‌وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ

​(Ve lev ennehum ekâmû et-Tevrâte ve’l-İncîle ve mâ ünzile ileyhim)

​Eğer Tevrat’ı yaşasalardı, eğer İncil’i yaşasalardı ve Rablerinden kendilerine indirileni hayata geçirselerdi…

‍(Maide, 66)

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

‌يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

​(Fes’av ilâ zikrillâhi ve zerû’l-bey’. Zâlikum hayr lekum in kuntum ta’lemûn.)

​Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

‍(Cuma, 9)

‌رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

​(Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlu’l-ukdeten min lisânî yefkahû kavlî.)

‍(Taha Suresi, 25-28)

El-hamdu lillâhi ves-salâtu ves-selâmu alâ rasûli’l-lâhi ve alâ âlihî ve sahbihî ecme’în. Emmâ ba’d.

Herkese selamun aleyküm ve rahmetullahi teala ve berakatuh.

Bugün 9. ayet üzerindeki sohbetimizi toparlamaya çalışacağız. Kaldığımız kısım tam olarak şurası:

‌فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

​(Fes’av ilâ zikrillâhi ve zerû’l-bey’. Zâlikum hayr lekum in kuntum ta’lemûn.)

​Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

‍(Cuma, 9)

Burada “koşun” diye çevirdiğim سَعِيسَعْي (Sa’y) kelimesi, سَعْوَة (Sa’ve) kökünden gelir; ki bu da yaktığınızda hızla tükenen mum veya balmumu anlamına gelir. İlginç bir türeme ama Yahudi ve Hristiyan topluluklarındaki liderlik makamı için de bu kelime kullanılırdı. Yani dini liderlerine سَاعِي يَهُود (Sâ’î Yehûd) veya سُعَاتُ الْيَهُود (Su’âtu’l-yehûd) ve سُعَاةُ النَّصَارَى (Su’âtu’n-nasârâ) dendiğini de görüyoruz.

Kur’an’ın Sözlü Deyimleri çok önemli bir kitaptır. Elhamdülillah, Bayyinah’ta bunun biraz çözümlemesini yaptık ama orijinal eser Profesör Mustansir Mir tarafından kaleme alınmıştır. Kur’an çalışmalarında İngilizce dilinde gerçekten çok değerli olan nadir kaynaklardan biridir. Kur’an’daki bazı özel ifadelerin sözlüğü niteliğindedir. Şimdi bu fiil hakkında doğrudan oradan bir bölüm:

Bu fiil, سَعْي (Sa’y) kelimesinin hem gerçek hem de mecazi anlamlarını; yani hareket etmeyi ve çaba sarf etmeyi bir araya getiriyor. Bunun anlamı şu: Sadece koşmakla kalmayın, Allah’ı zikretmek için gerçekten yoğun bir gayret gösterin. Yani ciddi bir efor sarf edin. Cuma ezanını duyar duymaz büyük bir ciddiyetle namaz için hazırlanmaya başlayın ve sonra mescide doğru yola koyulun.

Şöyle düşünün; hani bir düğüne ya da bir törene davet edildiğinizde en güzel kıyafetlerinizi giyer, hazırlanırsınız. En iyi halinizde görünmek için zaman ayırırsınız ve oraya erkenden gitmeye çalışırsınız; çünkü en iyi yeri kapmak istersiniz. İşte Cuma namazı için takınmamız gereken zihniyet tam olarak budur. Öyle son saniyede koştur koştur yetişilecek bir şey değildir.

Aslında geleneksel olarak mescide en son hatip gelirdi. Herkes zaten gelmiş ve onun çıkmasını bekliyor olurdu. Muhasebede LIFO diye bir terim vardır; “Son giren, ilk çıkar” anlamına gelir. Bu da günümüzde hutbelerin standart bir uygulaması oldu. İnsanlar geliyor, içeri en son giren kendileri olsun diye çabalıyorlar böylece ilk çıkan da onlar oluyor, değil mi? Tam bir LIFO. Ayrıca, en son giren olduğunuzda, çıkışa en yakın siz olursunuz. Böylece Cuma boyunca sürekli ayakkabılarınıza bakarsınız ve oradan ilk tüyen de siz olursunuz, değil mi?

Buradaki asıl mesele, Allah’ın bu muazzam zikri için gerçekten çaba sarf etmemiz gerektiğidir. Çünkü Allah bu namazın önemini tarif etmek için her yolu kullanmıştır. Bunun surenin en can alıcı noktasına yerleştirilmesi, bu namazın Allah katında ne kadar değerli olduğunun da altını çizer.

Kur’an’da Allah’ın defalarca tekrarlamadığı bazı şeyler vardır. Onlardan sadece bir kez bahseder. Ve o tek yer, çok kilit bir nokta haline gelir. Cuma namazından da Kur’an’da başka hiçbir yerde bahsedilmez. Sadece burasıdır. Ramazan orucundan da Kur’an’da başka bir yerde bahsedilmez; sadece Bakara Suresi’nde geçer. O kadar. Oruçtan bir kere bahsedilir ve biter. Orucun detayları orada anlatılır, o kadar. Oruç tutan insanlara dair bazı dolaylı atıflar bulabilirsiniz ama doğrudan orucun kendisinden bahsetmez.

اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا (İzâ nûdiye lissalâti min yevmil cümuati fes’av). Bu da demek oluyor ki, Cuma günü programınızı boşaltmalısınız. Ekstra önlemler almalısınız. Daha iyi giyinmelisiniz. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:

‌خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ

​(Huzû zînetekum inde kulli mescid)

​Her mescitte ziynetinizi alın…

‍(A’raf, 31)

Her ibadethanede güzelliğinizi kuşanın. İbadethane, secde yeri olduğuna göre, şık giyinmek ve her açıdan güzel görünmek için Cuma namazından daha iyi bir zaman olamaz. Bizim de buna gerçekten bu şekilde yaklaşmamız gerekir.

Alışverişi Bırakmak

وَذَرُوا الْبَيْعَ (Ve zerû’l-bey’) Ve sonraki kısma geliyoruz: “Alışverişi bırakın.” Biraz وَذَر (Ve zer) kelimesinden, yani “bırakmaktan” bahsedeceğim. الْوَذْرَةُ مِنَ اللَّحْمِ (El-vezratu mine’l-lahm) küçük, kemiksiz bir et parçası demektir. ذِرَة (Zira) bir damarın içindeki düğüm. Veya ذَرْ (Zer) bir kesik. Aslında وذر (Ve zer) kesik demektir. Küçük et parçaları. Küçük kesiklere aslında وَذَر (Ve zer) denir. Aynı zamanda şu anlamda da kullanılır… Hani bir kasap sürekli et keser, doğrar ya? İşte o sırada etrafa sıçrayan ve sonradan temizlemesi gereken küçük parçalar vardır. İşte o parçalara وَذَر (Ve zer) denir. Geride kalan, değeri çok az olan veya hiç olmayan, çöpe atılan şeyler. İşte o parçalar وَذَر (Ve zer) olarak adlandırılır.

Arapçada تَرَكَ (Terak) bir şeyi bırakmak demektir. وَذَرَ (Ve zer) ise uğraşmaya değmeyen, kıymetsiz bir şeyi bırakmak demektir. Yani, değersiz olan bir şeyi bırakmak. وَذَرُوا الْبَيْعَ (Ve zerû’l-bey’) Alışverişin burada değersiz bir şey olarak tasvir edilmesi için تَرَكَ (Terak) yerine وَذَرَ (Ve zer) kelimesi kullanılmıştır. Eğer اُتْرُكُوا الْبَيْعَ (Utrukû’l-bey’) deseydik, تَرَك (Terek) değerli bir şeyi bırakmak anlamına gelebilirdi. Buna karşılık, surenin son ayetinde تَرَكَ (Terak) kelimesini göreceğiz.

‌وَتَرَكُوكَ قَٓائِماًۜ

​(Ve terakûke kâimen)

‍(Cuma, 11)

Dolayısıyla bu iki bırakma eylemi arasında aslında çok temel bir fark var. Buradaki bırakma, önemsiz ve değersiz bir şeyi geride bırakmakla ilgilidir. Sanki çağrıldığınız o yüce şey, elinizdeki o ticareti bir anda anlamsızlaştırıveriyor.

Biraz da بَيْع (Bey) kelimesinden bahsedelim. Her ne kadar alma, satma, anlaşma gibi yan anlamları olsa da, بِيعَةُ النَّصَارَى (Bî’atun-nasârâ) aslında kilisenin, ettiği yemin, ant veya sözdür. Buna Katolik Kilisesi’nde böyle denir. Buna Hristiyanların, Katolik Kilisesi’nin بِيعَة (Bî’a) denir. Ancak yine de بَيْع (Bey) kelimesi en genel anlamıyla satmak demektir.

Öncelikle bu kelimenin bu ayetteki önemini kavramamızı istiyorum. Eğer ticaretle uğraşıyorsanız, bir işin birçok farklı bileşeni olduğunu bilirsiniz. İş demek yatırım demektir, çünkü yatırım yapmadan bir iş kuramazsınız. Birilerini işe almak, ürün stoklamak, dükkân veya depo inşa etmek gibi bir sürü masrafınız olur. Bütün bunlar için kaynak gerekir. Eskilerden düşünün; o dönemlerin ticareti olan çiftçilik de bir iştir. Toprak satın almak büyük bir yatırımdır. Tohum almak büyük bir yatırımdır. Canlı hayvan stoklamak; koyun, inek, at vesaire almak büyük bir maliyettir. Onları beslemek ayrı bir masraf kapısıdır. Sonra onlara bakacak insanları tutmak yine devasa bir masraftır. Bütün bunlar hep masraf, masraf, masraf… Sürekli bir gider, değil mi?

Fakat ticarette öyle bir an vardır ki, çekilen bunca çileye değdiğini hissettirir. Ticarette yaptığınız çoğu şey aslında harcamadır. Sadece tek bir şey bunu anlamlı kılar. Nedir o? Satış anı! Satış yapamıyorsanız, o kadar emeğin hepsi boşa gitmiş demektir. Fabrikanız olabilir, çalışanlarınız olabilir, bir ürününüz olabilir, binlerce, on binlerce parça üretim yapabilirsiniz; ama bunları satamıyorsanız, işiniz tamamen çökmüştür. İşte günün sonunda, tüm bu ticari faaliyetin zirvesi ve asıl gayesi satış yapmaktır.

Bir satış elemanının gerçekten çok zor bir hayatı vardır, örneğin bir araba satıcısı. Eskiden gezici satıcılar vardı. Amerika’da kapı kapı dolaşıp bıçak ve mutfak eşyaları satarlardı. Kapıyı çalarsınız: “Merhaba, size şu ürünümüzü tanıtabilir miyim?” İnsanlar kapıyı yüzünüze çarpar. Üniversitedeyken ben de satış işi yapmıştım. Toptan dizüstü bilgisayar satan bir şirket için çalışıyordum. Ofislere satış yapıyorduk. Eğer bir şirket tüm bilgisayarlarını yenilemek isterse, yarı fiyatına bizden toplu alım yapabiliyordu. “İlk temas araması” diye bir şey vardır; tanımadığınız şirketleri arayıp kendinizi tanıtırsınız. Size “Umarım bugün geberirsin” derler. Gerçekten en kaba şeyleri söylerler. Telefonu yüzünüze kapatıverirler veya “Bekle bekle…” deyip oyalarlar. Yani günde ortalama 300-400 arama yapıyorsunuz; bu da günde ortalama 350 hakaret işitmek demektir. Belki içlerinden biri “Bana detayları gönder” der. Hatta “Bana faks çek” derdi. Yaşım da buradan belli oluyor. Neyse, olay buydu işte.

Fakat onca acıyı çekmeye ne değiyordu, biliyor musunuz? Bir tane satış yaptığınızda havalara uçuyordunuz, herkesle çak yapıyordunuz. Şimdi şöyle düşünün, benim durumumu ele alalım. Onca aramayı yapıyorum. Bütün müşteriler telefonu yüzüme kapatıyor, bana küfrediyor, hakaret ediyor. Bininci aramanın sonunda bir müşteri çıkıp diyor ki: “Gerçekten mi? Elinizde kaç tane var? Toplam kaç adet? Hmm, 50 mi? Sadece 50 tane mi? Daha fazlasını bulabilir misin?”

O an saate bir bakıyorum, günlerden Cuma ve saat 12:30 olmuş. Hutbe ise 13:15’te başlayacak. Cuma namazına gitmek de tam 15 dakika sürüyor. O an “Evet, bir saniye…” İçimden “hâlâ yetişebilirim” diyorum. Saat oluyor 13:00. Hâlâ satışı bağlamaya çalışıyorum. “Hâlâ yetişebilirim.” Saat 13:05 oluyor. “Tamam, Hutbenin ilk kısmını kaçırırım ama namaza yetişirim.” diyorum. Satışı da kaçırmak istemiyorum çünkü bu fırsatın bir daha elime geçip geçmeyeceğini bilmiyorum. Ama müşteri, “Senden nefret ediyorum, burayı bir daha asla arama! Polisi arayacağım, nerede yaşadığını bulacağım…” falan deseydi, eğer aldığım çağrılar hep böyle olsaydı, Cuma’ya erkenden gitmiş olurdum. Anlıyor musunuz? Ama böyle bir satış fırsatı yakaladıysam, “Dur bir saniye, şunu bir halledeyim.” diyebiliyorum.

Toptancılık yapan eski bir arkadaşım vardı, bana anlatmıştı; tam saat 13:00’te kendisini arayan bir müşterisi varmış çünkü arkadaşımın Cuma için 13:05’te çıkacağını biliyormuş. Büyük bir sipariş vermek için her Cuma tam 13:00’te arıyormuş. Arkadaşım, “Bugün Cuma, gitmem lazım” deyince, müşteri, “Ah, doğru ya, kusura bakma,” deyip kapatıyormuş. Satış kaçtı. Sonraki hafta, saat yine 13:00. “Çok büyük bir fırsat var. Sadece 30 dakika ayır.”

“Hayır, ayıramam, 5 dakika sonra çıkıyorum.”

Her hafta arıyormuş. İşte o müşterinin adı Şeytan’dı. Şeytan Dave.

Hasılı Allah, ticaretin en kazançlı kısmı olan “satış”tan bahsetmiştir. Satış, parayı kazandığınız andır. Kârı elde ettiğiniz an, satış anıdır. Bunca emeğin nihayet meyvesini verdiği andır satış. Başından beri uğruna çalıştığınız şeydir. Eğer bu, tam da Cuma namazı vaktine denk geliyorsa, onu elinizin tersiyle itin. Diğer şeyleri bırakıp gitmek kolaydır. En zoru, o satışı bırakıp gitmektir. Bırakması en zor şey budur. Üstelik mesele sadece ticaret de değil.

Diyelim ki bir işe başvurdunuz ve kimse size geri dönmüyor. Mülakat için gelen o tek telefon, tam da Cuma namazı için mescitten içeri adımınızı atarken geliyor. Diyorlar ki, “Merhaba, bu pozisyon için sizinle görüşmek istiyoruz. 30 adayımız daha var ama sizin uygun olduğunuzu düşünüyoruz.” “Kusura bakmayın, namaza gitmem lazım,” deyip telefonu kapatmak. Hiç kolay değil, değil mi? Kesinlikle kolay değil. Çünkü bu da bir nevi satıştır. Sizin o anki “satış”ınız budur.

Allah alışverişi boşuna zikretmedi. Çünkü insanoğlu para kazanma, kâr etme umuduyla her zaman baştan çıkar. Allah buyuruyor ki, “Sadece şu birkaç saatliğine onu bırakmanızı istiyorum.” Biz ise “Ama bırakırsam paramı nasıl kazanacağım?” diyoruz. Allah ise ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ (Zâlikum hayrun lekum) buyuruyor. İşte bu, aslında sizin için daha hayırlıdır. Size bunun sizin için daha iyi olduğunu söylüyorum. Bana güvenmek zorundasınız. Allah bizden bu dünyanın nimetlerini; parayı, kârı, ticari anlaşmaları feda etmemizi istiyor. Çünkü bize şunu vadediyor: “Bana güvenin, size bundan çok daha hayırlısını vereceğim.”

إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (İn kuntum ta’lemûn) Eğer bu gerçeği bilirseniz. Eğer Allah’ın size söylediğine gerçekten iman ederseniz, Allah’ın sizi çağırdığı şeyin katbekat daha iyi olduğunu idrak edersiniz. وَذَرُوا الْبَيْعَ (Ve zerû’l-bey’) Alışverişi bırakın. Bırakın gitsin.

Maalesef, insanı en çok baştan çıkaran şey budur, değil mi? Bir ümmet zayıf düştüğünde, onu yoldan çıkarmak için bu kadar büyük bir cazibeye bile gerek kalmaz. Sadece şu kadar bile yeter: “Abi, oyunda henüz kayıt noktasına gelmedim, bekle şu save’i alayım. Şimdi durdurmak istemiyorum.” “Dizinin sezon finaline bir bölüm kaldı, şunu bir bitireyim de Allah’ı öyle zikredeyim. Yoksa dizideki kötü adamı ‘zikrederim’.” Cuma’ya gitmemek için üretilen saçma sapan mazeretler. “Aman, hutbede ne dendiğini anlamıyorum ki. Dilini bilmiyorum. Hem hutbe çok sıkıcı. Gerçekten de oradan hiçbir feyiz alamıyorum.” Ne hissettiğin neden bu kadar önemli? Allah, nida edildiğinde “Gidin” buyuruyor. Çağrıldığında gideceksin. Bu yüzden gidiyorsun zaten.

Hutbenin Amacı ve Hatibin Sorumluluğu

İşin bir de diğer yüzü var; bu, Cuma namazına giden cemaate değil, hutbeyi irad eden hatiplere yönelik bir derstir. Hutbe dediğiniz şey insana ilham vermelidir. Hutbe, kalpleri Allah’a yakınlaştırmalıdır. Hutbe, şu ruhu yaşatmalıdır:

‌يَتْلُوْا عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim)

‍(Cuma, 2)

Bir hatip olarak aklımda her zaman şu olmalı; kalpleri kirleten, toplumu yozlaştıran veya zihinleri bulandıran bir şeyler var ve ben bir şekilde Allah’ın kitabından, bu kirliliği biraz olsun temizleyecek bir şeyler aktarmalıyım. Neyin kirlettiğini bilmezsem bunu yapamam. Bu yüzden cemaatimle, insanlarla oturup konuşmalıyım. Neler oluyor? Hangi konularda zorlanıyorsunuz? Hayatınızda neler olup bitiyor? Aile içi meseleler nasıl? Toplumda neler yaşanıyor? İş dünyasında durumlar nasıl? Gençlerimiz ne durumda? Yaşlılarımız neler hissediyor? Ancak bunları bilirsem Allah’ın kitabına bakıp şöyle diyebilirim: “İşte burada Allah bu sorunu çözmeniz için size yardım ediyor.”

يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ (Yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkîhim). “Hayata dokunan ve güncel bir hutbe nasıl verilir?” derseniz, Allah’ın kitabı bir çözüm paketidir, arındırıcı bir hatırlatmadır. Fakat bunu kime hatırlattığınızı bilmiyorsanız, kime hitap ettiğinizin farkında değilseniz… Bana soru sormaya geldiğiniz anları düşünün. Bir saat boyunca size bir şeyler öğretmeye çalışıyorum. Sonraki 10-15 dakikada ise siz bana bir şeyler öğretiyorsunuz. Ben sizden öğreniyorum: Neler yaşıyorsunuz? Aklınızı ne karıştırıyor? Ne gibi sorularınız var? İçinizi ne kemiriyor? Canınızı ne yakıyor? Sorduğunuz soruların birçoğunun bende cevabı yok. Gerçekten bilmiyorum. Ama en azından soruların ne olduğunu biliyorum, böylece bu soruların cevaplarını Allah’ın kitabında aramam gerektiğini anlıyorum. Sanki bana ev ödevi veriyormuşsunuz gibi oluyor. Anlatabiliyor muyum?

İşte minberin, hutbenin asıl işlevi budur, böyle olması gerekir. Böylece insanlar Kur’an’ın, toplumu ve hayatlarını nasıl arındırdığını bizzat görebilirler.

‌وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

​(Ve zerû’l-bey’. Zâlikum hayr lekum in kuntum ta’lemûn.)

‍(Cuma, 9)

Allah ile Ticaret ve İsrailoğullarının İmtihanı

Şimdi, Kur’an’da “satışı bırakmak” ile bağlantısını görmenizi istediğim birkaç yer daha var. Bunlardan birincisi… Elbette ki satışı bıraktığınızda kârı da bırakmış olursunuz, değil mi? Ama Allah, Kur’an’da başka bir yerde, Bakara Suresi’nde şöyle diyor:

‌وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ

​(Ve mine en-Nâs men yeşrî nefsehu ibtiğâ’ mardâti Allah)

​İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için canını satar.

‍(Bakara, 207)

Dünyevi satışı bıraktınız ama aslında kendinizi Allah’a satıyorsunuz. Bakın, burada satın alan Allah’tır. Satın alan O’dur. Satılan “ürün” ise sizsiniz.

‌اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ

​(İnne Allâhe işterâ mine’l-mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumu’l-cennet.)

​Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vermek üzere satın almıştır.

‍(Tevbe, 111)

Bizim Cuma günümüz var; bizden önceki İsrailoğullarının hangi günü vardı peki? Onların Cumartesi günü vardı. Ve bizler, onların Cumartesi günü yaptığı hataları Cuma günü yapmamalıyız. O yüzden belki de onların Cumartesi gününü nasıl mahvettiklerini bilmemiz gerekir. Çünkü bu, Cuma’yı nasıl ihlal etmememiz gerektiğini bize öğretecektir.

A’raf Suresi’nde:

‌وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ

​(Ve iz kâlet ummet minhum lime te’ızûn kavmâ Allah muhlikuhum)

‍(A’raf, 164)

Bu, Sebt günüdür, yani Cumartesi günüdür. O gün balık tutmaları yasaktı. Kur’an onların حَاضِرَةَ الْبَحْرِ (Hâdıra’l-bahr) olduğunu, yani tam deniz kenarında, bir sahil kasabasında yaşadıklarını söyler. Bir sahil veya liman kasabasıydı. Yani birincil geçim kaynakları balıkçılıktı. Haftanın her günü balığa çıkarlardı ama ortada hiç balık olmazdı. Cumartesi geldiğinde balıklar kıyıya yanaşır; taklalar atar, havaya zıplar, sulara dalarlardı. Gözlerinin önünde zıplayıp dururlardı. Onlar da: “Haram olan tek gün şu balıklar zıplayıp duruyor, diğer günlerde ise ara ki bulasın,” diye söyleniyorlardı.

Bize nakledilene göre, Kur’an detaylandırmasa da temelde olan, Cuma akşamından ağları atıp Pazar sabahı toplamaya karar verdiler. Böylece balıklar geldiğinde o ağlara takılacaktı. Ya da sahile çukurlar kazdılar, dalgalar vurup balıklar kıyıya ulaştığında, tam geri döneceklerken bu çukurlara düşeceklerdi. Kendilerince, “Teknik olarak biz balık tutmadık ki, biz bu niyetle yapmadık.” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştılar.

Buradan ne öğreniyoruz? Teknik boşluklar bulmaya çalıştılar. Bugün de vergiden kaçınmak isteyenler teknik boşluklar arar, öyle değil mi? Avukatlar yasalardaki bu teknik boşlukları bulurlar. “Teknik olarak hiçbir yanlış yapmadım” derler. Ama Allah (ac) der ki Allah’ın kanunlarıyla böyle oyunlar oynadığınızda… Çünkü kuralların bir zahiri tarafı vardır bir de ruhu vardır. Zahiri yönü ihlal etmeseler bile, kesinlikle o kuralların ruhunu ihlal ediyorlardı. Çünkü bunu duyduğunuzda bile, “Eee, teknik olarak yanlış bir şey yapmadılar ki” diyebilirsiniz. Zahiren yapmadılar ama manen yaptılar, öyle değil mi?

Allah buyurdu ki, içlerinden onlara şöyle diyenler çıktı: “Yapmayın bunu. Sebt’i ihlal etmeyin. Bu kutsal bir gün. Allah bize bunu yapmamamızı söyledi.”

‌اِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ

​(İz kâlet ummet minhum lime te’ızûn kavmâ Allah muhlikuhum ev mu’azzibuhum azâbâ şedîdâ)

‍(A’raf, 164)

Böylece üçe bölündüler. Birinci grup Cumartesi yasağını ihlal edenlerdi. İkinci grup “Yapmayın etmeyin” diyen uyarıcılardı. Üçüncü bir grup ise şöyle diyordu: “Bunlara neden öğüt veriyorsunuz? Allah zaten bu insanları helak edecek. Şunlara baksanıza. Allah’ın sözünü bile dinlemiyorlar. Allah onların kökünü kazıyacak.”

اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ (Allâhu muhlikuhum.) Allah onları yok edecek, helak edecek. اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ (Ev muazzibuhum azâben şedîdâ) Ya da onları çok feci şekilde cezalandıracak. “Siz bu günahkâr insanlardan uzak durun. Sadece onlardan uzak durun. Onlar iflah olmazlar.”

‌قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

​(Kâlû ma’zireten ilâ Rabbikum ve le’allehum yettekûn)

Öğüt verenler, “İki sebepten öğüt veriyoruz” dedi. Birincisi, hiç değilse Rabbimizin huzurunda bir mazeretimiz olsun. Bu da demek oluyor ki, Müslümanlar diğer Müslümanlardan asla vazgeçmemelidir. Yine de birbirimize şefkatle nasihat etmeye çalışmalıyız. Sevgiyle… لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ (Lime te’ızûn kavmâ).

Bu ayette o kadar çok ders var ki! Bakın, ortada göstere göstere haram işleyen insanlar var. Başka bir grup da onlara nasihat etmeye çalışıyor. Ve kullanılan kelime وَعْظ (Va’z)dır. Arapçada bu kelime, kalbe dokunan yumuşak nasihat anlamına gelir. Görünüşe göre bu Müslümanlar hakkında tweetler atmıyorlar. Sebt’i ihlal eden bu insanlara reddiye yapmak için YouTube videoları da çekmiyorlar. Belli ki onları kâfir de ilan etmiyorlar. Nazikçe ve sevgiyle onlara sadece öğüt veriyorlar. Çünkü onlara saldırdığınızda, onları eleştirdiğinizde, “Allah sizi helak edecek, sizi gidi kâfirler, sizi gidi putperestler!” dediğinizde, ancak kalplerinde size karşı daha fazla nefret tohumu ekmiş olursunuz; sizin kalbiniz de onlara karşı kararır.

‌وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْۜ

​(Ve ellefe beyne kulûbihim.)

‍(Enfal, 63)

Allah’ın kalpleriniz arasına koyduğu o sevgi bağı kopup gider. En kötü haramları işleyen bu insanlar bile içlerinde bir yerlerde, derinlerde bir yerde “la ilahe illallah” diyorlar. Ulaşabileceğiniz bir ışık hüzmesi olabilir. Allah, Musa’ya Firavun’la bile yumuşak bir dille konuşmasını emrettiyse,

‌قُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً

​(Kûlâ lehu kavlâ leyyinâ)

‍(Taha, 44)

Allah, أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (Ezilletin alâ’l-mu’minîn) buyurduğu üzere diğer müminlere karşı alçakgönüllü olmak zorundayız. (Maide, 54)

İşte bu ayette bir grup diyor ki: “Boş verin şunları. Nasılsa Allah onları helak edecek.” İşte bunlar da o devrin klavye delikanlılarıydı, değil mi? Diğer grup ise, “Hayır hayır, onlarla saygın bir şekilde konuşmalıyız, belki geri dönerler.” لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (Leallehum yettekûn) “Neden hemen ümidinizi kesiyorsunuz?” diyordu.

‌فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ٓ

​(Felemmâ nesû mâ zukkirû bihî)

​Onlar kendilerine hatırlatılanları unutunca,

‍(A’raf, 165)

Allah şöyle buyuruyor:

‌اَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّٓوءِ

​(Enceynâ’l-lezîne yenhevne ani’s-sû’.)

​Kötülükten alıkoyanları kurtardık.

‍(A’raf, 165)

Allah sadece tek bir grubu, dert edinen ve uyaran grubu kurtardı. Onlar kurtuldu. Sonra şöyle buyuruyor:

‌وَاَخَذْنَا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَـ۪ٔيسٍ

​(Ve ehaznâ-llezîne zalemû bi’azâbin be’îs)

​Zulmedenleri ise çetin bir azapla yakaladık.

‍(A’raf, 165)

Burada asıl soru şu: “Zulmedenler” kimdi? Sahabe arasında bu konuda iki farklı görüş vardı, çünkü Allah kimin zulmettiğini açıkça belirtmemiştir. Burada hatalı olan iki grup olabilir. Cumartesi günü balık tutanlar ve onlara öğüt vermeyip umursamayanlar. Çünkü görünüşe göre, bu da bir zulümdür. Sahabeden bazıları her iki grubu kapsamadığını söylemiş. Bazıları ise her ikisini de kapsadığını. Ben şahsen her ikisini de kapsadığı görüşüne daha yakınım; çünkü Allah üç gruptan bahsedip sonra bunu ikiye indiriyor. Yani “Üçüncü grubu es geçti, artık onu da siz anlayın” gibi bir durum değil. Aksine, onlar da… Öncesinde uyaranlar مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ (Ma’zireten ilâ rabbikum) demişti. Hiç değilse bir mazeretimiz olsun. Demek ki o umursamazların bir mazereti kalmayacaktı.

İşte Cuma ihlali meselesi de böyle bir uyarı taşır. Mesela Cuma’ya gitmeyen birilerini tanıyorsunuz. Gitmesi gerektiği halde gitmiyor. Belki de ona nazikçe hatırlatmalısınız, “Sadece bir kere gel. Bir kere gel ve nasıl hissettiğine bir bak.” diye.

“Ama ben hiçbir şey anlamıyorum ki…”

“Ah, anlamak için gelme zaten! Sadece gel, çünkü bu sana iyi gelecek. Sadece söylüyorum, Allah hayatındaki bir problemi çözecek, bir şeyler değişecek.”

Bir şekilde onları ikna edin; nazikçe, yumuşakça… “Yeter ki bir gel.”

Allah, Arapça bir hutbeyi dinlerken orada öylece oturan gayrimüslim birinin kalbine bile bir hissiyat verebilir. Takvanın bir insana nasıl geleceğini asla bilemezsiniz. لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (Le’allehum yettekûn).

Takva ve Allah’ın Fazlı

Diğer yandan, Allah alışverişi bırakmamızı emretti, değil mi? Bu da satışı bıraktığınızda zarar edeceğiniz anlamına gelir. Belli ki, Allah rızası için bir zararı göze alıyorsunuz. Allah bizden önceki topluluklar hakkında şöyle buyuruyor:

‌وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ

​(Ve lev ennehum ekâmû et-Tevrâte ve’l-İncîle ve mâ ünzile ileyhim)

​Tevrat’ı hakkıyla yaşasalardı, İncil’i hakkıyla yaşasalardı, ve kendilerine indirileni hayata geçirselerdi;

‍(Maide, 66)

Rablerinden… مِنْ رَبِّهِمْ (Min rabbihim.) Eğer bunu uygulasalardı… Şimdi şu sözlere iyi kulak verin:

‌لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ

​(Lâ ekelû min fevkıhim ve min tahti ercülihim)

​Kesinlikle hem üstlerinden hem de ayaklarının altından (nimetler) yerlerdi.

‍(Maide, 66)

Allah gökten ve yerden onların rızık kapılarını ardına kadar açardı.

‌مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟

​(Minhum ummetun muktesidetun ve kesîrun minhum sâe mâ ya’melûn)

​İçlerinde hâlâ mutedil, adil bir zümre vardır; fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür!

Allah ne diyor? Açgözlülüğü Allah rızası için terk ettiğinizde, O ne yapar? Size hayal bile edemeyeceğiniz kadar çok şey verir. Rızkınıza bereket katar. Önünüze yeni fırsatlar çıkarır. Bir dükkânınız varken on dükkânınız olur. Beklediğiniz terfi üçe katlanır. Hiç ummadığınız kapılar açılır. Sırf birileri Allah’a karşı takva sahibi oldu diye.

Allah, Talâk Suresi’nde de bu duruma değinir ki bu hakikaten bu konudan bahsetmek için oldukça manidar bir yerdir.

‌وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاًۙ

​(Ve men yettekıllâhe yec’al lehu mahrecâ)

‍(Talak, 2)

‌وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُۜ

​(Ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib.)

​Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu hiç beklemediği bir yerden rızıklandırır.

‍(Talak, 3)

‌وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

​(Ve men yetevekkel ale’l-lâhi fe huve hasbuh.)

​Kim Allah’a güvenirse, Allah ona yeter.

Ancak önce takvalı olmanız gerekir. Bunun Talâk Suresi’nde (Boşanma Suresi) geçmesi çok ilginçtir, çünkü evlilik aynı zamanda finansal bir sorumluluktur. Birbirlerine muhtaçtırlar. Kadın maddi olarak eşine bağımlıdır. Peki kadın boşanırsa, kendi geçimini nasıl sağlayacak? Ebeveynleri yaşlanmış olabilir veya başka bir sorun olabilir, değil mi? Boşanma gerçekleşince bunun birçok finansal kaybı da beraberinde getirmesi muhtemel. Ya da kocanın, boşanmanın gerçekleşmesi için, nafaka veya çocuk yardımı için ödeme yapması gerekiyor ve bu ona ağır geliyor. İşte tam burada Allah diyor ki: “Evet, ama kim Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olursa, Allah ona bir çıkış yolu yaratacak ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandıracaktır.”

Bunun elbette insani bir boyutu da var. Eşlerimizi kendi rızkımızmış gibi görebiliyoruz, öyle değil mi? “Eğer bu kişiyle olmazsam, eğer o beni sevmezse, hiç kimse beni sevmeyecek. Kimse benden hoşlanmayacak. Ben bir zavallıyım.” Bazen de “Sensiz yaşayamam, ölürüm” diyorlar. Karşı taraf ise “Aslında ben seninle olduğum için ölüyorum” diyor. İnsanlar bazen bu hallere düşebiliyorlar. Biri “Sensiz yaşayamam” derken diğeri “Senin yüzünden can çekişiyorum” diyebiliyor. İşte Allah buyuruyor ki, o hastalıklı bağımlılığı Allah’ın takvasıyla değiştirin. Allah sizi hayal edemeyeceğiniz bir yerden rızıklandıracaktır.

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُۜ (Ve men yetevekkel alellâhi fe huve hasbuh.) Her neyse, evet, bir gün Talâk Suresi’ni öğretirken çok eğleneceğim belli. Başımı belaya sokacak gerçi ama her neyse.

Şimdi Emin Ahsen Islahi’nin tefsirinden ilginç bir noktaya değinelim, bu kısmı sizin için basitleştireceğim. Diyelim ki bu topluluktan biri kötü bir şey söyledi veya kaba bir davranış sergiledi. İki seçeneğim var. Ya doğrudan “Yakub” deyip, parmağımla Yakub’u işaret ederek ne yaptığını, ne dediğini, her şeyi herkesin içinde ifşa ederim. Ya da şöyle diyebilirim: “Hepimizin birbirimize karşı biraz daha sabırlı, saygılı ve anlayışlı olması; mesela Cuma namazı sırasında konuşmamamız, bizi daha güzel bir topluluk yapmaz mı?” Başka bir deyişle, olayı doğrudan kişiselleştirmedim. Konuyu genelde tuttum. Böylece muhatabım olan kişi, kendisinin kastedildiğini anlayabilir. Diğerleri de bundan ders çıkarabilir. Üstelik kimse rencide de olmamış olur. Anlıyor musunuz?

Allah bu ayetleri insanların Cuma’ya hakkıyla gitmediği veya Cuma’yı bırakıp gittikleri bir olayın üzerine indirmişti. Bağlam buydu. Ve bu bağlamda Allah pekâlâ o kişileri tek tek işaret edip “Sen bunu yapmamalıydın, sen de şunu yapmamalıydın!” diyebilirdi. Fakat Allah, bu mesajı genel bir çerçeveye oturtarak, “Ey iman edenler (ya da iman ettiğini iddia edenler), ezan okunduğunda Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın, bu sizin için daha hayırlıdır,” buyurdu. Ne kadar da pozitif bir pekiştirme, değil mi?

Namazın Edası ve Yeryüzüne Dağılmak

Sonra da “Namaz kılındığında…” buyuruyor.

‌فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ

​(Fe izâ kudıyet es-salât)

‍(Cuma, 10)

Biraz قَضَى (Kadâ) üzerine konuşalım. Arapçada gerçekten çok harika iki kelime vardır. قَضَى (Kadâ) ve أَدَاء (Edâ). قَضَيْتُ الْفَرْضَ (Kadaytu’l-farz) ve أَدَّيْتُ الْفَرْضَ (Eddeytü’l-farz). İkisi de temelde aynı anlama gelir: Görevimi yerine getirdim. Görevimi ifa ettim. Ama İslam kültüründe ve literatüründe süreç içinde şöyle yerleşmiştir: Eğer namazı vaktinde kıldıysanız “eda”, vakti geçtikten sonra kıldıysanız “kaza” etmiş olursunuz. Oysa orijinalinde ikisi de aynı şey demektir. Teknik olarak قَضَاء (Kadâ) ve أَدَاء (Edâ) birebir aynı anlamdadır.

Peki bu kelimenin asıl kök anlamı nedir? Karara bağlamak demektir. سُمٌّ قَاضٍ (Sümmün kâd) öldürücü zehir demektir; yani “işi bitiren”. Bir şeyi nihayete erdirmek, bitirmek, onunla olan işi tamamen kapatmaktır. Örneğin bir projeyi bitirdiğinizde, o projenin قَضَى (Kadâ)’sını yapmış, yani onu tamamlamış olursunuz. Artık o projeyle ilgili bir yükümlülük kalmamıştır. Ya da hani patronunuz “Şu işi bitirirseniz saat 5’ten önce çıkabilirsiniz” der ya? Veya anne babalar çocuklarına, “Ödevini bitirirsen hemen oyun oynayabilirsin” derler. Ama öncesinde değil. Çocuk ödevini bitirdiği an, “قَضَيْتُ (Kadayt) bitirdim!” diyerek sevinir. Ödevimi قُضِيَتْ (Kudıyet) ettim. Artık ödev falan borcum kalmadı. Bu yükümlülüğümü yerine getirdim, artık özgürüm.

قَضَى (Kadâ) kavramı aynı zamanda borçların ödenmesinde de kullanılır. Borcunuzu ödediğinizde özgürsünüzdür. Şimdi Allah burada قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ (Kudıyetis salât) ibaresini kullanarak namazın hakkı tam olarak verildiğinde, vaktinde kılındığında ne olacağını söylüyor. Ödeme yapıldığında… Yani Allah’a olan bu namaz borcunuzu ödediğinizde… Allah’a bu namazı borçlusunuz. Ve bu borcu ödediğinizde, فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ (Fenteşirû fî’l-ard).

Bu ayete bayılıyorum. Yeryüzüne dağılın. Her yere gidin! İsrailoğullarına evlerinde hapis kalmaları emredilmişti. Dağılamazlardı. Allah ise bize diyor ki, “Cuma namazını bitirin ve dağılın. Her yere gidin, yeryüzüne karışın.”

Her yere dağılın ne demek peki? Az önce Allah’ın kelamıyla ilhamla doldunuz. Sonra üniversiteye gittiniz. Kiminiz ofisine döndü. Kiminiz mağazasına gitti. Bazılarınız da Uber yapmaya devam etti. Yaptığınız iş her neyse… Restorandaki işinize, arkadaşlarınızla takılmaya veya evinize döndünüz. Nereye dönerseniz dönün, yanınızda ne götürdünüz? Oradan yanınızda bir parça nur götürdünüz. Allah, işte o nurun her yere yayılmasını istiyor. Allah, mescidin içinde yaşananların, dışarıdaki toplumu da etkilemesini istiyor. İşte bu yüzden, “Demir tavında dövülür” misali, “Nur en yoğun halindeyken, gidin ve onu her yere saçın” diyor.

Dağılın yeryüzüne ve bu nuru ofisinize taşıyın. Bu, ofise gidip “Tamam, ofisteyim, şimdi sıra bende, hutbe vermeye başlıyorum” demek değildir. Asla! Hayır, mesele sizin vaaz vermeniz değil. Ama dürüstlük hakkında bir hutbe dinleyip işe döndünüz diyelim ve yöneticiniz sizden bir projede yalan söylemenizi istedi. “Hayır efendim, yalan söylemeyeceğiz. Bunu doğruluktan şaşmadan da pekâlâ yapabiliriz.” diyeceksiniz. Doğru olanı savunacaksınız çünkü o mescitten dönerken yanınızda o nuru taşıdınız.

Tam birkaç arkadaşınızla sınavda kopya çekecektiniz ki, “Hayır hayır, Allah bizi görüyor” diyorsunuz. “Daha demin Allah’tan korkmak hakkında bir hutbe dinledim, 20 dakika sonra kalkıp o takvayı çiğneyemem. Bunu yapamam. Arkadaşlar, kopya çekmiyoruz. Sonucu ne olursa olsun, kopya çekmek yok! Şu kopya kâğıdını atın çöpe!” vesaire ve vesaire. Rüşvet yok, hile yok, ihlal yok.

Veya ailenizle ilgili bir hutbe dinlediniz; ailenin hakları üzerine bir hutbe.

‌وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

​(Ve in ta’fû ve tasfahû ve tağfirû fe inne’llâhe ğafûr rahîm)

​Eğer affeder, kusurlarına bakmazsanız…

‍(Teğabun, 14)

Bazen ailenizle tartışırsınız. Altı ay önce yaşanan bir meseleyi durmadan ısıtıp ısıtıp tekrar önlerine koyar ve sürekli başlarına kakarsınız. Ya da Allah, “Affedebilir, görmezden gelir ve hayatınıza devam ederseniz, şüphesiz Allah da bağışlayıcıdır” buyurduğu için eve gidip o kişinin yüzünü gördüğünüzde, içinizden “Şimdi tam lafı gediğine oturtmanın sırası” derken… Çünkü o lafı sokmazsanız yediğiniz yemekten keyif almazsınız. Kimi yemeği ketçapla sever, kimi de yemeği laf sokarak yemeyi sever. “Bunu söylemeden yediğim yemeğin ne tadı kalır ki!” Fakat o hutbeyi daha yeni dinlediniz ve bir anda yutkunup “Yemek de pek güzel olmuş, çok lezzetli” dersiniz. O nuru evinize taşımış oldunuz.

فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ (Fenteşirû fî’l-ard) Yeryüzüne dağılın. Peşinden çok güzel kelimeler geliyor: وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ (Vebteğû min fadlillâh.) Allah’ın fazlından nasibinizi arayın.

Buradaki “Allah’ın fazlı”, rızık demektir. Gidin para kazanın, ticaret yapın, fırsatları kovalayın. Gidin yeni yerler gezin. Gidin, öğrenin. Bütün bunlar Allah’ın bir lütfudur, fazlıdır. Peki bunun Allah’ın fazlı olduğunu nereden biliyoruz? Allah “fazl” kelimesini Hac ibadeti bağlamında da kullanmıştır.

‌لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِّنْ رَبِّكُمْ

​(Leyse aleykum cunâhun en tebteğû fadlen min rabbikum)

​Hacdayken Rabbinizin fazlından nasibinizi aramanızda (ticaret yapmanızda) size bir günah yoktur.

‍(Bakara, 198)

Sonuçta hacca dünyanın dört bir yanından insan geliyor, değil mi? İnsanlar kendi memleketlerinden eşyalar getirir; biri kumaş getirir, diğeri battaniye getirir, öbürü halı kilim getirir ve orada birbirlerine satarlar. Tam bir ithalat-ihracat meselesi, değil mi? Hacdayken bir yandan da ticaret yapıp para kazanıyorlar. İşte buna “Allah’ın fazlı” deniyor.

Şimdi Allah diyor ki: “Evet, ticareti bıraktınız, satışı bıraktınız ve Bana geldiniz. Şimdi dönün yeryüzüne, size ekstra fazlasını vereceğim.” Bu fazlanın adı nedir? Fazl! Beklediğinizden çok daha fazlasını vereceğim. Ama gidin ve onu arayın. Ayağınıza gelmeyecek, peşinden sizin gitmeniz gerek. Oturduğunuz yerden “Hani Allah’ın fazlı ne zaman gelecek?” diyemezsiniz. وَابْتَغُوا (Vebtegû) Peşine düşün! Allah’ın fazlını arayıp bulmaya çalışın! Elinize geçen her fırsatı değerlendirin.

Buradaki مِنْ (Min) (den/dan) edatı şu anlama da gelir; fazlın sadece ufak bir kırıntısını bile görseniz onu hemen yakalayın. Küçük bir fırsat yakalarsınız ve ondan sonuna kadar faydalanırsınız. Mesela stratejik sporlarda, karşınızdaki rakibe hücum ederken küçük bir açık ararsınız. İşte o küçücük açık, sizin stratejik hamleniz olur; sayı almak, nakavt vuruşunu yapmak veya her neyse artık, değil mi? O küçük fırsatı çok büyük bir fırsata dönüştürürsünüz.

İşte وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ (Vebteğû min fadlillâh) zihniyeti demektir ki: “Yoo hayır, kapı ardına kadar açık değil, o yüzden şansım yok” demeyin. Durun bir dakika! Kapı şu kadarcık, sadece bir milim bile aralık olsa, bunu ابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ (İbteğû min fadlillâh) olarak görmelisiniz. Bu Allah’ın lütfunun tamamı değildir; مِنْ فَضْلِ اللَّهِ (Min fadli’llâh) yani Allah’ın sunduğu fırsatın sadece bir zerresidir. Allah’ın verdiği bir imkânın işaretidir ve o kapı orada aralıktır, peşinden gidip o aralığı ardına kadar açmak artık size düşer. O fırsatı sonuna kadar değerlendirmelisiniz. Bu yüzden Allah, وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ (Vebteğû min fadlillâh) buyuruyor.

En manevi dersin bile maddi kazanımla böyle dengelenmesi ne kadar da muazzam, değil mi? Zaten bu surede önceden “fazl” kelimesi kullanılmamış mıydı?

‌‌ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

​(Zâlike fadlu’llâhi yu’tîhi men yeşâ’u vallâhu zû’l-fadli’l-azîm)

​Kur’an, Vahiy, ruhi arınma; bütün bunlar da Allah’ın fazlıdır.

‍(Cuma, 4)

İşte şimdi bu da Allah’ın fazlıdır; batıni/ruhani kazanımların ve zahiri/maddi nimetlerin en güzeli. Bir içsel tarafı var; Allah’ın kelamıyla ruhen arınıyoruz ki bu Allah’ın lütfudur. Bir de zahir boyutu var; şimdi gidip helal kazanç peşinde koşabilirsiniz. Allah’ın fazlını arayabilirsiniz; üstelik namazdan yeni çıktığınız için bunu Allah’ın nizamına göre yaşayarak, yani o kazancı sadece helal yollardan kovalayarak yapacaksınız, değil mi? İşte bereketi getirecek olan asıl şey de budur zaten.

Gerçek Zikir

Sonra şuraya bir bakın; Cuma namazına neden gitmiştiniz? Asıl gaye neydi?

‌اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى

​(İzâ nûdiye lissalâti min yevmil cümuati fes’av ilâ)

‍(Cuma, 9)

Allah’ı hatırlamak. Ana gaye ذِكْرُ اللَّهِ (Zikrullâhi) idi. Cuma namazı bitti. Gidin, hayata karışın; işinize, okulunuza, evinize veya ne yapıyorsanız onun başına dönün. Allah şöyle buyuruyor:

‌وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا

​(Vezkurûllâhe kesîrâ)

​Allah’ı çokça zikredin.

‍(Cuma, 10)

Bir dakika, hani zikir faslı ben Cuma’ya gidince bitmemiş miydi? Artık rahatlayıp cuma gününün keyfini çıkaracaktık? Ama “Hayır,” diyor, “İşte asıl şimdi Allah’ı bol bol anacaksınız.”

Şimdi ذِكْر (Zikr)’in iki farklı boyutunu öğrenmiş oluyoruz. İbadet olan bir ذِكْر (Zikr) vardır. Namaz kılarken yaptığınız ذِكْر (Zikr). Cuma hutbesini dinlerken, bir İslami derste otururken yapılan ذِكْر (Zikr). Kur’an okurken icra ettiğiniz bir ذِكْر (Zikr) vardır. Bir de bambaşka bir ذِكْر (Zikr) boyutu vardır. Kütüphanede ders çalışırken yapılan bir ذِكْر (Zikr) vardır. Ey delikanlı! Sen kütüphanede ders çalışırken o kız oradan geçtiğinde başını kaldırıp bakmamandır asıl zikir. İşte o Allah’ın zikridir. Yanındaki kişinin kâğıdındaki cevabı görebilecekken ve o sınava hiç hazır olmamana rağmen kopya çekmemendir. Bu da nedir peki? Bu da tam olarak Allah’ın bir ذِكْر (Zikr)’idir.

Kasapsındır, tartıya hile katıp müşterinin göremeyeceği şekilde etten çok kemik koyabilirdin, ama koymadın. Saf eti verdin. Onlara iyi yerinden vermek varken sırf yağ kakalayabilirdin; bunu da yapabilirdin, ama yapmadın. Çünkü sen ne yaptın? Allah’ı zikrettin. İşte Allah’ın zikri budur!

Öğrenciler bana “Ben de bir şeyler yapmak, Allah’ı zikretmek istiyorum” diyor. Evet, Allah’ı zikret! Karakterini dürüstlükle inşa et. Allah’ı anmak budur. أَوْفُوا بِالْعُقُودِ (Evfû bi’l-ukûd) Allah’ı anmaktır. Sözleşmelere, verdiğin sözlere sadık kalman Allah’ı zikretmendir. Sözünde durmak Allah’ı anmaktır. Güvenilir bir insan olmak, işlerinde dosdoğru olmak Allah’ı anmaktır. Biri sana hakaret ettiğinde, sen de ona aynı şekilde karşılık verebilirken, bunun yerine ne yaparsın? Kendini tutarsın. İşte zikir budur.

‌‌وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا

​(Vezkurûllâhe kesîrâ.)

​Allah’ı çokça zikredin.

‍(Cuma, 10)

Ruhunuz ilhamla doldu, o halde amellerinizle Allah’ı bol bol anın.

‌لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

​(Lealleküm tüflihûn)

​Ta ki kurtuluşa eresiniz.

‍(Cuma, 10)

Bir sonraki bölümde نشر (Neşer) ve فلح (Felah) kelimeleri üzerine birkaç kısa yorum yapacağım.