‌مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ ۚ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

​(Meselü ellezîne hummilû et-Tevrât sümme lem yahmilûhâ ke meseli el-himâri yahmilü esfârâ. Bi’se meselü el-kavmi ellezîne kezzebû bi âyâtillâhi. Vallâhu lâ yehdî el-kavme ez-zâlimîn)

‍(Cuma, 5)

Rabb’im göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimin bağını çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Salat ve selam, Peygamberimiz Muhammed’in, onun ailesinin ve tüm ashabının üzerine olsun. Allah’ın rahmeti, bereketi ve selameti üzerinize olsun.

Yahudi Literatüründe Eşek ve Yük Benzetmesi

Şimdi biraz, Yahudi literatürünü, Yahudi ulema literatüründen seçilmiş bazı pasajları yakından inceleyeceğiz. Bu, Sifrei Debarim isminde bir Midrash Derlemesi. Midrash en erken ulema eserlerindendir. 3. ve 5. yüzyıllar arasında yazdıkları, onların tefsiri diyebileceğimiz eserlerdir.

Midrash, Yahudi ve Centillerin aralarındaki ilişkiyi benzetmelerle anlatan bir kitaptır. Yani “inananlar” ve “ümmiler”in. Centiller, yani goyimler onlara göre ümmi idi. Şimdi benzetmeye bakalım.

“Bir adam, köpeğini ve eşeğini tahıl ambarına göndermiş. Orada eşeğin sırtına, 15 se’ahlık tahıl yüklenmiş.” Yani 15 çuval tahıl diyebiliriz. “Köpeğe de 3 tane yüklemiş.” Eşeğe 15 köpeğe 3. “Eşek yürümüş, köpek ise soluk soluğa kalmış ve dilini çıkarmış. 1 se’ahını bırakıp onu eşeğin sırtına koymuş. Sonra 2. ve 3. se’ahı da aynı böyle yapmış. İşte İsrail de, Tevrat’ın tümünü, tefsiriyle ve teferruatıyla böyle kabul etmiştir. Nuhilerin (Nuh zamanındaki kurtulanlardan bahsediyor) uyamayıp… Bir kenara bıraktığı 7 emri dahi, İsrail geldi ve kabul etti.”

Bu literatürdeki fikir şu, diğer insanlar vahyin yükünü taşıyamadı ve onlar, onun taşıyıcıları olmaya karar verdiler. Yani burada takdir kimin hanesine yazılıyor, İsrailoğullarının hanesine.

Allah, ayette buna şöyle yanıt veriyor: “حُمِّلُوا” (Hummilû) ‘Onlara yükletildi’. Onlar almadı. Onlara, yükletildi. Böylece edilgen kip kullanılarak takdir onlara verilmemiş oluyor. Üstelik, “Onu taşımadılar…”

Benzetmede iki hayvan geçmişti. Hangileriydi? Eşek ve köpek. Eşek yükü taşıyabiliyor, köpek ise taşıyamıyordu. İlginçtir ki Kur’an’da, buna yanıt olarak, hem eşek hem de köpek benzetmesi kullanılmıştır. Bu surede eşek, Araf Suresi’nde ise köpek kullanılacak. Ve kelimesi kelimesine eşek de yük de kullanılıyor.

‌إِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ

​(İn tahmil aleyhi yelhes ev tetrukhu yelhes)

​”Eğer köpeğe bir yük yüklesen dilini sarkıtarak solur, eğer yük yüklemesen yine dilini sarkıtarak solur.”

‍(Araf, 17)

Çünkü onlar dünyaya bağlandılar. Bir gün Araf Suresi’ni çalışırken köpek benzetmesine de gireriz. Ama şimdilik sizinle eşek benzetmesi üzerinde konuşacağım. Fikir şuydu: Eşek yükü taşımayı başarıyor ve böylece kahraman oluyordu. İsrailoğullarının yükle ilişkisi böyleydi.

Allah’ın, onların olumlu manada kullandığı bir şeyi nasıl kullandığını görüyor musunuz? Onu yeniden yapılandırıp; evet, onu kelimenin tam manasıyla gerçekten bir eşek gibi taşıdınız, diyor. Yani siz sadece kitapları taşıyan bir eşeksiniz. Olan bundan ibaret.

Şimdi bir öteki. İlginçtir ki İbranicede, haham metinlerinde, eşek için kullanılan kelime hamordur. Arapçadaki neye karşılık gelir diyebiliriz? El-himara.

“يَحْمِلُ أَسْفَارًا” (yahmilu esfâran). Arapçada genelde biz “كُتُبًا” (kutuben) deriz. “أَسْفَارًا” (esfâran) demeyiz. Ama hahamlar kendi metinlerinde “sefer” kelimesini kullanırlar ve burada Arapça çoğul haliyle “esfar” olarak kullanılmış. Yani Allah, aslında haham metinlerine en yakın olan Arapça kelimeleri kullanıyor. Böylece onlar, ellerinde olanlarla Allah’ın kelamı arasında ilişki kuruyorlar. Biz o kelamdan bir şeyler öğrenirken aynı zamanda onlara da hitap edilmiş oluyor.

Zohar ve Maddiyatçılığın Sembolü Olarak Eşek

Şimdi “eşek incelemesinin” bir başka boyutuna geliyoruz. Zohar, bir diğer Talmud metni, bir diğer İbranice metin. Bu metin, eşeğin avi avot hatumah olduğunu öğretir. Yani “Pisliğin mutlak kaynağı”. Bunu okuduğumda çok ilgimi çekti. Domuzu pis sayıyorlar. Deveyi pis sayıyorlar. Eşeği de pis sayıyorlar. Ama bu üçü arasından en pis saydıkları eşek. Yani onların literatüründe eşek bu üçünün en pis olanı.

Ayrıca, İbranicede eşek için kullanılan hamor sözcüğü, “Maddiyat” için kullanılan kelimeyle aynı kökten geliyor. Bu yüzden de eşek Yahudi literatüründe, maddiyatçılığın ve kabalığın sembolü.

Burada birkaç tane ilginç şey var. Birincisi, eşek en pis olan. Metindeki şu bölüme bakın: Allah, mesajını kabul eden insanlara ne diyor? “وَيُزَكِّيهِمْ” (Ve yuzekkîhim) ‘onları arındırır’. Onların kendileriyle ilgili neye inandıklarına bakın. Bir zamanlar “dağın altında olanlar” oldukları için, kendilerinin arı ve temiz olduklarına inanıyorlar. Şimdiyse Allah, onların en pis saydıkları hayvanın benzetmesini kullanıp… Yani Allah onların kendi gayeleri doğrultusunda kullanageldikleri birçok temayı tersine çeviriyor.

Ayrıca, bu bölümün ilerleyen kısımlarında göreceksiniz ki onlarla ilgili gördüğümüz şeylerden biri de onların hayatı çok sevmesiydi. Ölümle yüzleşmek istemiyorlar. “Asla ölümü dilemezler.”

‌وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ أَبَدًا

​(ve len yetemennevhû ebeden)

​”Asla ölümü dilemezler.”

‍(Bakara, 95)

veya

‌وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا

​(Ve lâ yetemennevnehu ebedâ)

‍(Cuma, 7)

Ve bu materyalizm/maddiyatçılık, bizim kendimizde de olmasından korkmamız gereken bir durum. Peki eşek onların literatüründe neyin sembolü? Maddiyatçılığın sembolü. Bu hayatta daha fazlası ve daha fazlasına sahip olmak ve sonrasını umursamamak.

Sonra, çok ilginç olan bir şey daha vardı. Onların dini geleneğinin eşeklere nasıl baktığını öğrenmeye çalışıyordum. Eşek imgesi, eşek sembolizmi arıyordum… Bu bizde, Kur’an’da var.

‌إِنَّ أَنكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحِمِيرِ

​(İnne enkere el-asvâti lesavtu el-himîr)

‍(Lokman, 19)

‌كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ

​(Ke ennehum humurun müstenfireh)

‍(Müddessir, 50)

Kur’an’da da farklı şekillerde birçok yerde eşeğe gönderme yapılıyor.

“İsrailoğulları Mısır’da en aşağı seviye…” Bu benim değil, onların literatüründen. Bunu bir Yahudi sitesinden aldım. Bir Tevrat araştırma sitesinden. “İsrailoğulları Mısır’da en aşağı seviye şirk ve pislik batağına batmıştı. Dışarıdan bakıldığında Mısırlı komşularından ayırt edilemez haldeydiler.” Onlar Mısır’da kalırken, Mısırlılar kendi şirkli dinlerini yaşıyorlardı ve bu metin diyor ki; İsrailoğulları Mısır’da kalırken uydukları din, onlarla aynıydı. Aynı Mısırlıların şirk koştuğu gibi şirk koştukları görülüyordu.

“Midrash’a göre Melekler bile iki milleti birbirinden ayıramıyordu. Tanrı’nın İsrailoğullarını Kızıldeniz’de kurtarma kararını sorgulayıp şöyle karşı çıktılar: ‘İsrailoğulları da Mısırlılar da putlara tapıyorlar!’ Ama aynı eşek gibi, Yahudilerin de pisliği yalnızca yüzeydeydi. İçlerinde ise saklı bir kutsallık yatıyordu.”

Dış tarafı pis olabilir ama içlerinde kutsallık yatıyor. Bu gerçekten çok ilginç. Eşek ne kadar pis olursa olsun içinin tertemiz olduğuna inanıyorlar. Neden içi temiz? Bu temizlik nereden geliyor? Şöyle ki… Mısır’dan kaçtıklarında birçoğu eşek sırtında kaçtı. Eşekler altınlarını taşıdı, eşyalarını ve yüklerini taşıdı… Bu şekilde eşek Mısır’dan kurtuluşlarının bir sembolü oldu. Eşek pis olsa bile…

Böylece şöyle bir felsefe geliştirdiler: Biz pis bile olsak Tanrı yine de bizi kurtarır. Aynı, eşeğin pis olmakla birlikte kurtuluşa vesile olması gibi ve Kur’an ne diyor?

‌قُلُوبُنَا غُلْفٌ

​(Kulûbunâ ğulfun)

​”Kalplerimiz korumadadır.”

‍(Bakara, 88)

Derinlerde bir yerde… Hatırladınız mı? Tam da bu açıklamanın aynısı değil mi?

Mesih Beklentisi ve Eşek Sembolizmi

Bir mesihin geleceğine inanıyorlar. Yani literatürlerinde bir mesihin geleceği inancı var ve biz zaten biliyoruz ki Allah bize, ümmi bir peygamberin geleceğinin onlara en başından beri haber verildiğini söylemişti. Yani onlarda bu bekleyişin bir versiyonu var ve bunu “Mesih gelecek” diyerek ifade ediyorlar.

“Mesih gelse de, ben de onun eşeğinin tezeğinin gölgesinde oturma erdemine ersem!” Haham diyor ki, keşke resul geldiğinde orada olabilsem, hatta eşeğinin ve onun kakasının yanında olabilsem. Yani eşeğinin tezeğinin gölgesinde… ve bu benim için lütuf olurdu. Bir kez daha eşek metaforu mesihin gelme vaktiyle ilintili olarak kullanılıyor.

İnanıyorlar ki, bir mesih gelecek ama mesih ya gökten gelecek ya da eşek üzerinde. İki yolu var. Eğer İsrailoğulları iyi olursa, temiz olursa, hiçbir günaha bulaşmazlarsa ve temiz olurlarsa o zaman mesih gökten bir mucize gibi gelecek ama eğer İsrailoğulları günahkar, kirli hale gelir ve birçok hata yaparlarsa, yine de kurtulacaklar çünkü mesih gelip onları kurtaracak. Ama bu sefer bir eşeğin üzerinde gelecek. Ama yine de temizlenecekler.

Bu arada şu kelime… gerçekten çok ilginç… Buradaki haham aslında onun eşek üzerinde geleceğine eminim diyor. Çünkü gerçekten berbat haldeyiz diyor. Söylediği temelde bu. Özellike şu kısım: İsrail hak etmese bile… Anlamı: Mesih’i hak etmezlerse eşek üstünde gelecek. Mesih onları kurtarmak için gelecek, bu durumda Mesih eşeğe binerek gelecek.

Talmud’daki İbraniceye baktığımızda “hak etmek” sözcüğü “zeka” Arapçadaki arınma ile aynı.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkîhim)

‍(Cuma, 2)

Subhanallah! Allah, onların zihnindeki arınma kavramını arındırıyor! Çünkü onların zihnindeki kavram şu: Biz ne olursa olsun en sonunda kurtulacağız. Ne olursa olsun, yani hak etmesek bile Mesih gelecek ve bizi kurtaracak.

“Esfar” Kelimesinin Anlamı ve Tomarlar

Ayette kullanılan “sefer” sözcüğü, “كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا” (kemeseli el-himâr yahmilu esfâran). Aslında Arapçada… Bence herkes “sefer”i biliyordur… Musa “yolculuğa çıktı”… “Misfera” ise “süpürmek” ‘bir şeyi ortadan kaldırmak’. “Faras safir” ise “sıska at”. “s-f-r” kökündeki temel fikir hareket diyebiliriz. Ve “esfara” ise ciltlerce ve tomarlarca olan kitaplarına verilen ad.

Onların kitapları normal kitap gibi değildi. Öyle açılmazdı. İki taraflı tomarlardı. Yani iki taraf birlikte sarılır sonra da onları açarsınız. Yani upuzun bir parşömendir. Her defasında tek bir tarafa yazarlar ve belirli bir sayfaya ulaşmak için de her iki tarafı beraber sararlar. Aslında bunun bahsi Tur Suresi’nde geçer.

‌وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ

​(Ve kitâbin mestûrin fî rakkın menşûr)

‍(Tur, 2-3)

Değil mi? “فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ” (Fî rakkin menşûr). Aslında bu Tevrat’a bir göndermedir. Kullanılan sözcük budur. Bu çok mantıklıdır çünkü böyle bir tasarım söz konusu olduğunda gerçekten de kitapla beraber “yolculuk etmeniz” gerekir. Gerçekten de metnin içinde yönünüzü bulmanız, ve yoldayken sayfaları sarmanız gerekir.

Kitapları Taşıma İmgesi

“Et-Tasviru’l-Fenni” denilen bir şey var Kur’an, bir resim çizer. Şimdi zihnimdeki resimde bir eşek var ve ona yüklenmiş bir dolu çuval var. Parşömenler… İsrail hahamlarının kutsal parşömenleri… Parşömenler neden orada, çünkü İsrailoğulları çok dolaştılar. Değil mi? Saldırıya uğradılar ve gitmek zorunda kaldılar. Saldırıya uğradılar ve tekrar gitmek zorunda kaldılar ve sahip oldukları en değerli şeylerden biri Tevratlarıydı. O da bu koca koca parşömenlerdeydi. Bu yüzden onları bir yerden bir yere giderken, eşek sırtında taşımak zorundaydılar.

Ayrıca bir haham öldüğünde veya bir haham sorumluluğu başka bir hahama devrettiğinde, Tevrat’ı teslim etmeleri gerekiyor. Çok büyük, nasıl teslim edecekler? Bir eşeğin üstüne koyacaklar. Şimdi, teslimat sisteminin imgesi… Tevrat paketini teslim etmeleri eşekler aracılığıyla oluyordu.

Peki neden bu benzetme kullanılmış? Sanki şöyle diyor: Sadece eşeğin bir paketi bir yerden başka yere taşıması gibi, sonra oradan başka bir yere, oradan da başka bir yere… Bu yalnızca parşömenlerin nakliyesi ama aslında kimse parşömenleri okumuyor. Yalnızca içi boş bir teslimat. Sadece nesilden nesle aktarılıyor. Artık kitap bir anlam taşımıyor. Sadece nesilden nesle aktarılan bir şey.

Kur’an ile İlişkimiz Üzerine Bir Uyarı

Bu benzetmede beni gerçekten ürküten şey… Benim memleketimde, bilmiyorum birçoğunuz farklı ülkelerdensiniz… Ama müslüman ülkelerde şöyle bir geleneğimiz vardır. Çocuğumuz Arapça bilse de bilmese de, dinini öğrense de öğrenmese de… Birinin illa ki evimize gelip Kur’an’ı Fatiha’dan Nas’a okumasını isteriz. Kur’an’ı hatim ederler ve artık Kur’an’la işleri biter. Hayatlarına devam edebilirler ve o çocuk büyüdüğünde; benim anne babam bana Kur’an’ı bitirtmişti, ben de çocuğuma Kur’an’ı bitirtmeliyim, diye düşünür.

Kur’an’ı “bitirdiğinde”, bu tabire bayılıyorum. Çok ölümcül bir tabir. Kur’an’ı bitirdiğinde, sen de bittin demektir dostum. Kur’an bitirilmez. Kur’an’ı bitiremezsin. Mortal Kombat oynamıyorsun ama onunla alakan sona erdi denebilir. Ona artık ihtiyacın yok ve bu sadece nesilden nesle aktarılan, içi boş bir egzersiz veya ritüel. Bu ritüelde baba veya anne Kur’an ile ilgili hiçbir şey bilmez. Çocuk da öyle. Ama yalnızca teslimat olur. Bilinçsizce bir devrediş. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا (kemeseli el-himâr yahmilu esfâran).

Sorumluluktan Kaçış ve Samiri’nin Buzağısı

Yine İsrailoğulları ile ilgili bir hikayede, ilginç bir benzerlik de var. Liderleri ile ilgili… İsrailoğulları Mısır’dan kaçtıkları zaman, birçoğunun eşeği ve diğer birçoğunun da başka hayvanları vardı… Ama birçok insanın da mücevheratı vardı. Ve çölde yürürlerken yanlışlıkla mücevherlerini düşürüp, çölün bir yerinde kaybetmek istemiyorlardı. Bu yüzden hepsi mücevheratını toplayıp kendi eşeğinde, yanında taşısın diye bazı liderlerine verdiler… Yani liderler herkesin değerli mallarını taşıyordu ve liderler büyük bir korkuya kapıldılar. Çünkü birileri gelip onlara saldıracak olsa, yüksüz eşeklere saldırmayacaklardı! İlk ölenler liderler olacaktı! Çünkü herkesin parasını taşıma ayrıcalığı, aynı zamanda büyük bir sorumluluk getiriyordu.

Musa (as) Allah ile konuşmak için onlardan ayrıldığında, Samiri çıkıp şöyle dedi: Bakın, Musa gitti. Dualarımızın cevap bulmasının tek yolu… Bir dalavere yaparak bir inek tasarladı, değil mi? İneği yapmak için gerekli malzemeyi nereden buldu? Altın ve bıraktıkları diğer şeylerden. Ama bunların hepsi liderlerindeydi, kendilerinde değil ve insanlar liderlerine koşup, “Bize altınlarımızı verin, şimdi lazım!” dediler. Neden lazımdı? Çünkü hepsini birleştirip, eritip, bir buzağıya dönüştüreceklerdi. Liderleri de, onları durdurmak yerine, lütfen alın da götürün, ben öldürülmek istemiyorum tavrındaydılar.

‌حُمِّلْنَا أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا

​(Hummilnâ evzârâ min zîneti el-kavmi fe kazafnâhâ)

‍(Taha, 87)

Biz iyi şeyleri, güzel şeyleri yani insanların mücevherlerini taşıyorduk… Ama bizden onları atmamızı istedikleri an; memnuniyetle attık, onlardan kurtulduk. Burada yine şöyle bir imge var: Sana ağır bir sorumluluk verilmiş ama ondan kurtulmak istiyorsun, o sorumlulukla uğraşmak istemiyorsun ve bu şu ayette de var:

‌يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا

​(Yahmilûhâ kemeselil himâri yahmilu esfârâ)

‍(Cuma, 5)

Yük taşıyan eşek benzetmesine bakalım. Eşekler gerçekten çok fazla acıya katlanan hayvanlardır. Çünkü insanlar onları dağlara çıkarken kullanmışlardır, üzerlerine hep fazla fazla yük yüklerler ve eşekler de yükten kurtulmak için yapabilecekleri her şeyi yapar, her yolu denerler. Bazen sağ sola eğilip yükten kurtulmaya çalışırlar. Sahipleri de eşekler yükü devirmesin diye, yükü bir kısmı sağa bir kısmı sola sarkacak şekilde koyarlar ve yükü ikiye katlamış olurlar. Eğer yükü vücudun tam üstüne koyarsanız, o zaman bu bir ağırlık olmuş olur ama eşek ondan kurtulmaya çalışırsa, sahibi de tamam o zaman yükü iki tarafa ayıracağım, der. Ama sahibi, o zaman bu şekilde çok daha fazla yük koyabileceğini fark eder. Yani yükünden kurtulmaya çalışan eşek, en sonunda daha fazlasını taşımak zorunda kaldı.

Bu ilginç bir benzetme, çünkü İsrailoğulları Allah’ın sözüyle oynamaya çalıştılar ve oynamaya çalıştıkça, hayatları git gide daha da zorlaştı. Hayatlarında daha çok problem çıktı. Allah’ın sözüne itaat etmek, hayatı kolaylaştırır. Allah’ın sözüne itaatsizlik etmek ise hayatı zorlaştırır. Bu Kur’an’ın verdiği formüldür ve bu formül tarihin başından beri geçerlidir. Bu yüzden Allah der ki:

‌يُرِيدُ اللَّهُ أَن يُخَفِّفَ عَنكُمْ

​(Yurîdullâhu en yuhâffife ankum)

​”Allah, yükünüzü hafifletmek, kolaylaştırmak ister.”

‍(Nisa, 28)

‌وَخُلِقَ الْإِنسَانُ ضَعِيفًا

​(ve hulika el-insânu daîfen)

​”İnsan, zayıf yaratılmıştır.”

‍(Nisa, 28)

Evlilik kolay kılınmış, boşanma kolay kılınmış, miras kolay kılınmış, namaz kolay kılınmış, zekat kolay kılınmış… İslam’da tüm konular… Aslında hayatı kolay yapan şeyler ve fark edeceksiniz ki İslam’da yasaklanan her şey, örneğin alkol, kumar… Hepsi ya bağımlılıktır ya da eğer onları sürdürürseniz bir sürü zorluk çıkarırlar. O an iyi hissetseniz bile, uzun vadede çığ gibi yük ve zorluk getirirler. Yani Allah’ın yasalarının amacı, aslında yükü hafifletmektir. Ama onlar Allah’ın tam ve mutlak yasasına uymadıklarında, yükleri çok daha ağır olmaya devam etti. Aynı çok fazla yük taşıtılan eşek gibi.

Kitabı Bilmek ve Hikmet

Aynı zamanda çok güçlü bir eleştiri de var. Eşekler taşıdıkları şeyleri anlamazlar. Ama hahamlar Tevrat’ı anlarlardı. Yani benzetmede bir çelişki var. Hayvan taşıdığını anlamaz ama Tevrat’ın alimleri taşıdıkları şeyi anlıyorlardı. Allah diyor ki, böyle bir anlayış; ancak hiç anlamamak gibidir. Korkutucu. Bir şeyi bilebilirsin… Ama… Eğer Allah’ın kelamını biliyorsanız, ama ondan yararlanmıyorsanız, eğer onunla yaşamıyorsanız, eğer o “kitap” ise ama “hikmet” ‘bilgelik’ değilse… O zaman onu bilmeyen bir hayvan ile arada bir fark yok. Hiçbir fark yok. Bir başka deyişle; bir kitabın gerçekten bilinmesi var bir de yapay olarak bilinmesi var. Bu yüzden, Kur’an’la ilişkimizin artık gerçek değil, yapay hale gelmesinden korkmalıyız.

Korkutucu olan nokta bu. Bu yüzden de bu dersi bitirmeden, sizi bir dakikalığına ikinci ayete geri götürmek istiyorum. Kur’an tilavetimiz güzelleşmeli. Eğer Kur’an’ı tecvitle okumayı bilmiyorsanız, Kur’an’ı makam ile okumayı bilmiyorsanız örneğin… Bu kendiniz için çalışıp geliştirmeniz gereken bir şey. Eğer Kur’an tilaveti dinlemeyi seviyorsanız, sevdiğiniz bir okuyucu varsa, dinlemekten hoşlandığınız biri varsa, onları dinleyin. Açıp dinleyin. Kur’an’ı dinleme alışkanlığı edinin.

Kur’an çalışması yapmanız, Kur’an’la etkileşime girmeniz, bunların hepsinin yeri ve amacı var. Ama Kuran’ı dinlemenin de kendi yeri ve amacı var. Ancak en nihayetinde dinlemek de yerini kendi kendinize tilavet etmeye bırakmalı. Bunun üzerinde çalışmanız gerekiyor. Öyle ki bir noktada bundan zevk almaya başlamalısınız. Bunu yaptığınız zaman, Kur’an’la gerçek bir ilişkiniz olmaya başlar. İnsanlar, Kur’an’la bir ilişkim olsun istiyorum, diyorlar. Kur’an’la ilişki yalnızca çalışma yapmaktan gelmez. Bu, entelektüel ilişki. Ama Kur’an’la gerçek ilişkimiz, Kur’an’la duygusal bağ, kalbinizin ona bağlanması… bu onu okuyup tilavet etmek ile olur. Tefsir çalışmasıyla olmaz. Dersleri dinlemekle olmaz. Bu farklı bir departman. Bu ikisi farklı bölümler ve bu da başlı başına bir ilgiyi hak ediyor.

Size şöyle söyleyebilirim… Bu Kur’an haftalarında Kur’an öğretirken, tamamen Kur’an çalışmasına odaklı olurum. Ve bu hafta bittiği andan itibaren, artık hiç Kur’an çalışması yapmam. Sadece tilavet ederim. Bu kadar, yalnızca tilavet. Çünkü kendimde gözlemlediğim kadarıyla, eğer zihinsel faaliyete çok fazla odaklanırsam, kalp ıstırap çekmeye başlıyor ve bunu kalp ile tazelemek zorundasınız. Aslında Kur’an tilaveti dinlemek kalbe yardımcı oluyor. Bana sükunet ve huzur veriyor. Beni Allahu Sübhanehu ve Teala ile bağlantılı hissettiriyor. Kur’an ile bağım olduğunu hissettiriyor. Sonra Kur’an okudukça, merakım artıyor ve bu da beni neye yönlendiriyor? Kur’an çalışması yapmaya. Çalışma da beni tilavet etmeye sevk ediyor.

Böyle bir şey var…

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkîhim)

bir yandan diğer yandan da

‌وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ

​(Ve yuallimuhumul kitâbe vel-hikmeh)

ve her insanın hayatı böyle olmalı. Biraz okuma vakti, biraz çalışma yapma vakti… ve Allah’ın Kitabı ile iki yönden de bir ilişki inşa etmelisin ve bunlardan herhangi birinin değerini küçümsememelisiniz.

İnsanlar iki aşırı uca gidip örneğin şöyle diyebiliyorlar: “Ne okuduğunu anlamıyorsun bile, neden tilavet edesin ki?” veya “Neden namaz kılayım ki ne söylendiğini bile anlamıyorum?” “Yalnızca tercüme okusam, bu daha önemli değil mi?” Harika bir düşünce ama akıl için. Ama tilavet, birebir Allah’tan bize verilmiş kelimeler; bu neye iyi gelir? Kalbe. Yani bunlar aynı anda üzerinde çalışmamız gereken iki ayrı şey.

Arapların avantajı, ilk ümmilerin avantajı, ilk kez Kur’an’ı duyduklarında aynı anda anlıyorlardı. Yani tilavet ve onun üzerine düşünme aynı anda gerçekleşiyordu. Diğerleri, bizler Arap değiliz. Yani Arapça öğrenene kadar bu iki projeyi ayrı tutmamız gerekiyor ta ki bu iki projenin yan yana yürüyebileceği kadar kendimizi geliştirene dek.

Allah’ın Ayetlerini Yalanlamak

‌بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ

​(Bi’se meselul kavmillezîne kezzebû bi-âyâtillâh)

​”Allah’ın ayetlerini yalanlamış olan milletin örneği ne berbattır!”

Buradaki korkutucu kısım şu, “tekzib” ‘Allah’ın ayetlerini yalanlamak’, müşrikler için kullanılan bir tabirdir. Kafirler için kullanılan bir tabirdir. Peygamberi inkar eden, Kur’an’ı inkar eden, vahyi inkar edenler için. Ve Allah, vahyin alimleri olan insanları; inandıkları vahyi yalanlamış sayıyor.

Onlar diyor ki:

‌نُؤْمِنُ بِمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا

​(Nu’minu bimâ ünzile aleynâ)

Allah ise diyor ki:

‌وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَاءَهُ

​(Ve yekfurûne bimâ verâeh)

Onlar “Biz bizde olana inandık” diyor. Sizinkine uymak zorunda değiliz, biz zaten bizde olana inanıyoruz. Allah ise diyor ki, “Hayır, onlar onlarda olanı inkar ediyorlar.” Onlarda olanı bile inkar ediyorlar.

Aslında uzun zamandır bunun üzerine düşünüyordum… Allah, “onlar Kur’an’ın da Allah kelamı olduğunu biliyorlar” diyor ama bunu ispatlamanın bir yolu yok. Ta ki, Haham Abramson’u duyana dek. Aslında onu Facebook’tan öğrendim ve takip de ediyorum. Arada sırada ne diyor diye bakıyorum. Hahamlık geleneğinin büyük bir alimi, bir haham. Aynı zamanda da bir hadis öğrencisi. Arapça öğrencisi, hadis öğrencisi ve Kur’an ile ilgili birçok Müslüman’ın sorusuna cevap vermiş ve birçok Ortodoks Yahudi alimi, Muhammed (s.a.v)’in gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna inanıyor. Onlara göre birinin Tanrı elçisi olduğunu ilan etmek için kaç kanıt gerektiğini gösteren bir listeleri var ve Muhammed (s.a.v) onlara göre tüm kriterleri sağlıyor. Tümünü. Yani ona inanıyorlar. Hatırı sayılır sayıda Ortodoks haham, onun Allah’ın bir elçisi olduğuna inanıyor. Günümüzde bile.

Ama şunu söylüyorlar: O bizim için gelmedi. O diğer herkes için geldi. Diğer herkes için harika biri ama biz, bizde olana sahibiz. Biz ayrı bir kategorideyiz. Bu benim aklımı başımdan alıyor! Bu kadar yakına gelmişken, geriye adım atmaları… Ama işte bunu yapıyorlar. Artık saklamıyorlar bile. Açıkça söylüyorlar. İnşallah yakında bununla ilgili bir paylaşım hazırlayacağım ve Facebook’ta paylaşacağım. Onun bazı gönderilerini sizinle paylaşacağım arkadaşlar. Kimden bahsettiğimi anlayacaksınız inşallah.

‌كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ

​(Kemeselil himâri yahmilu esfâran bi’se meselul kavmillezîne kezzebû bi-âyâtillâh)

Allah ne diyor? Eğer bir ayeti inkar ediyorsan, hepsini inkar etmenle aynıdır. “Ben Musa’yı seviyorum ama, İsa’ya pek bayılmıyorum…” Böyle yapamazsın. “Yani Musa ve İsa’yı seviyorum ama Muhammed…” Böyle yapamazsın. “Cebrail’i seviyorum ama Mikail… yani…” Eğer seçip beğenmeye başlarsanız, Allah şöyle diyor:

‌مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللَّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ

​(Men kâne adüvven lillâhi ve melâiketihî ve rusulihî ve Cibrîle ve Mîkâle fe innallâhe adüvvun lil-kâfirîn)

​(Bakara Suresi)

​”Her kim Allah’a, O’nun elçilerine, Cebrail’e, Mikail’e düşman olursa, Allah tüm bu inkarcıların düşmanıdır.”

Yani, bu bir bütündür. Allah, kaynak; melekler, iletici; elçiler, teslim alıcı. Bu tek bir zincir. Bir teslimat zinciri. Bu teslimat zincirinin herhangi bir bölümünü inkar ederseniz, zincir kırılmış olur, sayılmaz. İşte bu yüzden Bakara suresinin sonunda şöyle deriz, Allah bize şöyle söyletir:

‌لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ

​(lâ nuferriku beyne ehadin min rusulihi)

​”Elçilerinden hiçbirini ayırmayız”

Hepsini kabul ederiz. Onların talepleri buydu. İsrailoğulları’nın yaptıkları ilk küfür, Kur’an’a göre ilk büyük küfürleri; aslında risaletini inkar ettiklerinde İsa (as)’a karşıydı. Daha önce de birçok suç işlediler. Peygamberleri öldürdüler, korkunç suçlar işlediler… Bunlardan zaten bahsedilmişti. Ama büyük suçları, ilk küfürleriydi. Allah’ın Kitab’ını tamamen yalanlamak… Kitab’ı kabul edip üzerinde oyunlar oynamak bir şeydir, onlara İsa (as) aracılığıyla gönderilen Kitab’ı tamamen inkar etmek başka şey. Ve ikincisi ise Muhammed Resulullah (sav)’e karşıydı ve bu da…

‌بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ

​(Bi’se meselul kavmillezîne kezzebû bi-âyâtillâh)

Zalim Toplumlar ve Hidayet

Ve son olarak, son bölüm, en korkutucu bölüm:

‌وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

​(Vallâhu lâ yehdî el-kavme ez-zâlimîn)

​”Allah zalim insanları doğru yola iletmez.”

Allah bunu geçmiş zaman kipiyle söylemiyor. Geniş ve gelecek zaman kipiyle söylüyor. Niçin? Çünkü verilen örneğin amacı şu değil:

‌وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ

​(Vallâhu lâ yehdî ellezîne hummilû et-Tevrâte)

​(Allah Tevrat yükletilenleri doğru yola iletmez(!))

Allah “onları” doğru yola iletmez(!) söylediği bu değil. Allah, “Allah Yahudileri doğru yola iletmez” demedi. Dedi ki: “Allah zalim insanları doğru yola iletmez.” “Zalim insanlar” bir sıfat değil mi? Hangi isim bu sıfata uygun düşerse… Herhangi bir isim bu sıfata uygun düşebilir. Sen de ben de “kavmen zalimin” olabiliriz. Onlar “kavmen zalimin” olabilir. Hristiyanlar “kavmen zalimin” olabilir. Herhangi biri “kavmen zalimin” olabilir.

Sonuç olarak bu uyarı, geri döner. Buna “tecri” denir. Örneğin içine girmiştik, şimdi örnekten dışarı çıktık. Şimdi evrensel ilkeye geri döndük. “Zalim bir toplum olmayın.” “Çünkü böyle olursanız sizi doğru yola iletmem”. İkinci ayet O’nun nasıl doğru yola ilettiğiyle ilgiliydi. Üçüncü ayet de, insanların doğru yola iletilme şansını ne zaman kaybedeceği ile ilgili. Değil mi? İkinci ve üçüncü ayetler arasındaki ilişki bu şekilde. İkincide O’nun nasıl elçi gönderdiği ve bu şekilde doğru yolu bahşettiği… Şimdi de Allah diyor ki, “Evet, ama bunu yaparsanız… Elinizde Kitap bile olsa, Kitab’ın alimi bile olsanız, yalnızca eşek olacaksınız” ve doğru yola iletilmeyeceksiniz. Kitap sizde olmayacak, sizde olduğu halde aynı zamanda ondan mahrum olacaksınız.

Ümmet İçin Çıkarılacak Dersler

İşte Allah bu korkuyu ümmetin içine koydu. Ümmet, kitabıyla bu tür bir yaklaşım geleneği kurmasın diye. Dünyayı dolaşıyorum ve Kur’an hafızlığı veren birçok medrese görüyorum. Kur’an hafızlığı, yani çocuklar Kur’an’ı ezberliyor. Dünyanın her yerinde. Allah bu çocukları korusun.

Çocukların Kur’an’ı ezberlediği ve başka hiçbir şey yapmadığı bu medreseleri eleştirmek yerine, Kuran’ı ezberleyen bu çocuklara, ezberlemiş oldukları şeyleri anlamaları için kullanacakları yöntemlerin de verilmesini hedefleyen bir kampanya başlatmalıyız. Kur’an’ı ezberleyen yüzlerce binlerce milyonlarca çocuğun hepsinin Kur’an davetçisi olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Hepsinin, Kur’an’ın her ayeti ile ilgili akıllıca konuşabildiğini… temel bir düzeyde. Ne anlama geldiğini bilecekler ve başkasıyla da paylaşabilecekler. Milyonlarca Kur’an taşıyıcısının etrafta dolaştığını hayal edin. Açmaları bile gerekmeyecek. Zaten içlerinde.

Yani ben o enstitüleri eleştirmiyorum, şöyle diyorum: Baksanıza, zor kısmı halletmişsiniz! Şimdi yapmamız gereken tek şey, öyle bir nesil yetiştirmek ki, “Hımar yehmilu esfara”ya benzemesin. Böyle olsun istemeyiz! Ben o çocuklara böyle demiyorum ama böyle bir korku olmamalı mı? Bu kelimelere sahip olup anlamlarıyla bir ilgisi olmamak korkusu? Onlara, ne anlama geliyor, diye sorulduğunda “Başkasına sorun, ben bilmiyorum, ben sadece ezberliyorum” diyecek olmaları. Hayır, hayır. Bu işin bahanesi yok. Ümmetin bir bahanesi yok.

Şöyle bir bahanemiz olamaz, Kur’an Arapça, Arapça çok zor! Dostum, İngilizce öğreniyorsun. Almanca öğreniyorsun. Değil mi? Müslümanlar Rusya’ya gitti, ne öğrendiler? Rusça. Çin’de Müslümanlarla tanıştım. Çince öğreniyorlar. Çince öğrenebiliyorsun ama Arapça, of çok zor! Gerçekten mi? Blockchain okuyabiliyorsun. Kod okuyabiliyorsun. Onu okuyabiliyorsun ama Arapça öğrenemiyorsun. Bu bir bahane değil. Olay bizim buna ağırlık vermememiz çünkü Kur’an’ı tilavet etmenin yeterli olduğunu sanmaya başladık. Güzel bir şekilde tilavet etmek yeterliydi, Kur’an ile böyle bir ilişkimiz olması yeterdi. Zaman, para ve kaynaklarımızı bunun için harcamalıydık…

Eğer aynı zaman, para ve kaynaklar hem Kur’an’ı ezberlemek için, hem de onu anlamak için harcansaydı; ümmet olarak bambaşka görünürdük. Gerçekten inanıyorum ki bambaşka görünürdük. Milyonlarca çocuğumuz kalbinde Kur’an’ı taşırken, Kur’an’ın kalplerine etki etmeme ihtimali yok. Her bakımdan anlayışımıza etki etmeme ihtimali yok. Biri saçma sapan bir şey söylediğinde, “Bir dakika, Allah bambaşka bir şey söylüyor.” Vikipedi işlevi gören bir ümmet olurduk. Ne zaman yanlış bir şey gelse, ona karşı bir düzeltme dalgası yükselirdi. Çünkü herkes Kur’an’ı taşıyor olurdu ki bence bu yüzden gelecek kuşakların çok büyük bir potansiyeli var.

Ümmetin çok uzun zamandır büyük bir buhrandan geçiyor olduğunu gördüm. Ama şimdi görüyorum ki… Allahualem bir yükseliş var. Nereye gitsem bir yükseliş görüyorum. Daha meraklı, daha araştırmacı, daha düşünceli yeni bir Müslüman nesli görüyorum. Benim 25 yaşındayken olduğumdan daha akıllı olan 13 yaşındakiler görüyorum. Bunu çok sık görüyorum. Sık sık öyle sorular soruyorlar ki “Ben senin yaşında gerçekten çok aptaldım” diyorum. Sen bu yaşa göre kat kat akıllısın. Daha yüksek seviyede bir zeka var, daha yüksek seviyede bir merak var. Evet, akılsız insanlar her zamankinden daha akılsız ama diyebiliriz ki akıllı insanlar da her zamankinden daha akıllı. Şu anda her zamankinden daha fazla potansiyel var. Ben çok büyük bir fırsat görüyorum. Kocaman bir fırsat görüyorum ve bu uzanıp alabileceğimiz bir mesafede. Bu aşağı sarkmış bir meyve. İmkansız bir hayal değil. Bence bu da, çoğunluğun Allah’ın sözünden kopmuş olduğu gidişatı inşallah değiştirecek.

Allah’ın, Tevrat’a göre yaşamayanları ne kadar şiddetle eleştirdiğine dikkat edin. Kur’an, Tevrat’tan çok daha fazlasını hak etmiyor mu? Allah’ın son sözü… Tüm insanlık için olan… Allah’ın muhteşem sözü… Allah’ın tam ve mutlak sözü… Çok daha fazlasını hak etmiyor mu? Eğer Allah onları “hımar” benzetmesiyle eleştiriyorsa… Eğer biz eksik kalırsak çok daha kötü bir eleştiriyi hak etmez miyiz? İşte bu korkutucu olan şey.

Allah Azze ve Celle bizi bu bulunduğumuz durumdan daha yükseğe çıkan ve çözümde rolü olan bir halk yapsın. Allah’ın sözüne derinden, çok derinden bağlı nesillerin yetişmesinde rol alalım ve O’nun elçisine (s.a.v) gerçekten sadık olalım.