أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

‌قُلْ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

‍(Cuma, 6)

‌رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

​(Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vehlul ukdeten min lisânî yefkahû kavlî)

‍(Taha, 25-28)

فَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

أَمَّا بَعْدُ

السلام عليكم ورحمة الله وبركاته

Ölüm ve İslam’ın Hayata Bakışı

Şu anda 6. ayete geldik.

Bu dersin konusu gerçekten çok ilginç olacak. 6, 7 ve 8, tartışacağımız üç ayet de ölümle ilgilidir, ki bu çok karanlık bir konu gibi geliyor. Ama aslında bu, İslam’ın yaşam ve ölüm hakkındaki görüşünü ve felsefesini, bizim bunu nasıl gördüğümüzü, bu konuda nasıl düşünmemiz gerektiğini, sadece felsefi ve teolojik olarak değil, bunun günlük yaşamımızda ne gibi bir etkisi olacağını tartışmak için bir fırsat.

Ölüm bir gerçektir ama bunun ne kadarı hayatımı yaşama şeklimde ve duygularımda rol alır, yani günlük hayatımda kendimi nasıl düzenlediğimi ne kadar etkiler? Öncelikle bu ayetin çevirisiyle başlayayım, sonra da inşallah asıl konuya geçelim.

Kur’an’da Hedef Kitle Geçişi (İltifat)

قُلْ (Kul), onlara söyle. Kuran’da قُلْ (Kul) kelimesini gördüğünüzde, bu, Peygamber’e (sav) biriyle doğrudan konuşması söylendiği anlamına gelir. Yani Peygamber’e (sav) bu topluluğa hitap etmesi emredilmektedir. Yani şimdiye kadarki dersler Müslümanlara yönelikti, ama şimdi hızlı bir geçiş var ve geçici olarak onlarla da git konuş, deniyor. Böylece ikincil hedef kitle geçici olarak birincil hedef kitle haline geliyor, değil mi?

Birincil hedef kitle oluyorlar ve hemen ardından, tekrar ikincil hedef kitle olacaklar ve birincil hedef kitle yeniden Müslümanlar olacak. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû) dokuzuncu ayette geliyor. Bu önemli bir bilgi, çünkü bu, Kur’an’ın aynı anda birden fazla dinleyiciye hitap ettiğini gösterir, değil mi?

Birden fazla dinleyiciye hitap ederken, sanki ben size konuşuyorum, ama onlar da beni duyabiliyor, değil mi? Ya da ben onlarla konuşuyorum ve şunlar da beni duyabiliyor. Sonra bazen onlar da dinlerken geçiş yapıp doğrudan onlarla konuşuyorum. Tıpkı bir ebeveynin bir çocuğuna bağırırken diğer çocukların bundan keyif alması sonra diğer çocuğa dönüp “sıra sende” demesi gibi. Diğer tarafa geçiyor.

Yani, burada bir tür iltifat var, buna iltifat denir, bir dinleyiciden başka bir dinleyiciye geçmek. Bu, Kuran’da çok stratejik bir şekilde gerçekleşen bir şey. Bu, Allah’ın bize Medine’de Kuran okunduğunda, ilan edildiğinde ve halka açık olarak paylaşıldığında, Kuran’ı dinleyen ve onunla ilgilenenlerin sadece Müslümanlar olmadığını, aslında Yahudi ve Hristiyan toplulukların da Kuran’la ilgilendiklerini gösterme şeklidir ve Kuran aslında Peygamber’e (sav) onlarla doğrudan diyalog kurmasını söylüyor.

Aslında doğrudan etkileşim kurmalı. Mesele sadece onlar hakkında konuşmak değil, onlarla konuşmaktı. Onlarla konuşmaktı.

İsrailoğulları Alimleri ve Ümmi Peygamber

Peygamber, onlarla doğrudan ilişki kurması için talimat alıyor, bu gerçekten ilginç çünkü âlimlerin şöyle bir zihniyeti vardı: Yahudiler bilgi sahibi insanlar; diğer Arapları okuma yazma bilmeyen, eğitimsiz insanlar olarak görüyorlardı, değil mi? Öyleyse, eğitimsiz biri, kendi literatüründe çok iyi eğitimli biriyle nasıl münazara edebilir ki? Bu, bir okuldan mezun bile olmamış birinin doktoralı biriyle tartışması gibi bir şey, değil mi?

Yahudi topluluğunun, İsrailoğullarının ilmi, Kuran’da aslında أَحْبَار (Ahbâr) olarak adlandırılır. أَحْبَار (Ahbâr) aslında mürekkep anlamına gelen حِبْر (Hibr) kelimesinden gelir. Çok fazla yazdıkları ve… Deriyi gerip üzerine yazarlardı biliyorsunuz. Onu çok fazla okudukları için parmakları hep o derinin üzerindeydi. Ellerinde her zaman mürekkep olurdu, sürekli okudukları ve yazdıkları için elleri lekeli olurdu. Bu yüzden, sürekli okuma ve yazma ile uğraştıkları için mürekkep ehli olarak adlandırıldılar.

Birkaç hahamla arkadaş olma şansına sahip oldum ve onlarla vakit geçiriyorum. İsimlerini vermeyeceğim çünkü anonim kalmak isterler. Bu gayet normal, anlıyorum. Ama onlarla konuştuğumda, yaptıkları çalışmaların düzeyinden çok etkileniyorum. Ne kadar çok çalıştıklarına inanamıyorum. Tanıdığım arkadaşlardan biri, 14 yıl boyunca medresede, yani dini okulda okumuş, 14 yıl, sonra üniversiteye gitmiş. Sonra da doktora yapmış. Yani sekiz yıl daha okumuş. Ondan sonra da, hâlâ günde ortalama 10 saat çalışıyor. Ortalama 10 saat. Çalıştıkları miktar gerçekten şaşırtıcı.

Aslında çok etkileyici ve bu onların tarihi. Onların tarihi, ciltler dolusu sayısız kitaplardan oluşuyor. Bunlar çok bilgili insanlardı ve Peygamber (sav) ümmî idi. Yani okuma yazma bilmiyordu.

‌وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ

​(Ve mâ kunte tetlû min kablihî min kitâb ve lâ tehuttuhu bi-yemînike izen le’rtâbe el-mubtılûn)

‍(Ankebut, 48)

Ankebut suresinde, Allah diyor ki, bundan önce hiçbir kitap okumuyordunuz ve bunu ellerinizle yazmadınız çünkü yazmayı bilmiyorsunuz. Peygamber (sav) hakkında iddia edilen suçlama Kur’an’ı kendisinin yazması. Ona onlarla konuşmaya gitmesi söyleniyor. Neden? Bu nasıl mümkün olabilir?

Bu, aslında böyle bir şeyin İsrailoğullarıyla yapıldığı ikinci sefer. İlki İsa (as) ile yapılmıştı. İsa (as), İsrailoğullarının alimlerine gidip onlara Tevrat’tan alıntılar yapardı. Çünkü Allah, İsa’ya (as) Tevrat ve İncil’i öğretmişti.

‌وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنجِيلَ

​(Ve yu’allimuhu’l-Kitâbe ve’l-Hikmete ve’t-Tevrâte ve’l-İncîl)

‍(Âl’i İmrân, 48)

İsa bunu öğrenmek için onların okullarına gitmemişti. Allah tekrardan bu kitapları O’na vahyetmişti. Yani bunu, Tevrat’ın Musa’ya (as) indirildiği ve İsa’ya (as) tekrar indirildiği şeklinde düşünebilirsiniz. Çünkü orijinal Tevrat, tarih boyunca birçok kez değiştirildi. Böylece İsa’ya (as) yeniden Tevrat vahyedildi. Bu şekilde, onların tüm bilgilerine rağmen, onlara Tevrat’ı onlardan daha iyi aktarabilirdi.

Benzer şekilde, Kur’an’da, İncil literatüründe bile bulunmayan İsa (as) ile ilgili anlatılar olduğunu biliyoruz. Örneğin, doğduğu günden itibaren konuşmaya başladığı gibi. Bu أُمِّي (Ümmî), yani annesinden doğduğu gibi manasında. O tam anlamıyla أُمِّي (Ümmî) idi. Sanki أُمّ (Ümm)’dan (anne rahminden) yeni çıkmış da onlarla konuşuyormuş gibiydi. Anladınız mı?

Yani bu, daha önce de yaşanmış bir şeyin tekrarıdır, ancak Peygamber’e (sav) bu ilahi bilgiyle onlara meydan okuması söylenmektedir. Bu da bize dinimizin doğası hakkında başka bir şey daha anlatmaktadır. Eğer kitabınızı biliyorsanız, Allah’ın indirdiği kutsal kitabı, Kuran’ı biliyorsanız, onlarla bu konuda konuşamam, çünkü onlar çok fazla, benim meydan okuyamayacağım kadar çok okumuşlar, diyerek kimsenin niteliklerinden gözünüz korkmaz. Çünkü bazen bir tartışma veya sohbet sırasında birisi size “Peki, hangi bölümden mezun oldunuz? Hangi niteliklere sahipsiniz?” diye sorabilir.

Bilgi Sahibi Olmak ve Düşünmek Arasındaki Fark

Nitelikler, kaç kitap okuduğunuzla ilgilidir, değil mi? Kaç ders ve kurs aldınız? Bir bölümden diğerine, oradan da bir diğerine, kaç eğitim müfredatı tamamladınız? Bunların hepsi bilgiyle ilgili. Ne kadar çok mezuniyetiniz varsa, o kadar çok bilginiz vardır.

Ancak ilginçtir ki Kuran, bilgiyi, düşünmeyi vurguladığı kadar vurgulamamıştır. Kuran sürekli olarak أَفَلَا تَعْلَمُونَ (E fe lâ ta’lemûn) ”Bilmiyor musunuz?” demiyor. “أَفَلَا تَعْقِلُونَ (E fe lâ ta’kılûn)”, “Düşünmüyor musunuz?” diyor.

Peki, bilmekle düşünmek arasındaki fark nedir? Bununla ilgili size kısa bir örnek vereceğim, çünkü bu da الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ (el-Kitâbi ve’l-Hikmeti) meselesiyle de alakalı. Bu kavrama da atıf var.

Yani herkes haberleri izleyebilir. Herkes haberleri izleyebilir. Haberlerde “Bu savaş başladı” ya da “benzin fiyatları yükseldi”, “gıda fiyatları yükseldi” gibi şeyler söyleyebilirler. Herkes bunu görebilir. Ancak bunu görebilen ve bunun, bu haberin dalga etkisi yarattığını, öncesinde koca olaylar olduğunu ve sonrasında da koca olaylar olacağını bilen ve bunu düşünebilen bazı insanlar vardır. Bu sadece bir bilgi parçası değil, onlar bu bilgiyi analiz edebilirler, değil mi?

Tarih okuyabilirsiniz ve tarihi incelediğinizde bu ulusun geldiğini, bu imparatorluğun geldiğini, sonra şu imparatorluğun geldiğini görebilirsiniz. Ama tarih felsefesi çalışan birinin neleri incelediğini biliyor musunuz? Uluslar nasıl yükselir ve nasıl çöker? Bunun arkasındaki formülü incelerler. Bu aslında düşünmektir, sadece bilgi edinmek değil.

Çünkü okulda bile bazen sınava girmeniz, bir sürü bilgiyi ezberlemeniz gerekir. Sonra sınav geldiğinde, sadece ezberlediğiniz bilgileri yazarsınız. Yani bilginiz var ama düşünce, bunun arkasındaki düşünce süreci yok.

Bu arada, gençken en sıkıcı dersler tarih, edebiyat gibi derslerdi, değil mi? Bunlar sıkıcı dersler. Neden tüm bunları bilmem gerekiyor, ne anlamı var ki? Sonra yaşlandıkça ve olgunlaştıkça, bunların kişinin anlayışını geliştiren en önemli şeylerden bazıları olduğunu fark edersiniz, çünkü o zaman akıl devreye girmiş olur.

Peygamber’in (sav) bize öğrettiği şey, entelektüel olmayı sağlayan şeyin aslında diplomalar olmadığıdır. Entelektüel olmayı sağlayan şey düşünmektir. Çölde, üniversiteye hiç gitmemiş biri, 20 diploması olan ve tüm bu bilgileri biriktirmiş birinden daha entelektüel olabilir. Bu insanların bilge olamayacağını söylemiyorum, onlar da olabilirler, ama üzülerek söylüyorum ki, aptal olan birçok doktoralıyla tanıştım. Üçüncü sınıfta okulu bırakan, çok bilge ve son derece entelektüel birçok taksi şoförü ile de tanıştım. Bu hayatın gerçeğidir, değil mi?

“Hâdû” ve “Yahudi” Kelimelerinin Kökeni

Öyleyse burada قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا (Kul yâ eyyuhellezîne hâdû) onlara git ve söyle, Peygamber’e (sav) onlara konuş deniyor. Peki onlara ne desin?

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا (Yâ eyyuhellezîne hâdû) Yahudi cemaatinden olanları ifade eder. يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا (Yâ eyyuhellezîne hâdû).

هَادُوا (Hâdû) kelimesi ilginçtir çünkü fiildir. Çünkü eğer يا أَيُّها اليَهُودُ (Yâ eyyuhel yehûd) olsaydı يَهُود (Yehûd) da bir Yahudi terimidir. Bazı toplumlarda bu kelime hakaret kelimesi haline gelmiştir, ancak bu terimin arkasında bir tarih var ki buna birazdan bakacağız.

Ama هَادُوا (Hâdû) kelimesi fiildir. Hamiduddin Farahi’ye göre bu kelime Arapçada, Yahudi topluluğuna mensup kişiler için kullanılmıştır. Bu, küçümseyici bir ifade değildi, aslında normal bir terim olarak kullanılıyordu. Arapçada هَادَ يَهُودُ (Hâde yehûd) fiilinin orijinal anlamı aslında tövbe etmektir. هَادَ يَهُودُ (Hâde yehûd) tevbe etmek anlamına gelir.

Yani يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا (Yâ eyyuhel-lezîne hâdû) aslında geçmişte tövbe edenleri de ifade eder. Sadece Yahudileri değil, tövbe edenleri de ifade eder. هَادَ (Hâde) ayrıca رَجَعَ (Raca’) geri dönmek anlamındadır. Geri dönenler. Yani Allah’a geri dönenler anlamına da gelir. Bu da aslında tövbenin başka bir anlamıdır. Tövbe, Allah’a geri dönmek anlamına gelir, değil mi?

Şöyle devam ediyor, اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ (İn za’amtum ennekum evliyâu lillâhi min dûnin nâs.) Eğer diğer tüm insanlardan farklı olarak, Allah’ın yakın dostları ve koruduğu dostları olduğunuzu varsayıyorsanız فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ (Fe temennevû’l-mevt) o zaman ölümü dileyin اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ (İn kuntum sâdıkîn) eğer iddianızda gerçekten doğru ve kararlıysanız. Bunlar, ayetin kabaca çevirisidir.

هَادَ (Hâde) kelimesi aynı zamanda nazikçe, yavaşça ve hassasiyetle hareket etmek anlamına da gelir. Bu, az önce bahsettiğim yan anlamlarından biridir. Ama size bunu okumak istiyorum çünkü bu aslında kayda değer bir alim olan Hamiduddin Farahi rahimehullah tarafından yazılmış, Kuran terimleri anlamına gelen Mufradâtul-Kur’ân adlı kitabın bir alıntısıdır.

O Hintli bir alimdi, ancak eğitim almıştı, Arap dünyasını da gezmiş ve Kuran’ın söyledikleri ve bunların Tevrat ile karşılaştırmasında uzmanlaştığı kitaplar yazmıştı. Aslında İbraniceye de hakimdi, epey İbranice biliyordu. Kuran’da ve Tevrat’ta ortak bulunan kelimeler hakkında yorumlar yapar ve bunların karşılaştırmalı analizini yapardı.

Arapça okuyabilenler için en etkileyici kitaplarından biri Er-Ra’yus-Sahîh fî Men Huvez-Zebîh‘dir. Kimin Kurban Edileceği Konusunda Doğru Görüş. İbrahim’in rüyasında kurban edilecek olan İsmail miydi, yoksa İshak mıydı? İsmail miydi, yoksa İshak mıydı? Çünkü Müslümanların tarihinde her iki görüş de vardır. Bazı Müslümanlar İshak olduğuna inanırken, bazıları İsmail olduğuna inanıyor. Bu yüzden, neden İsmail (as) olduğuna inandığını anlatan bir kitap yazdı.

Kitabının en güzel yanı, ilk argümanın Kuran’daki argüman olması, ikinci argümanın Tevrat’taki argüman olması ve üçüncü argümanın Yahudi alimlerden olması. Müslüman alimlerden bile değil, Yahudi alimlerden olması ve o, aslında kurban edilmesi gereken kişinin İsmail (as) olduğunu açıkça gösterir. Bu üç kaynak ile de bu sonuca varır ve bunu kanıtlar.

Ama çok benzersiz bir yazar. O هَادُوا (Hâdû) kelimesinden bahsediyor çünkü bu kelimenin İncil’de de anlamı var. O, هَادَ يَهُودُ هَوْدًا تَابَ وَرَجَعَ (Hâde yehûdu hevden tâbe ve race’) diyor. Bu kelime tövbe etmek ve geri dönmek anlamına gelir. حِكَايَةٌ عَنْ دُعَاءِ مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ (Hikâye an duâi Mûsâ aleyhi es-Selâm).

‌وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ

​(Ve’ktub lenâ fî hâzihid-dunyâ haseneten ve fîl-âhiret)

‍(Araf, 156)

Bu, Kuran’da Musa’nın duasında da bu şekilde kullanılmıştır. Aslında buna A’raf suresinde bakmıştık. Bu dünyada ve öbür dünyada bizim iyiliğimizin garantisi… إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ يَهُودُ’den ya da هَادَ يَهُودُ (Hâde yehûd)’den aslında sana geri dönüyoruz, yani sana tövbe ediyoruz. Özetle, bu kelime tövbe anlamında kullanılır.

وَقَالُوا وَأَيْضاً هَادَ صَارَ يَهُودِيّاً (Ve kâlû ve eyzan hâde: Sâra yehûdiyyen) ve هَادَ (Hâde) ayrıca bir kişinin Yahudi olması, aslında Yahudi olması anlamına gelir ve bu şekilde de kullanılır.

‌كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَى

​(Kûnû hûdâ ev nasârâ)

‍(Bakara, 135)

وَهَكَذَا تَهَوَّدُ وَذَلِكَ عَلَى طَرِيقِ الْعَرَبِيَّةِ (Ve hekezâ tehevved. Ve zâlike alâ tarîkıl Arabiyyeh.) Bu nedenle, Arapça morfolojisi, sarf hakkında biraz bilgi sahibi olanlar için, تَهَوَّدُ (Tehevved) kelimesi تَهَوَّدَ تَنَصَّرَ (Tehavved tenassar) yani نَصْرَانِيّ (Nasrânî) Hristiyan anlamına gelir. تَنَصَّرَ (Tenassara) sonradan Hristiyan olmak veya Hristiyan olmak anlamına gelir. تَهَوَّدَ (Tehavvede) Yahudi olmak anlamına gelir.

Yani كَمَا يُقَالُ تَنَصَّرَ مِنَ النَّصْرَانِيَّةِ وَزَعَمَ الطَّاعِنُونَ فِي الْقُرْآنِ أَنَّ هٰذِهِ كَلِمَةٌ خَطَأٌ (Kemâ yukâlu tenassara mine Nasrâniyyeh. Ve za’ame et-tâ’inûne fîl Kur’âni enne hâzihî kelimeh hata’.) Bazı eleştirmenler ise bu kelimenin Kur’an’da bir hata olduğunu düşünmektedir.

فَإِنَّ اسْمَ الْيَهُودِ لَيْسَ مَأْخُوذًا مِنْ مَادَّةِ هُودٍ، بَلْ هُوَ لِلنِّسْبَةِ إِلَى يَهُوذَا (Fe innesmel Yehûd leyse me’hûzan min mâddeti Hûd, bel huve lin nisbeti ilâ Yehûz.) Yani o, bazılarının bunun Kuran’da bir hata olduğunu düşündüğünü söylüyor, çünkü Yahudi kelimesi veya يَهُودِيّ (Yehûdî) veya هَادَ (Hâde) kelimesi geri dönmek veya tövbe etmekle ilgili değil, aslında Yahudiye, yani Yahuda İncil’de Yakup’un dördüncü oğlu olan Yahuda ile ilgilidir.

Yakup’un 12 oğlu vardı ve dördüncü oğlunun adı aslında Yahuda idi. Bu isim İngilizcede veya Latincede Judah olarak yazılır. Daha sonra… Özetleyeceğim: Daha sonra, Yakup’un (as) çocuğu Yahuda’nın çocuklarından Yahudi imparatorluğu kuruldu. En sonunda Davud (as) geldi. Davud’dan (as) da Süleyman (as) geldi.

Davud’un (as) büyük bir imparatorluğu vardı, Süleyman’ın (as) da öyle. Bu imparatorluğa Yahuda veya aslında Yahudiye deniyordu, Yahuda, yani ataları olan Yakup’un dördüncü oğlunun adını almıştı. Sonunda İsrailoğulları birbirleriyle savaşmaya başladılar. Onlar o dönemin inananları, o dönemin Müslümanlarıydı. Birbirleriyle savaşmaya başladılar ve Süleyman’dan (as) çok sonra o tek ulusu ikiye böldüler. Onlar bu ulusu Yahudiye ve İsrail olmak üzere iki ulusa böldüler. Bu yüzden onlara Yahudiye ve İsrail denildi ve sonunda bu uluslar da parçalandı, başkaları geldi ve onları işgal etti.

Onları işgal ettiklerinde, aslında bu kısmı okuyayım. Buraya koymuş muyum? Hayır, koymamışım. İşte burada. فعلم أن يَهُوذَا كَانَ ابْنًا رَابِعًا لِيَعْقُوبَ عليه السلام (Fe alime enne Yehûzâ kâne ibnen râbian li-Ya’kûbe aleyhis-selâm) Bilmeniz gerekir ki… يَهُوذَا (Yehûzâ) adı ذ (Z) harfiyle yazılır, يهوذا (Yehûzâ.), Yakup’un dördüncü oğluydu ve Davud (as) bu soydan geliyordu.

فصارت هذه الأمة فريقين يهوذا على جانب وبقية بني إسرائيل على آخر ثم بعدها سباهم الكالدانيون

Keldani. Onlara Keldaniler diyorlar. Onları Wikipedia’dan araştırabilirsiniz. Bir Keldani imparatorluğu vardı, geldiler ve Yahudi imparatorluğunu bir nevi yok ettiler. Onu parçaladılar ve şimdi tüm Yahudilerin… Eskiden Yahudi olarak adlandırılmıyorlardı, Yahudiler Yahuda krallığında yaşayan insanlar ya da Yahuda’nın torunlarıydı, anladınız mı?

Ama düşman geldi ve tüm İsraillileri Yahudi olarak adlandırmaya başladı ve يَهُوذِي (Yehûzî)’yi ذ (Z) ile söylemediler, يَهُودِي (Yehûdî)’yi د (D) ile söylediler, böylece değiştirdiler ve bu şekilde başladı, bu onlar için yeni bir kelime haline geldi. Ancak bu, Yakup’un (as) dördüncü oğluna kadar uzanır veya tarihsel olarak imparatorluklarının parçalanmaya başladığı dönemi ifade eder diyebiliriz. Yahudi imparatorluğu parçalanmaya başladığında bu adlandırma yaygın bir isim haline geldi.

Bu isimle ilgili ilginç bir başka nokta daha var. İncil’de Yakup ve ailesinin kıssası vardır, Kuran’da Yusuf suresinde olduğu gibi. İncil’de Yakup iki eşinin de, Leah ve Rachel’ın kıssaları vardır. Yakup’un iki karısı ve iki cariyesi vardı ve hepsinden çocukları oldu. Rachel’ın çocukları Joseph ve Benjamin’dir, biz onlara Yusuf ve Bünyamin diyoruz.

Ancak diğer çocukların hikayesi şöyle: Her çocuk doğduğunda, bu durumda anneleri olan Leah dua ederdi. “Bu, Allah’ın bir lütfu” ya da “Allah bu çocuğu bize bahşetti” gibi şeyler. Yani Allah’a yönelir ve dua eder. Yahuda doğduğunda, İbranice versiyonu olan يَهُوذَا (Yehûzâ) der ve bu yüzden ona bu ismi verir ki bunun, Allah’a geri dönmek gibi bir anlamı vardır. Allah’a bir şükran göstergesi olarak böyle demiştir.

Yani Allah, Kuran’da يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا (Yâ eyyuhel-lezîne hâdû) dediğinde, aslında bir taşla iki kuş vuruyor. Birincisi, bu imparatorluklarının ve medeniyetlerinin adını ifade ediyor ve ayrıca onların Allah’a geri dönmeleri gerektiğini de söylüyor. “Yehuda” ismi buradan gelir. Kur’an bu ismi işte bu şekilde kullanmıştır.

“Za’ame” Kelimesinin Anlamı ve Kullanımı

اِنْ زَعَمْتُمْ (İn ze’amtüm) ifadesinde زَعَمَ (Za’ame) kelimesi vardır. Bu Kur’an’da anlaşılması gereken önemli bir kelimedir. مَزْعَمَة (maz’ama) yılan, engerek anlamına gelir. تَزَعُّم (Teza’um) yalan anlamına gelir. الزَّعُوم مِنَ الإِبِلِ وَالغَنَمِ (Ez za’ûm minel ibil vel ğanem).

Bunu açıklayayım, bazen bir hayvan satın alırken, onu ne amaçla kullanacaklarına bağlı olarak kaslı mı yoksa iyice yağlı mı olduğunu kontrol ederlerdi. Eğer üzerine çok yük bindirecekler ise, kaslı olup olmadığını görmek isterlerdi. Eğer açlarsa, yağlı olup olmadığını kontrol ederlerdi. Çünkü yağlı et yemek isterlerdi, değil mi? Hayvanı bu şekilde kontrol ettiklerinde… Bazılarınız meyve konusunda uzman olduğunuzu düşünüyorsunuz, bu yüzden marketten bir meyve aldığınızda, onu kontrol ediyorsunuz, karpuzu kontrol ediyorsunuz, karpuzun ruhunu dinliyorsunuz ve sonra… Bazı insanlar, Maşallah, kavun karpuz seçerken gaybın bilgisine sahip olduklarına inanırlar. Ne yaptıklarını biliyor gibi görünürler.

Bazı insanların bunu gerçekten ciddiye aldığını görüyorsunuz.

-Hayır, o domatesi bırak.

-Ama bu kırmızı.

-Evet, ama bu daha iyi.

-İkisi de kırmızı.

Buna da زَعُوم (Za’ûm) da denir. زَعُوم (Za’ûm), etini hissettiğiniz hayvandır. Kızartılmış yağlı ete شِوَاءُ الزَّعُوم (Şivâu ez-Za’ûm) denir. Birdenbire bol miktarda mahsul vermeye başlayan toprakları biliyorsunuz, değil mi? Buna أَزْعَمَتِ الأَرْض (Ez’ametil-ard) denir. Vücudu kaplayan zırha الزَّعَامَة (ez-Ze’âme) denir.

Bu kelimenin birçok farklı anlamı var, ama sonuç şudur: لذا قالوا إن زعم أكثر ما يقال فيما يشك فيه (Lizâ kâlû inne za’ame ekseru mâ yukâlu fîmâ yeşukku fîhi). Bu yüzden زَعُوم (Za’ûm) kelimesi çoğunlukla kesin olmayan, çok emin olmadığınız şeylerde kullanılır. Bu durumda زَعُوم (Za’ûm) kelimesini kullanırsınız.

Mesela, “Hey, yarın gelecek misin?” dersiniz. Geleceğimden eminim.

  • Gelecek misin?
  • Oldukça eminim.

Ne yapıyorsunuz? Gelip gelmeyeceğinize dair biraz şüphe yaratıyorsunuz. ولا يحقق ولا يدرى لعله كذب” (Ve lâ yuhakkık ve lâ yudrâ leallehû kezeb). Bu şeyin doğru olup olmadığı doğrulanamaz veya kesin olarak bilinemez. Yani, tamamen emin olamazsınız. وللازهري عبارة توضح مأخذ دلالة التركيب على ما لا يسكت عليه من الكلام. El Ezheri’ye göre bu, birinin tam olarak güvenemeyeceğiniz bir şey söylediğinde kullanılan türden bir fiildir. Söylenene tam olarak güvenemezsiniz.

Şimdi bundan başka bir kelime daha türemiştir, o da زَعِيم (Ze’îm). زَعِيم (Ze’îm), garanti veren kişi anlamına gelir. Örneğin bu kelime, Yusuf Suresi’nde, kabı her kim bulursa ona bir deve yükü mal ödül vereceğim ve bunu garanti ediyorum anlamında kullanılmıştır. أَنَا بِهِ زَعِيمٌ (Enâ bihi ze’îm). Ben bunun garantisini veriyorum.

Ancak garanti eden, insanlar herhangi bir kanıt görmemiş olsa da, onun bir şey verebileceğine inanmalarını sağlıyor. Bu yüzden onun sözüne güvenmek ve kanıt olmadan ona inanmak zorundalar, değil mi? Bu da onu bir زَعِيم (Ze’îm), bir garantör yapar, değil mi?

Mesela bazen evrak imzalarken, bir daire için kira sözleşmesi imzalarken veya araba kiralarken falan her türlü evrakı doldurmanızı isterler, değil mi? Doğum tarihiniz, mali kayıtlarınız, işiniz, ne kadar para kazandığınız, ne kadar süredir bu işte çalıştığınız… Ayakkabı numaranız… En sevdiğiniz renk… Hepsi. Bunları doldurmanızı istiyorlar, değil mi? Ödemeyi yapmak için kanınızı almamız gerekirse diye kan grubunuz nedir? Vb. vb.

Ama sizin ödeyeceğinize dair bir garantileri yok. Ancak iş geçmişinize, mali durumunuza göre en iyi tahmini yapmaları gerekiyor, değil mi? Geçmişte ödeme yaptınız mı, yapmadınız mı? Temelde bunu bir garantiye en yakın şey olarak kullanıyorlar. Yani onlar زَعُوم (Za’ûm) yapıyorlar, değil mi? Siz aslında onlara buna dayanarak ödemeleri yapacağınızın garantisini veriyorsunuz. Böylece siz bir زَعِيم (Ze’îm) oluyorsunuz, anladınız mı?

Yani kullanılan fiil ile, eğer bu kadar eminseniz, derken aslında bu kadar emin gibisiniz ama ben emin olmadığınızı anlayabiliyorum, demek isteniyor. Çünkü söylediklerinden kesinlikle emin olsalardı, o zaman زَعُوم (Za’ûm) kelimesi kullanılmazdı, anlıyor musunuz? Eğer gerçekten buna inanıyorsanız ki ben sizin tamamen inanmadığınızı biliyorum, diğer insanlardan farklı olarak فَتَمَنَّوْا الْمَوْت (Fe temennev el mevt.)…

Ölümü Dilemek mi, Ölüme Hazırlanmak mı?

Şimdi bazı hadislere bakmadan önce bu ayetteki zorluğu anlamamız gerekiyor. Bakın, ben sadece müfessirleri okuyup size onların söylediklerini aktarmaya çalışmıyorum. Kur’an’ı incelerken, düşünce sürecimdeki ilk aşama, Allah’ın sizlerle değil, benimle konuştuğudur. Şu anda, Allah, Allah’ın bir kulu olan ve son vahye bir şekilde erişen benimle doğrudan konuşuyor. Biz bu vahyi, bizden önce inananlardan, onlardan öncekilerden, onlardan da öncekilerden aldık. En sonunda ben bu sözleri duyuyorum.

Bu ayet hakkında ne düşünmeliyim? Bu yüzden ilk sorum şu: Ayet diyor ki, eğer gerçekten Allah’ın dostuysan, neyi dilemelisin? Ölümü. O zaman sorum şu: Eğer Allah’ın dostu olmak istiyorsam, ölümü mü dilemeliyim? Mantıklı bir soru, değil mi? Kur’an’ın istediği bu mu? Çünkü diyor ki, eğer gerçekten Allah’ın dostuysanız, o zaman ölümü dilemelisiniz.

Öyleyse bu soruyu ele almamız gerekiyor. Öncelikle, Allah’ın sözlerini kasten yanlış anlattım. Bu tür bir düşüncenin sorununu anlayın diye. Ayet, eğer gerçekten Allah’ın dostuysanız ölümü dileyin demiyor, eğer dünyadaki diğer herkesten farklı olarak kendinizin Allah’ın gerçek dostu olduğunuzdan eminseniz, مِنْ دُونِ النَّاسِ (Min dûnin-nâs), diyor. Bu bir sorumluluk reddi, değil mi? Bu ek bir nitelik.

Yani sadece “Allah’a yakınsanız ölmek istemelisiniz” demiyor. Hayır, Allah’a yakınsanız ve Allah’a yakın olan tek kişinin siz olduğunuzdan ve diğer herkesin yakın olmadığından o kadar eminseniz, o zaman ne yapmalısınız? Allah’a daha da yakın olmalısınız. Çünkü eğer o kadar yakınsanız, daha da yakınlaşın. Çünkü başka kimse yakın değil.

Bu argümanın birinci zayıf noktası bu. Ama diğeri… Bir adım geri atıp İslam’ın ölüm hakkında nasıl düşünmemizi istediğine bakalım. Ölümü dilemeli miyim? Gerçekten ölümü istemeli miyim?

Bazen İslam’dan daha İslamcı konuşmalar yapılır. İnsanlar şöyle der: Ahireti bu dünyayı sevdiğimizden daha çok seviyoruz, yemin ederim bu dünya hiçbir şey. Bir mendil, kullanılmış bir mendil bile değildir, yok olup gidecektir. O kadar çok “hiçbir şey” diyorlar ki sonra ben şöyle düşünüyorum: Eğer birisi size gelip “Ailen hiçbir şey değil” deseydi… Onlara bir değer verdiğiniz için üzülürdünüz.

Biri size gelip, Allah’ın “bu dünyada” bize indirdiği Kur’an’ın bir değeri olmadığını söylese, bu sizi rahatsız ederdi. Ve biri size, bu ağacın bir değeri olmadığını, o dağın bir değeri olmadığını söylese… Allah, gidip ağaca bakın, gidip dağa bakın ve ondaki ayeti görün, diyor. Ayetler değerli şeylerdir. Ağaç ve dağın hiçbir şey olmadığını nasıl söyleyebilirsin? Nasıl söylersin? Allah rüzgârların bir değeri olduğunu söylüyor. Bulutların bir değeri olduğunu söylüyor. Bunlar değerli. Allah denizin bir değeri olduğunu söylüyor, değil mi? Böyle demiyor mu?

Eğer tüm bunlar bir hiçse… Bu arada, sizin için hiçbir şey yapmazsam, o zaman teşekkür etmek zorunda olmazsınız. Çünkü ben ne yaptım ki? Hiçbir şey. Ama sizin için bir şey yaptıysam, hiç olmazsa nezaketen yapılması gereken şey nedir? Teşekkür etmek. Allah bizim için çok şey yapıyor ve bunu Kur’an’da anlatıyor. Sonuç olarak biz de ne yapmalıyız? Değeri olmayan bir şey için O’na teşekkür edemeyiz. Öyle değil mi?

O zaman öncelikle ”Bu dünya hiçbir şeydir.” Dur bir saniye. Bunu bir perspektife oturtalım. Bu dünya, ahirete kıyasla elbette hiçbir şeydir. Bu gezegen, evrenin geri kalanıyla karşılaştırıldığında boyut olarak hiçbir şeydir. Cennet, yedi gök ve yeryüzünün toplam büyüklüğündedir. Yani açıkça görülmektedir ki, ahiret bu dünyadan çok daha büyüktür ve karşılaştırıldığında dünya hiçbir şeydir ama şu anda biz dünyadayız ve bu bir şeydir.

Bu o kadar önemlidir ki, Allah yedi kat gök arasından bu dünyada bizimle konuşmaya karar vermiştir. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Bu bir şeydir. Eğer hiçbir şeyseniz, çok önemsizseniz, Allah neden var olan tüm meleklere, “Yaptıklarıma karşılık secde edilmesi gereken bir varlık yarattım” desin ki? Eğer biz bir hiçsek, bu hayat bir hiçse, neden tüm melekler insanın muhteşem yaratılışına secde etsinler ki? Sadece “bu ruha ya da ruh için secde edin” de demedi. Hayır, onu çamurdan, yani topraktan yaratacağım. Sonra içine ruhumu koyacağım. Ondan sonra sen de secde edeceksin, dedi. Bize secde edilmesi söylenmeden önce tüm süreci anlattı.

Bazen bu tür şeyler söyleriz ve bunlar gerçekten havalı sloganlar gibi gelir. Sonra da YouTube’daki bu gibi kısa videoları gördüğünüzde insanlara iletirsiniz: Bu dünya hiçbir şeydir! Hey, bunu tüm arkadaşlarıma iletmek istiyorum çünkü gerçekten çok depresifim ve herkesin dünyayı önemsiz bir şey olarak görmesini istiyorum.

Evet, ahiretle karşılaştırıldığında:

‌فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ

​(Fe mâ metâ’u’l-hayâti’d-dunyâ fî’l-âhireti illâ kalîl)

‍(Ali İmran, 185)

Bu hayatta zevk aldığınız şeyler, ahiretle karşılaştırıldığında çok önemsiz şeylerdir. Bu birincisi. İkincisi ise, ben sadece Allah (svt) ile birlikte olmak istiyorum. Bu dünyada yaşamak istemiyorum. Sadece gitmek istiyorum.

Peki. Seninle biraz konuşalım, sohbet edelim. من أحب (Men ehabbe) Peygamberimizin (sav) bir hadisi var. من أحب لقاء الله أحب الله لقاءه (Men ehabbe likâe Allah ehabbe Allah likâeh) Kim Allah’a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Peki, من كره لقاء الله كره الله لقاءه (Men kerih likâallâh kerih allâh likâeh) ve kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmayı istemez.

Şimdi, Allah’a kavuşmak ne demek ki dersiniz? Ölüm. Öyleyse, ölmeyi sevmiyorsanız, Allah da sizi sevmez ve eğer ölmekten nefret ediyorsanız, o zaman Allah da sizinle kavuşmak istemez. Bunu bu şekilde düşünebilirsiniz.

قالت عائشة بعض أزواجه إنا لنكره الموت عائشة رضي الله عنها (Kâlet Âişe ba’zı ezvâcihi innâ le nekrahel mevt. Âişe radıyallahu anhâ) Aişe (ra) ve diğer eşlerinden bazıları da ”Ölümden nefret ediyoruz” dediler. Ne? Ama Aişe (ra), sizin dindar olmanız gerekiyordu.

قال ليس ذاك ولكن المؤمن إذا حضره الموت بشر برضوان الله وكرامته (Kâle leyse zâke ve lâkin el-mü’minu izâ hadarahul mevt buşşira bi rıdvânillâhi ve kerâmetih) Bu, bunun anlamı değildir. Ancak, bir mümin ölümle karşılaştığında, bir mümin ölümle karşılaştığında, Allah’ın ondan razı olduğu ve onurlandırılacağı müjdesi verilir. Bu, Fussilet suresinde geçmektedir.

‌إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ

​(İnnel lezîne kâlû rabbunallâh summe istekâmû tetenezzel aleyhimul melâike ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennet)

‍(Fussilet, 30)

Bir kişi ölürken, melekler siz ölmeden önce ortaya çıkarlar. Henüz ölmediniz, ölüyorsunuz ve melekler ortaya çıkmaya başlıyor bile. Hastane yatağındasınız, çevrenizdekiler ağlıyor ve artık yüzünüzü hareket ettiremiyorsunuz, onlara gözlerinizle gösteremiyorsunuz ama melekler ortaya çıkmaya başlıyor ve “Tebrikler, başardınız efendim, iyi iş çıkardınız” diyorlar. أبشروا (Ebşirû) Tebrikler, Cennet sizi bekliyor. نحن أولياء (Nahnu evliyâ) Bu arada, biz bu hayatta sizin güvenlik muhafızlarınızdık. Size ahirete kadar da eşlik edeceğiz ve istediğiniz her şeye sahip olacaksınız.

Etrafınızdaki herkes ağlıyor ve siz şöylesiniz: Ne biliyor musunuz? Bu kişi, bir gün Allah ile buluşmayı çok istiyormuş gibi yaşıyordu ve zamanı geldiğinde Allah da onu sanki onunla buluşmayı çok istiyormuş gibi karşılıyor. Peki.

فليس شيء أحب إليه مما أمامه (Fe leyse şey’ ehabbu ileyhi mimmâ emâmeh.) İşte o zaman o kişi için önündekinden daha sevimli hiçbir şey olmayacaktır. فأحب لقاء الله (Fe ehabbe likâallah) O kişi o an Allah’a kavuşmayı ister. وأحب الله لقاءه (Ve ehabbe Allahu likâehu) ve Allah da onlarla buluşmayı sevecektir.

وإن الكافر إذا حضر (Ve in el-kâfir izâ hadara) ve kâfirler, ölüm onlara yaklaştığında, بشر بعذاب الله وعقوبته (Beşşir bi azâbi Allah ve ukûbetih) Onlara Allah’ın cezalandırması ve yaptıklarının sonucu hakkında (kötü bir şekilde) müjde verilecektir. فليس شيء أكره إليه مما أمامه (Fe leyse şey’ ekrahe ileyhi mimmâ emâmeh) O kişi için, önünde gördüklerinden daha fazla nefret edeceği bir şey yoktur. كره لقاء الله (Kerihe likâellâh) O kişi Allah’a kavuşmaktan nefret eder. وكره الله لقاءه (Ve kerih allâh likâeh) Allah da onunla kavuşmayı istemez.

من أحب لقاء الله أحب الله لقاءه ومن كره لقاء الله كره الله لقاءه فقال فأتيت عائشة (Men ehabbel likâellah ehabbellahu likâehu ve men kerihel likâellah kerihellahu likâehu fe kâle fe eteytu Âişe) Bu aynı hadisin başka bir rivayeti. Allah ile buluşmayı sevenler, Allah da onlarla buluşmayı sever. Allah ile buluşmayı sevmeyenler, Allah da onlarla buluşmayı sevmez.

Sahabe şöyle der: Ayşe’ye (ra) gittim. فقلت يا أم المؤمنين (Fe kultü yâ Ümmü’l-Mü’minîn) Ben de dedim ki, Ey Müminlerin Annesi! سمعت أبا هريرة يذكر عن رسول الله صلى الله عليه وسلم حديثًا (Semi’tu Ebâ Hureyre yezkuru an Resûlillâhi sallallâhu aleyhi ve selleme hadîsen) Ebu Hureyre’yi Peygamberimiz’den (sav) bu hadisi aktarırken duydum. إن كان كذلك (İn kâne kezâlik) Eğer böyleyse, فقد هلكنا (Fe kad heleknâ.) o halde mahvolduk. Eğer öyleyse, o zaman bu, hepimiz ölmeliyiz demektir. Bu çok iç karartıcı bir hadis. Bunu kime söyledi? Aişe’ye (ra).

قالت إن الهالك من هلك (Kâlet: İnnel-hâliku men heleke) Eğer bu bir hadis ise… O hadisi söylemedi. Sadece, ”Ebu Hureyre’den bir şey duydum. Eğer bu doğruysa, hepimiz ölmüşüz demektir” dedi. Aişe de dedi ki: Peygamber öldüğünüzü söylediyse, o zaman öldünüz demektir. Ama o ne dedi ki? O da, من هلك بقول رسول الله (Men heleke bi-kavli rasûlillah) dedi. Ne dedi ki? Artık meraklanmıştı. Ne dediğini söyle bana.

قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من أحب لقاء الله أحب الله لقاءه (Kâle: Kâle Resûlullâhi sallallâhu aleyhi ve sellem men ehabbel likâellah ehabbellahu likâehu) O kişi ona dedi ki, Peygamber (sav) şöyle buyurdu: Her kim Allah ile buluşmayı isterse Allah da onunla buluşmayı ister. ومن كره الله لقاءه كره الله لقاءه (Ve men kerihe Allâhu likâehu kerihe Allâhu likâeh) Allah ile kavuşmaktan nefret eden kimseyle de Allah da kavuşmaktan hoşlanmaz.

Sonra şöyle dedi: وليس منا أحد إلا وهو يكره الموت (Ve leyse minnâ ehad illâ ve huve yekrehu’l-mevt) Aramızda ölümden nefret etmeyen tek bir kişi bile yoktur. Ölümü kim sever ki? فَقَالَتْ (Fe kâlet) Aişe de şöyle dedi… Bu arada, ölmeyi seven, ölmek isteyen kimseyi düşünemiyorum. Herkes ölümden nefret eder, diyen de sahabe değil mi? O da bir sahabe değil mi? Evet sahabeden biri. O, ”Ölümü, hayatı sevdiğimizden daha çok sevmeliyiz” diye bir YouTube videosu çekecek bir sahabe değil. O sahabe sizin bu YouTube videosunu izlese şöyle derdi: Ayşe (ra) ile konuşman lazım dostum.

فقالت قد قاله رسول الله صلى الله عليه وسلم (Fe kâlet: Kad kâlehû Rasûl Allah sallâ Allah aleyhi ve sellem) Aişe, Peygamber tam olarak böyle dedi diyerek doğruladı. Yani bunu daha önce duymuştu. Ona, ”Haklısın, Peygamber öyle demişti” dedi. وليس بالذي تذهب إليه (Ve leyse bil-lezî tezhebu ileyh) Bu, sizin gittiğiniz yön değil. Yani anlamı yanlış yöne götürüyorsunuz.

Sonra şöyle der: ولكن إذا شخّص البصر وحشرج الصدر واقشعر الجلد وتشنّجت الأصابع (Ve lâkin izâ şahhasa’l-basar ve haşerace’s-sadr ve’k-şa’arra’l-cild ve teşennacet’l-esâbi’) Parmaklar hareket etmeyi bıraktığında, gözler taş kesildiğinde; kalp… nefesi kesildiğinde, derideki tüyler diken diken olduğunda, yani ölüm, ölüm anı geldiğinde فعند ذلك (Fe inde zâlik.) ve o anda, kim Allah’a kavuşmak isterse Allah da onlara kavuşmaktan memnun olacaktır. Bu hadis, hayatınızın geri kalanıyla değil, ölüm anınızla ilgilidir.

Şimdi, Peygamberimizden (sav) başka bir rivayet. لا يتمنّ أحدكم الموتة (Lâ yetemennâ ehadukum el-mevte) Hiçbiriniz ölümü dilememelisiniz. Hiçbiriniz ölümü dilememelisiniz. Ayetin az önce şunu söylediğini anlamalıyız: Eğer Allah’ın dostlarıysanız, o zaman ne yapmalısınız? Ölümü dileyin ve şimdi hadis açıkça şunu söylüyor: Hiçbiriniz bunu dilememelisiniz. Bunu bağdaştırmalıyız. Bunu çözmeliyiz.

إِمَّا مُحْسِنًا فَلَعَلَّهُ يَزْدَادُ، وَإِمَّا مُسِيئًا فَلَعَلَّهُ يَسْتَعْتِبُ (İmmâ muhsinen fe leallehû yezdâd, ve immâ musîen fe leallehû yesta’tib). Buhari ve Müslim’de geçer. Eğer iyi bir insansa, daha uzun yaşarsa, daha fazla iyilik yapacaktır. Eğer iyi bir insan değilse, belki tövbe eder. Öyleyse neyi dilememeli? Ölümü.

Allah ciğerlerime hava girmesini sağlıyor. Nefes almamı ve vermemi sağlıyor. Allah, kalbimin vücuduma kan pompalamasını sağlıyor. Çünkü o, hikmetiyle, hikmetinde her şeye sahip olan, يُحْيِي وَيُمِيتُ (Yuhyî ve yumît) olan, ne zaman yaşayacağımı, ne zaman öleceğimi belirleyen, hâlâ daha fazla iyi amel yapma ve hâlâ tövbe etme fırsatım olduğuna karar verdi. Henüz gitme vaktim gelmedi. Allah’ın planına göre bu dünyada benim için bir amaç kalmadığında, öleceğim. Bir amaç kalmadığında. Ve benim amacımı, ne kadar yaşayacağımı, ne gibi bir faydam olacağını ne kadar iyilik yapma fırsatım olacağını ben belirlemedim. Bu, Allah (ac) tarafından kararlaştırılmıştır. Bu, Allah’ın elindedir. Bu yüzden kimse ölümü dilememelidir. Bu kararlaştırılmıştır, يُحْيِي وَيُمِي (Yuhyî ve yumî) O hayat ve ölüm verir. Hayat ve ölümü O verir.

Hayatın Değeri ve Ahiret Dengesi

Şimdi bu ayete tekrar bakalım. Bunu yapmadan önce, ölümle ilgili birkaç başka ifade daha var. İkisi ölümle, ikisi hayatla ilgili. Kur’an’dan bir dua ediyoruz. Yusuf (as) bu duayı etmiştir.

‌تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

​(Teveffenî muslimen ve elhıknî bis-sâlihîn)

‍(Yusuf, 101)

Ey Allah, canımı alacağın zaman Müslüman olarak al. Beni bir Müslüman olarak öldür ve iyi insanların arasına kat. Bu Yusuf’un (as) sözleridir.

Âl-i İmrân Sûresinde de dua ediyoruz.

‌وَتَوَفَّنَا مَعَ الْأَبْرَارِ

​(Ve teveffenâ mea el-ebrâr)

‍(Al-i İmran, 193)

Bizi iyi insanların arasına al. Bizi iyi insanların arasına al. Peki bu dualar ne için? Ölüm için. Ama şu anda ölmek için değil. Bu duaların ne olduğunu biliyor musunuz? Ölüm zamanı geldiğinde, Allah’ım, o zaman geldiğinde bana Müslümanca ölmeyi ve iyi insanlara katılmamı nasip et.

Allah şöyle der:

‌اِتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

​(İttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn)

‍(Al’i İmran, 102)

Müslim olmadan ölmeyin sakın! Teslim olmadan ölümün size gelmesine izin vermeyin. Bu, ölümü dilemek değil, ölüme hazırlanmaktır. Bunlar iki ayrı şeydir.

İşte hedef budur, şimdiye kadar söylediklerimin amacı budur. Mümin ölümü dilemez, ama ölüme hazırlanır. İnananlar, ölümü istemese de ölüme hazırdır. Hayatımı, Allah beni bugün yanına alsa bile, O’na “Allah’ım, bugün tevbe ettim. Beni yanına almadan önce tevbe ettim.” diyebilecek şekilde yaşamalıyım. Elimden gelen her iyiliği yaptım ve elimden geldiğince kötülüklerden uzak durmaya çalıştım. Ölümü arzulamadan, ölüme hazır olarak hayatımı yaşamalıyım. Meseleyi anladınız mı?

Ahiret her şeyse ve dünya hiçbir şey değilse, yılın en büyük buluşması, dünyanın hiçbir şey olmadığını fark ettiğiniz hacdadır. Neden? Çünkü hacca gittiğinizde, sanki kıyamet günü gelmiş gibi kıyafetler giyersiniz. Bunu biliyorsunuz, değil mi? Milyarderler ile evsiz biri, taksi şoförü ile taksi şirketinin sahibi, hepsi aynı kıyafetleri giyerler. Hepsi aynı şekilde dizilir. O’nun evinin önünde milyonlarca insan, Allah’ın huzurunda duruyoruz ve diyoruz ki: İşte geldik Allah’ım, işte buradayız, çağrına cevap veriyoruz. Bu arada, bu bir kıyafet provasıdır. Hangi gün için yapılan bir provadır? Kıyamet günü, Allah’ın huzuruna çıkacağımız gün için. Bu böyledir.

Öyleyse, dünyayı unutmanız ve sadece ahireti düşünmeniz gereken bir zaman varsa, bu ne zaman olmalıdır? Hac yaparken. Tavaf yapıyoruz. Tavaf yaparken taşın oraya geliyoruz ve şöyle diyoruz:

‌رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

​(Rabbenâ âtinâ fî ed-dunyâ haseneten ve fî el-âhireti haseneten ve kınâ azâbe en-nâr)

‍(Bakara, 200-202)

Allah’ım, Rabbimiz, bize bu dünyada ve ahirette iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru. Eğer bu, dünyayı tamamen unutma zamanıysa nasıl dua etmemiz gerekirdi? Allah’ım, bize ahirette iyilik ver. Dünya umurumda değil, dünya bir hiç. Bırak da öleyim, burada canımı al. Lütfen, Allah’ım, bırak da burada öleyim.

Hacca gittiğimde bunu dileyen bazı insanlar gördüm. Ey Allah’ım bırak da burada öleyim diyorlardı. Psikopat gibi. Neden? Neden böyle diyorsun… Az önce dedin ki, رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً (Rabbenâ âtinâ fî d-dunyâ haseneten ve fî l-âhireti haseneh). Ama… Bakın olan şey şu, insanlar depresyonda, hayatlarında umutsuz durumlar yaşıyorlar, başka sorunları var, birçok insana borçlular, başka sorunlar var ve şöyle diyorlar: Allah’ım, beni al, çünkü… Bu manevi bir durum değil, psikolojik bir durum, ya da mali bir durum, ya da sosyal bir durum ve kendinizi daha iyi hissetmek istiyorsunuz, kendinize yalan söylüyorsunuz, ve kendinize bunun maneviyattan olduğunu söylüyorsunuz. Öyle değil. Yalan söylüyorsunuz. Kendinizi kandırmayı bırakın.

Böyle dramatik davranmayı seven insanlar vardır. Ey Allah’ım, keşke bunları görmeden önce ölseydim. Ah… Bu çok daha kolay… Gereksiz drama ve bu, Allah’ın kendisinin verdiği bir şeyle oynamaktır.

Şimdi şuna bakın. Eğer Allah birinin ömrünü uzatmadıysa… o kişi 40 yaşına geldiğinde bir noktaya gelir. Kur’an; 40 yaşı, bir insanın hayatındaki önemli bir dönüm noktası olarak belirtir. Gençliklerinin bittiği, yaşlılık döneminin, yetişkinlikten yaşlılığa geçişin başlayacağı dönemin orta noktasıdır. Yani yarı yol, maçta devre arasıdır. Değil mi? 40 orta noktadır. Peki Allah bu yaşta hangi duayı etmeni söylüyor?

‌رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ

​(Rabbî evzi’nî en eşkura ni’meteke elletî en’amte aleyye ve alâ vâlideyye)

‍(Ahkâf, 15)

Rabb’im! Bana ve ebeveynlerime verdiğin iyilikler için şükredecek kuvveti bana ver. Bu, dünya hayatının güzel olduğunu kabul etmek değil mi? Çünkü hayatta iyi bir şey yoksa, nasıl: Ey Allah’ım, bana ve ebeveynlerime verdiğin tüm nimetler için şükretmemi sağla, diyebilirsiniz ki? Eğer sadece ölümü diliyor olmamız gerekseydi, bu dua hiçbir anlam ifade etmezdi.

Sonra devam ediyor, وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ (Ve en a’mele sâlihan terdâhu). Ey Allah’ım senin rızanı kazandıracak iyi ameller yapmayı bana nasip et. Bu dua şimdi için mi yapılıyor yoksa gelecek için de mi? Gelecek için de. Gelecekte iyi ameller yapma fırsatı bulmak için dua ediyorsunuz.

Demek istediğim şu ki, Kuran’ı incelerken, hutbelerden ve insanlardan İslam hakkında duyduğum şeyleri analiz etmeye çalışıyorum. Fark ettim ki, pek çok slogan kullanıyoruz, pek çok kalıplaşmış ifade kullanıyoruz, bunlar aslında Allah’ın kitabına aykırı. Ama çok yaygın hâle gelmişler. Hayattan çok ölümü isteriz. Kim söyledi? Kim söyledi?

‌وَالَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا

​(Vellezî halaka lekum mâ fî el-ardı cemîan)

O, bu dünyadaki her şeyi sizin için bir araya getirdi. Şimdi, bunu bir kez daha ele alalım ve doğru bir şekilde anlayalım. Kur’an, her durum için aynı türden bir hatırlatma yapmaz. Eğer siz… Sizden değil kendimden örnek vereyim. Eğer çok fazla eğleniyorsam, çok fazla yani, para çok, eğlence bol, aile, her şey yolunda, her şey tıkırında. Bu hayatın geçici olduğunu unutmak benim için kolay olur. Belki o zaman, ölüme hazırlıklı olmam gerektiği benim için iyi bir hatırlatma olur. Ama bunu hedefim olarak görmemeliyim. Yol çok daha uzun.

Kolayca dikkatiniz dağılabilir. أَلْحَاكُمُ التَّكَاثُرُ (Elhâkum et-Tekâsur) Allah böyle diyor. Çok fazla iyi şeyiniz olduğunda, bunlar dikkatinizi dağıtır. Sonra nihayetinde şu noktaya geliriz:

‌حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ

​(Hattâ zurtumu el-mekâbir)

Ölüm vakti gelip çattığında dikkatinizin dağıldığını bile fark etmemiş olursunuz. Bir PlayStation oyunundan bir sonraki oyuna, bir sonraki oyuna, bir Netflix dizisinden bir sonraki diziye, bir sonraki diziye geçtiniz ve şimdi ölüm geldi. Bu yüzden belki de bu durumda bir adım geri atıp ölümü biraz hatırlamak sizin için iyi bir şey olabilir. Anlıyor musunuz?

Ama zor bir dönemden geçiyorsanız, zor bir dönemden geçiyorsanız… Zorluklarla karşılaştığınızda, Allah şöyle mi diyor: sorun yok, zorluklar olabilir ama öleceksiniz o yüzden sorun değil. Sadece ölümü dilemelisiniz. Hayır, o zaman işlerin nerede daha iyiye gideceğine dair umutlu olmalısınız? Bu dünyada.

‌اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۜ

​(İnne me’al-usri yusrâ)

‍(İnşirah, 6)

Bu tam tersi değil mi? Bu dinde bir denge vardır: eğer çok fazla materyalist oluyorsanız, o zaman belki de maddiyattan biraz uzaklaşmalı ve ölümü hatırlamalısınız ve eğer hayata karşı çok karamsar hâle geliyorsanız ve “ölüm daha iyi olurdu” diyorsanız, o zaman belki de beyninizin o kısmını susturmalı, o umutsuz vesveseyi dinlememeli, başka yöne dönmeli ve “hayır, kolaylık Allah’tan gelecektir. Allah’ın yardımı gelecektir” demelisiniz. Bu, Kur’an’da bir dengedir. Herkese uyan tek bir çözüm yoktur. Hayatım, duygularım her zaman aynı değildir. Hayatta farklı şeyler yaşarım ve farklı noktalarda, Kuran’da bana yardım eden farklı hatırlatmalar vardır.