رَبِّشْ أَحْلِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَحْلُوا الْعُقْتَةَ مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُ قَوْلِي فَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَصَلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ أما بعد

Tekrar herkese, selamun aleyküm ve rahmetullahi teala ve berekatühü.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ (Rahman, 14)

Şimdi Allah, iki ayette, 14 ve 15. ayetlerde Allah insanlardan ve ardından cinlerden bahsediyor. Burada dikkat edilmesi gereken ilk ilginç ve önemli husus şu, Allah zaten “ikinizden” demişti. Sorulan soru şuydu: فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّمَانَ O halde ikiniz birden Rabbinizin hangi muhteşem işlerini küçümseyeceksiniz?

Bu soru zaten iki gruba işaret ediyordu. Ancak Allah henüz bu ikisinin kim olduğunu söylememişti, işte şimdi söylüyor. Dolayısıyla beklenti şuydu; önce cinler ve insanlardan bahsedecek, sonra “ikiniz” diyecekti, değil mi? Çünkü hiçbir bağlam vermeden sadece “siz ikiniz” derseniz, bu “siz ikiniz”in kim olduğunu nereden bilebiliriz ki?

Bu sorunun cevabını açıklamak için tefsir literatüründe bulabileceğimiz birkaç farklı görüş var. Hepsini sizinle paylaşmayacağım çünkü bana o kadar da ikna edici gelmediler. Bana asıl ikna edici gelen, Emin Ahsen Islahi’nin bu konuya yaklaşımı, o yüzden sizinle en çok aklıma yatan bu görüşü paylaşacağım. Tabii ki bu kesin doğru cevaptır demiyorum, sadece içime en çok sinen açıklama bu.

En-am Suresi’ndeki ayete göre, bu sure iki farklı gruba hitap ediyor. Allah burada, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldığını söylüyor. Bunlar birbirlerine fısıldarlar, birbirlerini kışkırtırlar. Bundan anladığımız, Peygamber Efendimiz (sav) bağlamında baktığımızda, Kureyşliler O’nun düşmanı ve durmadan en aşağılık hakaretlerle, saldırılarla çıkageliyorlar; O’nu küçümsüyor, hatta bir noktada sahabeye işkence bile ediyorlar. Tüm bunlar yaşanıyor. Bunları Kureyşliler yapıyor ama aslında arkalarında bunları yapmaları için onlara vesvese veren görünmez bir şeytan ordusu var.

Şeytanlar, içlerinden birinin, mesela Ebu Leheb’in Ebu Leheblik yaptığını, Ebu Leheb’e yakışır işler çevirdiğini görünce “Vay be, işe yaradı, hadi daha da ileri gidelim” diyorlar. Yani Ebu Leheb şeytandan ilham alıyor, sonra şeytan Ebu Leheb’in hareketini görüyor ve daha da kötüsünü yapmak için ilham alıp, onları daha büyük bir kötülüğe kışkırtıyor. Yani aslında birbirlerini kışkırtıyorlar, olumsuz bir kötülük sarmalı oluşturuyorlar. Dibe doğru giden bir sarmal.

İşte bu, Allah’ın bütün peygamberler için bir imtihan olarak belirlediği bir düzendir. Özellikle de Allah’ın Resulü (sav) en büyük peygamber olduğuna göre, elbette en büyük düşmanlarla karşılaşacaktı. Değil mi? Yani işleyen süreç bu. Görünen bir düşman var, bir de görünmeyen düşman var. Görünen düşman Kureyşliler, görünmeyen düşman ise cinler. Yani bu işi yürüten şeytanın yardakçıları.

İşte tüm bunların ortasında, Allah her iki gruba birden تُكَذِّبَانِ kelimesiyle sesleniyor ve cinler de dinliyor. Cinlerin gizlice dinlediğini biliyoruz. Onlar dinlerken, Kureyşliler bile, o kafirler bile muhtemelen “Bu ‘ikiniz’ kim?” diye merak ediyordur. Cinler de “Az önce ‘ikiniz’ mi dedi? İkiniz de kim?” diye şaşırmış olabilirler.

Sonraki iki ayette Allah insanlardan ve hemen ardından cinlerden bahsediyor, adeta cinlere şunu söyler gibi:

“Bu arada sizi görüyorum. Herkese görünmez olabilirsiniz, ama bu bana da görünmediğiniz anlamına gelmez.”

Böylece önce bir gizem yaratıyor, sonra da gizemi bizzat kendisi çözüp onlara sesleniyor.

İnsanın Yaratılışı: Salsal ve Fahhâr

Ancak onlara sesleniş biçimi gerçekten çok derin. Allah insanı yaratmasından bahsederken, ki bundan zaten surenin üçüncü ayeti olan خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ ile bahsetmişti. Surenin başlangıcında duyduğumuz şeyin, خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ’ın bir yankısını tekrar görüyoruz. Bunun şimdi tekrarlandığını görüyoruz. Buna dikkat etmeliyiz. Ama şimdi başka bir şey öğreniyoruz; bu bağlama tam oturan ekstra bir ayrıntı görüyoruz. Nedir o?

مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ Tıpkı kilden çömlek gibi kurumuş, çatırdayan çamurdan.

Sözlük anlamına da bakacağız elbet, ama özünde anlamı bu. Biraz daha derinlemesine inceleyeceğiz.

وَالْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ آدَمُ وَهُوَ أَصْلُ الْجِنْسِ yani Allah Adem’i (as) bundan yarattı. Adem’i bundan yarattığını söyleyerek, dolaylı olarak hepimizin bundan yaratıldığını kastediyor. Ama temelde bahsettiği kişi Adem (as).

اَلصَّلْصَالُ اَلطِّينُ الْيَابِسُ الَّذِي يَصِلُّ مِنْ يُبْسِهِ

Yani çatırtıya benzer bir ses çıkaran o kuru kum veya toprak parçası… Üzerinde yürüdüğünüzde çıtır çıtır sesler duyarsınız. İşte bu tür topraklar ‘tin yabis’ ya da ‘salsal’ olarak bilinir.

صَلَّ اللَّحْمُ Ette ‘sall’ olduğunda… Salsal kelimesi gibi; yani bozulup kötü kokmaya başladığında kullanılır. Örneğin eti pişirmediniz veya dışarıda bıraktınız, bozuldu ve leş gibi kokuyor. İşte buna da salla denir. Buradaki olay şu: kil, o çamur, öyle çok işlemden geçmiş ki, üzerine bir de iğrenç bir koku sinmiş. İşte bu duruma salla denir.

Aynı şekilde, su bozulduğunda da ona صُلْصُلَةٌ derler. Tencerenin dibinde suyu unuttunuz diyelim, zamanla bozulur ve kötü bir koku yayarsa, o suya صُلْصُلَةٌ denir. Bu kelime ayrıca hayvanların çıkardığı keskin ve nahoş sesler için de kullanılır. Bir eşeğin çıkardığı o yüksek ve çirkin ses gibi mesela. Bu aslında اَلْحَادُّ الصَّوْتُ الصَّالُّ dır.

Bütün bu anlamları birleştirdiğinizde ortaya çıkan şey, tok ses çıkaran bir tür topraktır. Peki bunu anlamak neden önemli? Hemen asıl benzetmeye döneceğiz, bunu bilmek önemli çünkü bu tür topraklarda hiçbir şey yetişmez. Suyu emmez.

Şu ana kadarki kısımlara bakarsanız, Allah bize bereketli toprağı anlatıyordu değil mi? Yani her canlının beslenebileceği yaşam alanlarını. Sonra yetişen meyvelerden bahsetti. Tabi ki meyvelerin yetişmesi için toprağın bereketli olması gerekir. Sonra ekinlerden bahsetti. وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ Besinleri içine alan, içinde zaten besin barındıran, suyu çeken yumuşak toprak.

Sonra aniden karşımıza öyle bir tablo çıkıyor ki, sanki yaşamın zıttı gibi. Cansız, işe yaramaz bir toprak. Sonra bunu كَالْفَخَّارِ çömlek gibi şeylerle kıyaslıyor. Bildiğiniz kil çömlek gibi. Burada الْفَخَّارِ diyerek kastettiği bu.

Bazı İngilizce meallerde yaygın bir kafa karışıklığı var. الْفَخَّارِ kelimesini alıp الْقَصَّاصُ (hikâye anlatıcı), اَلْخَبَّازُ (fırıncı) veya اَلْخَيَّاطُ (terzi) gibi… Bunlar belli bir meslekteki insanları tanımlayan Arapça kalıplardır. Bu yüzden “Aha, bu kelime çömlekçi olmalı. Çömleği yapan usta” diyorlar. Öyle değil. الْفَخَّارِ kelimesi yapısal olarak o kalıba benzeyebilir ama Arapça kullanımda anlamı bu değildir. Doğrudan çömleğin kendisine işaret eder. Yani Allah önce o killi toprağı tarif ediyor, ardından çömlek benzetmesini yapıyor.

İbn Atiyye’nin buradaki yorumu, Arapça metnin tamamını okumayacağım. Anlattığının özeti şu: Belki de Allah bu kelimeyi kullanarak insanı onurlandırıyordur. Çünkü onu özenle yapılan güzel bir nesneye benzetiyor. Çömlekler, vazolar ve buna benzer şeyler gerçekten de sergilenen ve evin güzelliğine güzellik katan şeylerdi. Belki de bu, insanların nasıl özenle şekillendirilip işlendiğini gösteriyor. Çünkü çömlekçilik bir sanattır. Onu simetrik yapmak için belli bir beceriye sahip olmanız gerekir. Yani bu belki de insana yapılmış bir tür iltifat olabilir. Onun görüşü bu yönde. Bana çok mantıklı gelmiyor, nedenini birazdan söyleyeceğim.

Sonuç olarak Allah, insanı tıpkı bir çömlek gibi, ses çıkaran kurumuş çamurdan yarattığını söylüyor.

اَلْفَاخِرُ مِنَ الْبُسْرِ “çömlek” (fahhâr) kelimesi aslında “fahr” kökünden gelir. Peki fahr ne demektir bilen var mı? Arap olmayanlar bile bilebilir. Gurur, kibir, işte fahr budur, değil mi?

Aslında kelimenin kökeni, içinde tohum olmayan kuru otla (samanla) ilgilidir. Ekininiz var ama tohumu yoksa, bu sadece hayvanlara yarar. Başka da hiçbir işe yaramaz. İşte buna el-fahir denir. Fahur ise memeleri kocaman ama sütü pek olmayan deveye denir. Memeleri kocaman. Yani hep gösteriş, icraat yok, anlıyor musunuz? İçi boş. Gerçekte içi boş olma durumudur.

Benzer şekilde fahhar, içi boş çömlekler için de kullanılır. Böyle kocaman çömleklerdir ama içlerinde hiçbir şey yoktur. İçleri bomboştur. Yani bu kelimenin kökenindeki düşünce, bir şeyin özden yoksun olmasıdır. İçi boştur, kof bir yapısı vardır veya içinde olmasını beklediğiniz şeyi barındırmıyordur. İşte fahur (kibirli) insan düşüncesi de buradan gelir. Fahur (kibirli) bir kişi; oldukça şişkin ama içeride pek bir numara olmayan biridir.

Çömlekle ilgili çok ilginç olan bir başka şey de boşken çok ses çıkarmasıdır. Ne kadar çok doldurursanız, o kadar az ses çıkarır. Aynı şey insanlarda da vardır. İçi en boş olanlar, sesi en çok çıkanlardır. Her şey hakkında söyleyecek bir sözleri vardır. İnsanların içi dolduğunda ise daha sessiz olurlar, her şeye yorum yapma ihtiyacı hissetmezler. İşte fahhar ile insanlar arasında gerçekten çok ilginç bir kıyaslama yapılıyor.

وَالَّذِي يَظْهَرْ بِأَنْ يَكُونَ الْفَخَارَ حَالًا مِنَ الْإِنسَانِ

İbn Aşur diyor ki: Bana öyle geliyor ki, bu insanın bir halidir. Yani özel bir şekilde yaratıldık. Belki de bizim şekillendiriliş biçimimize atıfta bulunuyor. Ama belki de içimiz boşken gerçekten fazla şişinme meylimize, böbürlenmemize de bir göndermedir. Ve bu da tekzib üzerine, hani Allah’ın nimetlerini yalanlama konusuna bir şerh niteliğinde olabilir, yani kibir, inkârın kaynağıdır.

İlginçtir ki, Necm Suresinin sonlarına doğru kullanılan ve buna benzeyen bir başka kelime de وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ idi. Sonlara doğru وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ diyor. İlginç, özgün bir kelime. Kur’an’da çok sık geçmez. Sâmid kelimesi aslında karşısındakini korkutmak veya sindirmek için göğsünü şişiren hayvanlar için kullanılan bir terimdir. Yani kendilerini daha büyük göstermek için. Sâmid aynı zamanda bağıra çağıra şarkı söyleyip dans etmeden önce göğsünü havayla dolduran kişiler için de kullanılır. Dolayısıyla havalara giren, etkilemeye çalışan, şarkı söyleyip dans eden tipler için kullanılırdı.

Hani lisede hep böyle itici, sürekli gereksiz yere yüksek sesle konuşan tipler olur ya. Öğretmen onları uyardığında da biraz beklerler sonra “umurumda değil” derler. “Çok da umurumdaydı” derler ama illa o “sâmid” duruşunu (şişinme) davranışını yaparlar değil mi? İşte bu, el-Fahhâr kelimesine çok benziyor.

Yani Allah sanki burada besleyici toprağı, kurumuş ve işe yaramaz olan bu killi toprakla kıyaslıyor. Sonra da insanın “fahhâr” gibi yaratıldığını tarif ediyor. Toprağın asıl olayı ekin vermesidir. Peki hasattan sonra toprağı tekrar kullanabilir misiniz? Evet. Toprağı pekala tekrar kullanabilirsiniz. Peki çömleği kırarsanız, o kili tekrar kullanabilir misiniz? Hayır artık işe yaramaz. Kullanılamaz.

Kendinizin neden bu kadar işe yarar olduğunu sanıyorsunuz ki? Bu dünyadaki yararlılığınız geçicidir. Bu dünyadaki varlığınız da geçicidir. Çömleğin var olmasının tek amacı, içinin bir şeyle doldurulmasıdır. Çünkü içiniz bir şeyle dolmuyorsa, hiçbir anlamınız yoktur. Sadece vitrin süsüsünüzdür. Başka da bir numaranız yoktur. Bu, insan üzerine o kadar derin bir yorum ki.

وَذَلِكَ أَنَّ التُّرَابُ أَلَّذِي مِن شَأْنِهِ أَتَّفَتُّتْ إِذَا صَارَ بِحَيْثُ يُجْعَلُ طَرْفَ الْمَاءِ وَالْمَائِعَاتِ وَلَا يَتَفَتَّتْ وَلَا يَنْفَخْ وَلَا يَوْقَعْ فَكَأَنَّهُ يَفْخَرُ عَلَىٰ أَفْرَادِ جِنْسِي

Razi’den gerçekten çok ilginç bir yorum. Çömleğe neden kibir kökünden gelen fahhâr denildiğini bulmaya çalışmış. Kibrin çömlekle ne alâkası var? Diyor ki, su toprağın içinden akıp gider. Ama eğer aynı toprağı bir dizi işlemden geçirip çömlek haline getirirseniz, artık içinde su tutabilir ve aniden bu çömlek kibre kapılır.

“Bakın ben ne oldum!”

havasına girer. Ki bu da insan tabiatı üzerine gerçekten ilginç bir yorum, değil mi? Çünkü biz de bir hiçtik, sonra insan vasfını kazandık ve aniden böyle havalara giriyoruz, kendimizi bir şey sanmaya başlıyoruz.

أَلْطِينُ الطَّيِّبِ إِذَا مَسَّهُ الْمَاءِ فَخَرُ عَيْرَبَابُ عَظْمَةٍ

İbn Atiyye’nin de buna benzer bir fikri var.

Tefsir Çalışmaları ve Öğrenci Katkıları

Size kısaca bu kişilerle ilgili küçük bir hikâye anlatacağım. Yakın zamanda Pakistan’a gittim. Orada yaklaşık üç hafta geçirdim. Bir ders veriyordum ve dünyanın dört bir yanından Müslüman öğrencilerle bu çalışmayı genişletip bazı denemeler yapmaya karar verdim. Pakistan’da, İslamabad Uluslararası İslam Üniversitesi adında harika bir kurum var. Tıpkı Malezya Gombak’taki Uluslararası İslam Üniversitesi gibi.

Seminerimde o okuldan öğrenciler de vardı ve dedim ki; aranızda İslami ilimler altyapısı olan, Usuliddin, Tefsir vb. bölümlerden mezun olmuş ve tefsir araştırmalarında benimle çalışmak isteyen öğrenciler varsa… Çünkü bu sureler üzerinde çalışıyorum; mesela şu an Rahman Suresi’ni çalışıyorum, sonra Vakıa ve diğerleri gelecek… Eğer bana asistanlık yapmak ve benimle birlikte araştırma yapmak isterseniz haber verin.

Böylece tek bir seminerde 50’ye yakın kişi başvurdu. Bana yardım eden bir grup arkadaşım vardı. Böylece bir tür mülakat süreci yürüttüler ve birkaç adayı seçtik. Sonra da onlarla görüşmeye başladım. Ulusal Kuluçka Merkezi de onlarla çalışabilmemiz için kendi mekanlarını kullanmamıza izin verme nezaketini gösterdi. Bu öğrencilerle birlikte çalıştık. Yaklaşık dokuz kız ve iki erkek öğrenciden oluşuyordu. Hepsi muhteşemdi. Maşallah. Arapçaları, konuları kavrama yetenekleri, tefsir çalışmaları muazzamdı. Birlikte Rahman Suresi üzerinde epey çalıştık.

Aslında ben daha buraya gelmeden önce, kuluçka merkezinde o ekiple beraber günde altı ila sekiz saat kadar çalışıyorduk. Surenin farklı bölümleri, kelimeler ve analizleri üzerinde çalışıyorduk. Ama şimdi ne yapıyorum? Bu derslerden önce her gün iki telefon görüşmesi yapıyorum. Zaten her gün kendim de yedi sekiz saat çalışıyorum. Ama bunun dışında iki arama yapıyorum. Birini Şeyh Sohaib Saeed ile, diğerini de o öğrencilerden bazılarıyla. Amacım sadece o günün ayetleri hakkındaki düşüncelerini almak. Çünkü araştırmayı benimle birlikte yapıyorlar. “Peki bu ayetler hakkındaki tedebbürünüz nedir?” diye soruyorum. İşte bugün, onlardan üçünün çok ilginç tespitleri oldu. Ben de bunları ek olarak sizinle paylaşacağım.

İlk düşünce bana ait: İnsana verilen lütuflar ile insanın kökeni arasındaki bu zıtlık sunulmuş. Yani Allah bu surede bize gerçekten çok fazla değer atfediyor. Kur’an’ı öğretmesiyle, beyanı öğretmesiyle, kâinatın düzeniyle, yeryüzündeki imkânlarla… Ve hemen ardından bizi şu noktaya götürüyor: Bu arada, sizler bu gezegendeki en işe yaramaz topraktan yaratıldınız. Tıpkı çömleğin yapılışı gibi. Çömlek pahalı malzemelerden yapılmaz. Bu yüzden en fakir köylerde bile çömlek vardır. Oralarda cam bulamayabilirsiniz. Öyle çok metal ya da mücevher de bulamayabilirsiniz, ama dünyanın herhangi bir köyünde çömlek bulabilirsiniz. Çünkü ham maddesi olabilecek en ucuz malzemedir.

İşte Samra şöyle bir düşünce ortaya attı. Dedi ki, insan bir işe yarayana kadar vitrin süsü gibidir. Tıpkı kullanılıncaya dek orada öylece boş duran çömlekler gibi. Gösteriş dışında orada ne işe yararlar ki? Yani orada sadece fahr (kibir/gösteriş) için durur.

Zeyd de buna gerçekten harika bir şey ekledi. Kendisi Pakistan’da bir köyde yaşıyor. Dedi ki; Bizim köyde yazın içine su koyarız. Suyu o çömleğe koyduğumuzda, hava ne kadar sıcak olursa olsun su hep soğuk kalır. İşte bu, insanın dayanıklılığı ve kapasitesi üzerine bir şerh olabilir. Ateşten yaratılan ve çok çabuk alevlenip öfkelenen cinlerin aksine İnsanlar ise en zor durumlar karşısında bile sakinliklerini koruyabilirler. Sabretme kapasitesine sahiptirler. Fahhâr kelimesi buna da işaret ediyor olabilir. Yani içsel gücümüze yönelik bir yorum da olabilir. İçimizi imanla doldurduğumuzda yaşadığımız o hali. Bu arada, Kur’an’da iman ve vahiy genellikle suya benzetilir. Sübhanallah. Yani çömleğin içi suyla dolduğunda serin kalabilir. Sizi içinizden sakinleştirebilir. Dışarısı kavurucu bir sıcaklıkta kaynıyor olsa bile içerisi serin kalır. Bu gerçekten çok güzeldi.

Surenin bağlamında, Sabiha sorduğu soruyla bende şu düşünceyi uyandırdı: hani surenin tamamında Peygamberimizin (sav) en azılı düşmanlarından bahsediliyor ya belki de Allah bu kelimeyi kullanarak “Aslında temel sorununuz kibriniz ve yaratılış kaynağınızı tanımamanız gibi duruyor” demek istiyor.

Cinlerin Yaratılışı: Mâric ve Nâr

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

Şimdi cinlere geçiyoruz.

وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ

Bazı yorumlar:

وَأَبُو الْجِنِّ، كَمَا أَنَّ الْإِنْسَانَ الْمَذْكُورَ هُنَا هُوَ أَبُو الْإِنْسِ،

İnsanların bu ayetle ilgili aklına ilk gelen şey şu: İnsanın topraktan yaratıldığı söylendiğinde bu Adem’e işaret ediyor olmalı. Çünkü bizzat topraktan yaratılan o. Öyleyse buradaki Cân da bütün cinlerin atasına işaret ediyor olmalı. Yani tıpkı tüm insanların atası Adem gibi, bu da tüm cinlerin atasına, yani el-Cân’a bir gönderme olmalı. İmam Razi ve diğer müfessirlerin söylediği de budur.

Asıl soru şu: O (cinlerin atası) İblis midir? Bu ilginç bir soru ama kimsenin de pek umurunda olmayan bir detay. Çünkü Allah bize bir şeyi söylemiyorsa, bu bizim için gerekli olmadığı içindir. O yüzden buna kafa yormayın. İblis tüm cinlerin atası mıdır? Açıkçası ben hayır demeye meylediyorum, çünkü zaten başka cinler de vardı. Zaten cinler yaratılmıştı.

Bir diğer ilginç husus da, Allah Cin Suresi’nde cinlerin şöyle dediğinden bahseder;

“İçimizdeki beyinsiz saçma sapan şeyler söylüyor.”

İçimizdeki beyinsiz derken kimi kastediyorlar? İçlerindeki beyinsiz, İblis’tir.

“Babamız delirmiş”

demiyorlar.

“İçimizdeki o beyinsiz mantıksız şeyler söylüyor”

diyorlar. Yani ilk yaratılan cin o olmayabilir. Sadece cinlerden biridir. Ama buradaki (Cân), yaratılan o ilk cine gönderme yapıyor olabilir.

هُوَ الْجِنُّ بِنَفْسِهِ، فَالْجَانُّ وَالْجِنُّ وَصْفَانِ مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ، كَمَا يُقَالُ مِلْحٌ وَمَالِحٌ

Yani cin kelimesini kullandığınızda tüm o türe, atıfta bulunursunuz, tamam mı? Ama “Cân” dediğinizde, onun vasfına atıf yaparsınız. Yani cin vasıflarını taşıyan birine, yani tek bir cine. Dolayısıyla Cân, tüm türe değil, tekil bir cine işaret eder. İmam Razi’nin burada dikkat çektiği nokta tam olarak budur. Bu Ebûhüm ve Ebûnâ ayrımıyla aynı şeydir.

Şimdi cinlerin nasıl yaratıldığına bir bakalım. Allah مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ diyor. Burada epey bir Arapça not var. Özet geçeceğim. “Marac” iki anlama gelir. Birincisi salıvermektir. Serbest bırakmak yani “İrsal”. Aynı zamanda bir şeyleri birbirine karıştırmak anlamına da gelir. Yani bir şeyler birbirine karıştığında buna “mâric” denir. أَمْرٍ مَرِيجٍ birbirine girmiş, karışmış iki şey.

مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ ise, elbette bir ateş ve o ateşin yakıtı vardır. Mâric, içinde ateş barındıran ve aynı zamanda bir yakıtı olan bir tür karışımdır. Ancak o yakıtın ne olduğundan bahsedilmiyor. Fakat bu ikisi birbirine karışıp birleşiyor ve bir tür ateş oluşturuyorlar. İlginçtir ki “nâr” kelimesi nekredir, yani “herhangi bir tür ateş” anlamına gelir.

Tüm bunlar şu kapıya çıkıyor:

  • Kimileri mâric’in dumanlı bir ateş olduğunu söylüyor.
  • Kimisi ise birbirine karıştığı için dumansız olduğunu söylüyor.
  • Kimileri de bunun ateşin kıvılcımı olduğunu söylüyor.
  • Kimileri de ateşin görünmeyen kısmı olduğunu iddia ediyor, ki ben de buna inanmaya meylediyorum. Ateş, kendi maddesiyle görünmez olana kadar karışır.

Ekibimizdeki üyelerden biri bir bilim insanı, kimya mezunu. Bize laboratuvarlarda bazen çok farklı türde ateşlerin olduğunu anlattı. Isısı yüksek olmayan ateşler varmış. Elinizi içine sokabiliyorsunuz ve hiçbir şey olmuyor. Kimyacılar gariptir. Böyle tuhaf şeyler yaparlar. Bazen de tamamen görünmez ama son derece tehlikeli ateşler olurmuş. Laboratuvarınız alevler içinde kalabilir ve siz bunu görmeyip farkına bile varmazsınız. Ve ölebilirsiniz.

Yani ateşin farklı türleri vardır. Bütün ateşler aynı değildir, hepsi aynı görünmez. Aynı yanma özelliklerine sahip değillerdir. Isı dereceleri farklıdır. Çıplak gözle aynı görünmezler. İşte bu yüzden Allah “ateşten” derken, aslında bizim aşina olmadığımız bir tür ateşten bahsediyor. Çünkü bizim yine aşina olmadığımız bazı karışık materyallerden oluşuyor. Allah bize bunun detayını vermiyor. Ama bunun birleşip en nihayetinde başlı başına bir tür ateşe dönüştüğünü söylüyor.

Öyleyse cinlerin bizim gördüğümüz bildiğimiz o ateşten yaratıldığını düşünmemeliyiz. Eğer öyle olsaydı, kullanılan dil وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَارِجٍ مِنَ النَّارِ şeklinde olurdu. “Nâr” kelimesinin başında elif-lam takısı olurdu. Orada elif-lam olmaması, bunun نَوْعٌ مِن نَّارٍ olduğu anlamına gelir. “Bir çeşit ateşten” anlamında. Belki de bizim bilmediğimiz bir tür ateşten. Değil mi? Bu yüzden bizler bazen kendimizi hapsedip “Mangal yapmayın çünkü cinler, çünkü ateş…” Hayır, mangal yapabilirsiniz. Bu “en-nâr” yani sizin yaktığınız ateştir. Cin ateşi değildir. O Allah’ın yarattığı başka bir şeydir. Peki o ateş nerede yaratıldı? Dünyada mı? Yoksa başka bir yerde mi? Allah bunu bize söylemiyor.

وَجُعِلَ الْإِنسَانَ أَفْضَلْ مِنَ الْجَانِ فَإِذَا نَظَرَ إِلَى أَصْلِهِ عَلِمَ مَا أَنَّهُ مَا نَالَ الشَّرَفِ إِلَّا بِفَضْلِ اللَّهِ تَعَالَى

Razi’nin sorduğu bir soru var, çünkü İmam Razi bunu çok sever. Sürekli sorular sorar. Diyor ki, “Bu ayeti okuduğumda aklıma şu sorular geliyor.” Sonra da o sorulara cevap bulmaya çalışıyor. Şöyle soruyor: Neden cinlerden bahsedilmiş ki? Bu sure insanoğluna lütfedilen nimetler hakkında. Hâlâ “nimet” kelimesine takılıp kalmış durumdalar. Öyle değil mi? Çünkü yaygın görüş bu. Ben ise alaa’nın ne olduğunu önceden açıklamıştım. Alaa’ ne demek? Harikalar. Muhteşem işler, değil mi?

Yine de buradaki odak noktası insanlara bahşedilen benzersiz, harikulade lütuflar olduğu için, -elbette ayetlerde o “nimet” vurgusunu, o tadı hissediyoruz- o yüzden Allah bizi tıpkı hayvanlarla kıyasladığı ve ne kadar üstün tutulduğumuzu gördüğümüz gibi, bu kez de cinlerin ateşten yaratıldığını, yıkıcı olan ateşe karşın bizim ise aksine sakinleştirici, inşa edilebilen bir maddeden yaratıldığımızı anlatıyor. İçinde besin barındıran bir maddeden yaratıldık. Hayat üreten bir maddeden. Bizi dünyaya, toprağa bağlayan bir maddeden. Ve böylece topraktan yaratıldığımız için rızkımız da topraktan gelir. Yeryüzünün nitelikleri bizim de niteliklerimiz haline gelir, değil mi?

Toprak içinde büyük bir potansiyel barındırır. Toprak çok çeşitli bitkiler üretebilir. Topraktan çok çeşitli ürünler çıkabilir. Çok çeşitli yaşam formları yeryüzünde barınabilir. Biz insanlar da çeşitli becerilere, çok yönlü bir üretim kapasitesine sahibiz. İnsan aklı inanılmaz şeyler başarabilir. Fiziksel olarak da pek çok farklı iş yapabiliriz. Hepimiz çok farklıyız. Müthiş bir çeşitliliğe sahibiz. Peki tüm bunlar nereden geliyor? Topraktan yaratılmış olmamızdan.

Cinler ise doğası gereği en fazla bir şeyleri yakıp yıkmaya, yok etmeye yarayan bir maddeden yaratılmıştır. İlginç olan bir diğer husus da şu; cinler insanı yok edemeyecek bir ateşten yaratılmıştır. Çünkü toprağı ateşe verdiğinizde kil elde edersiniz; onu da çömlek yapımında kullanıp ortaya bir eser çıkarırsınız. Yani şeytanlar bize saldırdığında ve o ateşin sıcaklığını hissettiğimizde, eğer gayemizi doğru kavrarsak, bu bizi yok etmek yerine sadece pişirip sağlamlaştırır ve daha da güçlü kılar, değil mi? Yani bize ateşe karşı böyle inanılmaz bir üstünlük verilmiş.

Bu arada, bir ateşi söndürmenin en iyi yollarından biri nedir? Sadece su değil, topraktır. Toprak ateşi söndürebilir, çünkü toprak yanıcı değildir, öyle değil mi? Yani ateşe karşı bize taş-kağıt-makas benzeri bir üstünlük verilmiş. Bu da insana verilen bir başka üstünlük,

وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ

خُلِقَ مِنْ نَارٍ خَالِصَةٍ أَوْ مُخْتَلِطَةٍ عَلَىٰ تَفْسِيرَيْنِ فِيهِ ابْتِدَائِيَّةٌ، فَالتَّنْكِيرُ لِأَنَّهُ أُرِيدَ نَارٌ مَخْصُوصَةٌ

Bu zaten anlattığım noktaydı. Bildiğimiz ateş türlerinden farklı olan özel bir ateşten söz ediliyor.

1800’lerin sonlarında, ortalarında yaşayan bazı Müslümanlar, Avrupa’da gerçekleşen ve bilimsel keşiflerin bir sonucu olan Sanayi Devrimi’nden o kadar etkilenmişlerdi ki, tüm Kur’an’ı bilimsel terimler üzerinden yeniden ele almaları gerektiğine karar verdiler. İşte 1800’lerde cinlerin aslında ateşten yaratılmış farklı bir varlık olmadığını, sadece çok çabuk öfkelenen insanlar olduğunu öne süren bazı tefsirler ortaya çıkmıştı. Melekler de bildiğiniz iyi insanlardır falan diyorlardı. Kur’an’daki her şeyi bilimsel olarak açıklama derdine düşmüşlerdi.

Bununla ilgili asıl sorun şu; bunu ancak metnin asıl diline sadık kalmazsanız yapabilirsiniz. Çünkü Kur’an’ın dili son derece açıktır. Nitekim o dönemin sonlarına denk gelen Âlûsî, bunlara bizzat şahit olduğu için bu ayet hakkında şöyle diyor;

وَفِي الْآيَةِ رَدٌّ عَلَىٰ مَنْ يَزْعُمُ أَنَّ الْجِنَّ نُفُوسٌ مُجَرَّدَةٌ

Bu ayet, cinleri bildiğimiz insan sananlar için son derece açık bir cevaptır. İnsan değiller. O yüzden Kur’an’ı eğip bükmeyi bırakın. Kur’an’ı kendi kültürel veya sosyal beklentilerinize uydurma eğiliminden vazgeçin. Bu eğilim geçmişte vardı, bugün de hâlâ varlığını sürdürüyor. Zaman zaman hâlâ Kur’an’a karşı bunu yapmaya çalışıyoruz.

Bir başka öğrencim Meryem, bu iki unsurla (toprak ve ateş) ilgili bir gözlemde bulundu. Ki ikisi de saf maddelerdir. Her ikisi de kendi başına orijinal yapılardır. Aslında iki tür de temiz ve saf bir özden yaratılmıştır. Sanki Allah onlara şunu söylüyor gibidir: Siz saf ve temiz kaynaklardan yaratıldınız. Öyleyse neden kirliliğe meylediyorsunuz? Madem özünüz temiz, neden sizi pisletecek şeylere koşuyorsunuz? Bunun gerçekten kıymetli bir bakış açısı olduğunu düşündüm.

Şimdi tekrar o soru soruluyor; فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

Şimdi hangi muhteşem işleri… Yani Allah şimdi benim neye odaklanmamı istiyor? Daha önce yedi farklı şeye odaklanmamı sağlamıştı. Şimdi ise kendi kökenime, kaynağıma odaklanmamı istiyor. Ayrıca cinlerin kökenine odaklanmamı da istiyor. Ve buna kıyasla bana ne kadar büyük bir üstünlük verildiğini düşünmemi… Hâlâ O’nun kudretli işlerini inkâr mı edeceğim? O halde Rabbinizin hangi alaa’sını inkar edeceksiniz? Sanki ayet şunu soruyor: Hâlâ doymadınız mı? Hâlâ tatmin olmadınız mı?

İki Doğu ve İki Batının Rabbi

Sonra ayetler devam ediyor.

رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِۚ İşte işlerin biraz… Başka nasıl ifade edilir bilmiyorum ama, biraz sürreal bir hal aldığı noktaya geliyoruz.

İki ayrı alem var. Cinler alemi ve insanlar alemi. Cinler sadece bu gezegenle sınırlı değiller. Yani doğu ve batı dediğimde bu ne anlama gelir? Gündoğumu ve günbatımı. Doğu ve batının anlamı budur. Ama eğer bu gezegende değilseniz, bu gezegenin ötesine geçme imkanınız varsa, mesela Mars’ta takılıyorsanız doğu ve batı kavramları tamamen farklı bir hal alır, evet mi hayır mı? Evet, üstelik bu güneş sisteminin bile ötesine geçebiliyorsanız, doğu ve batı o zaman daha da farklı olmaz mı?

Benim bildiğim doğu ve batı kavramı en başta bahsedilen güneş ve ay ile sınırlı. اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ (Rahman, 5). Benim doğu-batı tanımım buradan geliyor. Fakat meleklerin ya da cinlerin doğu-batı tanımı benim tanımımın dar kalıplarıyla sınırlandırılamaz. Çünkü onların evreni çok daha geniş. Onların yaşam alanı neresi? Onların evreninin doğusu ve batısı kesinlikle benimkiyle aynı değil. Dolayısıyla Allah’ın burada “O her iki doğunun ve her iki batının da Rabbidir” diyerek bize verdiği mesajlardan biri şu olabilir: Allah, hem insanların doğusunun ve batısının hem de cinlerin doğusunun ve batısının Rabbi’dir. Onların kendi doğu ve batıları var ve şüphesiz Allah onların da hakimidir.

Bundan aynı zamanda bir diğer çıkarımı da şu: Eğer yaz gündönümü kavramına aşinaysanız, meseleyi çok basite indirgeyecek olursak; bir çiftçi sabah namazından sonra uyandığında güneşin doğuşunu evin bir penceresinden görür. Altı ay sonra ise bu doğuşu yanındaki ikinci pencereden görebilir. Güneş, yarım yıllık bir süreç boyunca tam olarak aynı yerden doğmaz, konumu değişir. Sonraki altı ayda ise başladığı yere geri döner. Buna yaz gündönümü denir.

Peki bir yıl boyunca kaç tane “doğu” (doğuş yeri) görürüz? İki tane. O halde diğer yandan, bir yıl boyunca kaç tane “batı” görürüz? İki tane. İşte bu yüzden رَبُّ مَشْرِقَيِ الشَّمْسِ صَيْفًا وَشِتَاءً، وَمَغْرِبَيْهَا ayette yazın ve kışın iki doğusu ile yazın ve kışın iki batısından bahsediliyor ki bu gerçekten müthiş bir detay. Çünkü Allah bu ifadeyle her birinin ayrı ayrı Rabbi olduğunu söyler. İnsanlardan beklediği ile cinlerden beklediği şeyler birbirinden farklıdır. Nitekim Rab kelimesinin iki kez tekrarlanması da buna bir işaret olabilir. Beklentilerin farklı olduğunu gösterir; çünkü Allah insanları yarattığında onlardan beklediği belli şeyler vardı. Cinleri yarattığındaysa onlardan beklediği şeyler farklıydı. Bizden bekledikleriyle aynı değil.

Aynı şekilde biraz önce meyvelerden, ekinlerden ve bahçelerden bahsedildiğini gördük, değil mi? Bunların mevsimlerle çok yakın bir ilişkisi var. “İki doğu ve iki batı” derken sadece geceden ve gündüzden bahsetmiyoruz. Artık mevsimleri de işin içine katıyoruz. Böylece bir önceki konuyla bağlantı kurmuş oluyoruz.

رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِۚ

Bu arada bu ayetin bir diğer okunuşu da şöyledir: رَبِّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبِّ الْمَغْرِبَيْنِ Kesre ile okunur. Peki bu ne anlama gelir biliyor musunuz? فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ رَبِّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبِّ الْمَغْرِبَيْنِ Bu okuyuş, ayeti doğrudan şu soruya bağlar: O halde iki doğunun ve iki batının da Rabbi (olan Allah’ın) ne kadar lütfunu, mucizesini, mukaddes eylemlerini inkâr edeceksiniz? Yani eğer kelimeyi “Rabbi” şeklinde okursanız, doğrudan o ayete bağlanmış olur. 17. ayete bağlanır.

Şimdi yine o soru geliyor: فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ

Allah bu kez O’nun ilahi mucizelerinden hangisi üzerine düşünmemizi istiyor? Mevsimlerin ve cinlerin evreninin, doğularının ve batılarının bizimkinden farklı olmasının nasıl büyük bir lütuf olduğunun. Düşünsenize, onlarla uğraşmak, onları görmek, onlarla buluşmak, takılmak falan zorunda kalsaydık ne olurdu?

İnsanlar ve cinler arasında hiç mi bir etkileşim yok? Elbette var. Aralarında bir miktar iletişim söz konusu. Az önce size okuduğum ayette ne diyordu, “birbirlerine fısıldarlar (ilham ederler)”. Ayrıca Nas Suresinde insanların kalplerine vesvese verdiklerini de okuyoruz. يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِۙ Yani bunların yaşandığını biliyoruz. Süleyman’ın (as) cinleri yönettiğini de biliyoruz. Peki aralarında bir etkileşim var mı? Evet. Fakat çoğunlukla aramızda görünmez bir perde yok mu? Düşünsenize hiçbir engel olmasaydı ne olurdu? Sadece bu perde bile başlı başına Allah’ın bir mucizesidir. Aynı ortamda var olan iki görkemli ve ağırlığı olan tür düşünün. Allah büyük ölçüde bu ikisi arasına bir sınır çizmiş.

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ