أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ قُلْ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Cuma, 6)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlu’l ukdeten min lisânî yefkahû kavlî
(Taha Suresi, 25-28)
الْحَمْدُ لِلَّهِ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ أَمَّا بَعْدُ (El-hamdu lillâhi, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâhi, ve alâ âlihî ve sahbihî ecme’în. Emmâ ba’du)
Selamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.
Altıncı ayet üzerine konuşmamızı toparlarken, İbn Âşûr’dan (ra) olduğuna inandığım bir şey okuyacağım. ذلك أن شأن المؤمنين أن يكونوا بين الرجاء والخوف من الله (Zâlike enne şe’nül mu’minîne en yekûnû beynel racâi vel havfi minallâh). Çünkü müminlerin Allah’a karşı umut ve korku dengesinde olmaları gerekir. Yani bizler ölümü temenni etmeyiz; zira Allah’a karşı umut ve korku arasındayız. وليسوا يتوهمون أن الفوز مضمون لهم كما توهم اليهود (Ve leysû yetevehemûne enne’l-fevzu mazmûnun lehum kemâ teveheme’l-yehûdu). Yahudilerin varsaydığı gibi, kurtuluşun kendileri için garanti olduğu varsayımıyla yaşamazlar.
Pekala, şimdi bir sonraki ayete geçiyoruz. Bu arada, üç ayetin tamamı da ölüm hakkında olacak ve biz de ölüm üzerine bir bakış açısı kazanacağız.
وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُٓ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ
Ve lâ yetemennevnehu ebedâ bimâ kaddemet eydîhim
Onlar bunu asla temenni etmeyeceklerdir, asla istemeyeceklerdir.
(Cuma, 7)
Çünkü… Mealde yazdığı şekliyle, elleriyle öne sürdükleri yüzünden. Harfi harfine çevirisi bu, elleriyle öne sürdükleri şeyler yüzünden.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Vallâhu alîmun biz zâlimîn
Ve Allah, zulmedenleri hakkıyla bilendir.
Şimdi, sizinle paylaşmak istediğim ilk şey ön açıklamalar. Önceki ayetteki ön açıklama, herkesin aksine sadece kendinizin kurtulduğunu hissetmenizdi. Kıstas buydu. Ya da herkesin aksine sadece kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu zannetmeniz, değil mi? Elbette Allah’ın dostu olmak istemeliyiz ama bir Müslüman, başkalarını dışlayarak bunu düşünmez. Çünkü Allah bize zaten şöyle buyurdu:
اٰخَر۪ينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْۜ
âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim
(Cuma, 3)
Başka insanlar da katılacak. Allah zaten bize, eğer geri adım atarsak, yerimize başka insanları getireceğini söyledi. Yani, mutlak kurtulanların sadece biz olduğu ve kimsenin asla yerimizi alamayacağı gibi bir garantimiz yok. Biz bu zihniyette değiliz çünkü Allah vahyinde bu zihniyeti barındırmamıza izin vermedi.
Şimdi, bu ayette Allah sadece onların hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerini söylemekle kalmıyor, bazılarının neden asla ölmeyi istemeyeceğini de açıklıyor. Neden istemeyecekler? Allah sebebini bizzat Kendisi söylüyor. بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ (Bimâ kaddemet eydîhim) diyor. Şimdi بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ (Bimâ kaddemet eydîhim)’in ne anlama geldiğini açıklamadan önce, “bâ” (ب (Bâ)) harfi ve بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ (Bimâ kaddemet eydîhim) hakkında bir şey söyleyeyim.
سَبَبِيَّةٌ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ النَّفْيُ أَيْ يَأْبَوْنَ التَّمَنِّيَ بِسَبَبِ (Sebebiyyetün müteallikatün bimâ yedullü aleyhi’n-nefyu ey ye’bevne’t-temennî bi-sebebi mâ kaddemet). Bunun anlamı kelimenin tam anlamıyla… Buradaki “bâ” sebebi bildirir. Başka bir deyişle, sırf geçmişte yaptıkları o işler yüzünden ölümü temenni etmeyeceklerdir. “Elleriyle işledikleri yüzünden” ifadesi, geçmişte yaptıklarına işaret eder. Yani buradaki “bâ”nın anlamı “yüzünden/sebebiyle” olur.
Diğer taraftan, جُوِّزَ تَعَلُّقُهُ بِالْإِنْتِفَاءِ كَأَنَّهُ قِيلَ انْتَفَى تَمَنِّيهِمْ بِسَبَبِ مَا قَدَّمَتْ (Cuvvize teallukuhu bi’l-intifâ’i keennehu kîle intefâ temennîhim bi-sebebi mâ kaddemet). Diğer bir anlamı da, artık o arzuya sahip olmamalarıdır. Eskiden o arzu vardı ama yaşanan bazı şeyler, işledikleri bazı ameller yüzünden artık bu arzuyu taşımıyorlar. Yani, bir zamanlar Allah ile güzel bir şekilde buluşma arzuları gerçekten vardı ama zamanla, günahlar yüzünden bu arzu uçup gitti.
Bu ayetin manasını çözmenin tek yolu, aslında بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ (Bimâ kaddemet eydîhim) ifadesini anlamaktır. İşin özü budur, ayetin can alıcı noktası budur. Ellerinin öne sürdükleri sebebiyle ölümü asla istemeyeceklerdir.
التَّقْدِيمَ (Et-takdîm) Peki قَدَّمَ (Kaddeme) ne anlama gelir? أَصْلُهُ جَعْلُ الشَّيْء مُقَدَّمًا (aslu-hu ca’luş-şey’ mukaddemen). Bir şeyi öne koymak demektir. İşte مُقَدَّم (mukaddem) budur. Diyelim ki burada oturuyorum ve dizüstü bilgisayarı önüme koydum; işte bilgisayarı مُقَدَّم (mukaddem) yapmış oldum. Onu kendimden öne koydum. “أَيْ سَابِقًا” ey sâbikan Yani önde, ileride. غَيْرُهُ فِيغَيْرَهُ فِي مَكَانٍ يَقَعُ فِيهِ غَيْرُهُ وَالْأَيْدِي مَجَازٌ فِي الْاِكْتِسَابِ (gayrahu fî mekânin yekau fîhi gayruhu ve’l-eydî mecâzun fî’l-iktisâbi). Arapçada “eller”, amellerimizi temsil eden mecazi bir ifadedir. لِيَنَّ لِأَنَّ الْيَدَ يَلْزَمُهَا الْاِكْتِسَابُ غَالِبًا (Li-enne’l-yede yelzemuhâ’l-iktisâbu gâliben). Yani ameller, eylemlerimiz çoğunlukla ellerimizle gerçekleştirilir.
Biri size “Bu işte senin de parmağın var” dediğinde, “Bu işte senin de elin var” dediğinde, bunun anlamı “Bu işe bulaştın” demektir. Gerçekten elinizin orada sıkıştığı anlamına gelmez. Bu işin içinde olduğunuz anlamına gelir. Yani, katılım veya eylemler için kullanılan bir mecazdır. Kur’an, bu تَقْدِيم (Takdîm) kavramından defalarca bahseder.
Bunu zihninizde canlandırmanın en kolay yolu “önceliklendirmek” kelimesini düşünmektir. Bir şeyi öncelik haline getirmek. Hayatımızda her gün, neyin en yüksek öncelik olduğuna dair bir karar vermek zorundayız. Dersin başlamasına bir saatiniz varsa önceliğiniz nedir? Birinci, ikinci, üçüncü sırada ne yapacaksınız? Sabah uyandığınızda, halletmeniz gereken bir öncelikler listeniz vardır. Herkesin bir listesi vardır. O listede en önemli, ikinci önemli ve üçüncü önemli şey nedir? Bu ya aklımızdadır ya da takvimimizde yazılıdır. Ya da notlar almışsınızdır. Eşiniz sizi markete gönderdiğinde, alınacak öncelikli eşyaların olduğu bir listeniz olur. Bebeğiniz varsa “her şeyi unutabilirsiniz ama bebek bezi almadan dönme”. O en önemli şeydi. Bunu nasıl unutursun, vs.
Yani hayatımızda her zaman bu öncelik kavramı vardır, her zaman bir şeyler daha fazla önem taşır. Günün sonunda hepimiz biliriz ki, yapmamız gereken her şeyi tamamlayamamışızdır. Yapmamız gereken ama hep geriye kalan işler vardır, öyle değil mi? İşte o işler “muahhar” oldu, yani ertelendi. Çünkü başka şeyler “mukaddem” oldu, yani öne alındı, öncelik kazandı.
İşte قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ (Kaddemet eydîhim), bu insanlar için bazı şeylerin öncelik haline geldiği anlamına da gelir. Bazı davranışlar, bazı hedefler daha büyük bir öncelik kazandı. Ve bu öncelikler onları Allah’ın dostluğundan uzaklaştırdı. Aslında bir önceki ayet mealen şöyle diyordu: Eğer gerçekten Allah’ın dostları olsaydınız, en azından güzel bir ölümü arzulardınız. Ayetin manasını bu şekilde de alabilirsiniz. Fakat şimdi istemeyecekler çünkü gerçekten Allah’ın dostu değiller.
Öyleyse asıl soru şu: Onları Allah’ın dostluğundan, yakınlığından, himayesinden ne uzaklaştırdı? Cevap net: Bazı yanlış şeyler onlar için öncelik haline geldi. Bu yüzden bu mesele kısa ama son derece önemli.
Yanlış Şeylerin Öncelik Haline Gelmesi ve Tezkiye
Peki, yanlış şeylerin öncelik haline gelmesi ne demektir? Burada not etmenizi istediğim iki şey var. Birincisi yasaklanan, haram kılınan veya bizzat kötü olan şeyler. Yani nefsim, şehvetim, açgözlülüğüm ya da kıskançlığım. Bu tür duygular zihninizdeki en temel düşünce haline geldiğinde… Çünkü bu konunun tezkiye (nefsi arındırma) ile de yakından alakası var. Hani ayette Allah’ın onları ayetlerle arındırdığı (tezkiye ettiği) söyleniyordu ya? Neydi? Öfke, kıskançlık, kıyaslama, değersizlik hissi, yalnızlık, açgözlülük, şehvet, gaflet.
Gaflet temel olarak şu demektir: Hiçbir şeyden korkmuyorum. Hiçbir şeyi umursamıyorum. Gaflet kabaca, “umurumda bile değil” demektir. İşte gaflet budur. “Bana ne” tavrıdır. Hazcılık (Hedonizm). Hazcılık, nihai hedefimin sadece kendi keyfime bakmak, anı yaşamak olmasıdır. Hazcılığın İngilizcedeki en basit tanımı “YOLO” (Dünyaya bir kere geliyorsun) anlayışıdır. YOLO’yu biliyorsunuz değil mi? İşte bu hedonizmdir.
Ve elbette materyalizm (maddecilik). Materyalizm pek çok farklı şekle bürünür. Bazıları için materyalizm tamamen evleriyle ilgilidir. Kimisi için arabasıdır. Kimisi için de sosyal medyada kaç takipçisi olduğudur. Bazıları içinse taktıkları çantanın markası ya da giydikleri ayakkabının markasıdır. Yani bu maddecilik, her türlü farklı biçimi alabiliyor. Temelde hepsi sığ şeyler. Zamanla takıntı haline gelen basit ve sığ şeyler.
Kur’an gelir ve bizi tüm bunlardan arındırır ya da en azından onları kontrol altına alır. Çünkü günün sonunda öfke hayatımın bir parçasıdır. Bunu söküp atamam. Beni illaki öfkelendirecek şeyler olacaktır. Tezkiyenin (arınmanın) yaptığı şey, bunu makul bir sınırda tutmaktır. Onu sağlıklı bir sınır içinde tutar.
Kıskançlık mesela… “Ah kıskançlık çok kötü!” diye düşünebilirsiniz. Hayır, kıskançlık da hayatın bir parçasıdır. Olur böyle şeyler. Kıskanırsınız. Kendinizi başkasıyla kıyaslarsınız. Ancak bunun sağlıklı bir sınırda kalması ve doğru bir yöne kanalize edilmesi gerekir. Sizden daha iyi durumda olan birine bakıp onu kıskançlık krizine de çevirebilirsiniz ya da daha iyisini yapmak için ondan ilham da alabilirsiniz. Yani onların daha iyi durumda olduğunu görüp, bunu olumlu bir enerjiye dönüştürebilirsiniz, değil mi? İşte tezkiye tam olarak bunu yapar.
Değersizlik hissi… “Aman ne yapsam boş. Ben zaten iflah olmam.” “Kim takar beni?” Hani “dünya boş” diyen insanlar var ya… Önünde sonunda “Ben bir hiçim” demeye başlarlar. Sen bir hiçsen, amellerin de bir hiçtir. Bu da demektir ki kaba olabilirsin, nezaketsiz olabilirsin, ne olursan ol fark etmez çünkü “ben nasıl olsa değersizim” dersin. Bu yüzden başkaları da değersizmiş gibi davranmaya başlarsın. Çoğu zaman, etrafındakileri sürekli aşağılayan insanların, iç dünyalarında aslında kendilerine zerre kadar saygıları yoktur. İçlerinde derin bir değersizlik duygusu barındırırlar ve bunu başkalarına yansıtırlar.
Ama Kur’an bana bir değerim olduğunu hissettirir. Bütün meleklerin emrolunduğu o mucizeye layık olacak kadar değerliyim. Allah’ın şöyle buyurmasına yetecek kadar değerliyim:
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ
Ve lekad kerremnâ benî Âdem
Biz Ademoğullarını şereflendirdik.
(İsra, 70)
Bu, Allah’ın bizzat beni şereflendirdiği anlamına gelir ki bu da Allah’ın bana bir değer atfettiği anlamına gelir. Bu yüzden kendimi asla değersiz görmemeliyim.
Yalnızlık mesela… “Kimse beni sevmiyor”, kimse beni anlamıyor, kimse beni dinlemiyor. Sanki ben bu dünyada yokmuşum gibi” vs. vs… Biz İbrahim’in (as) dinindeniz. Bu hayatta İbrahim’den (as) daha yalnız birinin olduğunu düşünmüyorum. Ama Allah ona Kendi yoldaşlığını lütfetmedi mi?
وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً
Ve-t-tehaze Allahu İbrâhîme Halîlâ
Allah İbrahim’i dost edindi.
(Nisa, 125)
Yani aslında gerçek yalnızlık bir mümin için günün sonunda asla mutlak bir yalnızlık olmaz. Onların her zaman bir Kimsesi vardır. Bu, kimseye ihtiyacınız olmadığı anlamına gelmez. Benim Allah’ım var, başkasına muhtaç değilim, Ben de İbrahim (as) gibiyim, size ihtiyacım yok… Hayır, kesinlikle hayır. Musa’nın (as) bile Harun’a (as) ihtiyacı vardı, değil mi? Onu Allah’tan bizzat istedi. “Bu işi tek başıma halledeceğim” demedi. Ama tezkiye sayesinde en azından yalnızlıkla nasıl başa çıkacağınızı bilirsiniz. En azından Kur’an’ın bu tezkiyesiyle yalnızlığın üstesinden nasıl geleceğinizi öğrenirsiniz.
Sonra açgözlülük, hırs… Elbette hepimiz daha fazlasını isteriz. Dürüst olalım. Sahip olmadığınız ama çok beğendiğiniz o araba… Hani önünden geçerken yavaşladığınız, biraz bakıp öyle yolunuza devam ettiğiniz o ev… Belki çok hoşunuza giden o iş… Anlıyorsunuz değil mi? Hepimizin içinde bir açgözlülük var. Sahip olmadığımız halde şiddetle arzuladığımız şeyler var. Ama Kur’an işte bunu kontrol altında tutar.
وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ
Ve men yûka şuhha nefsihî fe ulâike humul müflihûn
Kim içindeki nefsinin hırsından korunursa…
(Haşr, 9)
Yani bu içimizde var ama bizi tamamen esir almıyor, değil mi? Kontrol altında tutuluyor. Aynı şekilde, Allah bir başka yerde şöyle buyurur:
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ
Fe elhemeha fücûreha ve takvâhâ
(Şems, 8)
Allah içimize patlamaya hazır bir malzeme koydu. Aynı zamanda içimize o patlayıcı maddeden korunma yeteneği de yerleştirdi. “Fücur” günah demektir. Fakat “fücur” aslında patlama anlamına gelen “inficâr”dan gelir. Fecr vaktine de ışık patlayarak ortaya çıktığı için fecr denir, değil mi? Yani öfkem patlayıcıdır. Kıskançlığım patlayıcıdır. Arzularım patlamaya hazırdır. Maddeye olan tutkum bile patlayıcı olabilir. Bütün bunlar patlamaya hazır birer bombadır. Bunlar seni tamamen ele geçirebilir. İçinde infilak edebilir. Fakat Allah, bunu kontrol altında tutmamız için bize koruyucu mekanizmalar vermiştir. İşte vahyin tam olarak yaptığı da budur. Bu şeyleri frenlemeye, dizginlemeye başlar.
Şimdi bütün bunları anlattığıma göre… “Elleriyle öne aldıkları, önceliklendirdikleri şeyler yüzünden ölümü asla temenni etmeyecekler” dediğimde; bu saydığım açgözlülük, kıskançlık, statü, kendi kibrin, hatta gaflet gibi başka şeyleri de ekliyorum; işte bütün bunlar onların hayatında birinci sıraya oturur. Birinin tüm hayatını ele geçirirler. Ve bu olduğunda din, Allah’ın dini artık ikinci plana düşer. Allah’ın dini ancak benim kendi şahsi önceliklerime ayak bağı olmadığı zamanlarda yaşanır. Önce benim önceliklerim, din ise ikinci planda.
Buna basit bir örnek vereyim, diyelim ki üniversitedesiniz, kampüstesiniz. Namaz vakti geldi. Bir grup arkadaşınızla takılıyorsunuz. İçinizden “Namaz vakti de girdi” diyorsunuz. Ama arkadaşlarınızın çoğu Müslüman değil. Eğer namaz kılmaya giderseniz, size tuhaf tuhaf bakacaklar. Belki bir laf atacaklar. “Sakın kütüphaneyi havaya uçurma ha!” gibi. Sakın haa! Siz de “Şimdi bu lafları hiç çekemem, en iyisi namazı kılmayayım” diyorsunuz. “Bu seferlik kalsın, kaza ederim” diyorsunuz. Mesele şu ki; o anda neyi önceliklendirdiniz? Kendi itibarınızı korumayı öncelik haline getirdiniz, öyle değil mi? Çünkü o yorumları duymazsanız itibarınızı koruyacağınızı düşündünüz. O alaycı tavırlarla karşılaşmak zorunda kalmayacaktınız. Ya da daha sonra eleştirilerine maruz kalmayacaktınız. Böylece kendinizi bundan kurtardınız. Bunu bir öncelik olarak belirlediniz. İnsanların sizin hakkınızdaki görüşü, Allah’ın emrinden daha öncelikli hale geldi.
Tesettürün Ruhu ve Fıtrat
Bazı insanlar yorumlarda bir soru sormuştu, kanunun lafzı (sözü) ve ruhu (özü) olduğundan, tesettürün de lafzı (sözü) ve ruhu (özü) olduğundan bahsetmiştim. Tesettürün ruhunu da anlatmıştım. İnsanlar; ruhu da neymiş, diyorlardı. Nur Suresi ve tesettür ayetleri üzerine uzun dersler yapmıştım. Ama yeniden anlatacağım.
Allah Kur’an’da bir kadını… Bu tasviri Allah yapıyor, ben değil. Sorununuz varsa Allah ile konuşun. Allah diyor ki:
اَوَمَنْ يُنَشَّؤُ۬ا فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُب۪ينٍ
Eve men yüneşşeü fî el-hilyeti ve hüve fî el-hısâmi gayru mübîn
(Zuhruf, 18)
Kız çocuk takılarla süslenmiş biri olarak tanımlanmaktadır. Genç kız, genç, daha sadece küçük bir kız bebek. Ama şimdiden güzel olmak gibi bir arzusu var. Erkek çocuk hiç üzerine bir tişört giyip “Tişörtüme bak baba! Tişörtüme bak” demez. Ama kız çocuğuna herhangi bir şey giydirdiğinizde, bileğine bir bilezik taktığınızda, plastik bile olsa kağıttan bir kolye taktığınızda, herhangi bir şey takarsanız, ne yapar? Bir şeyler söyle. Bir şeyler söyle. Sadece “çok tatlı görünüyorsun” dediğinizde bile o; Biliyorum.
Allah, erkek cinsinin içine bir şey koymuştur. Erkeklerin içine güzel şeylere bakma arzusu koymuştur. Sizi bu konuda ikna etmeme gerek yok, zaten biliyorsunuz. Birisi; yoo bende yok. Neden bahsettiğinizi de anlamadım. Evet, anladın. Erkeğin içine güzele bakma arzusu yerleştirmiştir. Kadınların içine ise güzel görünme arzusu koymuştur. Bunu, kadının içine çocukluktan beri yerleştirmiştir. Allah bunu, fıtratına koymuştur.
Şimdi, Allah’ın başörtüsünü anlattığı Nur Suresi’nde, Allah, erkeklere gözlerini sakınmalarını söylemiştir.
يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ
Yağuddû min ebsârihim
Mutlaka gözlerini sakınsınlar.
(Nur, 30)
Neden? Çünkü erkeklerin en çok zevk aldığı şey, güzelliğe bakmaktır. Bunun delili de, erkeğin bakışlarını kadının güzelliğine çeken, tüm o çevrimiçi medya endüstrisidir. En iğrenç yollarla… Bu endüstriler, erkeklerde olan bu gözler sayesinde milyarlarca hatta trilyonlarca dolar kazanıyor. Bunu zaten biliyorsunuz, değil mi? Yani Allah’ın söylediği bir şeyin trilyonlarca dolarlık bir kanıtı var. Değil mi?
Diğer yandan, meselenin diğer tarafında, Allah kadınların içine… Kadınlar da güzele bakmayı arzu etseler de güzele bakmaktan çok daha güçlü bir arzuları vardır, nedir bu daha güçlü arzu? Güzel görünmek. Burada da makyaj endüstrisine, moda endüstrisine, modellik endüstrisine, reklamcılık endüstrisine, dünya çapındaki tüm endüstrilere trilyonlarca dolarlık yatırım yapılır. Bunlar da Allah’ın Nur Suresi’nde anlattığı bu hakikatin delilleridir. Allah bundan bahsediyor, bunlar insanoğlunun her gün delillerine tanık olduğu hakikatlerdir. Ekonomiler, tüm devasa ekonomiler bunun kanıtıdır. Sosyal medya işinde çalışan ve sosyal medya reklamcılığı yapan, sosyal medya trendlerini, video trendlerini, Google Trends’i bilen kişileri tanıyorsanız, neden bahsettiğimi anlamışsınızdır. Tam olarak neden bahsettiğimi anlamışsınızdır.
Şimdi bununla beraber, erkekler kalplerindeki nuru korumak istiyorlarsa en büyük arzularını kontrol altına almalılar. Kadınlar da kendi kalplerindeki nuru korumak istiyorlarsa en büyük arzularını kontrol altında tutmalılar. Yani erkeklere ne yapmaları söylenmiş? Gözlerini sakınsınlar. Eğer kadınlardan gözlerini sakınmaları istenseydi, bu, kadınlar için çok daha kolay olurdu. Ah, sorun değil. 10 binde bir erkeğe hayranlıkla bakarlar. Ama öte yandan erkekler, 10.000 kadın olmasına bile gerek yok. Kadınlar havaalanında yürürken büyük bir imtihandan geçmiyorlar. Bin erkekten belki birine bakmak isterler. Hz Yusuf gibi bir erkek olursa. Aaa, evet, yakışıklıymış. Ama erkekler; Estağfirullah, Estağfirullah, Estağfirullah, Estağfirullah. Farklı bir sorun bu.
Peki bir kadın için en zor şey nedir? Kadınlar için, erkeklerin gözlerini sakınmalarıyla aynı derecede zor olan şey nedir? Güzel görünmemek. Kadın için en zoru budur. Bu ona çok zor gelir. Eğer bunun bir kadın için ne kadar zor olduğunu anlamak istiyorsanız, bunun zorluk derecesi sizin ne yapmanızla aynı? Gözlerinizi sakınmanızla. Her dakika, her an bu dürtüyle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu biliyorsunuz değil mi? “Elhamdülillah, gözlerimi sakınma gibi bir problemim yok” mu diyorsunuz? Geçen yıl böyle bir sorunum vardı. Ama artık yok. Artık otomatikleşmiş. Bu, hiç otomatikleşir mi? Hayır, her an gözlerinizi sakınmak zorundasınız. Bilin bakalım kadınlar ne ile mücadele ediyor? Güzel görünme arzusu yok olup gider mi?
Saçlarını çok güzel yapmış bir kadın görünce, “Onunki benim saçımın yanından bile geçemez, benim saçım onunkinden çok daha güzel ama bu başörtünün altında.”, der. Ne zaman güzel saçlı, güzel giyimli bir kadın görseler, kadınlar; Aman Allah’ım, bu bende ondakinden çok daha güzel dururdu… Ama kimsenin haberi bile yok. Bu his onları öldürür. Çünkü tüm güzellik saklıdır. Daima saklı kalır. Ne kadar da çirkin görünüyorum. Şu an çok çirkinim. O, bu kadar güzel bile değil. Ama insanlar onun güzel olduğunu düşünüyor. Ben çok daha güzelim ama insanların bundan haberi bile yok! Derinlerde bir yerde bir mücadele var.
Allah diyor ki; Evet sen de bu arzunu kontrol altında tutmalısın. Ne için bu arzuna hakim olmalısın? Kalbindeki nuru muhafaza edebilmek için. Erkeklerde, kalplerindeki nuru mahvedebilecek en güçlü dürtü bakmaktır. Kadınlarda kalplerindeki nuru mahvedebilecek en güçlü dürtü ise sergilemektir. Bu, kalpleri korumayla ilgili bir mevzu. Tüm amaç bu aslında. Kur’an… Hemen “Oo bu farz farz!” diyoruz. Bir saniye. Kur’an bu konuyu nasıl ele almış? Neden Nur Suresinde işlenmiş? Neden kalplerdeki nuru koruyan bir surede yer alıyor? Neden bu surede indirilmiş? Neden konuyu bu şekilde anlatmış? Neyse konumuz bu değil ama sadece söylemek istedim.
Ama şöyle düşünün, bazıları… birinin başka arzuları daha öncelikli ise Allah ile buluşmayı nasıl isteyebilir ki? Böyle olursa ne olur biliyor musunuz?
اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ
E fe tü’minûne bi-ba’dı el-kitâbi ve tekfürûne bi-ba’d
(Bakara, 85)
Benim bakma arzum ya da kadın tarafında güzel görünme arzusu, o kadar güçlü oluyor ki kontrol edilemiyor. Sonrasında ne diyorum; Bununla amel etmiyor olmam iyi bir mümin olmadığım anlamına gelmez. Ruhani yönüm çok güçlüdür, tamam mı? Pazartesi ve perşembe oruçlarını tutmamla ilgili Instagram’a bir ton post atarım. Teheccüdü nasıl kıldığım, onu bunu nasıl yaptığım hakkında… Bunu kimlere anlatıyorsun? Instagram’a mı? Kimin bunu bilmeye ihtiyacı var? Kim bunu duymalı? Allah (svt). Ne kadar nafile kıldığımı canlı yayında göstermeli miyim? Ne kadar oruç tuttuğumu, ne kadar sadaka verdiğimi, hangi zikirleri yaptığımı? Hayır, sen de derinlerde bir yerlerde bu yaptığının doğru olmadığını biliyorsun ve kendine; Ama en azından birçok salih amel işliyorum. Beni yargılama, yargılama, beni yargılama dedim! Kimse seni yargılamıyor. Fakat aslında derinlerde bir yerde engel olamasan da kendini yargılıyorsun.
بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِه۪ بَص۪يرَةٌۙ
Beli’l-insânu alâ nefsihî basîra
Doğrusu, insan kendi kendisine tanıktır.
(Kıyame, 14)
Kimsenin seni yargılamasına gerek yok. Kendi kendini yargılarsın zaten. Ve yargılamalısın da. Bir de yeni moda saçmalık var; Kendine merhametli ol. Sen de insansın, kendine toleranslı ol. Bunda sorun yok. Sorun değil. Bu, “sorun değil”in Kur’an’daki ifadesi:
سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ
Sevvelet leküm enfüsüküm emrâ
Nefisleriniz size bir işi güzel gösterdi.
(Yusuf, 18)
Yusuf’un (as) kardeşleri bir işi kendilerine güzel göstermişti. Sorun değil. Bariz belli ki babamız bizi sevmiyor. Sadece birini… Tüm kardeşlerimizi öldürmüyoruz. Sadece birini öldüreceğiz. Ondan sonra da iyi insanlar olacağız.
سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ
Sevvelet leküm enfüsüküm emrâ
(Yusuf, 18)
Bu aslında قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ (Kaddemet eydîhim) konusunda cidden öğrenmemiz gereken bir şeydir. Neye öncelik veriyoruz? Allah’ın sözünden daha öncelikli olan şey kadınların ya da erkeklerin dürtüleri midir? Beni namaz kılmaktan alıkoyan şey nedir? Kazandığım haram parayı bırakmamı engelleyen nedir? Ne alıkoyuyor? Yalanı bırakmamı engelleyen nedir? Borcumu ödemekten beni alıkoyan nedir? Birinden borç alıyorum ve geri ödemiyorum. Beni bu parayı geri vermekten alıkoyan şey nedir? Başka bir şey Allah’ın sözünden daha öncelikli hale geliyor. Bu tür insanlar Allah ile karşılaşmayı asla istemeyeceklerdir. İstemezler, nasıl istesinler ki? Nasıl istesinler?
وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ
Ve len yetemennevhû ebeden bimâ kaddemet eydîhim
(Bakara, 95)
Bilişsel Çatışma ve Allah’ın Merhametine Sığınma
Bu arada, bu tür insanlar bilişsel çatışma denen şeyi yaşadıklarında… Bunun anlamı, iman ediyorlar ama yanlış şeye öncelik veriyorlar ve Allah’ın sözünü ihlal ettiklerini biliyorlar. Sonra ne yapıyorlar biliyor musunuz? Kur’an çok isabetli. Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Allah’ın merhametinden çok bahsederler. Bu insanlar Allah’ın nasıl bağışlayıcı olduğundan, Allah’ın ne kadar merhametli olduğundan, Allah’ın ne kadar sevgi dolu olduğundan, ne kadar hoşgörülü olduğundan bahsederler. Allah neler yaşadığını biliyor, affeder… Neden? Çünkü Allah’la olan ilişkinizde yüzleşmek istemediğiniz başka bir yön daha var. Bu nedir biliyor musunuz? Allah’ın huzuruna çıkacaksın. Neyi neden yaptığının hesabını vereceksin. Bu yönüyle yüzleşmek istemiyoruz, “Allah benim dostumdur” kısmıyla meşgul oluyoruz.
Ayet ne diyordu?
قُلْ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Cuma, 6)
Neden Allah’ın dostları olduğunu sanıyorlar ki? Eğer arkadaş olduğunuzu düşünürseniz; Allah benden hep razı olur. O beni kurtarır. Allah merhametlidir, sevgi doludur, Allah bana cenneti garantilemiştir. Bunların hepsi önceliklerin yanlış olmasından. Allah ile ilişkimin sadece bir yönüne odaklanacağım, diğer yönü görmezden gelirim dedirten de yanlış önceliklerdir. Bundan şu anlaşılır, Hristiyanların Tanrı tasavvuru, Tanrı’nın sevgi olduğudur, değil mi? İsrailliler için Tanrı, İsraillilerin Kurtarıcısıdır. İsraillilerin Tanrısıdır. Gerçekten, Tanrı İsraillilerindir. Müslümanlar için, Allah’ın aynı anda birçok ismi var. Yani bizi bizden daha çok sever. Aynı zamanda bizi herkesten daha fazla yargılayabilir. O bizi herkesten daha fazla sorumlu tutabilir, hesap sorabilir. Tek bir ilişki yönü yoktur, birçok yön vardır. Kendi sorunlarımız sebebiyle içlerinden birini seçip diğerlerini görmezden geleceğim diyemeyiz. Kendi sorunlarımız olduğundan, Allah’ın bazı isimlerine tutunup diğerlerini ihmal ediyoruz. Onlar da tam olarak bunu yapıyordu.
اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Evliyâu lillâhi min dûnin nâsi fe temennevul mevte in küntüm sâdikîn
(Cuma, 6)
وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُٓ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ
Ve lâ yetemennevnehû ebedâ bimâ kaddemet eydîhim
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Vallâhu alîmun biz zâlimîn
(Cuma, 7)
Allah zalimlerin kim olduğunu bilir. Allah yaptığınız zulümleri bilir. Allah her şeyi bilendir. Bunun ne kadar sorgulayıcı olduğunu görüyor musunuz? Bu, Allah’tan (Azze ve Celle) gelen ne kadar hassas, adeta cerrahi bir yanıt.