‌وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

​(Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim ve huve’l-azîzü’l-hakîm)

‍(Cuma, 3)

Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Elhamdülillah, Allah Resulü’ne, ailesine ve ashabına salat ve selam olsun.

Surenin iki temel ayetini bitiriyoruz. Bunlar surenin ilk iki ayetidir. Surenin üçüncü ayeti ise aslında gramer olarak ikinci ayetle bağlantılıdır. Bunu Kur’an’da çok yerde görürsünüz, birçok ayet olsa da aslında yine de ortada tek bir cümle vardır. Bunun en basit örneği:

‌الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ

​(El-hamdu lillâhi rabbi el-âlemîn, er-rahmâni er-rahîm, mâliki yevmi ed-dîn)

‍(Fâtiha, 2-4)

Bu aslında bir cümledir, gramer açısından tek bir cümledir. Benzer şekilde:

‌الرَّحْمَٰنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ خَلَقَ الْإِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

​(Er-rahmânu alleme el-kur’âne halaka el-insâne allemehu el-beyân)

‍(Rahmân, 1-4)

aslında tek cümledir, birçok cümle değildir. Yani bunlar birçok ayet ancak yine de tek cümledir.

Aynı şey burada da oluyor, dilbilgisi öğrencileri fark edecektir ki buradaki “آخرين (Âharîn)” kelimesi ‘ref’ formunda “آخرون (Âharûn)” şeklinde değil. Eğer “آخرون (Âharûn)” olsaydı bunun yeni bir cümle olduğunu iddia edebilirdiniz. Çünkü ‘mansub’ olduğunda, ‘nasb’ durumu daha önce gelen şeyden etkilenmiş demektir. Bu daha önce hiç Arapça gramer ya da Arapça dersi almamış olanlarınıza yabancı gelebilir. Benim amacım aynı zamanda bu şeyleri nasıl çözeceğiniz konusunda sizi meraklandırmak. Aslında o kadar zor değil, inşallah o seviyeye geleceksiniz.

“وآخرين منهم (Ve âharîn minhum)” kaba çevirisinden sonra tefsir meselelerine geleceğiz, “Başkaları vardır.” Daha sonra karmaşık bir ifade geliyor, “Onlardan başkaları.” “Onlardan başkaları da vardır.” Bu ne demek? Arınanların, ayetleri okuyanların, kanunları, kitabı ve hikmeti öğretenlerin dışında da insanlar vardır. Bunlar “الأميين (El-ummiyyîn)”dir ama yine de onlardan başkaları da vardır. “لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ (Lemmâ yelhakû bihim)” Ya da henüz onlara katılmamış olanlar vardır. Onlar “henüz” onlara katılmadılar. Bu ne demek? Yani katılmak üzereler. “وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (Ve huve’l-azîzu’l-hakîm)” O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Ayetin kabaca çevirisi bu.

Bu derse biraz izah ile başlayacağız. Size şimdi okuyacağım şeyi sizin de duymanız gerektiğini düşünüyorum. Burada İbn Aşur’un (ra) et-Tahrir ve’t-Tenvir kitabından alıntılar gibi farklı alimlerden bazı görüşler var. هذه بشارة غيبية بأن دعوة النبي ﷺ (Hâzihî bişâretun gaybiyyetun bi enne da’veten-nebî sallallâhu aleyhi ve sellem) ستبلغ أمما من الشعوب غير العرب وهم فارس (Se tebluğu umemen mine’ş-şu’ûb ğayri’l-arab ve hum Fâris). Bu görülmemiş bir öngörüdür. Yani Kur’an, Peygambere (sav) bu mesajın, Peygamberin (sav) bu davetinin Arap olmayan başka milletlere ulaşacağı yönünde gelecekten bir haber vermiştir.

وهم فارس والروم والأرمن والأكراد والبربر والسودان (Ve hum Fâris ve’r-Rûm ve’l-Ermen ve’l-Ekrâd ve’l-Berber ve’s-Sûdân). Bunların farklı millet isimleri olduğunu anladınız değil mi? والروم والترك والتتار والمغول والصين (Ver-rûm vet-turk vet-tetâr vel-mağûl ves-sîn) kelimesinin ne olduğunu bilen var mı? Çin. “هنود (Hünûd)” bilen var mı? Hintli. Tatarlar, Persliler, Ermeniler, Berberiler, Sudanlılar, Romalılar, Türkler, Tatarlar… وغيرهم (Ve gayruhum). Hatta onların ötesine de ulaşacaktır, وهذا من معجزات القرآن من صنف الإخبار بالمغيبات (Ve hâzâ min mu’cizât el-Kur’ân min sanf el-İhbâr bi-el-muğayyebât). Kur’an’ın mucizelerinden biri şudur: Allah, Peygambere (sav) bu dinin nasıl evrenselleşeceğini, daha henüz dine girmeyen başkalarının da dine katılacağını söylemiştir. وفي الآية دلالة على عموم رسالة النبي لجميع الأمم (Ve fî el-Âye delâlet alâ umûm-i risâlet-i en-Nebî li-cemî’ el-Umem). Bu ayet, Peygamberimizin (sav) peygamberliğinin tüm milletler için ne kadar evrensel olduğunun bir delilidir.

Allah, Hz. Muhammed’e (sav) kadar başka peygamberler göndermiştir, Allah milletlere özgü peygamberler göndermiştir. Elçiler bir görev ile farklı farklı milletlere gelmiştir. Tüm insanlıktan sorumlu olarak, herkese gönderilmemişlerdi. Dünya tarihinde buna en yakın olan Hz. İbrahim’dir (as) ama o bile bütün milletlere gönderilmemiştir. Ama bütün milletleri dert edinmiştir. Arada fark var. Bütün milletler için dua etmiştir, bütün milletlere yardım etmek istemiştir. Ancak o, bütün milletleri kapsayan bir mesajla gönderilmemiştir. Ama bizim Peygamberimizin (sav) görevi doğup büyüdüğü bölgede başlamıştır.

‌فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ

​(Fîhim resûlen minhum)

‍(Müminun, 32)

Bunu işlemiştik. Ama daha bu dünyadaki hayatı sona ermeden önce bile, görevin artık Arap sınırlarının ötesine geçmesi gerektiği talimatlarını zaten almıştı. İslam Hicaz bölgesinin, sahranın dışına yayılmaya O’nun yaşadığı süreçte bile başlamıştı. O dış bölgelerle temas kuruyordu ve bu, Allah’ın planının bir parçasıydı. Allah o plana dair ipucu veriyor:

‌وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

​(Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim ve huve’l-azîzü’l-hakîm)

‍(Cuma, 3)

“El-Ümmiyyîn” Kavramı ve Evrensellik

Şimdi bu, bir önceki ayetle bağlantılı olduğu için bir meseleye tekrar değineceğiz. “el-Ümmiyyîn” kavramını yeniden ele alacağız. Şu ana kadar, bunların okuma yazma bilmeyen, eğitimsiz ve kutsal kitap hakkında bilgisi olmayan insanlar olduğunu söyledim. Onlar hakkında daha fazla şey okuyacağız. وقد أخرج البخاري ومسلم وأبو داود والنسائي عن ابن عمر عن النبي صلى الله تعالى عليه وسلم قال (Ve kad ahrece’l-Buhârî ve Müslim ve Ebû Dâvûd ve’n-Nesâî an İbn Ömer ani’n-Nebî sallallâhu Teâlâ aleyhi ve sellem kâl). Bu, Peygambere ait bir rivayettir ve Buhari ile Müslim’de bulunmaktadır. İmam Âlûsî, Rûhu’l-Meânî adlı eserinde bunu alıntılıyor. Ben de sizin için çevireceğim.

إنا أمة أمية لا نكتب ولا نحسب (İnnâ ummetun ummiyyetun lâ nektubu velâ nahsub). Biz, ‘ümmî’ olan bir ümmetiz. Bu, ‘ümmiyyûn’ kelimesiyle aynı anlama gelir. Biz, ‘ümmî’ bir milletiz; yani yazı yazamaz, hesap yapamayız. Diğer bir deyişle, bizim öyle üniversitelerimiz, felsefi birikim dolu kütüphanelerimiz tarzı şeylerimiz yok. Yunanlarda ya da diğer bazı medeniyetlerde olduğu gibi öğrenme veya öğretim kurumlarından gelen bir entelektüel mirasımız yok. Yani biz o insanlardan değiliz.

وأريد بذلك أنهم على أصل ولادتهم لم (Ve urîd bi-zâlik ennehum alâ aslı vilâdetihim lem). Burada kastedilen, annelerinin karınlarından daha yeni çıkmış gibi olmalarıdır. Bunu daha önce de belirtmiştim, değil mi? لم يتعلموا الكتابة والحساب (Lem yeteallemû el-kitâbete vel-hisâb). İleri matematik veya yazmayı öğrenmediler. فهم على جبلتهم الأولى (Fe hum alâ cibillethum el-Ûlâ). Kendi orijinal tabiatları üzeredirler. فالأمي نسبة إلى الأم التي ولدته (Fel-ümmî nisbete ilâ el-ümm elletî veledethu). Yani ‘ümmî’ ‘ümm’ (أم (Um)) ile ilişkilidir. İşte ümmîyyûn kelimesindeki ‘î’, yani duyduğunuz fazladan ‘yâ’ harfi (ي (Yâ)) nisbe yâ’sıdır.

Bunu birçok kültürde kullanıyoruz; Araplardan gelen bir terimdir. Birçok dilde bunun farklı varyasyonları bulunuyor. Eğer Pakistanlıysanız, ne oluyorsunuz? Pakistanî, değil mi? Eğer İranlıysanız nesiniz? İranî. Eğer Afganistanlıysan nesin? Afganî, değil mi? Bu yüzden birçok dil, bu ‘î’ ekini sıfat olarak almıştır. Afganistan bir yer, ama “Afganî” bir sıfattır, değil mi? Hindistan bir yer, ama “Hindî” bir sıfattır. Aynı şekilde, ‘ümmet’ kelimesini nasıl sıfat haline getirirsiniz? Ümmî. İşte bu “nisbe yâ’sı”dır. (Bu bir izafe/atfetmedir.) نسبة إلى الأم التي ولدته (Nisbet ilâ’l-ümm elletî veledethu). Yani bunu Afganistan’a atfederek “Afganî” yaparız. Afganistan’la bağlantılı olanı ifade eder. “Ümmî” bu anlamda anneye bağlı olanı ifade eder. Yani anlamı da buradan geliyor.

نسبته إلى أمة العرب (Nisbetuhu ilâ ummet el-Arab). Aynı zamanda bunun Arap Milletine karşılık geldiği de söylenmiştir. Yani “Ümmiyyûn” Arap milletinin fertleridir, ümmet demektir. وقيل إلى أم القرى (Ve kîle: ilâ Ümmi’l-Kurâ). “Ümmiyûn” kelimesi milletlerden, milletlerin başkentlerinden bahsediyor. Çünkü “Ümmiyûn”, Mekke halkını da ifade ediyor olabilir. Bunun neden Mekke halkını ifade edebileceğini çok kısa bir şekilde açıklayayım. Her ülkenin en öne çıkan şehrine başkent denir. Araplar ise buna “ana şehir” der. Şehirlerin anası. Bu sebeple Ümmü’l-Kurâ (أم القرى (Umm el-Kurâ)) Mekke’nin isimlerinden biridir. Neden? Çünkü bir bakıma bölgenin kültürel, ekonomik ve dini başkentidir. Bu nedenle “ümm” diğer tüm şehirlerin anasıdır. Bu isim ise Kur’an’da Mekke’yi anlatmak için kullanılmaktadır.

Aslında Allah, birçok kez farklı “ümmü’l-Kurâ”ya, yani kültürel başkentlere peygamberler gönderdiğini belirtir. İslam mesajını yaymak için, örneğin Musa Mısır’ın kültürel başkenti olan Firavun’un sarayına gönderilmiştir. Çünkü orada etkili olursanız, bu, her yere etki edecektir. Bu da doğrudur, kültürel başkentlerin etkisi vardır. Eğer orada başarılı olursanız mesajınız geniş bir alana yayılır, değil mi? Mekke’yi etkilemek ya da kazanmak sadece Mekke üzerinde değil, tüm bölgeler üzerinde etki yaratır. Belki de burada, İslam’ın sadece küçük köylere ve çevre bölgelere gitmeyeceğine, her medeniyetin başkentini hedefleyeceğine dair bir işaret de var. İslam, Avrupa’nın başkentlerine, Afrika’nın başkentlerine, Asya’nın başkentlerine ulaşacak ve toplumun merkezlerine, öğrenim merkezlerine giderek burada en üst düzeyde etki yaratacaktır.

Çünkü genelde insanları yeni bir dine sokmaya çalışırken en az bilgi sahibi insanları elde etmeye çalışırsınız çünkü onlar en kolay olanlardır. Çok fakir insanların olduğu köylere gidip onlara biraz yiyecek verebilir ve daha sonra onları küçük dini toplantılarına davet ederek kolayca dine girmelerini sağlayabilirsiniz ki bu arada bazı dinler bunu bugünlerde de yapıyor, değil mi? Ancak onlar kültür ya da eğitim başkentlerine gitmezler, üniversiteye gitmezler. İşte İslam’ı eşsiz yapan şeylerden biri de Kur’an’ın diğer dinleri daha az bilen insanlara meydan okumamasıdır. Kur’an, diğer dinleri en iyi bilen insanları davet eder. Bu, tüm din değiştirme sürecine tersine mühendislik uygulamaktır.

“Ümmiyyîn” Kimleri Kapsıyor?

Size bir şeyler daha okuyacağım… إشكال في تخصيص الآخرين بكونهم من الأميين، أي العرب في النسب، (İşkâl fî tahsîs el-âharîn bi-kevnihim min el-ümmîyîn, ey el-Arab fî en-neseb). Bu, alimler arasında bir tefsir tartışması haline geldi. Bu “ümmiyyîn” ifadesi sadece Araplara mı atıfta bulunuyor? Çünkü onlar elbette binlerce yıl boyunca hiçbir eğitime veya dine sahip değildiler. Veya bu şekilde kendilerine peygamberler gelmemişti. Yani, burada kastedilen onlar mı?

وقيل المراد من الأميين في الآية فيشمل العجم (Ve kîle’l-murâd mine’l-ummiyyîn fi’l-âye fe yeşmelu’l-acem). Ayrıca şöyle de söylenmiştir: Daha önce vahiyden haberi olmayan ya da bu son vahiyden bilgisi olmayan herhangi bir halk, ümmî olarak kabul edilebilir; bu da Arap olmayanlar, yani acem için de geçerlidir. وبه فسره مجاهد (Ve bihî fesserahû Mücâhid). Mücâhid’in erken dönem tefsirinde de bu yorum vardır; ona göre “ümmiyyîn” sadece Araplarla ilgili değil, aynı zamanda eğitimsiz olan tüm insanları kapsamaktadır. Bu arada Kur’an’da buna yönelik bir ipucu vardır. Eğer “ümmî”lerin sadece Araplar olduğunu düşünürsek Allah, Arap olmayan İsrailoğulları hakkında:

‌وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ

​(Ve minhum ümmiyyûne lâ ya’lemûne’l-Kitâb)

‍(Bakara, 78)

demezdi. Onlardan da ümmî olanlar var. Bu da ümmilerin sadece Araplar olmadığını, onların arasında da ümmiler olduğunu gösteriyor. كما رواه عنه (Kemâ revâhu anhu)ابن جرير (İbn Cerîr ve gayruhû, ve ta’akkub) وغيره، وتعقب . Bu görüş aynı zamanda tarihsel olarak da eleştirilmiştir. بأن العجم لم يكونوا أميين (Bi enne’l-acem lem yekûnû ummiyyîn). Çünkü Arap olmayanlar okuma yazma bilmeyen ya da eğitimsiz değillerdi. Çinliler, Persler ve Romalılar gelişmiş medeniyetlerdi, onlara nasıl “ümmiyyun” diyebilirsiniz?

Ben bu eleştiriye karşı çıkarak şunu diyebilirim ki bu onların mühendislik bilmedikleri ve yollar, otoyollar, devasa binalar ve anıtlar inşa edemedikleri demek değil, bu, Allah’ın vahyinden haberdar olmadıkları anlamına gelir. Onları “ümmiyyûn” yapan da budur. Günümüzde mühendislik alanında bir doktora yapmış ve dünyevi açıdan çok eğitimli olabilirsiniz ancak manevi açıdan hâlâ “ümmî” olabilirsiniz, Kitab hakkında çok fazla bilginiz olmayabilir. Bu insanların ortak bir yönü var. Allah’ın da dediği gibi:

‌لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلَّا أَمَانِيَّ

​(Lâ ya’lemûne’l-Kitâbe illâ emâniyy)

‍(Bakara, 78)

Böyle insanlar, kitabın kendisi hakkında doğrudan bilgiye sahip olmadan sadece bazı arzulara ve umutlara dayanarak dinlerini inşa ederler. Duyduklarının doğru olduğunu varsayarlar ve doğrudan bir bilgiye sahip değillerdir; işte bu, ümmîlerin durumudur.

وقيل المراد منهم في كونهم منسوبين إلى أمة مطلقاً في كونهم لا يقرؤون ولا يكتبون (Ve kîle’l-murâd minhum fî kevnihim mensûbîn ilâ ummetin mutlakan fî kevnihim lâ yakraûn ve lâ yektubûn). Başka bir görüşte, “ümmî” kelimesi “ümmet” kökünden geldiği için, bunun sadece onların farklı uluslardan geldiğini ifade ettiğini, okuma yazma bilmemekle ilgili olmadığını belirtmektedir. وهو كما ترى إلا أنه لا يشكل عليه وكذا على ما قبله أما أخرجه البخاري والترمذي والنسائي وجماعة عن أبي هريرة قال (Ve hüve kemâ terâ illâ ennehu lâ yüşekkil aleyhi ve kezâ alâ mâ kablehu emmâ ahrecehu el-Buhârî ve et-Tirmizî ve en-Nesâî ve cemâate an Ebî Hureyre kâle). Bunlar farklı hadis kaynaklarından Ebu Hureyre’ye (ra) atfedilen rivayetlerdir.

كنا جلوساً عند النبي صلى الله تعالى عليه وسلم (Kunnâ culûsen indan-nebî sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem). Peygamberle (sav) birlikte oturuyorduk. حين نزلت سورة الجمعة (Hîne nezilet sûretu’l-cumu’a). O sırada Cuma Suresi indirildi. Yani hep birlikte otururlarken Peygambere bu sure indi ve onu tilavet etmeye başladı. Onu فتلاها (Fetelehâ) okudu: فلما بلغ (Felemmâ beleğa) وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ (Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim). “Onlardan henüz onlara katılmamış olanlar da vardır” kısmına geldiğinde, hadis, sahabilerin dinlediğini ve Peygamberin şu an üzerinde çalıştığımız bu kelimeleri okuduğunu belirtiyor. قال له رجل (Kâle lehu racül). Adamın biri Peygambere şöyle dedi: يا رسول الله من هؤلاء الذين لم يلحقوا بنا؟ (Yâ resûlallâh men hâulâi ellezîne lem yelhaku binâ?). Bunlar kimler, bize katılmayan bu insanlar kim ya Rasulullah? Merak içindeydi.

فوضع يده على سلمان الفارسي رضي الله تعالى عنه (Fe-vada’a yedahu alâ Selmân el-Fârisî radıyallâhu teâlâ anhu). Bunun üzerine Peygamber Efendimiz elini Selmân-ı Fârisî’nin üzerine koydu. Peki Selmân-ı Fârisî nerelidir? Kendisi İranlıdır. وقال والذي نفسي بيده (Ve kâle: Ve’l-lezî nefsî bi yedihî). “Allah’a yemin ederim ki, hayatımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki” anlamına gelen Arapça bir ifadedir. لو كان الإيمان بالثريا لناله رجال من هؤلاء (Lev kâne’l-îmân bi’s-süreyyâ lenâlehu ricâl min hâülâi). Eğer iman, gökyüzündeki bir takımyıldızında gizli bir hazine olsaydı… ‘gökyüzündeki الثريا (Es-süreyyâ),’ bir takımyıldızdır. Araplar yıldızlara gerçekten çok önem veriyorlardı. Ramazan’da benim Necm Sûresi serimi dinleyenleriniz, Arapların yıldızlar hakkında çokça konuştuklarını fark etmiş olabilir. Bu hadis, gece gökyüzündeki takımyıldızına atıfta bulunuyor. Araplar özellikle o takımyıldıza çok meraklıydı. Eğer iman ‘الثريا (Es-süreyyâ)’da olsaydı, bu tür insanlar oraya da giderlerdi.

Söylediği şey şu, imanı bulmak için yaptığı yolculuklara bir bakın. Eğer Selman-ı Farisi’nin hikayesini incelerseniz, bu mesajı bulmak için nasıl inanılmaz bir yolculuk yaptığını, geçtiği dini değişimleri ve son peygamberi bulmak, imanını bulmak için dünyayı dolaşarak yaşadığı sıkıntıları anlarsınız. Yani bu insanların ne olursa olsun inancı bulacaklarını söylüyor. فإنه صلى الله تعالى عليه وسلم أشار بذلك إلى أنهم فارس (Feinnehu sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem eşâra bizâlike ilâ ennehum fâris). Yani bu hadise göre, Peygamber (sav) Fars bölgesine (İran) işaret etti, Fars bölgesini vurgulamış oldu. ومن المعلوم أنهم ليسوا من الأميين (Ve min el-Ma’lûm ennehum leysû min el-Ummîyîn). Ve açıkça görülüyor ki onlar Arapların ümmîlerinden değiller, farklı bir tür ümmîlerdir.

Birçok âlim bu konuyu tartışırken, bu hadisin ışığında ümmiyyîn’in Farslar anlamına geldiğini söylediler, ümmîyyin, İranlılar demektir dediler. Ben buna da karşı çıkardım. Peygamber (sav) ders vermek için çoğu zaman bir örnek kullanır. “Bu diğer insanlar kim?” diyen birinin anlamasını sağlayacak örnek nedir? Odanın içindeki en iyi örnek nedir? Selmân-ı Fârisî… Görüyorsunuz, bu tür insanlar. Bu “sadece Farslar” demek değil. Bu demektir ki, eğer bu kişi Arabistan topraklarının çok ötesinden geldiyse, daha kaç tane böyle insan olduğunu Allah özel olarak belirtmedi. Bu yüzden şöyle denir: عموم اللفظ يدل على عموم المعنى (Umûm el-lafz yedullu alâ umûm el-ma’nâ) (Lafzın kapsamlı oluşu, anlamın da kapsamlı olduğunu gösterir). Allah genel terimlerle konuştuğunda, genel terimleri kastetmektedir. Bu nedenle aslında tüm ulusları kapsamaktadır ve Farslar bunların belirli bir kategorisidir.

İslam Mirasının Çok Dilli Yapısı

İlginç bir şekilde son zamanlarda beni gerçekten meraklandıran şeylerden biri, özellikle İran ve Farsçanın tarihi ile İslam arasındaki ilişki. Farsçanın Arapçadan daha fazla olmasa da en az onun kadar İslam edebiyat ve tarihi barındırdığı söylenebilir. Dünyanın dört bir yanındaki âlimler aslında eserlerini Arapça olarak üretirken, birçokları da eserlerini Farsça olarak kaleme alıyordu. Ve hatta günümüzde, Sünni-Şii ayrımından dolayı Farsça dediğimizde Şii edebiyatı ya da buna benzer şeyler aklımıza geliyor fakat tarihsel olarak bu durum kesinlikle böyle değil. Aslında Müslümanların tükettiği koskoca literatür, çoğunlukla Farsça olan tefsir, hadis ve fıkıh eserleriydi. Bunun sadece İran’dan gelmemesi de ilginç, dünyanın dört bir yanından geliyordu ve bu, Müslüman mirasının bir parçası haline geldi. Sonuç olarak Müslüman mirası aslında çok dilli bir mirastır.

Kur’an’la ilgili çalışmalarımda ilgimi çeken şeylerden biri de şu, düşünce tarihini anlamayı seviyorum. Diğer bir deyişle… Artık bunu biliyorum çünkü Hindistan-Pakistan alt kıtası kökenliyim. Oradaki insanların belirli bir düşünme biçimi var. Belirli bir tarihleri var; felsefe, müzik ve şiir tarihinden geliyorlar. Ayrıca, manevi ve mistik bir geçmişe sahipler. Böyle bir tarihleri var. Bu durum, Kur’an’a bakışlarını etkiledi ve Kur’an’da diğer milletlerin göremediği şeyleri gördüler, bu yüzden de onu farklı bir şekilde yorumladılar. Farsların kendi şiir ve felsefe tarihi, kendi mirasları var. Onlar ayrıca dilbilimciydiler, dile çok düşkündüler, dil bilgisi üzerine çalışmışlardı. Kur’an’a baktıklarında, orada bir şey gördüler ve onların Kur’an’ı yorumlama şekilleri ortaya yeni bir şey koydu. Aynı şekilde İspanya’daki Endülüslü alimler, aynı şekilde Afrikalı alimler ve aynı şekilde dünyanın dört bir yanından gelen alimler de kendi mirasları ve kültürleri ile Kur’an’ı öğrenirken farklı açılardan bakıyorlar ve ortaya bir şey koyuyorlar. Çünkü onlar bu mirastan geliyorlar.

Bununla ilgili size bir örnek vereceğim. Arap tefsirlerini ve ağırlıklı olarak Arap bölgelerinden gelen tefsirleri incelediğimde, en çok dikkat çeken şey kelimeye çok fazla odaklanılmasıdır. Her kelimeye çok fazla odaklanma var, değil mi? Eğer üniversite öğrencisiyseniz, bu spesifik konu çalışmaları, detay çalışmaları gibidir. Biraz Farsça, Urdu veya alt kıta literatürünü incelemeye başladığınızda, daha büyük resme odaklandıklarını fark edeceksiniz. Düşündükleri, surenin bütününde ne var? Bütün sureden ne alıyoruz? Sayfanın tamamı ne anlatıyor? Tüm bunlarda ne var? Yani zoom out yapıyorlar. Buna ne deniyor? Geniş kapsamlı çalışmalar denebilir, değil mi? Yani, geniş bir perspektif var.

Bir dar açı, bir de geniş açı var. Vermek istediğim benzetme şu; eğer bir fotoğrafçıysanız ve bir helikopterle bir vadi üzerinde uçuyorsanız ve vadinin gerçekten güzel bir fotoğrafını çekiyorsanız, bunun bir değeri var mı? Evet, tabii ki. Muhteşem bir manzarayı yakaladınız. Ama helikopter indiğinde, bir çiçeğin bir taç yaprağına ve o taç yaprağında oturan bir arıya yakınlaşırsanız ve onun fotoğrafını çekerseniz, bunun da bir değeri olur mu? Bu da sanatsal mı? Evet. Aynı kamera, aynı yer ama yakınlaştırıp uzaklaştırabiliyorsunuz. Her birinin avantajları ve aynı zamanda dezavantajları var. Uzaklaştırdığınızda daha küçük detayları kaçırıyorsunuz, yakınlaştırdığınızda ise daha büyük resmi kaçırıyorsunuz.

Ümmetin harika olan yanı, Allah’ın bu ümmetin entelektüel mirasını tek bir kültürle sınırlamamasıdır. Tüm bu farklı kültürlerin her birinin kendine özgü bir düşünce yapısı var. Örneğin, Almanlar düşünce yapısı olarak bilimsel ve matematiksel olarak tanınırlar, değil mi? Yani, İslam üzerine Alman tarzında yapılan akademik çalışmaları hayal edin. İslam çalışmalarında Alman bilginliği. İslam üzerine birçok gayrimüslim Alman akademik çalışmasının var olduğunu biliyorum, aslında birkaç yüzyıldır var. Ben de bunların bir kısmını çeviriden okudum, Almancayı hatırlamıyorum. İslam üzerine Fransızca akademik çalışmalar var, İspanyolca akademik çalışmalar var. Ben farklı kültürlerin İslam üzerindeki akademik çalışmalarını ve bunların ortaya ne koyduğunu, başkalarının göremediği şeyleri nasıl gördüklerini merak ediyorum. Başkaları o bölgelerde yaşamadığı için bazı şeyleri göremezler, değil mi? Bu, Allah’ın dinimize verdiği büyük hediyelerden biridir.

Allah’ın, başkalarının da onlara katılacağını söylediğini bilmek sizi büyüleyebilir. Siz de tamam, birkaç kişi daha katılacak, diye düşünürsünüz. Aslında ümmetin azınlığı Araplardır. Çoğunluğu değil. Ümmetin büyük bir kısmı aslında Arap olmayanlardan oluşuyor ve bu çok erken bir dönemde, son derece erken bir dönemde gerçekleşti. Araplar çekirdekti ama sonra bu çekirdek yayıldı ve yayılmaya devam etti. İslam’ı bir tohuma benzetebiliriz, değil mi? Bir tohum ekersiniz, bir ağaç büyür ama bu ağacın birçok meyvesi olur, bu meyvelerin içinde tohumlar vardır ve bu tohumlar da yayılır. İslam neredeyse polen gibi yayılır, işte böyle yayıldı. Aslında Allah لا إله إلا الله (Lâ ilâhe illallâh) ifadesini bir ağaca benzetmiştir.

‌مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ

​(Meselen kelimeten tayyibeten ke şeceretin tayyibetin asluhâ sâbitun ve fer’uhâ fîs-semâ)

‍(İbrahim, 24)

Kur’an da böyle diyor. İyi bir sözün örneği iyi bir ağaç gibidir. Kökleri derindedir ve dalları gökyüzüne uzanır. Bu benzetme oldukça etkileyici çünkü aslında dünyada İslam’ın durumu tam da buydu. Bilirsiniz, biz rüzgar gibi seyahat ederiz, her yere gideriz ve yayılırız, yayılırız ve yayılırız.

Bunu sadece ilginç bir gözlem olduğu için söylemiyorum, hepinizden bir ricam var. Birçoğunuz farklı kökenlerden, farklı geçmişlerden geliyorsunuz, değil mi? Bildiğiniz gibi modernleştikçe ve dünya ilerledikçe, iş bulabileceğimiz dili ve üniversitenin dilini öğrenmek zorunda kalıyoruz ve çoğu zaman genç nesil ana dilini unutuyor, değil mi? Örneğin, ben Urduca konuşuyorum ama yetişkin hayatımın büyük bir kısmını ABD’de geçirdim. Bu yüzden Urduca pek konuşmadım ve zamanla Urducayla bağımı kaybetmeye başladım. Sonra tekrar İslam’a yöneldiğimde dedim ki, tamam Arapça tefsirleri okuyacağım ama aynı zamanda Urduca literatürü de okuyacağım. Yani en azından erişebileceğim iki medeniyet var. Urduca materyalleri de çokça okumaya başladım. Bu da Urducayla bağımı korudu, New York’ta ve Teksas’ta yaşarken bile Urducayla bağlantıda kaldım.

Sonra 30 yıl, tam olarak 29 yıl sonra Pakistan’a geri döndüm. 29 yıldır geri dönmemiştim, geri gittim ve konuşmaya başladım. Bir genç yanıma gelip dedi ki, sen yaşlıların Urducasını konuşuyorsun. Tam olarak ‘Nevâbî Urducası’ konuşuyorsun, dedi. Ben de, ‘hımm’ dedim. Bunu söylemesinin nedeni, bu 30 yıl içinde Urducanın başına gelen şeydi. Urdu dili bozulmuş, hatta gerilemişti. Bu nedenle, büyükannenizin ve hatta benim anlayabileceğim o muhteşem Urdu edebiyatı ile -şimdi ben de büyükanne gibi hissediyorum- sonraki neslin arasındaki bağ kopmuş gibi. Anlıyor musunuz?

Bence Arapça öğrenmek birinci derecede önemli ama bununla birlikte, hangi kültürel mirastan geliyorsanız o dili de iyi bir şekilde öğrenmelisiniz. Sadece günlük hayatta konuşmakla kalmamalısınız. O dilin mirasını, geçmişini bilmelisiniz; özellikle Farsça konuşacak kadar şanslıysanız veya Müslümanların bir mirasa ve tarihe sahip olduğu diğer dilleri. Eğer Müslümanlar bir bölgede birkaç yüzyıl veya daha fazla bir süre bulunmuşlarsa, o edebi eserlerde akademik bir tarih vardır. Siz bunu ortaya çıkarabilir; dünyanın geri kalanına, ümmetin geri kalanına tanıtabilirsiniz. Böylece biraz fayda sağlayabilirler. Her neyse…

“Lemmâ Yelhakû Bihim” İfadesinin İncelenmesi

لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ (Lemmâ yelhakû bihim) henüz onlara katılmadılar. لَمَّا (Lemmâ) için küçük bir dilbilgisi notu, مُسْتَمِرٌّ إِلَى الْحَالِ (Mustemirrun ile’l-hâl). Bu, olumsuz anlama gelen bir kelime ancak “şimdiye kadar olumsuz” وَيُتَوَقَّعُ وُقُوعُهُ بَعْدَهُ (Ve yutevekka’u vukû’uhu ba’deh) ve hemen ardından gerçekleşmesi beklenen anlamındadır. Mesela, “Hey, hoca geldi mi?” denildiğinde, “Henüz gelmedi” dersiniz ama onun geleceği konusunda bir beklenti vardır, değil mi? Yani Allah, Arap olmayan daha fazla Müslümanın geleceği beklentisini oluşturuyor. Yani bu grup gittikçe büyüyecek.

Bu da gerçekten harika: لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ (Lemmâ yelhakû bihim) “Henüz onlara katılmadılar” şeklinde çevriliyor; ben de bunu böyle çevirdim, “Henüz onlara katılmadılar.” Ama اللَّاحِقُ مِنَ الثَّمَرِ (El-lâhik mine’s-semer). Bu kelime, aynı ağaçta bir sezonun ardından diğer sezonun meyvelerinin geldiği durumlar için kullanılır. Yani bir sonraki mevsimin meyvesine اللَّاحِقُ مِنَ الثَّمَرِ (El-lâhik mine’s-semer) denir ki bu gerçekten harika bir şeydir. Çünkü şimdi biz aynı ağacın yeni meyveleri olarak tanımlanıyoruz. Yani ağaç sahabe ile başlıyor. Ağaç aynı ağaç ama sonra her mevsimde daha yeni meyveler ortaya çıkıyor ve biz bu meyvelerin sadece başka bir sezonuyuz ama ait olduğumuz ağaç tam olarak aynı ağaç. Bu, Allah’ın bize bahşettiği bu insanlarla ve tarihimizle olan çok güzel bir bağlantı.

Bildiğiniz gibi uluslar kendi tarihleriyle gurur duyarlar. Şimdi, sömürgecilikten sonra, hepimiz ulus devletler haline geldik. Yani coğrafi olarak birbirine oldukça yakın bölgelerde kültürel olarak, dil açısından birbirine yakın olan insan grupları var. Ama İngilizler, Fransızlar ya da Hollandalılar veya herhangi biri gelip bir sınır çizer ve “Tamam, siz Malezyalısınız, siz Endonezyalısınız, siz Pakistanlısınız, siz Hindistanlısınız, siz Bangladeşlisiniz, siz Sri Lankalısınız,” der. Bu çizilen sınırların üzerinden 100 yıl bile geçmedi ama insanlar kendilerini artık bu sınırlar içinde tanımlıyor. Sonra milli onur diye bir şey var, bayrağınız var ve eğer bir maç olursa herkes bayraklarını sallıyor ve benzeri şeyler yapıyor.

Ancak Allah’ın yaptığı şey o kadar dikkate değer ki, aslında genetik bağlantımız olmayan, coğrafi olarak da bağlantımız olmayan insanlarla bizi birleştiriyor. Aynı bölgeden bile değiliz. Peygamber (sav) Hicaz’da, Endonezya ise dünyanın diğer ucunda ama bunlar bağlı ve bir aradalar. Bu bağ, kan bağından daha güçlü. Tıpkı meyve veren ağaç gibi; bir meyve, önceki yılın meyveleriyle neredeyse aynıdır. Aynı meyve, farklı bir meyve değil, aynı meyve. Bu, meyvenin yeni bir tezahürü. Meyvenin bozulmasının sebebi ise yeterince su olmaması, yeterince güneş olmaması ya da bir şeylerin kötü gitmesidir. Ama harika meyveler üretme potansiyeli her zaman vardır, değil mi?

Yani bu benzetmedeki ana fikir, nesiller geçtikçe Müslümanların daha düşük bir ürün olacağı, iyi olanların hepsinin öldüğü ve yenilerinin ise “eh işte” olacağı değildir. Tüm harika Müslümanlar öldü ve geriye sadece biz ezikler kaldık. Bu tür bir zihniyet de sorunludur. Çünkü Allah gelecek ve onlara katılacak olanları takdir etmiştir, onları aşağılık hissettirmemiştir. Önceki derslerde de bunu söyledim ama şunu belirtmek önemli ki: Arapça dili, Arap kültürünün çok derin bir parçasıdır tıpkı Urduca, Farsça, Bahasa, Svahilice veya Senegal’in kendi kültürlerinin bir parçası olması gibi. Ama Allah, Arapçayı Araplardan aldı ve dedi ki: “Bunu sadece kendinize saklayamazsınız. Bunu sahiplenebilirsiniz ama ben bunu tüm ümmetin dili yapacağım. Herkes bunu bilecek ve paylaşacak.” Yani Arap olmak için Arap olmanız gerekmiyor; sadece Arapçayı bilmeniz yeterli. إِنَّمَا الْعَرَبُ اللِّسَانُ (İnnemâ’l-Arabü’l-Lisân). Arap sadece bir dildir. Hepsi bu.

Hiçbir başka dil, onu konuştuğunuzda sizi o kişi yapmaz. Almanca konuşabilirsiniz, Alman gibi davranabilirsiniz ama Alman olamazsınız. Bu oldukça komikti. Bir zamanlar New York’ta yürüyüş yapıyordum, büyük bir Rus mahallesindeydim ve kesinlikle Rus gibi görünmüyordum. Bir adam, düzgün bir şekilde İngilizce bile konuşamayan bir Rus, yanından geçtiğimi görünce dayanamadı ve “Hey, ülkene geri dön!” dedi. Ben de “Hadi birlikte gidelim” dedim.

Yahudi Geleneğinde “Öteki” Kavramı ve Kur’an’ın Mesajı

Bu “başka insanların katılması” olayını anlamamız için, Yahudi ve İbranice çalışmaları hakkında bir şeyler öğrenmeliyiz. Bu, bu ayet hakkında bize bir bakış açısı kazandıracaktır. Bu surede الْقُدُّوس (El-kuddûs) ve يُزَكِّيهِمْ (Yuzekkîhim) kelimeleriyle ilgili olarak başka anlamların olduğunu söylemiştim; aslında burada ikincil bir hedef kitle var, bu da bazı haham gruplarıdır. Elbette hepsi değil ama bazıları. Bu yüzden bazı Hahamların Yahudi olmayanlara/goyimlere yönelik tutumlarından bazı bölümleri okuyacağız. Bu, benim yakın arkadaşım ve meslektaşım Dr. Saqib Hussein’in yüce gönüllülüğü. Kendisi, Oxford’da İncil çalışmaları üzerine doktorasını tamamladı. Elhamdülillah kendisi bir Kur’an alimi ve aynı zamanda İbranice dili üzerine master yaptı. Tevrat ve Yahudi ilimleri üzerine oldukça kapsamlı bir şekilde çalıştı. Bu ikisi arasındaki ilişki üzerine yazılar yazıyor.

Kendisi benim WhatsApp’ımda olduğu için bununla hava atabilirim, “Kanka, bana yüksek lisans çalışması olmayan bir versiyon gönderebilir misin çünkü insanlarla konuşmam gerekiyor” diyorum, o da bana gönderiyor. Yani doğrusu bu metin WhatsApp mesajlarından. Gerçek bu, yani kaynağı bu. Bu metin, Yahudilerin öldürme ile ilgili fetvaları hakkında. Yahudi olmayan bir kişi Yahudi olmayan bir kişiye karşı, Yahudi olmayan bir kişi de bir Yahudi’ye karşı sorumludur. Bir Yahudinin, Yahudi olmayan birine karşı ise yükümlülüğü yoktur, yani İsrailoğullarından biri Yahudi olmayan birini öldürürse bu bir suç değildir, bu durum serbesttir. Hırsızlıkla ilgili olarak; adam kaçıran, hırsızlık yapan, güzel bir savaş esirini zorla alan kişi ve benzeri durumlarda, bir Yahudinin bir Yahudiye karşı bunu yapması yasaktır fakat bir Yahudinin Yahudi olmayan bir kişiye karşı yapması serbesttir.

Dolayısıyla diğerlerine istedikleri her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlardı. Bazı gruplarda, hepsinde değil ama bazılarında şu fikir gelişti: Biz inananlar -kendilerini inananlar olarak görüyorlardı- bu kâfirlere her şeyi yapabiliriz, onlar esasen insandan bile daha aşağılar. Bu, korkunç şekilde tanıdık geliyor çünkü böyle Müslümanlar var. Eğer Yahudi ve Yahudi olmayan kelimelerini Müslüman ve gayrimüslim olarak değiştirirsem, bunu söyleyenin günümüzdeki bazı Müslümanlar olduğunu düşünebilirsiniz, değil mi? Bu, Tosefta’dan alınmıştır. Tosefta, Mişna ile birlikte en eski rabbinik metinlerden biridir ve M.Ö. 200 civarında yazılmıştır. Bölüm, “Avodah Zarah” olarak adlandırılır ki bu da “yabancılara özgü ibadet” anlamına gelir ve bu metin içinde bir bölümdür. Devam edelim.

Gentile’ler neden necis (pis) kabul edilir? Yani, neden Yahudi olmayanlar necis kabul edilir? Onların zihnine göre kâfirler neden pistir? Bazı haham yazıları, bazı klasik Yahudi rivayetleri, bahçede Havva’yı kandıran yılanın aslında onunla cinsel ilişkiye girdiği görüşünü ortaya koymaktadır. Tuhaf ama evet, onların yorumu gerçekte bu. Bu nedenle insanlık günahla lekelenmiştir. Bu, Hristiyanlığın ilk günah fikrine benzer ancak İsrail, Sina Dağı’nda durduğunda, kirleri sona erdi. Sina Dağı’nda durmayan Yahudi olmayanlar ise kirlerinden kurtulmadı. Sina Dağı’nda durduklarında, size Kur’an’ın o konuşmayı nasıl anlattığını söyledim; bu ise konuşmanın onlara göre versiyonudur. Onlardan bazılarına göre, Sina Dağı’nda durduklarında sonsuza dek arındırıldılar ve diğer herkesin ‘necis’likleri, kirleri temizlenmedi.

Aslında insanoğlunun kirli doğduğuna inanıyorlar. Çünkü Havva Adem’le birlikte değildi, Havva yılanla birlikteydi. Temelde söyledikleri şey budur. Bu, “asli günahın” bazı Haham geleneklerindeki Yahudi versiyonudur. Biz asli günaha inanmıyoruz, onlarda böyle bir inanç var. İlk Yahudilikteki genel kural, saf olan-olmayan kategorilerinin Yahudiler için geçerli olmamasıydı. Altıncı yüzyıl civarında tamamlanan Talmud’a bakılırsa, Yahudi olmayanların kirli kabul edildiğine dair çok daha sert bir görüş yer alır. Bu konuda daha fazla ayrıntıya girmemize gerek yok ancak tüm bunları neden anlattığıma geri dönelim.

Allah diyor ki: “هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ (Huve’llezî bease fî’l-ümmiyyîn)”. أُمِّيِّينَ (ümmiyyîn) kelimesi, onların Yahudi olmayanlar, yani “Gentiles” için kullandığı bir kelimenin eşdeğeridir ki onları tanım gereği ne olarak görürler? Onları ne olarak görüyorlar? Necis. Allah, onların bakış açısına göre necis olanlar arasından birini gönderdi ve sonra onlara ne yaptı? Onları arındırdı. وَيُزَكِّيهِمْ (Ve yuzekkîhim). Burada neler olduğunu görüyor musunuz? Onların görüşü neydi? Dağın altında olduğun sürece arınmış oluyorsun. Allah ise diyor ki, hayır, seni arındıracak tek şey Allah’ın kelamıdır ve bu elçi geliyor, ümmileri arındırıyor.

Şimdi inceleyeceğimiz sonraki ayette… Bu arada, Tevrat’a ve Allah’ın kelamına erişebilenler sadece en saf insanlardır. Ancak şimdi, sözde “saf olmayan” bu ümmîler sadece arındırılmakla kalmıyor, aynı zamanda elçi onlara Kur’an’ı öğretecek, kitabı öğretecek. Onlara kitabı, en temiz yazıtı öğretecek. Bu kitabı öğretecek. Dolayısıyla artık arınmışlık tanımında bir değişim var. Arınmışlık belirli bir ırktan gelmiyor, tıpkı Hinduizm’in bazı sınıflarında olduğu gibi; bazı ırklar ve bazı sınıflar arınmış insanlar olarak kabul edilirken, diğerleri necis. Onlara dokunulmaz, daha alt sınıflardır.

Bu kafa yapısı sadece bir medeniyette yok. Kore’de, Çin’de, Hindistan’da da birçok sınıf toplumu vardı; belirli bir sınıfa doğduğunuzda o sınıfta kalırdınız, o sınıfı terk edemezdiniz, necis bir şekilde doğarsınız, kirli. Bir şekilde bu necasetten kurtulmak zorundaydınız. Hatta Hristiyanlar bunu bir doktrin olarak benimsedi. Tüm insanlar günah içinde doğar, kirli doğarlar, saf değillerdir ve ancak İsa’nın kanı aracılığıyla arındırılabilirler. Sonra Kur’an gelir ve der ki, “Hayır hayır hayır, bir dakika bekleyin, bunların hepsi uydurma, gerçek şu ki her insan saf olarak doğar.”

‌فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا

​(Fıtrat Allâh elletî fetara en-Nâs aleyhâ)

‍(Rum, 30)

(Allah’ın insanları yarattığı fıtrat üzere…) Bozulma, insanların elleriyle gerçekleşir; siz necis bir şekilde yaratılmadınız, saf bir şekilde yaratıldınız. Bu, diğer dini geleneklerde elde ettiğiniz tanımlardan temel olarak farklıdır.

Bu arada, psikoloji öğrencisi olanlarınız için ilginç bir küçük gerçek; eğer insanların temelde saf olmadıklarına, günahla doğduklarına, alt sınıf olduklarına veya ne olursa olsun günah içinde doğduklarına inanıyorsanız, o zaman en başından itibaren bozuk durumdasınız. Daha başından bozuksunuz. Ve hayatınızı, zaten kaçınılmaz olan bu zararı nasıl geri alabileceğinizi tespit etmeye adamanız gerekir; zaten hasar almışsınızdır, değil mi? Modern psikolojinin babası olan Freudyen psikolojiyi incelediğinizde, insan tanımında insanın, temelde belirli psikolojik kusurlarla doğduğunu fark edersiniz. Hepimiz temelde bilinçaltında rahatsızız. Nasıl rahatsız olduğumuzu anlatmayacağım, eğer okursanız kendiniz de öğrenirsiniz.

Sonra bu, şimdi popüler psikolojide olduğu gibi, yolun ilerisinde kendini gösteriyor. Popüler psikoloji, Twitter’daki herkesin terapist olabildiği anlamına geliyor. “Durun size duygularınızla nasıl başa çıkacağınızı söyleyeyim.” Herkes bir danışman, herkes terapist, herkes lisanslı. Yaşam koçlarını seviyorum. Bu insanlar harika. Sertifikalı hayat koçu. En eğlencelileri de Müslüman olanlar. Sertifikalı iyi mümin. İnsanlar yorumlar bırakırken, yorumlar genelde şöyle oluyor: “Bu gerçekten iyi bir insan.” Oh, tamam.

Ama bu tür terapilerin hepsinde fikir şu… Ki ben aslında çok hevesli bir psikoloji öğrencisiyim ve bu bilime saygı duyuyorum. “Ah, muhtemelen şu ya da bu şeyle travmatize oldun, hâlâ travmanla başa çıkıyorsun ve iyileşemedin. Hayatının geri kalanını travmanın etkilerini yok etmeye çalışarak geçireceksin.” Herkes terapiden çıkarken: “Evet, ben travmatize olmuş bir mağdurum, sanki yürüyen bir travmayım.” Sonra bir yere gittiğinizde, kafeye gittiğinizde, adam kahvenizi iki dakika geç getirince, “Bu geç teslimat beni travmatize etti, tetiklendim” diyorsunuz ve sürekli travma içinde yaşıyorsunuz.

Kur’an’ın argümanı aslında şudur: Siz saf doğdunuz ama sonra üzerinize kir bulaştı. Ancak vahiy geldiğinde, o kirler tekrar temizlenir. وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Ve yüzekkîhim ve yüallimuhumu el-kitâbe ve el-hikme). Derin bir fark var. Peki bu neden önemli? Bu, tüm ulusların artık eşit şekilde kutsandığı anlamına geliyor. Artık tek bir kutsal etnik köken yok. Bütün Afrikalı uluslar kutsanmış, bütün Avustralyalılar kutsanmış, Aborjinler kutsanmış, Kızılderililer kutsanmış, Avrupalılar kutsanmış. Hiçbir ulus diğerinden daha iyi ya da daha kötü değil. Hepsi artık eşittir çünkü وَآخَرِينَ مِنْهُمْ (ve âharîn minhum) herkesi kapsar.

Tüm uluslar artık ümmiyyîn’in bir uzantısı, bu da ümmiyyîn’in daha önce bilmediklerini ve arınabileceğini gösteriyor. Belki de binlerce yıl boyunca şirkin hakim olduğu bir toplumda yaşıyor olabilirsiniz, bu önemli değil, siz de aynı şekilde arınabilirsiniz. Saflık artık özel bir sınıf veya soy ile alakalı değil. Soylu olarak doğmadın. Sen özel olarak doğmadın, herkes özel olarak doğdu. Saflık ise bundan sonra hayatınızda ne yapacağınızla ilgilidir, tamam mı? Bu, o ayetle ilgili sadece birkaç şeydi. وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ (Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim).

Bir sonraki ayete başlamadan önce bir şey daha eklemek istiyorum: Allah, bizi hangi ırktan geldiğimizi ayırt edemeyecek bir ümmet olarak yarattı. Aynı zamanda Allah şöyle buyuruyor:

‌وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا

​(Ve cealnâkum şu’ûben ve kabâile li-teârafû)

‍(Hucurat, 13)

Birbirinizi tanıyabilmeniz için sizi uluslar ve kabileler halinde yarattı. Oradaki شُعُوب (Şu’ûb) ile ilgili ilginç bir ibare var. Arapçada “الشَّعْب (Eş-şa’b)” kelimesi insanlar anlamına gelir. Modern Arapçada da “الشَّعْب (Eş-şa’b)” insanlar demektir. Ancak eski Arapçada “الشَّعْب (Eş-şa’b)” aslında bir duvardaki delik anlamına geliyordu. Bazen bir duvarın içinde küçük bir çatlak veya delik olur ve ne yapmanız gerekir? Onu doldurmanız gerekir, değil mi? “الشَّعْب (Eş-şa’b)” insan olarak adlandırılır ama mükemmel insanlar değil. Bir tür boşlukları, çatlakları vardır. Diğer insanların da farklı bir tür çatlağı vardır. Başkalarının da başka bir çatlağı vardır.

Diğer insanlarla tanıştığınızda şu olur: Sizden bir şey öğrenebilirim ki böylece çatlağım doldurulsun. Duvarımda sizden öğrenerek düzeltebileceğim bir çatlak var. Siz de benden duvarınızdaki çatlağı onarabilecek bir şey öğrenebilirsiniz. Dolayısıyla inananlar kültürel alışverişte bulunduklarında birbirlerinden bir şeyler öğrenirler ve aslında birbirlerini daha iyi hale getirirler. Allah, birçok güçlü ve bazı zayıf yönleri olan bir grup ulusun oluşturduğu bu sistemi tasarlamıştır. Birinin zayıflığı diğerinin neyidir? Gücüdür. Bu, Allah’ın yarattığı güzelliğin ta kendisi.

Az önce entelektüel tarihimizde de söylediğim şey buydu, değil mi? Dar bir bakış açısı var ancak bu dar bakış açısının dezavantajı büyük resmi görememek. Yani bunlar bir çeşit insan, bu tür bir bakış açısına sahipler, başka çeşit insanlar da başka tür bir bakış açısına sahip ve siz bu ikisini bir araya getirebildiniz. وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا (Ve cealnâkum şu’ûben ve kabâile li-teârafû).