İbrahim (as)’ın Mirası
İbrahim (as)’ın kıssası sadece İbrahim (as) ve o insanlardan ibaret değildir, aslında doğrudan bizimle ilgilidir. Bugün illa heykellerimiz olması gerekmiyor. Bugün bu, insanlar olabilir. Kavramlar olabilir. Kültürel güçler olabilir. Hatta bir algoritma bile olabilir. Mesela bir genç kız zihninde hayattaki başarıyı bu fenomene bağlamış ve ikisini birbiriyle özdeşleştirmiştir. Gidip bir tapınakta ibadet etmese bile, zihninde sürekli şu düşünceler döner:
- “Henüz onun gibi görünmüyorum.”
- “Henüz onunla aynı makyajı yapamıyorum.”
- “Henüz onun kadar takipçim yok.”
- “Henüz şuna sahip değilim…”
Bu düşünceler zihninde dönüp durur. Kafasında “itikaf” yapıyor aslında.
Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber. Lâ ilâhe illallah. Vallahu Ekber, Allahu Ekber. Velillâhil hamd.
Bu güzel bayram gününde, İbrahim (as)’ın mirasından bir kesiti kendimize hatırlatmak çok yerinde olacaktır. Bu yüzden bugünkü hutbeyi İbrahim (as)’ın sorduğu tek bir soruya ayırıyorum.
Hepiniz bu kıssaya aşinasınız. Çocukluğunuzdan beri dinliyorsunuz. Ama bence çoğu zaman büyük resme baktığınızda, küçük detayları gözden kaçırıyorsunuz. Oysa Kur’an’ın en güzel ve en çarpıcı hikmetlerinden bazıları işte bu küçük detaylarda gizlidir. Bu yüzden bugün sadece küçük bir detaya odaklanacağız.
Toplumda Normalleşme
İbrahim (as) gençken, içinde büyüdüğü toplumdaki insanlara baktığında; hepsinin aynı dine inandığını, hepsinin aynı kültüre sahip olduğunu ve aynı dili konuştuğunu görüyordu. Bir toplumda yetiştiğinizde ve insanların aynı şeyleri yaptığını gördüğünüzde, etrafınızdaki herkes aynı şeyi yapıyorsa, bu sizin için artık normalleşir. Size göre yapılması gereken en mantıklı şey budur. Yolda herkes bu yöne doğru gidiyorsa, ters yöne giden tek kişi delidir. Normal olan budur.
Peki bunun normal olduğunu nereden biliyorsunuz? Kimse size bunun normal olduğunu öğretmedi. Sadece diğer herkesin o yöne gittiğini gördünüz, demek ki normal olan bu olmalı dediniz. Neyi normal kabul edeceğimizi etrafımızda gördüklerimize göre belirleriz. İyi yemeğin veya iyi aşçılığın ne olduğunu, büyürken yediğiniz yemeklere ve herkesin o yemekleri afiyetle yemesine bakarak tanımlarsınız. Ve en nihayetinde damak tadınız, geldiğiniz kültüre teslim olur.
Hani bilirsiniz, bir Iraklıya sorsanız, “Dünyanın en iyi yemeği nedir?” diye, “Irak yemeğidir” der. Bir Bangladeşliye sorsanız, “Dünyanın en iyi yemeği nedir?” diye, “Bangladeş yemeğidir” der. Neden? Çünkü onların normali buydu ve iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini buna göre tanımladılar. Tüm tanımları çevrelerinden geliyordu.
İbrahim (as) o zamanlar bir çocuktu ve bir çocuk olarak beyniniz henüz tam gelişmemiştir. Sinir ağlarınız yeni yeni gelişiyordur ve neyin normal olup neyin olmadığını yavaş yavaş öğreniyorsunuzdur. Ama bir yandan da programlanıyorsunuzdur, bu da bir tür programlama, öyle değil mi? “Pratik yaparak mükemmelleşirsiniz” derler ya. Yani bir çocuk her gün aynı şeyi görüp pratik yapıyor ve bu durum sürekli pekişiyor, pekişiyor, pekişiyor.
Dolayısıyla tahmin edebilirsiniz ki İbrahim (as) daha bebekken bile, babası tarafından defalarca tapınağa götürülmüştü. Oraya götürülmüş ve tüm o insanların ibadet edişini izlemişti. Tabii bu, peygamber olmadan önceydi. Sürekli oraya götürülüyor ve bunları görüyor. Bildiği tek şey bu. Başka hiçbir din bilmiyor, başka hiçbir düşünce tarzı bilmiyor, ve bildiği tek şey; onu yetiştiren, ondan daha bilgili olan, onu koruyan, ona yemek veren insanların hepsinin bunu yaptığı. Hepsinin. Genci de yapıyor, yaşlısı da.
Dolayısıyla ortada bir beklenti de var ve böyle bir durum olduğunda, insanlar bir nevi koyun sürüsüne dönüşüyor. Çünkü koyunlar, diğer tüm koyunlar bir yöne gidiyorsa onlar da o yöne gider… Sorgulamazlar, sadece o yöne doğru giderler. Çünkü artık bunu düşünmenize gerek kalmamıştır. Sizin yerinize başkası zaten düşünmüştür.
Allah İbrahim (as)’ı, bir insanın nasıl olması gerektiğine dair bir model kılmıştır; herkesin aynı şeyi yaptığı bir toplumda yaşasa bile. İnsan, kendi başına düşünebilme yetisine sahiptir. Soru sorma ve hatta şunu diyebilme yetisine sahiptir:
“Herkesin bunun normal olduğunu söylediğini biliyorum ama bu doğru mu? Mantıklı mı? Bu soruyu sormamda bir sakınca var mı?”
İşte o, çok temel bir soru soruyor. Ve Allah’ın, onun gençliğindeki bu soruyu ele alış biçimi… O, eleştirel bir yaklaşımla soru sormak istemişti ki bu da buradaki bir diğer önemli nokta. İnsanlara en baştan “Siz yanılıyorsunuz” demedi. Aslında onlara önce bir soru sordu. Bu çok ilginç çünkü onlardan şunu duymak istiyor:
“Bakın, siz bunu uyguluyorsunuz. Hepiniz bunu yapıyorsunuz. Umarım bunu neden yaptığınızı açıklayabilirsiniz. Umarım bana bir açıklama yaparsınız da gerekçeleriniz üzerine konuşabiliriz; belki bu gerekçeler bana mantıklı gelir ya da gelmez.”
Yani derdi onların haksız olduğunu kanıtlamak değil. O aslında karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak, konuşmak istiyor.
Temâsîl ve Âkifûn Kelimelerinin Anlamı
O şu soruyu sordu: (مَا هَٰذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ) (Enbiya, 52)
Meallerde genellikle şöyle denir: “Önünde oturup durduğunuz bu heykeller de ne?” Bu ayetin meali genelde böyledir. “Önünde oturup durduğunuz bu heykeller de ne?” Ve biz burada iki kelimeye odaklanacağız: “heykeller” ve “önünde oturmak” ifadelerine. Arapçasına bakacağız.
Burada “heykeller” için kullanılan Arapça kelime et-temâsîl‘dir. Ve temâsîl, Arapçada misl veya mesel kökünden gelir. Bu, el-asnâm‘dan farklıdır. El-asnâm kelimenin tam anlamıyla heykeller demektir. El-asnâm, oymalar ve heykeller anlamına gelir, yani “sanem”. Ancak “mesel”, messele lehû şey’en savverahû lehû ke-ennehû yenzuru ileyh… yani bir şeyi o kadar gerçekçi yaparsınız ki, gerçekten o şeyin kendisi olduğunu sanırsınız. İşte buna temsil denir.
Temsil o kadar gerçekçidir ki, bir anlığına kafanız karışır ve onu başka biri sanırsınız. Hani şu Madame Tussauds heykelleri, balmumu heykelleri var ya; onları gerçek boyutlarında ve birebir kopyası olarak yaparlar. İnsanların başkanla ya da ölmüş bir ünlüyle fotoğraf çektirdiğini gördüğünüzde, “Bunu nasıl yaptın?” dersiniz. Çünkü o bir heykeldir ama son derece gerçekçi görünen bir heykeldir.
Bu kelimeyi kullandı çünkü bence bu kelimeyle soru sormasında büyük bir hikmet var. Onlara şunu söylüyor:
“Sizin aslında bu heykele tapmadığınızı biliyorum. Siz bu heykelin bir şeyi temsil ettiğini düşünüyorsunuz. Ve o kadar benziyor ki size gerçeğiymiş gibi hissettiriyor.”
Dolayısıyla “temsil” kelimesi için “heykel” yerine “temsilci/sembol” demek daha doğrudur. “Bu semboller de ne? Önünde oturup durduğunuz bu semboller de ne?” İşte bunu söylüyor.
İkinci kelime ise akf. أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ Değil mi? İtikafı bilirsiniz; birinin mescitte kalıp Allah’a ibadet etmesi ve oradan ayrılmamasıdır. Buna itikaf denir. Onun kullandığı “akf” kelimesi aslında şuradan gelir: عكفا لسلكا الصمود İp tüm boncukları bir arada tuttuğunda ve boncuklar kolyeden dağılıp düşmediğinde, buna aslında ta’kif denir. “Akf” kelimesi budur. Bunun arkasındaki mantık şudur: Zihninizde bir kavram, bir “temsil”, bir imge vardır ve onu zihninizde hep bir arada tutarsınız.
Zihnimizdeki Temsiller ve Putlar
Bunu sizinle paylaşmamın nedeni, İbrahim (as)’ın kıssasının sadece İbrahim (as) ve o dönemki insanlarla ilgili olmamasıdır. Bu kıssa aslında bizimle ilgilidir. Çünkü bu temsil, binlerce yıl önce bir heykel olabilirdi; gerçekte taştan ibaret olan ama zihnimde bir tür ilah olarak canlandırdığım bir şey… Yağmuru o kontrol eder. Havayı o kontrol eder. Çocuğumun olup olmayacağını o belirler. Bunlar hep zihnimdedir ve bu fikri zihnimde canlı tutarım; o taşla benim çocuk sahibi olmamın birbiriyle hiçbir alakası olmamasına rağmen. Ama ben bu şeyleri alır, ipe dizer gibi zihnimde birbirine bağlarım. Aralarında bir bağ kurarım.
Ve o, “Bana bu bağlantıyı açıklayabilir misiniz?” dediğinde… “Bu heykelle kafanızdaki bu fikir arasında nasıl bir bağ kurdunuz? Bunun arkasındaki mantık nedir?” Elbette verdikleri cevap, “Babalarımızın böyle yaptığını gördük, onların babalarının ve onların babalarının da…” oldu.
Cevapları buydu ki bu bir açıklama değil. Bu sadece gördüğünüz şeydir. Yani “Ben taklit ediyorum” diyorsunuz. “Taklit ediyorum.” Açıklamanız bu. Öyleyse onlara sorun. Ama onlar öldü. Onlara sorsanız, “Babamın böyle yaptığını gördüm” derlerdi. Bir öncekine sorsanız, o da “Babamın yaptığını gördüm” derdi. O da “Babamın yaptığını gördüm” derdi. Sonunda ilk adama ulaşırsınız. O da der ki: “Bilmiyorum. Hiçbir fikrim yok.” Hiçbir şey bilmiyorlar.
Bugün heykellerimiz olmak zorunda değil. Bugün insanlar olabilir. Bugün kavramlar olabilir. Bugün kültürel güçler olabilir. Bugün bir algoritma olabilir.
Örneğin özgüveni çok düşük bir genci ele alalım. Özsaygısı çok düşüktür. Sonra sosyal medyaya girer. TikTok’a veya Instagram’a girer. Bir yerlere girer ve bir sürü fenomen görür. Ve bu genç kız, çok güzel görünen bir fenomen görür; vücudunu sergileyen, belli bir tarzda konuşan, tatillere giden, selfieler çeken, bunları paylaşan ve giderek daha da kışkırtıcı olan bir fenomen… Ve bu fenomenin milyonlarca takipçisi vardır. Özsaygısı düşük olan bu genç kız şöyle der:
“Biliyorum ben bu kız değilim ama bu kız başarıyı temsil ediyor.”
Bu onun “temsil”i haline gelir. “Bu kız… Eğer onun sahip olduklarına sahip olursam, hayatta istediğim şeye ulaşmış olurum. Bu yüzden elimden gelen her şeyi yapıp ona olabildiğince benzemeye çalışacağım.”
Artık zihninde, hayattaki başarıyı bu fenomene bağlamış ve ikisini birbiriyle düğümlemiştir. Ve bir tapınakta oturup ibadet etmiyor olsa da zihninde bu düşünce sürekli dönüp durmaktadır:
- “Henüz onun gibi görünmüyorum.”
- “Henüz aynı makyaja sahip değilim.”
- “Henüz o kadar takipçim yok.”
- “Henüz şuna sahip değilim…”
Bu düşünce zihninde sürekli dönüp duruyor. Kafasında “itikaf” yapıyor aslında. Bu onun “temsil”i. Başka birisinin başka bir “temsil”i olabilir ve bu gençlerde de yaşlılarda da görülebilir.
Mesela bilirsiniz, bir köyde oğlunu evlendiren biri vardır ve oğlunu evlendirdiğinde büyük bir çadır kurarlar, büyük bir ziyafet verirler; bir sürü insan gelir, yemeklere ve her şeye bayılırlar ve bir yandan da not alırlar. Derler ki:
“Bu kişi çok saygı görüyor. Nasıl bu kadar saygı gördü? Oğlu için devasa bir düğün yaptı. Öyleyse benim oğlumun düğünü geldiğinde… Bundan daha büyük bir düğün yapmalıyım.”
Çünkü zihinlerinde düğün ve saygınlık gibi bu iki kavramı birbirine bağlamışlardır. “Bu kadar para harcamadan, kendimi zorlayıp tüm bunları yapmadan, aynı saygıyı göremem. Ancak o zaman saygı görürüm. Sadece o zaman. Eğer bunu yapmazsam, insanların yüzüne nasıl bakarım?”
Peki ne oluyor? Her kültürde; gençlik kültüründe, köy kültüründe, şehir kültüründe, Pakistan kültüründe, Irak kültüründe… Her kültürde ‘temâsil’ vardır. Putlar vardır. Bunlar heykele benzemez. Annenizin sizden beklentileri olabilir. Aile içinde yaptığınız konuşmalar olabilir.
— “Herkesin kocaman evi var. Bizim evimiz yok. Apartman dairesinde yaşıyoruz. Onlar müstakil evde yaşıyor.”
— “İyi de bizim paramız yok ki.”
— “Olsun, kredi çek.”
— “Ama o zaman borca gireceğiz, bir sürü faiz ödemek zorunda kalacağız, ve bu maddi açıdan hiç mantıklı değil; otuz, kırk yıl borç ödeyebiliriz…”
— “Evet ama ne yani, bayramda insanları bu küçücük daireye mi çağıracaksın? Burayı kimseye gösteremeyiz bile. Çok utanç verici.”
Yani onların zihninde; kendinizi maddi sıkıntıya soksanız bile, toplum içine çıkabilmek en önemli şeydir. İşte bu bile bir ‘timsal’ haline gelir.
Anne babalar için temsiller vardır. Çocuklar için temsiller vardır. Genç kadınlar için temsiller vardır. Genç erkekler için temsiller vardır. Çalışanlar için temsiller vardır. Kendime sormalıyım, siz de kendinize sormalısınız: Bugün, İbrahim (as)’ın kıssasını canlandırmaya çalıştığımız bu günde, sizin zihninizde ne gibi suretler var? Peki bunlar nereden geldi? Bunlar üzerinde gerçekten düşünüp bu bağlantıları siz mi kurdunuz yoksa sadece başkalarını mı taklit ettiniz? Çünkü onun kavmi de başkalarını taklit ediyordu, değil mi? “Herkes böyle düşünüyor. Sen neden bu soruyu soruyorsun ki?”
İşte İbrahim (as)’ın mirası, çok derin bir soru sormakla başlar: مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ (Enbiya, 52)
Zihinsel Arınma ve Putları Yıkmak
Kendime ve hepinize yapacağım son uyarı, yine “âkifûn” kelimesi üzerine olacak. Size “akef” kökünün, bir kolyede bir arada tutulan boncuklarla ilgili olduğunu söylemiştim. Kökeni buraya dayanır. Bunun anlamı şudur: bu fikirler, zihnimizdeki bu bağlantılar birbirine çok sıkı sıkıya bağlıdır. Aralarında bir “lüzum” vardır.
Öyle on-on iki dakikalık bir hutbe dinlemekle bu fikirler parçalanıp gitmez. Böyle bir şey olmaz. Bunları parçalamak büyük bir çaba gerektirir. Çünkü bir kolyeyi dizmek de büyük bir çaba gerektirmiştir. Zihnimizdeki bu fikirleri, bu sahte fikirleri adım adım inşa etmek büyük bir çaba gerektirmiştir. Bu yüzden ciddi bir zihinsel arınma gerekir. Bu tür bir şartlanmayı, bu tür bir programlamayı kırmak için çok derin düşünmek gerekir.
İşte İbrahim (as)’ın mirasının büyük bir kısmı; sadece bir tapınakta duran putları değil, zihnimizin içindeki putları da yıkabilmemizdir. Ve kendimize defalarca şunu sormalıyız:
“Kendimi bu tek bir fikre, bu tek bir hedefe, bu tek bir beklentiye o kadar adıyorum ki… O kadar güçlü ki. Bu fikir o kadar güçlendi ki bu beklenti o kadar güçlendi ki artık bir ‘timsal’ haline geldi ve ben onun önüne oturup sürekli onu düşünüyorum. Bütün zihnimi bu kaplamış durumda ve tüm seçimlerimi bu tek şey belirliyor.”
Allah Azze ve Celle bizleri bu zincirlerden kurtulan, o kolyeyi koparıp atabilen, hayatımızdaki tüm ‘temsil’leri gerçekten fark edip onları yıkabilen insanlardan eylesin. Tıpkı İbrahim (as)’ın kavmi için onları yıkmaya çalıştığı gibi. Onun kavmi için yaptığı buydu ve bize bıraktığı miras da budur.
Bu güzel bayram gününde, ailelerimizin birlik içinde olmasını, çocuklarımızın korunmasını, ailelerimizin tüm anlaşmazlıkların üstesinden gelebilmesini, yaptığımız her şeyin, aldığımız her kararın Allah’a itaat gölgesi altında alınan bir karar olmasını niyaz ediyorum. Yani babanız İbrahim (as)’ın dininden olabilmemizi diliyorum.
Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber. Lâ ilâhe illallah. Vallahu ekber, Allahu ekber ve lillâhi’l-hamd.
Hepinizin bayramı mübarek olsun.