1. ayetin sonuna gelmiştik. Bu derste 13’ten itibaren başlayacağız. Eğer yetişebilirsek, bugünkü umudum inşallah 25. ayete kadar gelebilmek. Üç derste işleyeceklerimiz bir konunun bütününü oluşturuyor. Fakat sanırım bu dersin tamamını olmasa da büyük bir kısmını bu ayete ayıracağız.
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Çünkü bu ayet sürekli karşımıza çıkacak. O yüzden şimdiden buna odaklanıp suredeki rolünü anlamak en iyisi. Çünkü bu sureyi taşıyan bir sütun. Zira tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bu ayetle ilgili bazı detayları, temel kelimeleri ve asıl meselenin ne olduğunu kavramalıyız. Bu da sure ilerledikçe ayetin oralara neden konulduğunu görmemizi sağlayacak.
Kur’an’da “İltifat” Sanatı ve Şok Etkisi
Bu ayeti okuduğunuzda dikkati çeken ilk şey, رَبِّكُمَا kelimesindeki كُمَا ifadesinin ikinci şahıs zamiri olmasıdır. Yani “ikiniz” demek. Oysa şu ana kadar gördüğümüz kadarıyla “insanı yarattı” diyordu. “Sizi yarattı” dememişti. “İnsanı yarattı” demişti. Ve dünyayı türlü türlü canlılar için var ettiğini söylemişti.
Aslında varmak istediğim nokta şu: Her şey üçüncü tekil şahıstaydı. İkinci şahısla ifade edilen hiçbir şey yoktu. Allah doğrudan “bizimle” konuşmuyordu. Bizim “hakkımızda” konuşuyordu. Dünya hakkında konuşuyordu. Bize doğrudan hitap etmiyordu. Yeryüzünden bahsederken bile ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ demişti (Rahman, 11). Şöyle demedi: وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ لَكُمْ Yani “bunlar sizin içindir” demedi. Anlatıya “siz” zamirini hiç dâhil etmedi.
Ama aniden, üçüncü şahıstan ikinci şahsa geçiş yapıyoruz. İşte bu Kur’an’da iltifat denilen önemli bir özelliktir. Bunu Türkçede basitçe “geçiş” şeklinde ifade edebiliriz. Bu geçişler geçmiş zamandan şimdiki zamana, şimdiki zamandan geçmiş zamana, üçüncü şahıstan ikinci şahsa, ikinci şahıstan üçüncü şahsa veya birinci şahıstan üçüncü şahsa; Kur’an’da her türlü geçişe rastlarız. Bazen bu geçişler konularda da olur. Örneğin surenin başlarında insanın yaratılışından evrenin düzenine doğru bir geçiş yapılmıştı, değil mi? İşte bu da bir iltifattır.
Kur’an’da farklı iltifat türleri vardır. İltifat konusuyla ilgilenenleriniz varsa, Oxford Üniversitesi’nden Profesör Abdul Halim’in çok güzel bir makalesi var. İnternetten aratabilirsiniz. “Kur’an’da İltifat” yazarsanız bulabileceğinize eminim. (Iltifat in the Quran) İngilizce olarak aratıp bu konu hakkında harika bir makaleye ulaşabilirsiniz. Bu da size bir fikir verir; Kur’an okurken, ister Arapça ister Türkçe meali üzerinden okuyun, hatta o meal korkunç derecede kötü bir meal bile olsa, gözden kaçıramayacağınız tek şey bu sürekli yapılan iltifattır, yani o geçişlerdir.
Bu geçişlerin neden yapıldığını, amacını, bundan çıkarılacak dersleri anlamamız gerekir, değil mi? Burada belirli bir iltifat türüyle karşı karşıya olduğumuz için, bunun ne işe yaradığını söyleyeyim. Şöyle ifade edeyim; üçüncü şahıs uzaktır. O, onlar… Bunlar mesafelidir. İkinci şahıs olan “sen” ise buna kıyasla daha yakındır. Yani uzaktan yakına doğru bir geçiş yapıyoruz. Buna takrib, yani yakınlaştırma denir.
Peki, yaklaştırmanın amacı nedir? Gelin bunu irdeleyelim. Ne zaman bu tür bir iltifat geçse, öğretici bir hatırlatma olsun diye hep aynı örneği veririm; eğer sınıfıma kızgınsam, diyelim ki bir öğretmenim ve tüm öğrencilerime kızgınım, çünkü sınava iyi hazırlanmamışlar ve hepsi dersten kalmış. Hatta iki kişi sınavda kopya çekmiş olsun, tamam mı? Sınıfa giriyorum ve diyorum ki:
“Biliyorsunuz, öğrenciler sorumlu olmalıdır. Öğrencilerin bir şeyler öğrenme fırsatı olduğu için minnettar olmalarını beklerdim.”
Sürekli “öğrenciler, öğrenciler” deyip duruyorum. Peki bu kelimeyi, yani “onlar” zamirini kullandığımda, bu ikinci şahıs mıdır yoksa üçüncü mü? Üçüncü. Gözümün önündeler ama “onlar” diyorum. Aslında ne demem beklenirdi? “Siz… Sorumlu olmalısınız. Şöyle olmalısınız, böyle olmalısınız.” Ama “öğrenciler” dediğimde, sanki onlara ne kadar kızgın olduğumu hissettiriyorum, değil mi?
Sınıfla alakası olmayan daha basit bir örnek vereyim; bazen kardeşler, mesela iki kız kardeş kavga ederler ama akşam yemeğinde yan yana oturmak zorundadırlar. Anne babaları orada olduğu için uslu durmaları gerekir. Birinin önünde tuzluk vardır ve diğeri de o tuzu ister.
— Biri bana tuzu uzatabilir mi?
Diğeri de cevap verir:
— Birisi tuz istiyorsa, kendisi gidip almanın bir yolunu bulmalı.
Sürekli birbirlerine “birisi, birisi” diye laf sokarlar.
— Bazıları hiçbir görgü kuralına uymak zorunda olmadığını sanıyor.
— Evet ya, bazıları da ağzına geleni söyleyebileceğini sanıyor işte.
Herkes birbirine “birisi, bazıları” der. Mesele şu; biri tam karşınızdaysa ve ona üçüncü şahıs olarak hitap ediyorsanız, ortada bariz bir mesafe vardır. Ama sonra birden “sen” demeye başlarsanız, bunun farklı etkileri olur. O etkilerden biri… Sizi tekrar sınıf örneğine götüreyim:
“Öğrenciler hiç çalışmadan dersi geçebileceklerini sanıyorlar.”
Derken aslında kastettiğim sadece öğrenciler mi? Bir de hani o kopya çeken iki kişi vardı ya? “Zeynep ve…” diyorum. Kusura bakma Zeynep. “Kerim, sizinle bir dakika konuşabilir miyiz?”
Böyle yaptığımda, söze üçüncü şahısla başlamıştım ama “Zeynep, Kerim” dediğimde neye geçiş yaptım? İkinci şahsa geçtim. İşte o an Zeynep ve Kerim için kıyamet koptu, değil mi? O anda hayatları film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti çünkü aniden bütün kalabalığın içinden ayrıştırıldılar. Çünkü üçüncü şahıstan şok edici bir şekilde ikinci şahsa geçiş yaptım.
İşte burada da Allah göklerden bahsediyor. Yeryüzünden, meyvelerden, bitkilerden falan bahsediyor. Sonra diyor ki:
“Peki hangi aala’… Rabbinizin hangi aala’sını yalanlayacaksınız?”
Birdenbire doğrudan “siz”e geçiş yapıyor. Yani burada bir şok etkisi var. Şimdi, bizim kültürlerimizde, dünyanın dört bir yanındaki Müslüman kültürlerde bazı sureler… Hani “insana kendini iyi hissettiren” sureler vardır ya? İşte Rahman Suresi de o rahatlatıcı surelerden biri olarak görülür. Siz de dersiniz ki: “Bu kıraate bayılıyorum. Bu sureyi bu hocadan dinlemeyi çok seviyorum. Bayılıyorum…”
Bir saniyeliğine o kelimeleri gerçekten dinleyebilir misiniz?
“Daha ne kadar umursamaz davranacaksınız? Daha neyi hafife alacaksınız? Daha neyi yalanlayacaksınız?”
Aman Allah’ım… Eğer gerçekten surenin dilini ve içindeki o tekrarları incelerseniz, açıkça göreceğiniz şey şudur: Allah aslında bazı insanlara son derece ama son derece kızgındır. Bu kelimeler öylesine söylenmez. تُكَذِّبَان kibar bir ifade değildir. Çok sert bir eleştiridir. Ve hatırlatırım, bir önceki surede kavimler tam da bu eylemi yaptıkları için helak edilmişti.
كَذَّبَتْ كَذَّبَتْ كَذَّبَتْ كَذَّبَتْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا
Âd, Semûd, Lût kavmi. Onlardan önce Nuh kavmi ve Firavun… Təkzib kelimesi hepsi için kullanılmıştı. En başında Peygamberimizi (sav) yalanladıklarında Allah şöyle buyuruyor:
وَإِن يَرَوْا آيَةً Yani, bir mucize görseler,
يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ (Kamer, 2).
İşte bu bir suçtur. Bu büyük bir cürümdür. Bu suç, bu arada, tarih boyunca peygamberlere karşı işlenen o asli suçtur. Peygamberlere karşı işlenen suç tekzip‘tir (yalanlamaktır).
“Tekzip” Kelimesinin Derinliği ve Yan Anlamları
Şimdi bu kelimeyi biraz deşeceğiz ve aslında ne anlama geldiğini tam olarak anlayacağız. Türkçede de “tekzip” kelimesi kullanılıyor ya da bazı Türkçe meallerde “yalanlamak” kullanılıyor. Öncelikle, tekzip kelimesini çoğunuzun günlük hayatta hiç kullandığını sanmıyorum. Yani çevirinin asıl amacını biraz ıskalıyor. “Yalanlamak” ise Arapçada daha çok “inkâra” karşılık gelir. Ya da “küfr” olabilir; reddetmek yani. Dolayısıyla tekzip biraz farklıdır, bu kelimede başka şeyler var. İşte buna bir bakmamız gerekecek.
Tabii buradaki diğer mesele de, aala’ kelimesinin Kur’an’da oldukça nadir kullanılan, kendine has bir terim olmasıdır. Necm Suresi’nde geçer:
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكَ تَتَمَارَى (Necm, 55).
Burada ise فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ ayetini defalarca görüyoruz. Sanki o ayet bizi yaklaşan şeye hazırlamış gibi. Bunun iki sure öncesinde ufak bir ipucu verilmişti ve şimdi o kelimenin Necm Suresi’nden devamla nasıl yankılandığını görüyoruz.
Her neyse, şimdi yapacağımız şey öncelikle “yalan söylemek” kelimesine bakmak olacak. Çünkü Arapçada كَذِب veya كِذ yalan söylemek demektir. Arapça كَذِب kelimesinin ilişkili olduğu şey gerçekten çok ilginç; hani size kelimelerin yan anlamlarından bahsetmiştim, hatırlıyor musunuz? “Yalan söylemek” kelimesinin arkasındaki o yan anlamlar da şöyle, dikkatli dinleyin:
- كَذَبَ الْحَرُّ انْكَسَرَ: Mesela hava gerçekten çok sıcak olduğunda ve nihayetinde kırılıp biraz serinlediğinde, “Sıcaklık كَذِب yaptı” derler. Yani kırıldı, zayıfladı, sıcaklık azaldı, şiddeti düştü demektir.
- كَذَبَ الْعَيْن: Bir şeyi gördüğünüzü, gerçekten gördüğünüzü sandığınızda ama aslında gözünüz sizi yanılttığında, “عَيْن (gözün) كَذِب yaptı” derler.
- كَذَبَ السَّيْر إِذَا لَمْ يَجِدْ كَذَبَ الْوَحْشِي جَرَّ شَوْطًا: Mesela deve gibi takılmadan ve düzgün yürümesi gereken bir hayvanın yürüyüşü tökezliyorsa, topallıyorsa veya iyi yürüyemiyorsa, o zaman o hayvan كَذِبَ yapıyordur. Ormanda sıçrayarak koşması gereken vahşi bir hayvan iki saniyede bir durup arkasını kontrol ediyorsa, “Arkamdan bir şey mi geliyor?” diye bakıyorsa ve hareketi sürekli kesintiye uğruyorsa, yani dümdüz, akıcı bir şekilde ilerleyemiyorsa, buna da كَذِب denir. ثُمَّ وَقَفَ يَنْتَظِرُ مَا وَرَاءَهُ
- وَكَذَبَ القَوْمُ السِّرُّ لَمْ يَقْدِرُوا عَلَيْهِ: Eskiden insanlar yolculuğa çıktıklarında ve artık devam edemediklerinde, aşırı yorulduklarında veya dayanma güçleri, malzemeleri, enerjileri tükendiğinde, ileriye doğru adım atamadıklarında, “Bu topluluk كَذِبَ yaptı” derlerdi.
Dolayısıyla, meselenin sadece yalan söylemekle ilgili olduğunu düşünmeden önce, görünen o ki bunun yeterli güce sahip olmamakla ya da dayanma gücünüzün kırılmasıyla, dayanıklılığın ve şiddetin azalmasıyla da bir ilgisi var. İşte bu yüzden مَا كَذَّبَ مَنْ سَعَى وَمَا جَبُنَ وَهَمَلَ derler. Yani cesur olan, korkmayan ve sözünden, davasından dönmeyen birinin تَكْذِيبٌ yapmadığını söylerler. Sorumluluğunu taşıyan kişi تَكْذِيب yapmamıştır.
Demek ki; şiddetin azalması, acizlik, direncini kaybetmek, korkaklık, yanlış algı ve kolaya kaçmak. İşte “yalan söylemek” kelimesinin arkasındaki o yan anlamlar bunlar ve bu bize, İslam’dan önce bile eski Arapların yalan söylemek hakkında nasıl düşündüklerine dair gerçekten çok ilginç bir bakış açısı sunuyor.
Yani birinin yalan söyleme sebeplerine dair zihinlerinde ne vardı? Kişi kolaya kaçtığında, zayıf düştüğünde, doğrunun arkasında duracak dirayeti bulamadığında yalan söyler. Ve birine yalancı dediklerinde, o kişinin zayıf olduğunu, sarsılmaz doğruları olmadığını kastediyorlar, öyle değil mi? İşte bu yüzden yalan söylemek her zaman kolaya kaçmakla ilişkilendirilir. Yalan söyleyeceğim çünkü böylesi en kolayı. Doğruyu söyleyecek mecalim yok. Doğruyu söylemenin doğuracağı sonuçlarla yüzleşecek cesaretim yok. İşte yalan söyleme meselesinin perde arkası böyledir.
Peki, bunu Türkçede karşılayacak güzel kelimeler neler olabilir? Belki tek bir kelime değil ama “tekzib”in ne anlama geldiğini aktarmak için kullanabileceğimiz doğru kelimeler nelerdir? Çünkü bu sadece كَذَبَ değil, كَذَّبَ’dir. Birine kâzib (yalancı) demek, birini yalancı addetmek; işte bunun bazı anlamları şunlar olabilir:
- Çürütmek: “Hey, bu adam doktor olduğunu söylüyor ama değil” demektir. Veya “Bunun için ellerinde kanıt olduğunu söylüyorlar ama yok, tamamen uyduruyorlar” demektir. Yani onların argümanlarını da, bizzat kendilerini de çürütüyorum.
- İtibarsızlaştırmak: “Bu kişi sözüne güvenilecek biri değil” demektir.
- Hafife almak: “Evet, bir sürü şey söylüyor ama cidden, kalkıp bu kişiyi mi dinleyeceksiniz?” Yani bu kişi dinlenecek kadar sağlam biri değil. Argümanları zayıf. Kendisi de zaten zayıf bir konumda.
- Yok saymak: “Söyleyeceklerini duymak bile istemiyorum.” Hepsini toptan yok sayıyorum.
- Küçümsemek: Birini düpedüz hafife almaktır. Bu da bir tür tekzibtir; çünkü onu zayıf görürsünüz, onları zayıf görürsünüz.
- Yermek: Nadir kullanılan bir kelimedir. Biliyorum, böyle büyük laflara pek alışık değilsiniz ama ben sizin emojilerden ziyade kelime dağarcığınızı geliştirmenizi tercih ederim. İşte size kullanıp başkalarını etkileyebileceğiniz bir kelime: Yermek. Mesele şu ki, insanlar yeni bir kelime öğrendiklerinde, onu uysun uymasın her yerde kullanmaya başlarlar. Mesela, “Domatesleri uzatır mısın?” — “Beni yermeyi bırakır mısın?” gibi. Yani hayır, öyle değil; her yerde kullanmayın. Doğru yerde kullanın. Velhasıl yermek, bir şeyin yalan olduğunu iddia edip eleştirmektir. Bu kesinlikle tekzib kelimesinin anlamları arasındadır.
Yani, sanığın karakterini yerdiğinizde, ona saldırmış olursunuz, değil mi? Tıpkı mahkemedeki gibi. Tanığın üstüne giderler ve derler ki, “Eğer onu itibarsızlaştırırsak, artık güvenilir bir tanık olmaktan çıkar.” İşte yermek budur. Bütün bu anlamlar تُكَذِّبَان kelimesinin içindedir.
Peki Allah ne soruyor? Hangi aala’… aala’yı henüz çevirmedim.
“Rabbinizin hangi aala’sını çürüteceksiniz? Hangisini itibarsızlaştıracaksınız? Hangisini hafife alacaksınız? Rabbinizin daha kaç tane aala’sını yok sayıp küçümseyecek ve yalan olmakla itham edeceksiniz?”
İşte bunların hepsi تُكَذِّبَان kelimesinin içindedir. Bu aslında, Peygamberin (sav) düşmanlarının ve o dönemdeki Mekke toplumunun tutumunu, görüşlerini ve yürüttükleri karalama kampanyalarını birebir yansıtmaktadır.
“Aala’” Kelimesi: Nimet mi, Muazzam İcraat mı?
Şimdi işlemediğimiz aala’ kelimesi kaldı. Size sorayım, meallerin çoğunda aala’nın anlamı olarak ne diyorlar? Ayetler, nimetler, lütuflar. Nimetler muhtemelen en yaygın olanı. “Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?” şeklinde çevrilir.
Burada ilginç bir detay var, buradaki Arapça metnin tamamını okumayacağım. Sadece ana fikrini vereceğim. Vücutta bazı kemikler vardır ki bütün vücut onların üzerinde durur. Eğer o kemikler zedelenirse, temelde işlevinizi yitirirsiniz, değil mi? Mesela omurganıza bakın. Omurga yaralanması ölümcül bir yaralanmadır, öyle değil mi? Boyun yaralanması da ölümcül olabilir. Ama dirseğinizden veya bileğinizden yaralanırsanız, hayatta kalabilirsiniz, ölmezsiniz, değil mi?
Kalça kemiklerine aslında الْأَلْيَةُ denir. Çünkü bir kalça yaralanması, alt omurga zedelenmesine dönüşebilir ya da kalçanız yerinden kayarsa, kırılırsa, bir daha yürüyemeyebilirsiniz. Benzer şekilde, الْأَلْيَةُ kavrayıcı başparmak için de kullanılır. Buradaki kasa Arapçada الْأَلْيَةُ denir.
Neden mi? İlginçtir ki, bunu Dallas’ta Necm Suresi’ni öğretirken aala’ kelimesi hakkında konuşurken öğrendim. Aynı kelimeyi inceliyorduk.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى (Necm, 55).
Sonrasında, benim açıklamalarımı dinleyen bazı doktorlarla görüştüm ve bana dediler ki, “Biliyor musun, tam şuradaki bu kas, insanoğlunu diğer tüm türlerden ayırır. Çünkü bu kas sayesinde başparmağımızı 360 derece hareket ettirebiliriz. Diğer parmaklarımızla bunu bu şekilde yapamayız.” İşte bir şeyleri kavrayabilmemizi, alet yapabilmemizi ve bir şeyleri sıkabilmemizi sağlayan şey budur. Başparmağınız olmadan bir vidayı sıkmaya çalıştığınızı hayal edin. Başparmağınız olmadan yazı yazmaya çalıştığınızı düşünün, değil mi? İnsanoğlunun yapabildiği o harika şeylerin neredeyse tamamı kavrayıcı başparmak sayesinde mümkün oldu.
Bizi maymunlardan ve diğer canlılardan ayıran bu kasa aslında الْأَلْيَةُ denir. Benzer şekilde, الْأَلْيَةُ tekil haliyle, baldır kası için de kullanılır. Baldırlarımız da diğer türlerden farklıdır, çünkü biz dik durabiliyoruz. Vücudumuzdaki bu eşsiz parçalar sayesinde, diğer türlerde olmayan bir hareket kabiliyetimiz var. İşte bunlar الْأَلْيَةُ kelimesiyle ilişkilendirilir.
Yani kelimenin ilk kök anlamlarından biri, bize bu eşsiz işlevleri yapabilme kabiliyeti veren vücut parçalarımızdır. Bize eşsiz bir işlevsellik katan, o özel yetenekleri kazandıran parçalarımız الْأَلْيَةُ’dır.
Bu, harika bir âlim olan Hamidüddin Farahi’den bir not… Hamidüddin Farahi, Allah rahmet eylesin, Hintli bir âlimdir. Geçen yüzyılın başlarında vefat etmiştir ve eserlerini ağırlıklı olarak, toplam 45 kitap yazmış ve bunları sadece Arapça kaleme almıştır. Sanırım iki tanesini Farsça da yazmış ve İngilizce bir makalesi de var ama ağırlıklı olarak Arapça yazmıştır. Arapçaya hâkimseniz onu araştırmalı ve yazdıklarını okumalısınız. Gerçekten çok keyif alacaksınız. Kitapları kesinlikle inanılmazdır, gerçekten dikkate değer eserlerdir. Her biri Arap edebiyatının birer şaheseridir.
Belki fark etmişsinizdir, hutbe verirken kullandığım Arapça biraz farklıdır ve standartların dışındadır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ خَالِقِ الْوُجُودِ مِنَ الْعَدَمِ وَجَاعِلِ النُّورِ مِنَ الظُّلَمِ
Aslında bu, onun kitaplarından birinin giriş kısmından alıntıdır. Allah’a bu şekilde hamdetmiş. Yani Allah’ı övmek için böyle eşsiz, gerçekten şiirsel bir üslubu var. Aralarından bir tanesi çok hoşuma gitmişti. Yani bir ya da iki tanesi. Ben de ezberledim.
Her neyse, o Kur’an üzerinde yoğun bir şekilde ve kapsamlı olarak çalışan bir âlimdi. Kur’an’daki, müfessirlerin söylediklerinden tatmin olmadığı bazı Arapça kelimeleri yeniden incelemek istiyordu. Yani müfessirlerin bir görüşü vardı. Bazen tefsirlerimizde olan şey şudur; bir görüş ortaya atılır, o görüş popülerleşir, sonra sonraki tefsirlerde bu meselenin zaten çözüldüğü varsayılır. Bu yüzden o konu yeniden incelenmez. Ve bu böylece devam eder, dilden dile aktarılır da aktarılır. Sonunda bize kadar ulaşır. İşte o, “Hayır, ben bunu yeniden incelemek istiyorum” der.
Böylece aala’ kelimesini de inceledi ve bunu yaptığına gerçekten çok memnunum, zira üzerine çokça araştırma yaptığı nadir kelimelerden biridir bu. Vefat etmeden önce sadece dokuz surenin tefsirini yazabilmişti. Allah ona rahmet etsin. Başka birkaç kitap daha kaleme aldı. Ama yazdığı o az sayıdaki şey gerçekten çok kıymetli. İşte bu da onun bu kelime hakkında yazdıklarından küçük bir bölüm:
أَجْمَعُوا عَلَىٰ أَنَّ مَعْنَاهُ النِّعَمُ
Görünüşe göre herkes bu kelimenin anlamının nimetler veya lütuflar olduğu konusunda hemfikir olmuş.
>
وَلَٰكِنَّ الْقُرْآنَ وَأَشْعَارَ الْعَرَبِ يَأْبَاهُ
Ancak bizzat Kur’an’ın kendisi ve klasik Arap şiiri bu fikri reddediyor gibi görünüyor.
Yani Kur’an’ın bu görüşe ters düştüğünü söylüyor. Şimdi, buraya kendi yorumumu da ekleyeyim. Neden Kur’an’ın bu anlamı reddettiğini söylüyor ki? Allah’ın hemen önceki ayetlerde bahsettiği şeyleri hatırlıyorsunuz değil mi? Allah meyvelerden bahsediyordu. Onların nasıl kabukları ve güzel renkleri olduğundan söz ediyordu. Tahıllardan bahsediyordu, değil mi? Hurma ağaçları, hurmalar, tahıllardan ve o tahılların harika bir kokusu olduğundan… Allah işte bütün bunlardan bahsediyordu.
Tamam. Ki bu nimetlere gerçekten şükretmeliyiz. Peki ama bir cin neden portakallar için minnettar olsun ki? Yani, neden olsun? Çünkü cinler de konuya dahil olacak, değil mi? Neden ekmek için şükretsinler ki? Onlar ekmek mi yiyor? Eğer ekmek yeselerdi kıtlık çekerdik herhalde, değil mi? Meyve yemiyorlar. Ekmek yemiyorlar. Hurma da yemiyorlar. Yani kalkıp “Ne harika bir hurma ağacı” falan demiyorlar. Böyle bir şey yok.
Öyleyse neden bütün bunlardan etkilensinler ki ve bunlar neden onlara nimet sayılsın? Bunlar kimin için nimet? Surenin bağlamına açıkça baktığımızda, bütün bunlar kimin için nimettir? Bizim için. Ayrıca Allah Kur’an’ı öğrettiğini, insanı yarattığını ve insana beyanı verdiğini söylüyor; Kur’an’ın kendisi de zaten bir beyandır. Peki Kur’an kim için indirilmiştir? Bizim için. Öyleyse cinler neden minnettar olsunlar ki? Mantıklı bir soru, değil mi?
Yani eğer anlamı, “Daha kaç nimeti inkâr edeceksiniz?” ise, cinler dönüp, “Bu benim için nasıl bir nimet ki?” diyebilir. “Ben karpuz sevmem ki. İnsanların yediğini görüyorum ama benim hoşuma gitmiyor. Ne yediklerini bilmiyorum ama karpuz olmadığına eminim.”
Tamam da o zaman bu ne anlama geliyor? İşte Farahi’nin anlamaya çalıştığı şey de tam olarak bu.
بِمَا رَوَى الطَّبَرِي أَنَّهُ قَالَ الْآلَاءَ الْقُدْرَى
İlginç. Klasik müfessirlerden, en eskilerden biri olan Taberî’ye göre aala’ aslında “kudret, güç” demektir, diyor. Bu oldukça ilginç; zira az önce size aala’’nın sözlük anlamını okumuştum, değil mi? O anlam neyle ilgiliydi? Bedenimizde bize eşsiz kabiliyetler kazandıran parçalarla, değil mi? Bunlar bize eşsiz kabiliyetler verir. Baldır kası, kalça, başparmak; kavrayıcı başparmak bize benzersiz yetenekler sağlar. O da diyor ki, aala’ muhtemelen Allah’ın o eşsiz kudretine, emsalsiz icraatlarına işaret ediyor.
Sonra şöyle devam ediyor:
الظَّاهِرَ أَنَّ مَعْنَاهُ الْفِعَالَ الْعَجِيبَةَ
Açık olan şu ki, bu kelime Allah’ın o muazzam ve harikulade icraatlarını kasteder.
Günlük dilde “Allah’ın işine” ne deriz biliyor musunuz? İşte bu aala’dır. Allah’ın icraatlarından daha kaç tanesini inkâr edeceksiniz? Allah’ın o muazzam işlerinden kaçını daha hafife alacaksınız?
Bu arada, Allah’ın icraatları zaten büyük çoğunlukla birer nimettir. O yüzden der ki:
لَمَّا كَانَ غَالِبُ فِعَالِهِ تَعَالَى الرَّحْمَةَ، ظَنُّوا أَنَّ الْآلَاءَ هِيَ النِّعَمُ
Allah’ın fiilleri aslında çoğunlukla lütuf olduğu için, “Allah’ın icraatları” terimini bir başka kelimeyle karıştırırız, diyor.
Hangisiyle? Nimetlerle. Böylece hepsinin doğrudan nimet anlamına geldiğini varsaymaya başladık. Oysa aslında أَصْلُهَا شُؤُونُهُ الْعَجِيبَةُ O’nun yaptığı o muhteşem, o harikulade, ilahi işlerdir. Sadece O’nun yapabileceği şeylerdir. İşte bu tür şeyler aala’ kapsamına girer.
Cinlerin Perspektifi ve Evrene Erişimleri
İşte bu, demin sorduğum o soruya dair bakış açımızı değiştiriyor: “İyi de cinler portakallardan neden etkilensin ki?” O soruyu hatırlıyor musunuz? Gelin o soruya geri dönelim.
Şöyle ki; cinler, bizim yediğimiz yiyeceklerden bizim gibi zevk almasalar bile, buralardalar. Ve cinlerin biz insanlara kıyasla çok daha fazla yere ve yaşam alanına erişimleri var. Biliyorsunuz, yaşanmaz olan veya insanların henüz tam olarak keşfetmediği Amazon’un derinlikleri ya da okyanusun dibi ve oradaki türler falan var. Mağaralar, yeraltı tünelleri ve insanların ulaşmasının imkânsız olduğu bir sürü yer olabilir; ama cinler oralara ulaşabilir. Bir dağın içinde bizim giremediğimiz ama onların girebileceği yerler var. Bunu biliyorsunuz, değil mi?
Allah, وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ dediğinde, yeryüzünü her türlü canlı için ulaşılabilir kıldığını ve var ettiğini söylüyor. “Her türlü canlı”nın ne demek olduğunu kimin çok daha iyi anladığını biliyor musunuz? Hatta bizim çektiğimiz o doğa belgesellerinden bile çok daha iyi? Cinlerin, buradaki bütün türler hakkında birinci elden, çok daha iyi bir kavrayışları var. Üstelik bununla da kalmayıp, tüm evreni dolaştıkları için bu dünyanın ötesine de erişimleri var. Değil mi?
Allah’ın bize bildirdiğine göre, evrene bizden daha fazla erişimleri var ve bizden daha iyi anlıyorlar. Keza gezegeni de bizden daha iyi görüyorlar. Gezegeni bizden çok daha iyi anlıyorlar. Hatta görünüşe bakılırsa onlar çok dilliler de. Sanki insanların konuştuğu bütün dilleri de anlıyor gibiler. Bunu da Allah’ın Ahkâf Suresi’nde söylediklerinden çıkarıyorum. Birkaç cin oradan geçiyordu; Peygamber (sav) Kur’an okuyordu ve durup dediler ki:
“Şşşt, dinleyin, dinleyin, dinleyin.”
Ve Kuranı dinlediklerinde, “Biz Musa’dan sonra indirilen bir kitap dinledik” dediler. Bir dakika, Musa’dan sonra bir kitap mı? Musa’ya Tevrat Arabistan’da verilmedi, değil mi? Ayrıca Musa’ya verilen kitap Arapça da değildi. Binlerce yıl önce, Antik Mısır’da Musa’ya verilen bir kitaptan nasıl haberdarlar ve bunu nasıl biliyorlar? Farklı bir dilde gelen bir vahiyle, Kur’an’da verilen vahiy arasında nasıl bir bağlantı kurabiliyorlar? Yani, bu işin kurdu olmuşlar artık, değil mi? Çok gezip çok görmüşler.
Peki bunun benim söylediklerimle ne ilgisi var? Cinler, Allah’ın bu gezegende insanlar için yaptığı ama diğer hiçbir türe yapmadığı bir şey olduğunu görüyorlar. Aynı zamanda Allah’ın, diğer hiçbir canlıyla konuşmadığı kadar özel bir şekilde insanlarla konuşmayı seçtiğini de görüyorlar.
Aslında Kur’an inmeye başladığında gökyüzü muhafazaya alınmıştı. Göklerin kapıları kapanmıştı. Cinler ise oralarda takılmaya alışkındı. Mesela bazılarınızın kalkıp, “Nargile kafeye gidelim mi? Sahile inelim mi?” demesi gibi, cinler de birbirlerine “Bu hafta sonu Ay’a gidelim mi?” derler. Böyle geziyorlardı işte. Yani gökyüzünde takılırlardı. Ama Kur’an 23 yıl boyunca inmeye devam ederken gökyüzü erişime kapandı ve onlar dünyada bir nevi karantinaya alındılar. Göğe çıkamıyorlardı. Ne zaman çıkmaya çalışsalar, vurulup düşürülüyorlardı.
“Neler oluyor? Neden ev hapsindeyiz?” diye şaşkına döndüler. Neden dünyada mahsur kaldık? Dünyada mahsur kalınca, galaksiler arası tatillerine gidemedikleri için artık dünyada daha çok cin dolaşmaya başladı. İşte tam o sırada içlerinden bazıları, Peygamberimizin (sav) Kur’an okuduğunu duydular. Cin Suresi’nde de dendiği gibi, “Ha, gökyüzü meğer bu yüzden kapanmış. Bu (Kur’an) iniyormuş.” dediler.
Hani bir şehre cumhurbaşkanı geleceği zaman bazı yolları kapatırlar ya? Cumhurbaşkanlığı konvoyu geçeceği için trafik allak bullak olur, öyle değil mi? Kâinatın otoyolları kapatılmıştı çünkü Cebrail (as) Peygamberimize (sav) Kur’an’ı getiriyordu. Kimse oralara ulaşamıyordu. Üzgünüz, yol kapalı, gökyüzü kapalı. Peki gökyüzü neden kapanmıştı? Neden yeryüzüne giden her yol kapatılmıştı? Dünya helak mı edilecekti?
اَشَرٌّ اُر۪يدَ بِمَنْ فِي الْاَرْضِ (Cin, 10).
Yoksa bu dünyaya bir zarar verilmek mi isteniyor? Hiç bilemiyoruz.
>
اَمْ اَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَداًۙ
Yoksa Allah onlara özel bir hidayet mi gönderecek?
Aa, şimdi anladık, meğer bu o özel hidayetmiş! Kur’an’mış. Yani Kur’an onlara inmemiş olsa bile, yine de Allah’ın bu icraatı karşısında haşyet içinde kaldılar mı? Rablerinin aala’sını gördüler mi? Evet. Biz evrene bakabilmek için araçlar geliştirip, oturduğumuz yerden kâinatın düzenini ve intizamını takdir ediyorsak, cinlerin göklerin düzenini takdir etmek için bizden daha doğrudan bir erişimleri yok mu? Kesinlikle var.
Bizim yeme şeklimizle diğer türlerin yeme şeklini, bizim yaşantımızla diğer canlıların yaşantısını kıyaslayabiliyorlar mı? İnsanoğlu için özel bir şeyler yapıldığını görmüyorlar mı? Görüyorlar. İşte bu çerçeveden bakınca, aala’ kelimesi hem insanlar hem de cinler için tam anlamıyla yerini buluyor. Onlar için bir lütuf olmasa bile, insanlara yapılan onca şeye hayret etmeleri için yeterli bir sebep.
İblis’in Tavrı ve İnsandaki Yansıması
Bu aslında başka bir meseleyle de iç içe geçiyor. Bu insanlar neden bu kadar özel? Yani tüm bunlar bu topraktan yaratılanlar için mi? Neden onlar için? Yani bizim uzay kıyafetine bile ihtiyacımız yok. Uzaya çıkmak için milyarlarca dolar harcamamıza bile gerek yok. İstediğimiz yere gidebiliyoruz ama böyle bir ayrıcalığa sahip değiliz. Dolayısıyla içlerinde bir çeşit aşağılık kompleksi oluşabilir, değil mi? Bir dakika. Bir dakika. Cinler aşağılık kompleksine kapılabilir.
Bu sanki Adem’in (as) kıssasına benziyor. Öyle değil mi? Çünkü Adem’e (as) üstünlük verilmişti. Ve şimdi bu gezegende insanlara ne verildi? Üstünlük. Bu dünyayı kim imar ediyor? Bu dünyayı kim geliştiriyor? Hani size bu surenin satır aralarında Adem’in (as) kıssasının bir yansıması var demiştim, hatırlıyor musunuz?
İblis’in peşinden giden cinler, insanlardan nefret ediyorlar. Bize bu ayrıcalığın verilmesinden iğreniyorlar. Nefret ediyorlar bundan. Çünkü kendilerini sürekli bir kıyas içinde görüyorlar. Bu ayrıcalığın bize verilmesini de engelleyemiyorlar. Dolayısıyla yapabilecekleri şeylerden biri şu: Eğer bu insanların birer zavallı olduklarına ve kendilerine verilen bu hediyelere layık olmadıklarına inandırabilirsem o zaman istediğimi elde etmiş olurum. Yani asıl davamız onlarla savaşıp onları yok etmek değil. Bizim davamız onları da tıpkı bizim gibi yapmak olmalı ki Allah’a, “Bu insanlar bunu hak etmiyordu” diyebilelim.
Peki bunu nasıl başarabilirler? Allah’ın huzurunda çıkıp şöyle dediğinizde… Allah o muhteşem canlıyı, insanı yaratıyor. Sonra da içine ruhundan üflüyor. İblis ise çıkıp diyor ki:
“Ne var ki bunda? Şuna mı secde edeceğim? Bu sadece toprak. Beni hiç etkilemedi, Allah’ım.”
Bütün melekler etkilenmiş olabilir ama ben etkilenmedim. Ve o, insanın da aynı tavrı, yani “Beni etkilemedi” tavrını geliştirmesini istiyor. Gezegen mi? Etkilenmedim. Meyveler mi? Ne olmuş yani? Güneş ve ay mı? Çok da mühim değil. Ya evren? Eh işte. Kur’an mı? Cidden yani…
İşte bu tutum, aslında İblis’in insanlara karşı takındığı tavrın karbon kopyasıdır. İnsanoğlunun da Allah’a karşı aynı tavrı benimsemesini istiyor. İşte bu tavrı tarif etmenin yollarından biri, kelimelerden biri de tekzibtir (yalanlamaktır). Bir şeyi hafife almak, bir şeyi umursamamaktır. Bir şeye üstten bakmaktır. Allah muhteşem bir şey yapıyor ve siz sadece “Eee, ne olmuş yani? Çok da mühim değil” diyorsunuz. Bu da kelimenin anlamlarından biridir.
اَلْحَاكِمُ فِي كِتَابِ الْأُصُولِ، عَنْ لَقِيطِ بْنِ عَامِرٍ، فِي حَدِيثٍ طَوِيلٍ
Aslında uzun bir hadis var ama konumuz o değil ama ilginçtir ki o hadiste:
أُنَبِّئُكَ بِمِثْلِ ذَٰلِكَ مِنْ آلَاءِ اللهِ
Peygamber (sav) dedi ki: “Sana Allah’ın aala’ (eşsiz kudret eserlerinden)…”
اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا ayetindeki aala’ ile aynı kelime bu hadiste geçiyor. Peygamberimiz (sav) bu uzun hadiste aala’yı tasvir ediyor. Kupkuru bir yerden geçersiniz sonra yağmur yağar, bir sonraki geçişinizde tamamen yeşile dönmüş olur, diyor. Bu Allah’ın aala’sından (muhteşem işlerinden) biridir. Bu sadece bir nimet değil, yeniden dirilişi anlamamıza yardımcı olan harikulade icraatlarından biridir. Yani aslında burada bahsedilen şey budur ve dolayısıyla aala’ kelimesi de bu anlamda kullanılır.
وَنَقَلَهُ السُّيُوطِيُّ فِي الدُّرِّ الْمَنْثُورِ فَخَطَّ الْفَرَاهِيُّ رَحِمَهُ اللهُ
تَحْتَ كَلِمَةِ آلَاءِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ وَعَلَّقَ عَلَىٰ هَامِشٍ
Kısacası Farahi kendi tefsirinde şu notu düşmüştür:
كَلِمَةُ الْآلَاءِ بِمَعْنَىٰ عَجَائِبِ الْقُدْرَةِ وَالْخِلْقَةِ
Aala’nın Allah’ın kudretindeki o harikulade şeyler ve yarattığı o akıl almaz işler olduğunu; karşısında huşu içinde kalmamız ve Allah’ın icraatı olarak etkilenmemiz gereken şeyler olduğunu yazmış.
Bunu belki şuna benzetebilirim: Diyelim ki gerçekten çok heyecanlı bir maç izliyorsunuz, bu ya bir UFC dövüşü, ya bir NBA finali ya da başka bir maç olabilir. Sonra biri çıkıp son saniyede imkânsız bir atış yapıyor veya biri tam orta sahadan çılgınca bir sayı atıyor ya da dört kişinin arasından sıyrılıp bitime saliseler kala öyle bir smaç basıyor ki… Seyirciye ne olur ve spiker ne der? “Bu bir mucize! Aaalaaa!” Hani futbolda da öyle goller olur ya, adam çıldırır… “Goooolllll, Aaaaalaaa!” İşte Allah’ın icraatlarına karşı takınılması gereken tavır da tam olarak budur. Aslında burada sorulan soru da budur.
Şimdi aala’nın sadece nimet anlamına gelmediğini iyice zihnimize kazımak için bazı başka örnekler var. Aslında muazzam icraat demektir. İşte aala’ kelimesinin geçtiği Arap şiirlerinden bazı alıntılar:
كَامِلٌ يُحِمُّ عَلَاءَ الْفَتَى كَرِيمُ الثَّنَاءِ وَآلَاؤُهُ الْحَزْمُ
مَا كُلُّ الْآلَاءِ يَا قَوْمِ أَحْسَبُهَا
Mesela bir şair diyor ki: “Benim kabilem o kadar harikadır ki…” ve birkaç şey saydıktan sonra “Onların tüm aala’sını saymayacağım bile, diğer onca muazzam işlerini listelemeyeceğim” diyor, değil mi? Genç bir adam övülüyor ve sonra diyorlar ki, “Onun o kadar muazzam bir karakteri ve o kadar harika aala’sı, özellikleri var ki…”