Dinimiz, Allah’la yapılan bir tür ticaret mi? Hayır, değil. Ama bazı insanlar ne yapıyor biliyor musunuz? Önceden namazımı kılıyordum, orucumu tutuyordum. Haram olan hiçbir şeyi yemedim ve içmedim. Allah’tan sadece tek bir şey istedim, dua edip durdum. Ama Allah duamı kabul etmedi. O zaman neden namaz kılayım ki?

Bu da hikmetin büyük bir parçasıdır, değil mi? Hikmet, “hangi ilaca ne zaman ihtiyaç duyulur?” anlamına gelir. Çünkü bazılarının dini anlayışı bütünüyle olumsuzdur. Yani bütün dinleri korku üzerine kuruludur. Diğer bazı insanların ise dinleri bütünüyle olumludur. Bunların ikisi de tehlikelidir. Fazla tatlı yerseniz şeker hastası olursunuz. Çok fazla karamsar olursanız otoimmün hastası olursunuz. Tüm bu diğer sorunları yaşarsınız. Bu, Allah’ın bu ikisi arasında kurduğu olağanüstü bir dengedir. İşte bizim hayatımız budur, hep bu ikisinin arasındadır. Hep, iyi zamanlar ve kötü zamanlar arasındadır. Bu böyle devam edecek, hayat budur işte.

“Evliyâ” Kelimesinin İncelenmesi

Şimdi, “أَوْلِيَاء (Evliyâ)” kelimesini inceleyelim. “أَوْلِيَاءُ اللّٰهِ (Evliyâullâhi)” ki bu oldukça etkileyici. Evliya kelimesi “وَلِيَّة (Veliyye)”den gelir. Önce kelimeyi açıklayayım.

Araplar, at gibi hayvanların sırtına eyer koyarlardı. Eğer vahşi batı filmlerinde gördüyseniz, -ama estağfurullah siz dindarsınız yani öyle filmler izlemezsiniz.- Ama kovboy filmlerinde atın sırtında bir eyer olur ve adam da ona biner, değil mi? Ama siz üzerine bindiğinizde, eyere ağırlık bindiği için atın derisini acıtır. Bir süre sonra deri su toplar, değil mi? Eğer umreye gittiyseniz bilirsiniz; oradan en ucuz terlikleri alırsınız, çünkü tavafı bitirip çıkana kadar terlikler ahirete göçmüş olur. Ama bir süre sonra o terlikler yüzünden ayağınız su toplar. Sanki çıplak ayak gezmek onlara kıyasla daha iyidir. Bu yüzden hayvanın cildi de su topluyor, çünkü o şey sırtına hep temas ediyor.

Bu yüzden Araplar, atın sırtına ince bir kumaş minder serdikten sonra eyeri giydirirlerdi. Böylece atın cildi tahriş olmuyordu. Eyeri atın sırtından çıkartmazlardı ve o eyer atın üzerinde aylarca kalırdı. Çıkaracakları zaman ise, eyerin altındaki minder atın derisine o kadar işlenmiş olurdu ki, onu bir çıkartma gibi atın sırtından soymaları gerekirdi. Atın sırtına cidden yapışmıştı.

Buna aslında “وَلِيَّة (Veliyye)” denir, çünkü oraya cidden yapışmıştır. “وَلِيَّ (Veliyy)” size gerçekten bağlı olan dost demektir. Bu aslında bir velidir. Siz ona bağlısınızdır, o da size. Ne olursa olsun sizin yanınızdadırlar, güçlü bir ilişkidir.

وَلَّى فلانٌ فلاناً (Vellâ fülânün fülânen) hemen birinin dibinde olmak demektir. Modern Arapçada التَّالِي (Et-tâlî) demek, “sonraki” anlamında kullanılır. Aslında aynı kökten gelir. التَّالِي (Et-tâlî) de (و، ل، ي (Vav, Lam, Ye))’den gelir. وَلَّى (Vellâ) kelimesinin başka bir anlamı da bir şeyi emretmektir. Örneğin المُتَوَلِّي (El-Mütevellî) bir şey üzerinde yetkisi olan kişidir. Zıt anlamları da vardır, “َتَوَلَّى عَنْهُ (Tevellâ anhu)” bir şeyden yüz çevirmektir. “َتوَلَّى إِلَيْهِ (Tevellâ ileyhi)” bir şeye yönelmektir.

Bütün bunlar ne anlama geliyor? Arapçada arkadaş kelimesinin birçok türü vardır. Ama size hep yapışık olan, hep sizinle olan, yanınızdan hiç ayrılmayan arkadaş türü, bu sizin veliniz olur. Eğer, “Allah ne olursa olsun benim yanımda olacak.” diye bir varsayımınız varsa, bu da أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ (Evliyâü lillahi) olur.

Kur’an’da, eğer az da olsa Arapça biliyorsanız, “أَوْلِيَاءُ اللَّهِ (Evliyâullâhi)” ifadesinde “أَوْلِيَاءُ (Evliyâ)” muzaf ve “اللَّهِ (Allah)” da muzafun ileyhtir. Yunus Suresinde:

‌اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

​(Elâ inne evliyâellâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn)

‍(Yunus, 62)

Ki bu “Allah’ın yakın dostları,” demektir. “Allah’ın yakın dostları” derken, “-ın” ekini kullanıyorum. Ama bu ayette, “Eğer Allah’a dost olduğunuzu düşünüyorsanız” diyor. “أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ (Evliyâü lillâhi)” ifadesinde arada bir “ل (Li)” (lam) harfi var. Bu “ل (Li)”, gramerde, retorikte ve meani ilminde de bir mesafe yaratır. “إِبْعَاد (İb’âd)” demektir.

Yani bu ayette, Allah onları bu meselede bile kendi adına çok yakınlaştırmamıştır. “أَوْلِيَاءُ اللَّهِ (Evliyâullâhi)” ifadesi kullanılsaydı daha yakın olabilirlerdi ama Allah “أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ (Evliyâü lillâhi)” demiştir. Bu aynı zamanda şu konuda bir yorum da olabilir; Gerçekten böyle olduğundan pek emin değilsiniz ve Allah’a pek yakın biri gibi de davranmıyorsunuz. Bu iddiayı ortaya atsanız bile, biraz şüpheli duruyor. O yüzden اَوْلِيَٓاءُ (Evliyâü) boşluk, ardından لِلّٰهِ (Lillâhi) olarak geliyor.

Sonra siz bunun, diğer tüm insanlardan farklı olarak, böyle olduğuna inanıyorsunuz. مِنْ دُونِ النَّاسِ (Min dûnin-nâsi) ifadesi ayetin anahtarıdır. Gelecek olan iki nitelik var, bunlardan birincisi مِنْ دُونِ النَّاسِ (Min dûnin-nâsi). Bu ne demek? Bu şu anlama geliyor, eğer sen, “Biz seçilmiş bir milletiz, Allah ne olursa olsun bizim tarafımızda olacak” diye düşünüyorsan. Ve herkesin cehenneme gitmeyi hak ettiğini, sadece senin Allah katında o özel yeri hak ettiğini düşünüyorsan, eğer bu cidden doğruysa o zaman, sen ne yaparsan yap Cenneti garanti altına almışsın demektir. Yani, kesin Cennetliksin demektir. Başka türlüsü mümkün değil.

Cennet Garantisi ve Beklentiler

Eğer Cenneti garantilediysen… Bu arada, Müslüman için cennet garanti mi? Hayır, değil. Biz Allah’a yalvarmak zorundayız. Hatta kıyamet gününde bile Allah’a yalvarıyoruz.

‌رَبَّـنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا

​(Rabbenâ etmim lenâ nûranâ)

​Allah’ım, nurumuzu tamamla.

‍(Tahrim, 8)

Cennete doğru yürüyoruz ama hâlâ bir garanti yok elimizde. Hatta kitabı sağdan verilen insanlar bile Allah’a yalvarıyor, Allah’ım, ne olur bu yürüyüşü tamamlamama izin ver. Bu ışığın pili bitmesin. Senin verdiğin nur titremeye başlar da sönerse bu büyük bir sorun olur. Işık, ben cennete varana kadar sönmesin.

‌اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَاۚ

​(Etmim lenâ nûranâ vağfir lenâ)

​Ve bizi bağışla.

Bizim, böyle bir garantimiz yok. Bazen komik Hristiyanlarla sohbet etme fırsatım oluyor. Diyor ki, “İsa’yı Rab ve kurtarıcı olarak kabul etmelisin ki Cenneti garanti edesin. Garantin yok değil mi?”

+ Hayır, yok. Ama senin de yok.

Hayır bizim var.

+ Sizin var mı?

Bir keresinde bir papaz bana “Biz kesin olarak cennetliğiz” demişti. Pekala, eğer ben bunu kabul etseydim. Bu konuşma bittikten hemen sonra… Hep bir bankayı soymayı hayal etmişimdir. Yapmak istiyorum. “Neden bunu yaparsın ki?” dedi.

+ Her türlü cennete gireceğim zaten? Beni bunu yapmaktan alıkoyan şey nedir ki?

Hayır, kalbinde İsa olsaydı, bunu yapmazdın.

+ O zaman neyin bedelini ödedi? Günahlarımın bedelini ödedi sanıyordum. Eğer günah işlemeyeceksem, hiç bir şeyin bedelini ödememiş demektir. Ama bir şeyin bedelini ödemesi gerekiyordu.

Argümanın nasıl da çökmeye başladığını görüyor musunuz? Ayete baktığımızda, eğer durum böyleyse, siz gerçek Allah dostu ve kesin olarak cennetlikseniz o zaman size sadece şunu söyleyeyim… az önce sunduğum İslami görüşü değil, diğer görüşü ele alalım, diğer görüş şu olurdu, Müslümana “Ne yaparsan yap Allah seninledir. Sen cennetliksin.” dendiğini düşünün.

Peki, cennet hakkında ne biliyoruz? Bu dünyadan daha iyi değil mi? Bu dünyada zavallı adam, üniversiteye gitmek, sınavdan kalmak, tekrar sınava girmek, harçları ödemek zorunda. Ebeveynlerini, “Evlenmek istiyorum” diye ikna etmek zorunda. Ama onun evlenmesine izin vermeyecekler. Sonunda bir kızdan hoşlanacak ve ona evlenme teklif edecek, ama kız onu reddedecek. Zavallı adam, çok fazla şeyin üstesinden gelmesi gerekiyor. En sonunda evlenecek ve, “Bu şimdi şimdiye kadarki en muhteşem şey olacak, çünkü artık evliyim.” Sonra da, evliliğin aslında ne demek olduğunu görecek. Sonra hiç vakit kaybetmeden bebek bezi değiştirmeye başlayacak. Pek güzel kokmuyorlar.

Bu hayatta, her sevinç acıyla birlikte geliyor. Değil mi? Yeni bir işe girmek baya sevindirici bir şeydir. Ama işin ilk birkaç gününün ardından? Yeni bir araba almak muhteşemdir. Ama trafikte sıkışmak? Çocuklar uçağa ilk bindiğinde çok heyecanlanırlar. Ama altı saat sonra, “Ne zaman ineceğiz?”

Eğer cennetlikseniz, yaşlanmayacaksınız ve hastalanmayacaksınız. En güzel evlere ve eşlere sahip olacaksınız, hiçbir derdiniz olmayacak. Hala burada ne yapıyorsunuz? Gitsene birader! Eğer orada sizi bekleyen onca şey varsa burada olmanın hiçbir anlamı yok ki. Savaş, kıtlık, hastalık, rahatsızlık ve yaşlılıkla hiçbir şeyle uğraşmanıza gerek kalmaz. Gitsenize!

Allah onlara ölümü dilemelerini söylemiyor ki. Allah, “Eğer inandığınız şeye gerçekten inansaydınız, ölümü dilerdiniz” diyor. Buradaki noktayı anladınız mı? Buna inanıyor muyuz? Hayır. Buna inanmadığımız için biz neyi dilemiyoruz? Ölümü dilemiyoruz, iyi bir ölüm diliyoruz. Bunun ne olduğunu bilmiyoruz, bu yüzden de dilemeyiz, çünkü henüz buna hazır olup olmadığımızı bilmiyoruz. Allah’ım, bize iyi bir ölüm nasip eyle. İyi insanların arasında ölmeyi nasip eyle. Müslüman olarak ve takva halindeyken canımızı al. Bizim dualarımız bunlar. Tamamen farklı bir dünya görüşündeyiz.

Allah diyor ki, Allah katında seçilmiş ve kurtulmuş olduklarını düşünüyorlarsa ölümü istemeleri gerekirdi. مِنْ دُونِ النَّاسِ (Min dûnin-nâsi) da oldukça ilginç çünkü, bundan bir önceki üzerinde konuştuğumuz bölümde Allah bize ne söyledi? Bu ümmiler Tanrı’nın son dinine giriyorlar. Ardından ümmi daveti dünyadaki her millete açık hale geliyor. Cennete giremeyecek olan tüm insanların artık arınma şansı var. Siz de, “Onlar cennete giremez ki, biz cennete gireceğiz.” E gidin o zaman.

‌فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

​(Fe temennevül mevte in küntüm sâdıkîn)

Git o zaman, hala bu dünyada ne işin var?

Kur’an’da وَلِيّ (Veliyy) kelimesinin kullanıldığı yerlere bakmalısınız. Sadece bir analiz olarak. Ben ve Allah arasındaki وَلِيّ (Veliyy) ilişkisi ne durumda? Bunlar seçtiğim birkaç ayet:

‌اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ

​(Allâhu veliyyü’llezîne âmenû yuhricuhum mine’z-zulumâti ile’n-nûr)

​Allah, iman edenlerin koruyucu dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

‍(Bakara, 257)

Bu arada, surenin ikinci ayeti:

‌‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمَُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۗ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumu’l-kitâbe ve’l-hikmete)

‍(Cuma, 2)

Bu ne demek biliyor musunuz? Allah insanları karanlıktan aydınlığa çıkartıyor. Ki bu da demek oluyor ki, Allah onların velisidir. Çünkü Allah Bakara Suresinde diyor ki, “Allah onların velisi olarak onları karanlıktan aydınlığa çıkartır.” Subhanallah. Velinin aslında yaptığı şey budur. Eğer gerçekten Allah’ın evliyası iseniz, karanlıktan aydınlığa yolculuk yapıyorsunuzdur. Yaptığınız şey budur. Her gün başka bir karanlıkla karşılaşıp bir adım, ardından bir adım daha atarsınız. Allah’ın evliyası olmak böyle bir şeydir.

Evliyaullah Kavramı ve Aracılık

Bu arada اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ (Evliyâü Lillâhi) kelimesi hakkında bir şey söyleyeceğim. Size biraz ihtilaflı gelebilir ama, bazı İslami geleneklerimizde bu kavram var. Bazı insanlar اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ (Evliyaullah) olarak kabul ediliyorlar. Hatta günümüzde bile insanların “Mahallemde veya köyümde bir ‘Allah dostu’ var, bir velimiz var,” dediği oluyor. Birçok kültürdeki ortak nokta bu. Güney Asya, Güneydoğu Asya ve Türkiye’de, farklı yerlerde mevcut.

Evliyaullah, sizin olamayacağınız kadar derin bir şekilde Allah’a bağlılar. Hepsinin ortak noktası, onların Allah’a ruhsal olarak bağlı olmaları ve sizin olmamanız. Onlar sizin Allah’a yakınlaşmanıza yardımcı olabilirler. Çünkü onlar zaten mesafe okulundan mezun oldular, onlar artık Allah’a yakınlık okulundalar. Siz değilsiniz ve sizi yükseltecek olanlar da onlar.

Birisi Allah’a daha yakın olduğunu söylediğinde, sizce de bu varsayıma benzemiyor mu? Yani, bir Kur’an öğrencisi olarak, hayatımın herhangi bir noktasında “kendimin bir veli olduğunu” söylediğimi hayal edemiyorum. Yani Allah’ın benim velim olmasını umar ve bunun için dua edebilirim. Allah da beni velisi (arkadaşı) olarak kabul etseydi onur duyardım. Aslında, Allah’a veli olup olmadığıma; bunun Allah’ın değil de benim kararım olabileceğine, kim karar verdi? اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ (Allâhu veliyyüllezîne âmenû) Veli olan Allah’tır.

Kendimi Allah’ın velisi ilan etmem çok kibirli bir davranış olurdu. Sonuçta hepimizin inişleri ve çıkışları var, biz insanız. Değil mi? Bir noktada o kadar iyi olacağınızı ve artık iniş çıkışlarınızın olmayacağını mı sanıyorsunuz? Bu sizin için mümkün mü? O zaman neden başkası için mümkün olduğunu düşünüyorsunuz? Neden birinin belli bir makama ulaşıp artık “papa” gibi olduğunu, Melek seviyesine eriştiğini, bir daha asla alçalmayacaklarını bu yüzden her duasının kabul olduğunu sanıyorsunuz?

Dünyadaki tüm iyi amelleri yapabiliriz ama yine de başarısız olabiliriz. Günah içinde boğulmuş olabiliriz ama tövbe ederiz ve yükseltilebiliriz. Allah dilediği kimsenin derecesini artırır.

‌تُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ

​(Tuizzu men teşâ’u ve tuzillu men teşâ’u)

‍(Al-i-İmran, 26)

Allah’ın اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا (Eyyühe’llezîne hâdû) hakkında tarif ettiği bu zihniyete ait davranışlarının bir kısmını biz de sergiledik. Ne zaman bu tür bir davranışla karşılaşırsanız, çok sayıda sorunla da karşılaşırsınız. Bir sürü sorunla karşılaşırsınız çünkü bu zihniyet toplumda sıkça sorun yaratıyor. Gruplaşmalar, insanlara tapınma ve yeni bir tür putperestlik yaratıyor. Bu insanlar yanılıyor olamaz çünkü Allah’ın iradesini temsil ediyorlar. Papa ve diğer dinler tam olarak bunu söylüyorlar.

Haham geleneğinde; Hahamların Allah’a o kadar yakın olduğuna inanılıyordu ki, bir fetva verdiklerinde bunun aslında bizzat Allah’ın iradesini temsil ettiğini düşünüyorlardı. Bu yüzden Talmud‘a yapılan her ek kutsal kabul edilmiştir. Aslında Allah kelamının bir parçası olarak görülmüştür. Onların görüşleri, Allah’ın kelamının bir parçası sayılmıştır. İşte, Kur’an’ın ortadan kaldırmak için geldiği anlayış tam olarak buydu.

Tarih öğrencisi olan bir arkadaşım bana çok etkileyici bir şey söyledi. İslam’dan önceki dinler, batıl inançlıydı, Tanrı’ya ulaşmak için gitmeniz gereken aracı kişiler vardı. Onlar olmadan Tanrı’ya ulaşamıyordunuz. Ve dinler, tamamen insanların dileklerini yerine getirmekle ilgiliydi, dedi. İnsanlar neden dine giriyorlardı? Evlenmek istiyorlardı. Daha fazla para kazanmak, borçlarından kurtulmak, bir sorunu çözmek, bir çocuğu iyileştirmek veya çocuk sahibi olmak istedikleri için bir dine giriyorlardı. Bu tür dilekler için dine giriyorlardı.

İslam gelip, bunu yeniden inşa ve restore etti. Hak dinin amacı bunlar değildir. Kimsenin size aracı olmasına gerek yok çünkü siz doğrudan Allah’ın kulusunuz.

‌اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ

​(İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în)

‍(Fatiha, 5)

Peygamber (sav) size Allah’la nasıl bağlantı kuracağınızı öğretecek. Elçi (sav) doğrudan muhatap olmanız gereken Allah kelamını getirecek. Kul ile Allah arasında doğrudan bir bağ. Hepimiz birlikte Allah (svt) ile bağ kurmaya çalışıyoruz. Bu arada, bu birinden öğrenmeyeceğiniz veya bir rol modeliniz olmayacağı anlamına mı geliyor? Hayır. Bir baba, çocukları için rol model olmalıydı ve dede, tüm aile için bir rol model olmalıydı. Arkadaşlarınız arasında daha bilgili olanlar, öğrenme ve davranışta bir rol model haline gelmeli. Kutsal insanlar olarak belirlenmiş özel bir insan sınıfı olması gerekmiyor. Çünkü bu kutsal sınıf aslında diğer tüm dinlerin sahip olduğu bir şeydi ancak İslam geldi ve ne oldu? Herkes eşit oldu.

Peygamberimizin veda hutbesine bakın, Üstünlük ancak takva iledir. Takva kalptedir ve görülemez. Ben senin takvanı göremem, sen de benimkini göremezsin. Bu görünmezdir. Peki biz ne yaptık? Takva üniformaları oluşturduk. Eğer biri belli bir şekilde giyiniyor ve belli bir şekilde görünüyorsa, “aa bak takva sahibi biri geliyor.” Takva adamı restorana girdiğinde herkesin içi ürperiyor, Dur, gidip bana dua etmesini isteyeyim. Çünkü onun duaları kabul oluyor.

Takva hanımları da var. Onlar ne zaman bir davete dahil olsa, artık kimse eğlenemez. Kim olduklarını bilirsiniz. Belli bir yürüyüşleri ve görünüşleri var. Estağfurullah, estağfurullah. Herkes tavuk yerken onlar, “Estağfurullah..” diyor. Böyle bir istiğfarın da istiğfara ihtiyacı var. Bu gösterişe dayalı maneviyat da ne böyle, hadi ama.

Bu tür ayetler ne yapıyor biliyor musunuz? Gösteriş yapma ve kendini kutsal olarak sunma fikrini paramparça ediyor. Öyle bir şey olamaz, diyor. Ayetlerin yaptığı tam olarak bu.

Temenni Kelimesinin Kökeni

تَمَنِّي (Temennî) kelimesi, bunu bilmiyordum aslında bugün bu yaşımda öğrendim; dilek anlamına gelen تَمَنِّي (Temennî) kelimesi aslında sperm anlamına gelen مَنِيّ (Meniyy)’den geliyormuş. Ben de, “Sperm ve dileğin birbirleriyle ne alakaları var ki?” diye düşündüm. Araplar o kadar yaratıcı ki. Bunu Râgıb el-İsfahânî’den öğrendim aşırı havalı ve sadece bir kısmını sizinle paylaşıyorum.

İlk olarak, Araplar bu sıvının tam bir insana dönüşmesine hayran kalmışlardı. Bu yüzden bu sıvının imkânsızı başardığını düşündüler. Yani, bir çocuğun doğumunu imkansız bir şeyin gerçekleşmesi olarak düşündüler. Bu yüzden “meni”yi mümkün olamayacak bir şeyle ilişkilendirdiler ve bundan… Burayı okuyayım.

“Meni” kelimesi aynı zamanda çok sınırlı bir şey demekti. Çünkü, “Bu küçük damlacık, bir bebeğe mi dönüşüyor?” diye düşünüyorlardı. Çok büyük bir şey üreten, çok sınırlı bir şey.

لأنه تقدير شيء في النفس وتصويره فيها وذلك قد يكون عن ظن وتخمين (Li ennehû takdîru şey’in fîn-nefsi ve tasvîruhû fîhâ. Ve zâlike kad yekûnü an zannin ve tahmîn)

“Bu nasıl olabilir? Bu sınırlı şey insana nasıl dönüşebilir?” diye anlamak için hayal güçlerini kullanıyorlar.

وقد يكون عن رؤية وبناء على الأصل ولكن لما كان أكثره عن تخمين صار المكذب له أملك، فلا جرم كان غالب التمني، كذب (Ve kad yekûn an rü’yet ve binâen alel asl. Ve lâkin lemmâ kâne ekseruhu an tahmîn sâral mükezzib lehu emlek, felâ cerm kâne gâlibüt temennî, kezib.)

Aslında تَمَنِّي (Temennî)nin her zaman imkansız bir şeye inanmak olduğunu düşünüyorlardı. Onu hep imkansız bir şeyle ilişkilendirdiler.

وتصور ما لا حقيقة له (Ve tasavvur mâ lâ hakîkate lehu) Ve olması mümkün olmayan bir şeyi hayal etmeyle.

وعليه قوله تعالى ﴿أم للإنسان ما تمنى﴾ (النجم ٢٤) ولذلك وقع في المستحيلات عكس الترجي (Ve aleyhi kavlühu teâlâ: “Em lil insâni mâ temennâ.” Ve lizâlike vakaa fîl müstahîlât aksi teraccî.)

Yani temenni kelimesi imkansız olan şeyleri tarif etmek için kullanılmaya başlandı. Düşündüler ki, Bebeğin doğumu imkansız ve gizemli bir şey ve sadece bu sıvıdan oluşamaz. Başka bir şey daha olmalı, böyle bir şey nasıl olabilir? Yani, temenni kelimesi, imkansız şeyleri dilemek manasına dönüştü. Hayalperest dilekler diyebileceğiniz şeyleri istemeye temenni dendi.

Kur’an’da geçen başka bir kelime de أَمَانِيّ (Emâniyy). Allah diyor ki:

‌لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ

​(Leyse bi emâniyyiküm)

‍(Nisa, 123)

Din sizin hezeyanlarınıza ve dileklerinize dayanmıyor. Din sizin dileklerinizle ilgili değildir.

‌اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰىۘ

​(Em lil-insâni mâ temennâ)

‍(Necm, 24)

Kur’an soruyor, İnsanlar hayal ettikleri her şeye kavuşacak mı? Böyle mi düşünüyorsunuz? Bunu bir önceki surelerle ilgili olan dersimde söylemiştim. Sadece kısaca bundan bahsedeceğim.

Bir kavram olarak “temenni”… Söylediğim gibi diğer dinlerde insanlar bir heykelin önünde dikilmek için 10 bin adım atıp dağa tırmanıyorlar. “Lütfen! Onu bana aşık et.” değil mi? Manevi olarak yükselmek için oraya tırmanmıyorlar. Kabul olunması gereken dilekleri olduğu için tırmanıyorlar. Anlıyor musunuz? Paranın bereketlenmesi için, çocuğun kutsanması için, evliliğin hayırlısıyla olması için, sorunların çözülmesi için, yani din bundan ibaretti. Onlar ve tanrılar arasındaki bir alışverişti. Size bir kase süt ve kitkat çikolata sunuyorum. Lütfen, sınavı geçmeme izin verin. Ben bunu vereceğim ve karşılık olarak tanrılar bir şey verecekler. Vikingler, Tanrıları olan Odin veya başka bir tanrı onlara düşmanlarına karşı zafer versin diye birisini kurban ederlerdi. Çünkü tanrılara bir şey vermezsek bize yardım etmezler. Onlara bir şey verirsin ve onlar da sana bir şey verir. Bu bir alışveriştir. Tanrılarla olan bir alışveriştir. Değil mi?

Din Bir Alışveriş Midir?

Bizim dinimiz Allah ile bir tür alışveriş mi? Hayır, değil. Ama bazı insanlar ne yapıyor biliyor musunuz? Önceden namazımı kılıyordum, orucumu tutuyordum. Haram olan hiç bir şeyi yemedim ve içmedim. Ve Allah’tan sadece tek bir şey istedim, dua edip durdum. Ama Allah duamı kabul etmedi. O zaman neden namaz kılayım ki?

Bence 10 bin adım atıp, ödemeni yaptıktan sonra sipariş verebildiğin diğer dinleri denemelisin. Çünkü senin kafanda, namaz kılmak, oruç tutmak ve helal haram gözetmek senin için bir ödeme biçimi. Şimdi ödemeni yaptıktan sonra da bir karşılık bekliyorsun. Sen bu dini anlamamışsın demektir. Bu dinin bir tür alışveriş olduğunu düşünmüş olabilirsin. Ama bu bir alışveriş değil. Bu din sana amaç verir.

Diğer başka bir dinde, “Bu dine girin ve size ne isterseniz vereceğiz.” denildiğini duyabilirsiniz. Tıpkı Joel Osteen’in her zaman bunu söylemesi gibi. Bunu çokça dile getiriyorum çünkü bu deneyimden fazlaca şey öğrendim. Onun American Airlines Tiyatrosu’ndaki Noel özel programına gittim. Noelde yaptığım şey budur, büyük bir Hristiyan etkinliğine katılırım. Sadece bir kere yaptım ama galiba bir daha yapacağım, eğlenceliydi.

Ben arkada oturuyorum ve o da, “Noelde Hristiyanlar ne konuşacaklar??” Uzun bir süredir Amerika’nın en büyük vaizlerinden biri, diyor ki, Bu yıl boşanmanız bitecek, avukatlar artık peşinizde olmayacak. Bu yıl o terfiyi alacaksınız, bu yıl o kanser gitmiş olacak. Orada oturan 20 bin kişi de, Evet öyle olacak, aynen öyle. Evet, evet. Onların “temenni” ettikleri her ne varsa veriyor. أَمَانِيّ أَمَانِيّ أَمَانِيّ (Emânî emânî emânî). İsa bütün sorunlarınızı çözecek. İnsanlar da, “Evet, evet çözecek.”

Peki biz ne yapıyoruz?

Ramazan’ın 27. gecesi ne zaman, kardeşim?

+ 27. Geceye ne olmuş ki? Neden bilmek istiyorsun?

O gece dua etmem gerek.

+ Neden o kadar Kur’an okuyorsun?

O gece 27. gece olduğu için bir tür ödül mü istiyorsun? Allah’ın sana hidayet etmesini, hayatta bir amaç sunmasını ve günahlarını affetmesini mi istiyorsun?

Hayır.. İstiğfar güzel ama benim aslında istediğim önemli şeyler vardı. Abdulkerim’in ailesi hala istemeye gelmedi.

Dinimizi neye çevirdik? Dinimiz bize yüce amaçlar sundu, ama insanlık dünyalık şeylerde sıkışıp kaldı. Yani yaptığımız şey; dinimizi, diğer dinlerin yaptığına göre yeniden tasarladık. Yavaş ama emin adımlarla yönünü değiştirdik. Yönünü saptırmanın tek yolu nedir, biliyor musunuz? Kur’an’dan uzaklaşmak.

Allah’tan bir şeyler istemeli misiniz? Tabii ki. Bazılarınızın, “Yani artık hiçbir şey için dua edemez miyim?” diye düşündüğünü biliyorum. Allah diyor ki:

‌رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً

​(Rabbenâ âtinâ fî’d-dünyâ haseneten ve fî’l-âhireti haseneh)

‍(Bakara, 201)

Tabii ki dua etmelisiniz. Ama biliyor musunuz? Eğer Allah’la ilişkinin temeli sadece bir şeyler istemek olursa… Bunu bir benzetmeyle açıkladım, lütfen bu benzetmeyi aklınızda tutun, size yardımcı olacak.

Düşünün ki buradan Hamburg’a araba yolculuğu yapıyorsunuz. Buradan Hamburg’a giderken hiç benzin için durmadan gidebilir misiniz? Hayır, durmak zorundasınız. Yakıt almak, tuvaleti kullanmak, bir şeyler yemek zorundasınız, değil mi? Şimdi düşünün ki bir mola yerinde duruyorsunuz ve Burası harika bir yer. Hayatımda bu kadar güzel bir benzin istasyonu görmedim. Ve orada yaşamaya başlıyorsunuz.

Kardeşim, benzin istasyonu güzel olabilir, hatta biliyorum bazıları gerçekten güzel patates kızartması yapıyor. Anlıyorum, manzarayı da çok beğendin. Ama burası sadece bir duraktı ve evet, duraktan keyif alabilirsin ama sonra ne yapman gerekiyor? Devam etmen gerekiyor. Tekrar acıkırsan yine durabilirsin, yakıt alırsın, sonra yine yola devam edersin.

Bu hayattaki tecrübeler neye benziyor? Benzin istasyonuna. Gerçek varış noktası ise çok daha büyük ve yüce bir şey. Peki bize ne oluyor? Hayatımızda bir deneyim oluyor, bir şey istiyoruz, tıpkı o benzin istasyonu gibi, oraya vardığımızda ne oluyor? “İstediğim tek şey bu. Artık bu benim yeni hedefim.” diyoruz. Hayır, hayır! Daha büyük bir hedefin var! Ama bu.. Bunu elde edersem, ondan sonra… bilirsiniz. Yolda dikkatimiz dağılıyor.

Bir yolda ilerliyoruz ve o yolda bazı şeyler bize verilecek, bazı şeyler bizden alınacak. Hayatımıza insanlar girecek, sonra bazıları gidecek. Fırsatlar gelecek ve gidecek. Para gelecek ve gidecek. Sağlık gelecek ve gidecek. Bu hayatta inişler çıkışlar olacak ama hiçbiri asıl hedefimiz değil. Bunların hepsi sadece birer tecrübe. Güzel deneyimler için şükredeceğiz. Ama zor deneyimlerde de sabredeceğiz ve yine şükredeceğiz ve ilerlemeye devam edeceğiz. Ama benzin istasyonunda takılı kalamazsınız. Bu da burada öğrenmemiz gereken dersin bir parçası.

Sıdk (Doğruluk) Kavramı ve İmanın Temeli

Son olarak, اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ (İn küntüm sâdıkîn). Eğer gerçekten doğruyu söylüyorsanız.

Doğruluk kelimesiyle ilgili size bir şey anlatmak istiyorum. “Sıdk” doğruluk demektir. Ama aslında… Mızrakları biliyorsunuz, değil mi? Uzun, fırlatılan ve öldürmek için kullanılan şey. Eğer mızrağın ortası zayıfsa, kolayca kırılır. Ama orta kısmı kalın ve kırılmazsa, o tür bir mızrak aslında رُمْحٌ صَدْقٌ (Rumhun sadkun) olarak adlandırılır. Yani kırılmaz, güçlü bir mızraktır. Savaşta yenilemeyen adam, “kırılmaz” adam ise رَجُلُ الصِّدْقِ (Racülü’s-sıdkı)’dır. Düşmana yapılan ve savunulması mümkün olmayan saldırıya حَمْلَةٌ صَادِقَةٌ (Hamletün sâdıkatün) denir.

Buradan şu anlam çıkar: Dostluk bağlarını koparmayan, en güçlü dostluk, en gerçek dost. İşler zor olduğunda da dostundur, kolay olduğunda da. Fırsatçı dost değildir. Bu tür dost, “sadık’tır” aynı kökten gelir. Sıdk yani doğruluk, aslında kırılmayan güçlü bir şey demektir. Arapçada doğruluk aslında güç anlamına gelir.

Bunu bilmiyor olabilirsiniz ama “كذب (Kezebe)” yani yalan aslında, yürürken ikide bir duran ve arkasından bir şey geliyor mu diye kontrol eden bir hayvandan gelir. Sonra tekrar yürür ve يَتَرَدَّدُ فِي الْمَشْيِ (Yeteraddedü fî’l-meşyi) hareketlerinde tereddüt eder, aslında zayıftır. Zayıftır ve güçlü olanın tam tersidir. Ayrıca ilginçtir ki, “كذب (Kezebe)” savunmayla, “صدق (Sadak)” ise saldırıyla ilgilidir, yani bu kelimelerin kökeniyle alakalı olarak…

Ama Allah اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ (İn küntüm sâdıkîn) diyor. Basit çeviriyle, “Eğer doğru sözlüyseniz.” Ama bu sözlerin arkasında şu var, “Eğer sağlam bir zemin üzerinde duruyorsanız.” Eğer inandığınız şey gerçekten güçlü ve sarsılmazsa. Asla sarsılmayan bir temele dayanıyorsa. Bu ifadeyle Allah aslında bir davette bulunuyor: Bu inancı taşıyacak insanlar, sağlam ve sarsılmaz bir temele sahip olmalı.

Ben neden inanıyorum? Neden Müslümanım? Neden bunun Allah’ın kelamı olduğuna inanıyorum? Nasıl?

‌يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkîhim)

‍(Al-i İmran, 164)

ayetine geri götürüyor. Bu ikisi aslında neden mümin olduğumuzu bariz bir şekilde gösteriyor. Neden bu kitaba tutunmanız gerektiği konusunda bizi sağlamlaştırıyor. Bu konuda sağlam oluyoruz.

Biz “El-kitab”a (fıkıh kurallarına) takıntılı hale geldik. Hatta “El-hikmet”e bile değil sadece “El-kitab”a takıntılıyız. Değil mi? Sadece, Müslümanlar bunu yapıyor. Burada yolsuzluk var. Gençler bu haldeler. Haram yiyor, kazanıyor ve giyiyorlar. Haram, haram, haram. Şurada, orada, burada Kitabı ihlal ediyorlar. Ama kimse de durup demiyor ki, Neden bu 18 yaşındaki genç uyuşturucu kullanıyor? Neden bu 17 yaşındaki genç alkol alıyor?

Kur’an’a inanıyor musun? diye sorunca o da, “Yani, sanırım?”

+ Peki neden inanıyorsun?

  • Ebeveynlerim Müslüman. Yani sanırım inanıyorum.

Sizce bu kulağa güçlü, kırılamayan bir mızrak gibi mi geliyor? Hayır.

Eğer ilham verici videolar izliyorsanız… Bazen benim kısa videolarımı da izliyorlar, neden bilmiyorum. Benim kısa videolarım oldukça karamsar. Mesela bir Mufti Menk videosu izliyorsunuz. Çok iyi! Şu an aşırı Müslümanım. Bu videoyu herkesle paylaşmalıyım. WhatsApp’ta hikaye olarak paylaşmalıyım. İmanınız duygusal, ilham verici bir şey duyduğunuzda yükseliyor. Sonra ne oluyor? Hepiniz ne olduğunu biliyorsunuz. Çok daha aşağılara düşüyor. Karamsarken duygusal bir şey izliyorsunuz ve yükseliyor ve tekrardan düşüyor.

Bu ne demek biliyor musunuz? İnancınızın dayandığı temel, ruh halinize bağlı. Ruh haliniz stabil mi? Benim ruh halim stabil olan bir şey mi? İmanım duygusal bir şeyin üstüne kurulu olamaz. İmanımın çok daha sağlam bir şeyin üstüne kurulu olması gerekir. Çünkü duygular her zaman inişli ve çıkışlıdır. Benim imanım, kesinlikle doğru olduğuna apaçık şekilde ikna olduğum bir temele dayanmalı. Aklen arınmış, duygusal olarak da arınmış olmalıyım.

Eğer bu iman, o entelektüel temelin üzerine oturuyorsa, bu gerçekten de el-Hak ise, o zaman duygularım zaman zaman iniş çıkış yaşar elbette ama imanımın ve inançlarımın altına inmez. Hiçbir zaman, içki içmenin veya hırsızlık yapmanın bana normal geldiği bir noktaya gelmeyeceğim. Hayır, hayır… Bazen daha az imanlı hissederim. Ama bir minimum eşiği var ve imanım o kadar sağlam ki, o eşiğin altına inmesine izin vermiyor. Eğer imanım kolayca o eşiklerin altına iniyorsa, bunun nedeni o temel hâlâ inşa edilmemiş demektir. İşte o temeli Kur’an inşa eder.

‌‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim)

ifadesi işte buradan gelir.

Allah önceki ayetlerde, bu insanlarla ilgili olarak onların kitaplarıyla olan ilişkilerini kaybettiklerini söylüyor. Yani ilişkileri hiç yoktu. Sırtında yük taşıyan eşek gibiydiler, değil mi? Bu ayet stratejik olarak, Allah’ın Peygamber’e (sav) yönelik dört adımlı süreçten bahsetmesinden hemen sonra geliyor.

Bu neden önemli? Önemli çünkü eğer biz bu dört adımlı süreci terk edersek, tam olarak bu duruma düşeriz. Aslında o dört adımlı süreç, ُيَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ (Yutlâ aleyhim âyâtuhu ve yuzekkîhim) ile başlıyor, sonra َيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Ve yüallimühümü’l-kitâbe ve’l-hikmeteh) geliyor. Eğer biz bu dört adımı terk edersek, tam olarak bu noktaya geliriz:

‌كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَاراًۜ

​(Kemeselil himâri yahmilü esfârâ)

‍(Cuma, 5)

Allah bizi bundan korusun.