana ulaşıyorsun.” “Ama işte yaptığın bazı hatalar. Gel bunları özelden çözmene yardım edeyim.” Çünkü bu kişiyi ve onun yaptığı iyilikleri önemsiyorsunuzdur. Peki biz böyle mi yapıyoruz? “Madem ben daha az popülerim, o halde şimdi bu kişinin ne kadar yanlış olduğunu tüm dünyaya ilan edeyim ve yaptıkları tüm yanlışların altını çizeyim.” Ve sonra insanlara diyeyim ki, “Evet, bazı iyi şeyler var maşallah” “Ama o iyi şeylerin hiçbir değeri yok çünkü şu yanlışlara bir bakın! Şu hatalara bir bakın!” Başkalarından iyi bir şeylerin çıkmasına tahammül edemiyorlar.

Biliyorsunuz, dinimizin çok basit ilkeleri var. Biriyle bir sorunum varsa ne yapmalıyım? Onların arkasından mı konuşmalıyım yoksa onlarla mı konuşmalıyım? Onlarla konuşmalıyım. Dinimizin çok basit ilkeleri var. Kardeşinizin kusurlarını örtmek mi yoksa onları dünyaya ilan etmek mi? Hangisi? “Kim bir müminin kusurunu örterse, Allah da Kıyamet gününde onun kusurunu örter.” Günümüzde İslami içeriklerin çoğu; bir kişinin diğerini yok etmesi, itibarını zedelemesi üzerine kurulu değil mi? Benim sorum şu: O diğerini yok etmek isteyen kişi ona e-posta gönderemez miydi? Telefon numarasını bulamaz mıydı, mescidine gidemez miydi? Oturup konuşamaz mıydı, sohbet edemez miydi? Bunu yapamazlar mıydı? Önce tüm dünyaya çıkıp onun nasıl bir kafir olduğunu mu söylemeleri gerekiyordu? İlk adım bu muydu? İşte benim anlamadığım şey bu. Oysa en azından o kişiyle konuşursunuz. Onlarla konuşur, iletişim kurarsınız.

Hatta bunun ötesinde, kendi teorim… Buna katılmak zorunda değilsiniz. İnsanlar her zaman birbirleriyle anlaşmazlığa düşecek. Ve hiçbir insan mükemmel olmayacak. Enerjinizi başkasının ne kadar yanlış yaptığını anlatmaya harcayabilirsiniz veya enerjinizi doğru bir şey yapmaya harcayabilirsiniz. Karar sizin, enerjinizi nereye koymak istersiniz… Bazı insanların tüm dini hayatı; sadece başkalarını düzeltmek, başkalarını aşağı çekmek üzerine kurulu. Ve eğer gerçekten biri çok korkunç bir şey yapıyorsa veya yaydığı şey çok yanlış bir fikirse “fikirlere” saldırılmalıdır. Kur’an bize fikirlere saldırmamızı/eleştirmemizi öğretir, neye saldırmak yerine? İnsanlara. Biz ise fikirler yerine insanlara saldırmayı takıntı haline getirmişiz. Mesele şu ki bir insana saldırdığınızda, o insan iyi ve kötü fikirlerin toplamından oluşur. O kişiye saldırdığınızda her şeyi topyekun reddetmiş olursunuz. Ama fikirlere saldırırsanız/eleştirirseniz, herkesin gelişimine katkıda bulunursunuz. Birbirinize yardım etmiş olursunuz. Ama onların yaptığı bu değildi. Başkasına iyi bir şey gelmesinden hoşlanmıyorlar.

Son bir şey daha,

‌وَقَالُوا لَن يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلَّا مَن كَانَ هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ ۗ تِلْكَ أَمَانِيُّهُمْ

​(Ve kâlû len yedhulel cennete illâ men kâne hûdâ ev nasârâ tilke emâniyyuhum)

​Cennete ‘bizden’ başkasının girmeyeceğine inanmaya başladılar. Bunlar, onların kuruntularıdır.

‍(Bakara, 111)

‌قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ

​(Kul hâtû burhânekum)

​De ki: Delilinizi getirin.

‍(Bakara, 111)

Kur’an’da “Cennete sizden başkası girmeyecek.” diyen herhangi bir ayet var mı? Allah size ve bana cennete gireceğimizin garantisini veriyor mu? Hayır. Şöyle buyurur:

‌قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ

​(Kû enfusekum ve ehlîkum)

​Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.

‍(Tahrim, 6)

Şöyle buyurur:

‌يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ

​(Yâ eyyuhellezîne âmenû kû enfusekum ve ehlikum)

‍(Tahrim, 6)

“Ey kâfirler, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” demedi. Şöyle dedi: “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” Bekle, hayır hayır. Biz müminiz. Biz zaten güvendeyiz. Bunun iman etmeyenlere söylenmesi gerekirdi. “Geri kalanınız, kendinizi ateşten kurtarın çünkü biz zaten güvenli taraftayız.” Hayır. Diyor ki: “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” Bu size ne anlatıyor? Müminler yalan bir güvenlik hissine kapılmazlar. Ve buna sahip olmadıkları için de, kimin cehenneme gidip kimin gitmeyeceğine karar verecek zihinsel enerjileri yoktur. Bunun için enerjileri yoktur çünkü kendileri için endişelenmek zorundadırlar.

Kaç kişi yanıma gelip, “Rahibe Teresa’ya ne olacak?” diye soruyor. Kıyamet gününde derdin bu mu olacak kardeşim? Gerçekten mi? Yani dirildiğimizde, güneşle ayın birbirine çarptığını ve okyanusların kaynadığını gördüğünde, “Rahibe Teresa nerede?” mi diyeceksin. Yani gerçekten de, annenin kendi bebeğini bile bırakıp atacağı o günde, kişinin kendi ailesinden bile kaçacağı o günde… Sen diyorsun ki “Benim iyi bir iş arkadaşım var. Acaba o cehenneme gidecek mi gitmeyecek mi diye merak ediyorum.” Bu senin neden derdin olsun ki? Adil olan Allah’a inanmıyor musun? Her şeyi bilen Allah’a inanmıyor musun? İçi de dışı da bilen Allah’a inanmıyor musun? Neden illa “sen” bir cevap almak zorundasın? Ve eğer sana yardım edip, “Biliyor musun, iş arkadaşın iyi adam, evet, Allah onu cennetine koyar” dersem… Ama sen? Emin değilim. Daha kendimizden bile emin değiliz, öyle değil mi? O halde neden başkası için garantiler istiyorsun? Bu zihniyet nereden geldi? Şuradan geldi: “Biz zaten kurtulduk. Diğer insanların da “kurtulmuşlar” grubuna katılmasını istiyorum.” İşte bu, kendini temize çıkarmaktır (kibirdir).

‌فَلَا تُزَكُّوا أَنفُسَكُمْ ۖ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَىٰ

​(Fe lâ tüzekkû enfusekum huve a’lemu bimenittekâ)

​Kendinizi temize çıkarmayın.

‍(Necm, 32)

Kendinizi “kurtulmuş” ilan etmeyin. O, kimin takva sahibi olduğunu çok daha iyi bilir. Onlar böyle bir zihniyet geliştirmişlerdi. Ve ne yazık ki, biz “Müslümanlar kurtuldu.” bile demiyoruz. Biz öyle demiyoruz. Biz diyoruz ki, “İslamiyet’i benim gibi anlayan Müslümanlar kurtuldu.” “Benim grubum, benim hocam, benim şeyhim, benim artık kimse o… ve benimle aynı formayı giyen insanlar… Biz kurtulanlarız.” “Geri kalan herkes ise biliyorsunuz, mangal olacaklar.”

Neden tüm bu ayetlerin üzerinden geçtim? Allah ne buyurdu? “Kendilerine Tevrat’ın yükü verilip de onu taşımayanlar…” Dini alıp bambaşka bir şeye çevirenler. Allah’ın verdiği şey bu değildi. Onu tamamen farklı bir dine dönüştürdüler. Ve Allah diyor ki: “Size bu örneği veriyorum çünkü artık siz ayrıcalıklısınız. Siz bu hataları yapmayın.” Ve eğer bu hataları yapıyorsak -ki hepimiz değilse bile bir kısmımız- artık buna bir son vermenin zamanı geldi. İsrailoğullarını aslında kendimizi inceliyormuşuz gibi incelememiz gerekiyor. Tıp fakültesinde ne yaparlar, kadavrayı yani ölü bedeni incelerler. Çünkü aslında gelecekteki hastalarını inceliyorlardır. Biz de İsrailoğullarını onları incelemek için okumuyoruz, kendimizi incelemek için okuyoruz. Kur’an işte budur. Kur’an bizim için bir rehberdir, tarihten eğlenceli bilgiler değil.

Kitap Yüklü Eşek Örneğinin Kökeni

Sizinle paylaşacağım şeylerden biri, verilen bu “kitap yüklü eşek” örneğidir. Bakın şimdi. Eliyahu okulunun bilgelerinden biri öğretirdi -ki bu Yahudi literatürüdür, haham literatürü, Babil Talmud’udur- “Bir insan kendini Tevrat’ın meselelerine; boyunduruğa girmiş bir öküz gibi ve yüklenmiş bir eşek gibi adamalıdır.” Yani Tevrat aslında, bir eşeğin üzerindeki yüke bağlı olduğu gibi kitaba bağlı olmanız gerektiğini söylüyordu. İşte onlar bu analojiyi, Allah’ın kitabına ne kadar bağlı olmanız gerektiğini göstermek için kullandılar.

Allah ise o imgeyi aldı, tersine çevirdi ve şöyle buyurdu: “Evet, örnek doğru, ama siz aslında sırtında bir sürü kitap taşıyıp ne taşıdığından haberi olmayan bir eşeğe dönüştünüz.” Yani bu analoji (örnek) aslında tamamen Kur’an’a ait orijinal bir örnek değil, haham literatüründen alınıp bu gerçeği vurgulamak için yeniden kurgulanmış bir örnektir. SübhanAllah.

Pekala, bunları daha detaylı konuşacağız. Allah beni ve sizi bereketlendirsin. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. (Amin)