Allah o kadar kudretlidir ki, gücünü nasıl kullandığını göstermek zorunda değildir.

‌لَطِيفٌ لِمَا يَشَاءُ

​(Latîfun limâ yeşâ’u)

‍(Yusuf, 100)

İşlerini yapış biçimi inceliklidir. İşlerinde hassastır. Eylemleri neredeyse fark edilmezdir. Bazı meselelerde çok belirgindir. Bazı şeylerde ise çok hassas ve fark edilmezdir. Bu da aslında Allah’ın (cc) kudretinin en büyük tezahürlerinden biridir.

Anıtlar ve Zenginlik

Bilirsiniz, Allah kendisi hakkında şöyle buyuruyor:

‌وَكَذَٰلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

​(Ve kezâlike nurî İbrâhîme melekûtes-semâvâti vel-ard)

​İbrahim’e (as) Allah’ın egemenliğinin işaretlerini göstermek istedik. Ona Allah’ın egemenliğinin alametlerini gösterdik.

‍(En’am, 75)

Allah şu soruyu kâfirlere yöneltiyor:

‌أَمْ لَهُمْ نَصِيبٌ مِنَ الْمُلْكِ

​(Em lehum nasîbun mine’l-mulki)

​Hükümranlıklarının herhangi bir işareti var mı?

‍(Nisa, 53)

Hükümranlığın ne kadarına sahip olduklarını görmek isterim. Ne kadarına hükmediyorlar? Bir şeyleri olsaydı da kimseye vermezlerdi zaten.

Bir krallığın sembollerinin ne kadar önemli olduğunu da düşünüyordum. Yusuf’un (as) su kabının alındığı kıssayı hatırlıyor musunuz? Bu su kabı neden önemliydi ki? Su matarası gibi herhangi bir kap aynı işi görürdü. Sorun olmazdı. Ama o kralın kabıydı işte.

‌صُوَاعَ الْمَلِكِ

​(Suvâ’al-melik)

‌نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ

​(Nefqidu suvâ’al-melik)

O kap artık krallıkla bağlantılı olduğu için çok değerli bir şeyi temsil ediyor. Kur’an öğrencileri için bunun neden önemli olduğunu biliyor musunuz? Su kabı krallığın bir sembolü ve bu da ona büyük değer kazandırıyor. Öyle değil mi?

Bu demek oluyor ki… Arapçada sembol kelimesinin karşılığı ayettir. Tekrar söyleyeyim. Sembolü karşılayan kelime neymiş? Ayet. Yani kap değerliydi çünkü krallığın bir ayetiydi. Allah Kur’an’da nelerin ayet olduğunu söylüyor? Tarih ayettir. Dağ ayettir. Gökyüzü ayettir. Hayvanlar ayettir. Bedenim ayettir. Yüreğimde olup bitenler ayettir. Tüm yaşanmış tecrübeler bir dizi nedir? Ayet. Her biri değerli hâle geliyor. Çünkü onlar Melik’in ayetleridir.

Kur’an’da iki tür ayet vardır. Etrafımızda ayetler vardır. Bir de O’nun vahyinin ayetleri vardır. Ama ikisi de aynı kapıya çıkar, değerlidirler çünkü Melik’in ayetleridir. Tıpkı suredeki kralın su kabı gibi.

Allah buyuruyor ki:

‌قُلْ لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَائِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْإِنْفَاقِ

​(Kul lev entüm temlikûn hazâine rahmeti Rabbî izen le emsektüm haşyetel-infâk)

​Eğer Allah’ın rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, onlar üzerinde bir yetkiniz olsaydı, onları elinizde tutardınız.

‍(İsra, 100)

Allah’ın mülkü o kadar geniş ki… Müreffeh bir ülkeye bakarsanız herkes iyi yaşıyordur. Mesela dünyada öyle zengin milletler var ki, neredeyse herkese para dağıtacak kadar zenginler. Servet üstüne servet… Kimse fakir değildir. Herkes lüks içinde yaşıyordur. Çünkü krallığın verecek çok şeyi vardır. Sürekli veriyor, veriyor, veriyorlardır. Dünyada büyük doğal kaynaklara sahip bazı küçük ülkeler falan böyle yapar.

Fikir şu, verecek gücü olan bir krallık daha cömert olur. Aynı şekilde, Allah’ın tüm yarattıklarına rızık vermesi de Allah’ın krallığının bir tezahürüdür.

Krallığın Sembolleri ve Meşruiyet

Peki. Bu da ilginç. Yine, krallığın sembolleri… Bunu özellikle vurguluyorum çünkü bir krallık hakkında bize bilgi veren en önemli şeylerden biri bu. Allah bir kadından bile bahsediyor, hem de kraliçe olan bir kadından. Kimdi o? Sebe. Onun hakkında ne diyor?

‌إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ

​(İnnî vecedtü imraeten temlikuhum)

​Onları yöneten bir kadın gördüm.

‍(Neml, 23)

Peki onun hakkında ne dedi?

‌وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

​(Ve ûtiyet min kulli şey’in ve lehâ arşun azîmun)

​Ona her türlü şey verilmiş ve muhteşem bir tahtı var.

Sebe’nin krallığının sembolü neydi? Artık bir temayı fark ediyorsunuz. Kur’an’da Allah’ın krallıktan bahsettiği yerlerde, krallıklarla ilgili fark ettiğiniz şeylerden biri de onların sembolleridir. O krallığın işaretleri. Yönetme hakkı.

Meşru kral kimdir? Talut ve Calut kıssasında, İsrailoğulları peygamberlerine gelip dediler ki, Allah yolunda savaşmamız için bir krala ihtiyacımız var. Meşru kral kim olacak? Peygamberleri onlara şöyle dedi:

‌إِنَّ آيَةَ مُلْكِهِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ فِيهِ سَكِينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ

​(İnne âyete mülkihi en ye’tiyekümüt Tâbûtu fîhi sekîne min Rabbiküm)

​O kişinin meşru bir kral olduğunun işareti o sandığın size geri dönecek olması.

‍(Bakara, 248)

Uzun bir kıssa bu, ama aslında Yahudi tarihinden, Allah’ın Kur’an’da atıfta bulunduğu gerçekten eğlenceli bir kıssa. Çünkü Kur’an aslında Yahudi tarihiyle dopdolu. Kur’an’da Yahudi tarihine dair birçok anlatı var. Eski Ahit ile Kur’an arasında çok fazla ortak anlatı var, değil mi?

Neyse, oraya girmeyeceğim, ama size Allah (Celle Celalühu) hakkında bir şey söyleyeceğim. Dediğim gibi, krallar genelde meşru kralın kendileri oldukları konusunda hak iddia etmek zorunda kalırlar. Meşru kral ilan edilmeleri de gerekir. O kişinin meşru bir kral olduğunu resmileştiren bir tür taç giyme töreni olması da şarttır. Anlıyor musunuz? Eğer bu olmazsa ya da biri onların egemenliğine itiraz ederse o zaman taht üzerinde hak kazanmamış olurlar.

Allah’ın, arşı üzerindeki hakkına itiraz edecek biri var mı? Allah buyuruyor ki:

‌فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ

​(Fe te’âlâllâhul Melikul Hakk)

​Ne yüce, ne uludur Allah, gerçek hükümdar.

‍(Müminun, 116)

Aslında nihai hükümdarlık hakkı Allah’a aittir. Bu hakkı bir yerlerden almamıştır ve kimse bunu O’ndan alamaz. Bu hak temelinde O’nundur.

Egemenliğin Tarihi

Sonra, elbette ki, bu egemenlikle ilgili onun önemli sembolizminin bir diğer parçası da egemenliğin tarihidir. Mesela şöyle, büyük bir imparatorluk hep kendisinin anıtlarından bahseder, geçmişte neler yaptıklarından, zaferlerinden ve büyük atalarından falan bahseder, değil mi?

‌وَآتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظِيمًا

​(Ve âteynâhum mulken azîma)

​Onlara büyük bir imparatorluk vermiştik, diyor.

‍(Nisa, 54)

Bu geçmişe atıf yöntemi… Her millet çocuklarına kendi tarihini öğretir. İmparatorluk da kendi tarihini öğretmeli. Çünkü ne kadar âli bir geçmişten geldiklerini, neye ait olduklarını bilmeleri gerekiyor. Ve tabii ki, her millet çocuklarına ve sonraki nesillere tarihlerinin yumuşatılmış, daha güçlü göründükleri bir versiyonunu anlatmaya çalışır, değil mi? Tarihlerinde kötü bölümler, utanç verici anlar ya da kayıplar olsa bile, o kısımları örtbas edip tarihlerindeki iyi, parlak kısımları öne çıkarırlar.

İşte okulda öğrendiğin tarih de, hangi ülkeden geldiğin fark etmeksizin okulda öğrendiğin tarih, gerçek tarihten farklıdır. Çünkü o dersler tarihten çok propagandadır, değil mi? Ama tarih krallığı anlamada gerçekten önemli bir parçadır.

Tabii ki, Kur’an’da Allah kendi krallığının tarihini de anlatır. Aslında en başından itibaren anlatmıştır. Gökleri ve yeri nasıl yarattığını, Âdem’i (as) bu dünyaya nasıl getirdiğini ve insanlığa en başından beri nasıl hükmettiğini.

Merkezi Güç ve Koruma

Bu da merkezi bir güçtür. Eğer güç merkezileşmemişse bir krallık, krallık sayılmaz. Tabii ki, Allah der:

‌بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ

​(Biyedihî melekûtu kulli şey’)

​Her şeyin egemenliği sadece O’nun elindedir.

‍(Yasin, 83)

Kendi hükümranlığındakileri koruma gücüdür. Bu ayeti çok seviyorum. Aslında bunların hepsi tek bir ayettir. Halkını koruyamıyorsan, nasıl bir krallık olabilirsin ki? Olamazsın.

‌وَهُوَ يُجِيرُ

​(Ve hüve yücîr)

​Koruyan yalnız O’dur.

‍(Müminun, 88)

Peki halkını nasıl koruyabilirsin… Sadece halkını koruyabilmen yetmez, düşmanın peşine düştüğünde, düşmanın da kendini koruyamaması gerekir.

‌وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ

​(Ve lâ yucâru aleyhi)

​Ve bu krallık saldırdığında, kimse karşı koyamaz. Dayanamazlar.

‍(Müminun, 88)

İsyanı bastırma yeteneği. Mesela, bir kral olan Zülkarneyn’in durumundaki gibi. Onun kıssasında Allah (cc) diyor ki, yöneteceği insanları gördüğünde onlara dedi ki: “Kim haksızlık yaparsa, onları cezalandıracağız. Onlarla hesabımızı göreceğiz.”

Sonra bizzat Allah isyankârlara nasıl muamele ettiğini anlatıyor:

‌أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۚ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ

​(Em lehum mülküs-semâvâti vel-ard ve mâ beynehümâ fel-yertakû fîl Esbâb)

​Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onlara mı ait? Yoksa göklerin katmanlarından yukarı tırmanmaya mı kalkacaklar?

‍(Sad, 10)

‌جُنْدٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ

​(Cünd mâ hünâlike mehzûm minel Ahzâb)

​Nice ordular oldu ki ben onları çoktan yok ettim.

‍(Sad, 11)

Benimle yarışabileceklerini düşünen, kendilerini bir şey sanan insan orduları. Allah’ın tarihte daha önce isyanları bastırdığı gibi. Onlara kadim milletlerin harabeleri diyoruz. İşte Allah isyanları böyle bastırıyor.

Kendi tebaasına bakabilme yeteneği.

‌وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا

​(Ve senaqûlu lehu min emrinâ yusrâ)

‍(Kehf, 88)

Allah buyuruyor ki:

‌كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي

​(Kulle yevmin huve fî)

‍(Rahman, 29)

Ayeti biliyorsunuz değil mi?

‌كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

​(Kulle yevmin huve fî şe’n)

​Herkes O’ndan bir şeyler ister.

‍(Rahman, 29)

‌يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

​(Yes’eluhu men fîs-semâvâti vel-ard)

‍(Rahman, 29)

İşte bu bir kralın tasviridir. Bilirsiniz, kralların sarayı vardı. İnsanlar içeri girip, “Ey büyük kral! Beş gündür tavuklu sandviç yemedim. Lütfen bana bir tavuklu sandviç ver.” Gelirler ve krala yalvarırlardı. Kral da onlara bu toprakları ya da o tavuklu sandviçi verirdi. Ne verecekse verirdi. İnsanlar gelir, krala yalvarır ve kral da verir.

Sonra kralın parası tükenmeye başlar. Tükeniyor işte, bütçe kötü durumda. Artık kral veren taraf değil alan taraf oluyor. Sanki şöyle yapıyor: “Ah, vergileri toplayın.”

  • Zaten vergi topladık.
  • Yeniden toplayın. Sezonu değiştirin. Vergiyi tekrar toplayın. Halktan daha fazlasını alın.

Aslında, insanlar kralın veren kişi olduğunu düşünüyor. Fakat bu dünyada, kral çoğunlukla ne yapıyor? Alıyor. Kral, verenden çok alan biri oluyor. Allah Kur’an’da kendisi hakkında şöyle diyor:

‌يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

​(Yes’eluhu men fîs-semâvâti vel-ard)

​Göklerde ve yerde kim varsa sürekli O’ndan isteyip durur.

‍(Rahman, 29)

Kalbim bir sonraki atışı için O’na yalvarıyor. Gözlerim bir sonraki nemlenme için O’na yalvarıyor ki kuruyup gitmesinler. Damarlarım kanın içlerinde akmaya devam etmesi için O’na yalvarıyor. Her hücre O’na yalvarıyor. Her atom var olmak için O’na yalvarıyor. Sürekli yalvarıyorlar. Tüm varlıkların hepsi. Ve her gün O da bu ihtiyaçlara cevap veriyor.

‌كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

​(Kulle yevmin huve fî şe’n)

‍(Rahman, 29)

İşte bu O’nun kendi tebaasına bakabilme yeteneği.

Krallığın Yasaları

Ama tabii ki bir krallık kurallarıyla bilinir. Her imparatorluk, her bir hükümet kendine özgü yasalarıyla tanınır. Mesela şu örneği vermekten bıkmıyorum. Çünkü bu beni çok etkiledi. Bir keresinde Singapur’a gitmiştim. Singapur gerçekten ilginç bir ülke. Singapur’da sokakta sakız bile çiğneyemezsiniz. Tutuklanırsınız. Evet. Sakız çiğneyemezsiniz.

Yaz aylarıydı, hava çok nemliydi. Benim de yanımda sivrisinek kovucu vardı. Sivrisinek kovucu spreyleri biliyor musunuz? Yanımda birazcık sivrisinek spreyi vardı. Bir de krem vardı. Singapur’a indiğimizde uçaktan inerken, şu kemerlerinizi çözebilirsiniz falan filan diyen hostesleri bilirsiniz, “Singapur’a hoş geldiniz, eğer üzerinizde herhangi bir yasadışı uyuşturucu bulunursa idam cezasına çarptırılırsınız. Singapur’un keyfini çıkarın.”

Sivrisinek spreyimi aldım, çalışanlarımdan biri yanımdaydı ona verip “Bu sende kalsın,” dedim. Bir krallık neyiyle tanınır? Yasalarıyla. Bir hükümet yasalarıyla tanınır. Kendine özgü yasalarıyla, değil mi? Allah da bize yasalar koyuyor mu? Evet.

Ve bir kral… Kur’an’da geçen hatta şu krallık hikayelerindeki gibi, mesela Yusuf (as) bakandı ama kral değildi. Kral o değildi. Kardeşi onun yanında kalsın istemişti. Ama kardeşinin gerekli evrakları yoktu. Krallığa giriş için vizesi yoktu. Vatandaşlığı ya da benzeri bir şey bulunmuyordu. Aslında kardeşi turist vizesiyle gelmişti. Mülteci statüsündeydi. Bu yüzden kardeşini yanına alamadı. O da kardeşini tutuklatma yönünde bir çözüm bulmak zorunda kaldı.

Allah da diyor ki:

‌مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ

​(Mâ kâne liye’huze ehâhu fî dîni’l-meliki)

​Kralın kanunlarına göre kardeşini yanında tutmasının hiçbir yolu yoktu.

‍(Yusuf, 76)

Çünkü kanunlara bakılırsa kardeşini tutamazdı. Ama bu kanun Yusuf (as) tarafından konulmamıştı. Kanunları kim koymuştu? Kral. O daha yüksek bir otoriteydi.

Krallar aynı zamanda savaşa da girerler. Krallıklar savaşa girer. Savaşa girdiklerinde ise… Sebe, krallar ve eylemleri hakkında bir yorum yapar. Der ki:

‌إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا

​(İnnel-mulûke izâ dehalû qaryeten efsedûhâ)

​Krallar bir şehre geldiğinde o şehre zulüm ederler.

‍(Neml, 34)

‌وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً

​(Ve cealû a’izzete ehlihâ ezilleten)

​O şehrin soylu insanlarını alır ve onları alçaltırlar.

Bunu yaparlar. Esasen baskı uygularlar. Allah, kralların kralı da savaşır.

‌فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِّنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ

​(Fe’zenû bi-harbin minallâhi ve resûlih)

‍(Bakara, 279)

O da savaşır. Ama asla zalimlik yapmayanın peşine düşmez. Asla. Sadece…

‌هَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ

​(Hel yuhleku illâ’l-kavmu’z-zâlimûn)

​Zalim toplumdan başkası mı yok edilir?

‍(En’am, 48)

Suçlulardan başka… Suçlulardan başkası helak edilmez. Krallar yönetimi devraldığında sadece suçlular mı öldürülür? Yoksa siviller, kenarda duranlar, masumlar da mı? Herkes öldürülür. Aslında önceki yönetime sadık isen öldürülürsün.

Rasulullah (sav) Mekke’yi fethediyor. Politikası ne oluyor? Herkesi öldürmek mi? Bedir’de ona karşı savaşan herkesi öldürmek mi? Daha önce savaşta karşı karşıya geldiği birini gördüğünde kellesini almak mı? Politikası bu muydu? Hayır.

Kardeşim Yusuf’un kardeşlerine söylediğini size söyleyeceğim:

‌لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ

​(Lâ tesrîbe aleykumul-yevm)

​Bugün size bir kınama yoktur.

‍(Yusuf, 92)

Allah farklı bir kraldır. Elçisini (sav) göndermiş ki Allah’ın tarzında bir krallığı uygulasın. Yeryüzünde olan diğer krallık tarzlarını değil, göklerden gelen bir krallık tarzını.

El-Kuddûs İsmi ve İki Boyutu

Sizi bir ilginç mesele ile bırakacağım. Çünkü benim ilginç meseleleri anlatmam lazım.

Şimdi Allah’ın hangi ismini inceleyeceğiz? El-Kuddûs. El-Kuddûs ismi iki boyutta incelenir. Bu boyutlardan ilki, kelimenin Arapçada ne anlama geldiği, nasıl kullanıldığı ve sonrasında Kur’an’da nasıl geçtiğidir. Arapça ve Kur’an, bu incelemenin birinci boyutu. İkinci boyutu ise bu kelimenin İncil çalışmalarında ne kadar önemli olduğudur. İbranice İncil’de bu kelime gerçekten çok çok önemlidir. Bunun, neden onlar için de önemli olduğuna bakmamız gerekecek.

Bunu öğrenmek veya incelemek neden bu kadar önemli? Çünkü Kur’an aslında birden fazla kitleye hitap eder ve kitlelerinden biri de aslında Yahudi bilginlerdir. Bunu bilmiyor olabilirdiniz, ama artık biliyorsunuz. Kur’an’ın doğrudan hedef kitlelerinden biri kimmiş? Sadece sıradan Yahudiler değil, esasında onlarla doğrudan iletişim kuran Yahudi bilginlerdir.

Biz Kur’an’daki ifadelerin çoğunu Müslüman bakış açısıyla anlıyoruz. Ancak onlar, zaten var olan kendi arka planlarıyla anlıyorlardı. Anlatabildim mi? Eğer biz onların arka planını anlarsak ve sonrasında Kur’an’ın ne dediğini dinlersek, bu bize, açıkça söylenenden daha derin bir bakış açısını kazandıracaktır.

Siyaset, Yozlaşma ve Mukaddes Sınıf

Ancak bu derste politikadan bahsettiğimize göre şunu anlatarak bitireyim. Dünyadaki krallıklar için hep şöyle bir düşünce vardır: Bir kral iktidarı ele geçirdiğinde, bunu yapabilmek için yanlış bir şeyler yapmış olmalıdır. Birini öldürmüş, rüşvet vermiş olmalı, arka planda bir tür yolsuzluk olmalı. Çünkü ellerinizi kirletmeden yükselmezsiniz. Oraya ulaşmak için elinizi kana bulamanız gerekir, değil mi? Ya mevcut krala suikast düzenleyerek iktidara gelirsiniz ve bu şekilde gücü ele geçirirsiniz. Ya da hainlik, yalan, dolandırıcılık ve entrika yoluyla üst rütbeye yükselirsiniz. Politikayla, değil mi? İşte bu, krallığa ulaşmak için geçilen yollar. En tepeye çıkana kadar entrikalar kurmak.

Bu yüzden güce sahip insanları düşündüğünüzde, aklınıza yolsuzluk gelir. Dünya tarihi hep böyle, değil mi? Güç yozlaştırır ve mutlak güç mutlaka yozlaştırır. Dünya tarihinde hep böyle olmuştur. Hükümdarlar bunu bilirler, yöneticiler bunu bilirler.

Yapacakları şey… Şöyle derler: “Eğer herkes bizim yozlaşmış olduğumuzu düşünürse, gücümüzü sürdüremeyiz. Çünkü sonunda insanlar isyan edecekler, yönetimimiz altında kalmayacaklar. Kendimizi iyi göstermenin bir yolunu bulmalıyız, ne kadar kirli olursak olalım önemli değil.”

Bu yüzden krallar antik zamanlardan itibaren bir çözüm geliştirdiler. Kendimizi iyi göstermek için ‘din’i kullanacağız. Sonuç olarak Antik Mısır’da “Tanrılar bize bunun kral olduğunu söylediler,” diyen rahipleri, keşişleri ve bilgeleri vardı. Halk da dine inandığı için, kralı tanımak onların dini yükümlülüğü oluyordu.

Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı bir kere benimsediğinde, Katolik kilisesi de kralı destekliyordu. Muhtemelen görmüşsünüzdür, Papa yakın zamanda İngiltere’de bir açılış töreninde tuhaf bir konuşma yaptı. Kim kime bağlı oluyor? Biraz kafa karıştırıcı. Ama mesele şu ki, krallık Tanrı tarafından; kilise, rahiplik veya tapınak aracılığıyla destekleniyor. Bu Antik Hindistan’da Budist krallıklarda böyleydi biliyorsunuz. Çin imparatorluklarında da böyleydi. Bazı bilgeleri ya da onları tanıyan, destekleyen birileri vardı. Çünkü dini liderliğe tabi olan dindar insanlar vardı. Dini liderlik kralı desteklediğinde, krala tabi olmak dinen yapılması gereken bir şey haline geliyordu.

Birçok krallıkta yönetici için dua vardır. Yönetici için dua ederler. Bilirsiniz “Tanrı kraliçeyi korusun”, “Tanrı kralı korusun”, bu tür şeyler. Olan şu ki, bir siyaset dünyası var, bir de din dünyası var.

Dindar insanlar kutsal olarak kabul edilir. Tekrar söyleyeceğim, nasıl kabul edilirler? Kutsal. Kutsal insanlar için kullanılan kelime Mukaddes‘tir. Ne deniyormuş? El-Mukaddes. Krallıklar, mukaddes sınıf aracılığıyla kendilerini aklayarak makamlarını koruyabiliyor. Çünkü onlar yozlaşmışlardır. Meşru olmak için mukaddes sınıfa ihtiyaç duyarlar, anladınız mı?

Bu mukaddes sınıf, bu kutsal insanlar, bu azizler, bu insanlar, aslında arka planda şunu diyorlar: “Hey, seni destekleyeceğiz ama Allah yolunda ciddi bir bağışa ihtiyacımız olacak, bizim yolumuz için anlıyor musunuz?” Arka planda, gizli bir anlaşma var. Aslında sadece bir taraf yozlaşmış olmuyor. Gerçek şu ki, her ikisi de yozlaşmış oluyor.

El-Melik ve El-Kuddûs

Peki bu sure ne yapıyor? Aslında mukaddesler tarafındaki yozlaşmayı da ortaya çıkarıyor, bunu da yapıyor. Allah, bu iki isimle, El-Melik ve El-Kuddûs, birlikte bize ne anlatıyor?

Allah, nihai kraldır. Kral denince insanların aklına kirli ve yozlaşmış biri gelir. Öyle ki, başka bir dini varlık tarafından arınmaları gerekir. Ama Allah hayır, der. Allah nihai mülk sahibidir ve Allah son derece saf ve temizdir, hepsi bir arada.

Bu da Müslümanlara, dünyayı algılayış biçimlerinde neyi öğretiyor? Onlara bu dinde şunun başka bir dünya, bunun başka bir dünya olmadığını öğretti. Bu mukaddes insanlar, bu kutsal insanlar, manastırın içinde kalır, ibadet ve dua ederler, tanrı, melekler, cennet ve cehennem hakkında düşünürler, ancak gerçek dünyada neler olduğunu bilmezler, devlet ile ilgili meseleleri bilmezler. Sadece Tanrı ile ilgili hususları bilirler. Değil mi? Bu mukaddes sınıfıdır.

Bir de krallar vardır, politika meselelerini ve gerçek dünyada neler olduğunu bilirler, değil mi? Yani bunlar saf insanlar, göklerde bulunan (سَمَاوَات (Semâvât)) insanlar, diğerleri de yeryüzünde bulunan (أَرْض (Ard)) insanlar.

Bu inanılmaz. Şimdi hepsi birbirlerine nasıl da bağlanıyor. Allah bize aslında şunu öğretiyor: Bu dinde daha kutsal ve saf olmanız, gerçek dünyada neler olup bittiğini bilmediğiniz anlamına gelmez ve sırf siyasetle ve gerçek dünyayla ilgileniyor olmanız kirlenmeniz gerektiği anlamına da gelmediğini öğretiyor. Bunların ikisi de bir arada çünkü bizim ilahımız hem El-Melik hem de El-Kuddûs, aynı anda.

Şu kavramı bilirsiniz: Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a verin. Hayır. Allah, El-Melik ve El-Kuddûs’tür, gördüğünüz üzere.

Bu birkaç kelime sosyal felsefede, politik felsefede, oluşturduğu perspektifte öyle derin ki derin bir kavrayışa sahip insanlar meydana getiriyor. Bu insanlar devrimci. Bundan önceki her din, temelde iktidarı, kutsal hakkı, kralların ilahî hakkını geliştirmek için dini bir araç olarak kullandı, sonrasında Kur’an geldi ve dedi ki: Arınmışlık sadece Allah’a aittir. Mutlak hükümranlık da sadece Allah’a aittir.

Onun dışındaki herkes kusurludur, herkes kusurludur. Sübhanallah. El-Melik ve El-Kuddûs.