​Huvellezi bease fil ummiyyine resulen minhum yetlu aleyhim ayatihi ve yuzekkihim ve yuallimuhumul kitabe vel hikmeh ve in kanu min kablu le fi dalalin mubin

‍(Cuma-2)

​Rabbişrah li sadri ve yessir li emri vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli

‍(Taha-25-28)

Elhamdulillah, esselatu vesselamu ala resulillah ve ala alihi ve sahbihi ecmain, emma ba’d. Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu.

Bu dersin kapsamı ikinci ayeti bitirebilmemiz. Bu, surenin merkezi ayetidir ve aslında onun hakkını vermek istiyorum.

Kur’an’da Hikmet Kavramı

Aslında ne kadar hakkını vermeye çalışsam da şunu söyleyerek başlamak istiyorum; bu dört kelimelik ifadenin son kelimesi olan el-hikme ile ilgili muhteşem bir doktora tezi var. El-hikme, hikmet (bilgelik) anlamına geliyor. Dr. Saqib Hussain, Bayyinah ekibinde araştırma yapan meslektaşlarımızdan biridir ve doktora çalışmalarında hikmet kavramı üzerine makale yazmıştır. Çünkü hikmet (bilgelik) kelimesi hem bu ayette kullanılan ifadelerden biridir ve bu ayete özeldir, hem de Kur’an’ın tamamında, İncil çalışmalarında, Hristiyanlık ve felsefe çalışmalarında geçmektedir. Kur’an’ın bilgeliği nasıl ele aldığından, neye bilgelik dediğinden bahsedilir. Gerçekten harika bir makale, yaklaşık 350 sayfa.

Bilgelik burada geçtiği için bir kısmını buradaki ders serisine dahil edecektim ancak dahil etmemeye karar verdim. Çünkü bunu yapsaydım önümüzdeki dersler sadece bilgelikle ilgili olurdu. Ancak anladığım kadarıyla bilgelik konusu hakkında en güçlü, etkileyici ve ilgi çekici bulduklarım hakkında konuşacağız.

Vahyin Filtrelenmemiş Aktarımı

Hadi tekrar başlayalım. Hatırlayalım ki; ikinci ayette Allah bize Peygamberin (s.a.v.) dört şey yaptığını ve Allah’ın elçisini dört adımlı bir süreçle gönderdiğini ve bu sürecin ilk adımını konuşmuştuk. Bu “yetlu aleyhim ayatihi” idi.

​Yetlu aleyhim ayatihi

​Onlara mucizevi ayetlerini okur.

‍(Cuma-2)

O’nun, yani Allah’ın ayetlerini. İlk adımdan sadece birkaç çıkarımla bir önceki derste kaldığımız yeri tamamlamak istiyorum.

Birincisi, vahyi tam olarak, olduğu gibi filtrelenmemiş bir şekilde ortaya koyması. Başka bir deyişle, ayetleri okurken şöyle demiyor: “İşte ayet, şimdi size bunun gerçekte ne demek istediğimi anlatayım.” Sadece size ayeti okur ve Peygamber (s.a.v.) ayeti yorumlamadan okuyordu, ayeti doğrudan okuyordu. Asr suresi indirildi ve Ebu Leheb ve Ebu Cehil, her kim Asr suresini işittiyse, dinleyip “Bana bunun hakkında bir şey anlat, bunun hakkında bana ayrıntı ver” demediler, böyle olmadı. Ayeti doğrudan, direkt olarak geldiği gibi aktardı.

Bu önemli; çünkü birçok dinde, insanlar orijinal mesajı değil, bazı gruplar tarafından filtrelenmiş mesajı alırlar. Eğer İncilse belki Protestanlar onu yorumluyor ve kendi halkına anlatıyorlar ya da Katolikler kendi versiyonlarını anlatıyorlar. Ya da Yahudilikte ise bir grup haham yorumluyor ve sonra kendi halkına anlatıyor ve başkaları da kendi yorumlarını aktarıyorlar. Herkes diğer versiyona karşı bunun ne anlama gelebileceğine dair kendi versiyonunu söylüyordu, anlıyor musunuz? Böylece halk mesajın filtrelenmiş bir versiyonunu öğreniyordu.

Ama “yetlu aleyhim ayatihi” ne yapıyor? Ayete doğrudan maruz kalmak. Peki bu ne işe yarıyor? Bunun yaptığı şey şu ki, eğer ayeti duyarsan bunun ne anlama geldiğini soracaksın ve “Bunun hakkında daha fazla bilgi ver, bu konuda daha fazla bilgi edinmek istiyorum” diye merak edeceksin. İster istemez vahyi merak ettirdi. Mesela ilginç bir şey duysanız… İslami konulara girmeden önce iş ve pazarlama dünyasında teknoloji alanında çalışıyordum. Pazarlamada ilk maruz kaldığınız şey olan reklam ilgi çekici olmalı, değil mi? Bir reklam görüyorsunuz ve bu sizi meraklandırıyor olmalı değil mi?

Ya da filmlerle ne yapıyorlar? İnsanları bir filmi izlemeye nasıl ikna ediyorlar? Onlara filmin en ilginç sahnelerinin yer aldığı bir fragman gösteriyorlar. Artık filmi izlemenize gerek yok ama yine de asıl mesele şu ki sizi merak ettiriyorlar ve bu da sizde soru sorma isteği uyandırıyor. “Acaba bundan sonra ne olacak?” ya da “Bunun nasıl sonuçlanacağını merak ediyorum” diyerek sizi meraklandırıyor. “Yetlu aleyhim ayatihi“, minimum filtrelenmemiş halini görmek bazen sorulara sebep olur, merak uyandırır. Bununla da insanların ilgisi çekiliyor ve daha fazla bilgi edinmek istemeleri sağlanmış oluyor.

Vahyi Erişilebilir Kılmak ve Doğrudan Etkileşim

Bu ilk şey. Daha sonra, daha önce söylediğim gibi vahyi erişilebilir kılmakta. Daha önceki kutsal kitaplarda, önceki dinlerde ve dünyadaki birçok dinde kutsal kitabın kendisinin ve dini metnin kendisinin şifrelenmiş olduğunu ve insanların ona erişebilmesi için onun deşifre edilmesi gerektiğini ve bunun için de özel bir grup insanın olması gerektiğini söylemiştim. Kendiniz erişemiyorsunuz. Ama “ümmilere” (okuma yazma bilmeyenlere) gidip ayetleri doğrudan aktardı dediğinde deşifre işlemini nasıl ortadan kaldırdığını görüyorsunuz.

Bu arada Minnesota’dayken bir toplantıda biri bana gerçekten harika bir soru sordu ve dedi ki: “Peygamber (s.a.v.) varken ve Kur’an’ı yorumlamışken sen nasıl Kur’an’ı yorumlayabiliyorsun? Çünkü Kur’an’ı anlamanın yolu Peygamberin (s.a.v.) sünnetinden geçer.” İşte bu yaygın bir yanılgıdır. O yüzden size bunun nasıl anlaşılması gerektiğini açıkça anlatayım. Kur’an’ın büyük çoğunluğunda Peygamberin (s.a.v.) yorumu yoktur. Bu kesin, böyle bilmelisiniz. Kur’an’ın büyük çoğunluğunda, klasik tefsir literatüründe bir ayeti incelerken o ayete baktığınızda Peygamberin (s.a.v.) o ayete yorum yaptığını göremezsiniz. Sadece çok ender durumlarda, muhtemelen %1’den daha az bir oranda bizzat Peygamberin (s.a.v.) bir ayet hakkında yorum yaptığını görürsünüz.

Elbette Peygamberimizin (s.a.v.) Kur’an’ın bazı ayetleriyle uyumlu görünen veya Kur’an’ın bazı ayetlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olan, sünnet literatürü ile Kur’an arasında bir uyum var. Ancak bu, Peygamberin aslında oturup doğrudan Kur’an tefsiri yaptığı anlamına gelmez, anlıyor musunuz?

O halde soru şu: Neden yapmadı ki? Kur’an’ı öğretecek en iyi öğretmen o, neden Kur’an’ın her ayetini tek tek açıklamadı ki, başka türlü yoruma yer kalmasın? Bunu yapmamasının sebebi Allah’ın bu kitabı insanların soru sorması için göndermiş olmasıdır.

​Ayatun lissailin

​İnsanların soru sorması için.

‍(Yusuf-7)

Allah bu kitabın düşünen insanlar için olduğunu söylemiştir.

​Li yeddebberu ayatihi

‍(Sad-29)

Eğer Peygamber (s.a.v.) konuşmuş olsa, sanki her sorunun cevap anahtarına sahipmişsiniz gibi olur ve eğer cevap anahtarı zaten varsa, düşünmenize, merak etmenize veya soru sormanıza yer yok demektir. Çünkü Peygamber sözünün üstüne kim söz söyleyebilir ki? Fakat Kur’an’ın tasarımı, Kur’an’ın Peygamber’e (s.a.v.) veriliş ve yayılma şekli, insanların doğrudan kendilerine söylenenler hakkında düşünmelerini amaçlıyordu.

Bu noktayı anlamanız için vereceğim ve sevdiğim uç örneklerden birinde, Peygamber (s.a.v.) Taif’ten dönüyordu. Eğer Taif’in hikayesini bilmiyorsanız, sırf İslamiyet’i tanıttığı için Taif’te neredeyse öldürülüyordu. Kabadayı ve serseri sokak gençlerini topluyorlardı. Bu gençlerle ona taş attırıyorlar, zorbalık yapıyorlar ve onu sokaktan aşağı doğru koşturuyorlardı ve bunu yaptıklarında vücudu kanıyordu.

Taif’ten kanlar içinde kaçtı ve bir köşede durdu. Namaz kılmak için bir yer buldu ve yüksek sesle Kur’an okuyordu, vahiy gelmişti ve okuyordu. O sırada bazı cinler oradan geçiyordu ve namaz kıldığını ve Kur’an okuduğunu duydular. Bu cinler kendi kendilerine takılıyorlardı. “Neredeydin, Jüpiter’de mi?” diğeri de “Ayda falandım, bilmiyorum.” Öyle takılıyorlar ve bir şey duyuyorlar ve “Şşşşt, bu ne?” ve Kur’an dinlemeye başlıyorlar.

​Fe lemma hadaruhu kalu ensitu

‍(Ahkaf-29)

Kur’an’ın huzuruna geldiklerinde birbirlerine susmalarını ve dinlemelerini söylüyorlar. Kur’an böyle diyor; birbirlerine “Şşşt sessiz olun”, ensitu sessiz ol ve dinle demek. Yani Kur’an dinlemeye başladılar. Bu arada, eğer merak ediyorsanız bahsi geçen konuşmalar Kur’an’ın 46. suresi olan Ahkaf’ta geçmektedir.

​İnna semi’na kitaben unzile min ba’di musa yehdi ilel hakk ve ila tarikin mustakim

​Az önce Musa’dan sonra indirilen bir kitabı duyduk. Doğru yola iletiyor. Ve apaçık doğru yola iletiyor.

‍(Ahkaf-30)

Böylece az önce duydukları şeyin yorumunu yapmaya başladılar. Bu yorum Kur’an’da kaydedilmiş. Ancak akla gelen soru şu ki, bu yorumu bir öğretmenden mi öğrendiler yoksa sadece duyduklarının üzerinde mi düşündüler? Sadece bir şey duydular ve bunun hakkında düşündüler ve düşünceleri o kadar değerliydi ki Allah bunu Kur’an’a dahil etti.

Kur’an’da bunun bir başka örneği de Hz. Peygamberin (s.a.v.) kendisiyle görüşmeye gelen bazı Hristiyanlara Kur’an okumasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara Kur’an okumaya başladığında Allah şöyle diyor:

​Tera a’yunehum tefidu mined dem’i

​Kur’an okunduğunu duyduklarında gözlerinin yaşlarla dolduğunu görürsün.

Kur’an okunduğunda ağlamaya başlarlar ve derler ki; “Bunun hak olduğunu kabul ediyoruz.” Hatta derler ki:

​İnna kunna min kablihi muslimin

​Hatta bundan önce bile biz müslümandık.

‍(Kasas-53)

“Bilmiyorduk ama aslında bundan önce bile biz müslümandık.” Bu onların sahip olduğu bir duyguydu. Allah ne yaptı? Bunu Kur’an’ın bir parçası yaptı. Peki bu bize ne öğretiyor? Aslında bize Kur’an’ın insanların onunla etkileşime girmesi, ona tepki vermesi ve doğrudan düşünmesi için tasarlandığını öğretiyor, anlıyorsunuz değil mi? Bu “yetlu aleyhim ayatihi“nin bir parçası vahyi erişilebilir kılmak.

Vahyin Kaynağı ve İnsan Ruhundaki Aşinalık

Diğer şey ise kaynağının açık olmasıdır ki bu gerçekten harika. Neden Hristiyanlar Kur’an’ı duyup ağlamaya başladılar, neden cinler birbirleriyle konuşmayı bırakıp Kur’an dinlemeye başladılar? Çünkü bu göğün en yüksek katından geliyordu. Bu arştan geliyor, en yüksek gökyüzü tabakasından geliyor, bu Allah’tan geliyor. Bu aslında harika çünkü burası bizim başladığımız yer. Allah bizi hemen arşın altında Cennetü’l Me’vâ’da yarattı. Cennetin hemen yanında, meleklerin eşliğinde yaratıldık ve başlangıç yerimiz Kur’an’ın geldiği yerle aynı. Bu yüzden aynı kökene sahip biriyle tanıştığınızda bir miktar aşinalık olur. Allah’ın sözünü duyduğunda aslında insan ruhunun derinliklerinde bir aşinalık olur.

Aslında bunu, şehadet getirip İslam’ı kabul eden ve daha önce Hindu, ateist, Hristiyan, Yahudi veya herhangi bir başka dinden binlerce kişiyle anket yaptığınızda aralarında ortak şeylerden biri olarak bulabilirsiniz: “İslamiyet’i ilk anladığımda bunun tüm hayatım boyunca hissettiğim bir şey olduğunu hissettim.” Sanki zaten hep oradaymış gibi hissediyorum. Bana zaten iyi bildiğim bir şeyi söylüyordu. Bu aslında doğru çünkü yaratıldığımızda Allah kendini bize tanıttı.

​Elestu bi rabbikum

‍(Araf-172)

Ve şimdi vahiy yeniden tanıtıyor ve aslında içimizde zaten bildiğimiz bu şey Nur suresinde tanımlanıyor:

​Nurun ala nur

​Nur üstüne nur.

‍(Nur-35)

Zaten sahip olduğumuz ışık ve vahyin ışığı birbirleriyle buluşuyor. Bu kaynak açık ve tanıdık. Tanıdık, bunu zaten içimizde derinlerde bildiğimiz anlamına geliyor ve şimdi aslında tekrar bize geri geliyor. Bu yüzden İslamiyet’te “Bana Allah’ın varlığına dair mantıksal kanıtlar gösterin ve ancak o zaman Allah’a inanacağım” denmez. Kur’an aslında bundan daha derin bir şeyi savunuyor. Kur’an, Allah’ın varlığına dair ilk kanıtın zaten içinizde yaşadığını söylüyor. Vicdanınızın derinliklerinde aslında zaten bir Allah kabulü var ve bu kabul kültürünüz ve yetiştirilme tarzınız, toplum ve yolsuzluk ve kendi günahlarınızla örtülü durumda. Ve şimdi bunların hepsi vahyin gelmesiyle temizlenecek ve böylece içinizin derinliklerinde olan şey tekrar ortaya çıkacak, değil mi? İnsanların vahiy ile nasıl etkileşime girdiğine dair gerçekten ilginç bir felsefi argüman.

Mesaj ve Mucizenin Birleşimi

Diğeri ise “Onun (Kur’an’ın) mucizevi gücünün kendi adına konuşmasına izin verin.” Bu uzun bir konu. Kısa versiyonu ise şöyle: Kur’an’da ilk kez Allah iki ayrı şeyi bir araya getiriyor. Bundan önce, örneğin Allah Salih (a.s.), Nuh (a.s.) veya Musa (a.s.) veya Allah’ın peygamberlerini göndermesi… Onları bir mesajla gönderdi ve onlar mesajlarını ilettiklerinde, Allah onlara bazı mucizeler de verdi. Böylece onlara iki şey verdi: Mesaj ve mucizeler. Ve artık mucizeler verildiğinde, mesajı reddetmek için hiçbir bahaneniz yok değil mi? Mucizenin amacı mesajı doğrulamaktı.

Çoğu insan mesajı zaten kabul etmişti ama bazıları ise “Sen bize bir mucize göstermeden biz bunu kabul etmeyeceğiz” dedi ve sonra Allah onlara bir mucize gösterdi ve onlar yine de kabul etmediler. Mucize gösterildiğine göre cezayı hak ettiler. Mucize bir nevi son çareydi, değil mi? Peygamberler mesajlarına bir mucizeyle başlamak için gelmemiştir. Örneğin Musa (a.s.) bile Firavun’un sarayına girdiğinde içeri girip asasını yere atıp onu bir yılana dönüştürmedi ve “Hadi konuşalım” demedi. Olan bu değildi, onunla konuştu, ona davette bulundu ve konuşmasının bu adamda işe yaramayacağı anlaşıldığında, sonunda asasını yere atmak zorunda kaldı ve asa yılana dönüştü. Bunun nedeni aslında şöyle ki, bunu yapmasaydı hapse atılacaktı, değil mi? Firavun dedi ki:

​Le ec’alenneke minel mescunin

​Sizi diğerleriyle birlikte hapse atacağım.

‍(Şuara-29)

İşte o zaman Musa (a.s.) dedi ki:

​E ve lev cituke bi şey’in mubin

​Sana bunun yerine başka bir şey gösterebilir miyim?

‍(Şuara-30)

Mucizeler ayrı bir şeydi ve mesaj ayrı bir şeydi. Kur’an insanlık tarihinde ilk kez ne yaptı? Mesaj ve mucize tek bir şey oldu, iki farklı şey değillerdi. Aslında aynı şeydi.

Mekke’deki insanlar “Ah, mucizeleri olan diğer peygamberlerden bahsetmeye devam ediyorsun, seninki nerede? Ölen birinin hayata döndüğünü söylüyorsun, dedemi özlüyorum ve onu geri getirecek misin? Bunu söylüyorsun, biliyorsun, ölü kuş yaşayan bir kuşa dönüştü, kilden yapılan kuş yaşayan bir kuşa dönüştü mü? Bu kumu altına dönüştürebilir misin? Burada biraz altın kullanabiliriz, biliyorsun. Bu kayaları alıp şelale yapmaya ne dersin? Musa (a.s.) İsrailoğulları için asasını taşa vurduğunda ne olmuştu demiştin? 12 kaynaktan su çıkmıştı değil mi?” Araplar dedi ki; “Biraz ekstra suya ihtiyacımız olabilir, bak, burası oldukça sıcak. O yüzden neden en azından bir tane vermiyorsun, 12 tane istemiyoruz, sadece bir tane ver. Bize burada fazladan bir şelale verirsen, o zaman mesajını kabul edebiliriz.”

Bu iyi bir argüman ve Allah bu mucizeyi istediklerinde neyle karşılık verdi? Allah dedi ki:

​E ve lem yekfihim enna enzelna aleykel kitabe yutla aleyhim

​Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?

‍(Ankebut-51)

Anlamı: Bu kitap sadece bir mesaj değil aynı zamanda nedir? Bir mucizedir. Bu yüzden onlara meydan okuyor. Ya mucize değilse? Eğer sadece herhangi bir konuşmaysa daha iyisini yapabilmelisiniz ve onu yok eden, ona üstün gelen, insanlarda yarattığı etkiyi yaratmayan, bu şekilde genişlemeyen, ruhlara olduğu gibi nüfuz etmeyen bir şey yapabilmelisin. Bir sure getir, mesela 10 sure getir. Tamam 10 sure senin için çok fazla sadece bir tane getir.

​Fe’tu bi suretin

‍(Bakara-23)

Ayeti okurken Kur’an’ın mucizevi olduğu gerçeği dinleyicilerine de açıkça belli oluyordu ve bu yüzden ondan korkuyorlardı.

Dr. Samarrai, kitaplarından birinde Kur’an fenomeni hakkında gerçekten ilginç bir şey söylüyor: Araplar çok iyi konuşabilen insanlardı ve dilleriyle gurur duyuyorlardı tamam mı? Ben bunu iyi biliyorum çünkü çok seyahat ettim. Ne zaman Arap kökenli yaşlıların olduğu bir topluluğa gitsem, amcam ve teyzelerim bana “Bu güzel bir konuşmaydı ama şunu şunu yapsaydın, bu ayeti, bu hadisi ekleseydin, çok iyi olurdu” derler. Konuşmanın daha iyi ve mükemmel olmasını çok isterler. “Bu eksik, şu eksik” diyerek şiirde birbirlerine yaptıkları şey buydu, değil mi? Şiir yarışması veya rap savaşları gibi şeyler var. Bir rapçi diğerini aşağılar, diğerini kepaze eder, diğeri de onu maskara haline getirir. Araplar ne yapardı biliyor musunuz? Onlar da birbirini aşağılardı, klasik Arapça aşağılamaları var, oldukça iyiler.

Fakat başka bir şey de var. Birisi şiir yazar, bir başkası çıkar ve “Şiirin güzel ama daha iyi olabilir.” Mesela bir şair der ki: “Gündüzleri parlayan parlak kaplarımız var.” Burada bahsettiği şey, kabilelerin hayır işlerinde kullandıkları kaplardır. Şair, kendi kabilesinin ne kadar cömert olduğunu göstermek istiyor. Gündüzleri parlayan kaplarımız var derken, Hansa çıkar ve der ki; “Neden cefenat dedin, cifan deseydin? Cefenat 10’dan az kap demektir, yani o kadar çok kabınız yok mu? cifan deseydin, sonsuz kap anlamına gelirdi, yani çok daha fazla paranız varmış gibi olurdu” der. Yanlış kelime dostum.

“Yelma’ne bid duha” diyor. “Yelma’ne” ışığı yansıtıyor demek. “Sadece ışık olduğunda parlıyor” dedin. “Yuşrikne“, “ışık yayıyorlar” demen gerekirdi. “Edduha” dedin, “gündüzleri parlıyor”. Her şey gündüzleri parlar. Ne zaman parladıklarını söylemeliydin? Gece vaktinde.

Sonra şiirinin bir sonraki dizesinde dedi ki “Kılıçlarımız düşmanın kanıyla damlıyor.” Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? O kadar fazla savaşa gidiyoruz ki, kılıçlarımızın kuruması için bir şansımız bile olmuyor çünkü kılıçlarımız düşmanın kanıyla damlıyor. Kabilesinin ne kadar cesur olduğundan bahsediyordu. Sonra “esyafuna” dedin. Sadece sekiz kılıcın mı var? Sadece sekiz kişi mi savaşa gidiyor? Dokuz kişi, bundan daha az. Cem’u kılle, suyufuna demen gerekirdi. Ve “yaktırne” dedin, “düşmanı kağıt gibi mi kesiyorsun? Kılıcından damla mı akıyor?” Eğer gerçek katiller olsaydın, kılıçlarınız düşmanın kanıyla dolup taşmalıydı, “yecrine“. Sonra “demâ” dedin. “Demâ” kan anlamına geliyor dedin, ama bir damla kan demek. Aslında kan nehirleri anlamına gelen “dimaen” demeliydin. “Bu ne? Heh, yürü git.”

Bu onların ne konuda eleştirel olduğunu gösteriyor? Her kelime için. Ama Kur’an’ı duyduklarında… çok eleştirel oldukları için “vel asr” yerine “ved dehr” demen gerekir, diyebilirlerdi. “İnnel insane lefi husr” yerine “innen nase lefi husran” demesi gerekirdi, diyebilirlerdi. “Başka bir kelime kullanılmalıydı.” Bir kişi bunu dedi mi? Birisi Ebu Cehil orada, Ebu Leheb orada, Velid Bin Muğira orada, en iyi şairlerin bazıları orada, geçen senenin rap savaşlarını kazananlar orada, herkes orada, kimse bir şey söylemiyor… Nasıl yani?

Sonra da “deli, şair, sihirbaz” diyorlar. Bir dakika, eğer sihirbazsa, sihirbazlık numarası ne? Eğer deliyse neden insanlar bu kadar etkileniyor? Eğer şairse, o zaman birileri çok daha iyi ne yapmalı? Şiirler yazmalı. “Tamam, bir şey var ama ne olduğunu bilmiyorum. Başka biri ona öğretiyor. Ona dikte ediliyor. Başka biri, kim olduğunu bilmiyoruz ama birileri öğretiyor.” Ve halkın ne gördüğünü biliyor musunuz? “Entelektüellerimizi hiç bu kadar şaşkın görmemiştik, onları hiç böyle görmemiştik.” Bu yenilmek değil, mucizevi gücü kendi adına konuşuyordu.

Her Yerdeki Ayetler

Ve sonra nihayet insanlar artık ayetlerin kendi etraflarında olduğunu fark edebilirler. Bu gerçekten harika, önceki derste sizinle konuştuğum ayet kelimesi, değil mi? Kur’an ayet kelimesini sadece Kur’an’daki ifadeler için kullanmıyor, bunlar da ayet. Ben ayet için “verse” (nazım) kelimesini kullanmıyorum, hoşuma gitmiyor. Sadece ayet diyorum. Diğer derslerde neden “verse” kelimesini kullanmadığımı açıkladım çünkü “verse” (nazım) şiir gibi geliyor ve ayrıca kulağa İncil gibi geliyor ama Kur’an’da aslında şiirsel veya İncil referansları yok, aslında kendi başına benzersiz bir yapı, bu yüzden sadece “ayet” diyorum, ilahi bir işaret, mucizevi bir işaret.

Kur’an sadece Allah’ın peygamberler veya cennet ve cehennem hakkında söylediklerini anlatmıyor. Allah bana ağacın içerisinde bir ayet olduğunu, bulutun içerisinde bir ayet olduğunu, devenin içerisinde bir ayet olduğunu, çölün içerisinde bir ayet olduğunu, güneşin içerisinde bir ayet olduğunu öğretti. Ay’da bir ayet var, gecede ve gündüzde bir ayet var, kendi içimde bir ayet var, evlilikte bir ayet var, insanların dilleri ve lisanları arasındaki farklılıklarda bir ayet var, insanların farklı ten renklerinde bir ayet var. Bunların hepsinde ayetler var, hepsinde Allah’ın sürekli söylediği bu.

Bununla Allah ne yaptı? Beni düşündürdü. Kitabı (Kur’an) okurken ayetleri incelediğimi sanıyordum çünkü kitap ayetlerden oluşuyor. Ama sonra Allah bana bunun içinde de bir ayet olduğunu, şunun içinde de bir ayet olduğunu söylüyor. Bunun ne işe yaradığını biliyor musun? Kitabı okurken de ayetler içerisindeyim ve kitabın dışındayken de ayetin içindeyim. Bilmiyordum, bunu sadece bir ağaç sanıyordum, şimdi bunun aslında bir ayet olduğunu biliyorum. Bunu sadece bir deve sanıyordum, ama aslında bir ayetmiş.

Kur’an sana ve bana bunun nasıl bir ayet olduğunu ve rüzgarın nasıl bir ayet olduğunu, güneşin nasıl bir ayet olduğunu öğretiyor. O olmadan fen dersinde güneş hakkında çok şey öğrenebilirim ama bunun bir ayet olduğunu öğrenemem. Kur’an geldi ve etrafımdaki dünyayı değiştirdi ve her yerde ayetler görmeye başladım. Ve dünyada ne kadar çok ayet görürsem, bana o ayetler hakkında ne öğrettiğine geri dönüyorum ve Kur’an’ı ne kadar çok okursam, evrene geri dönüp o ayetleri keşfetmemi sağlıyor. Böylece o ayetler beni bu ayetlere doğru geri çekiyor ve bu ayetler beni o ayetlere doğru geri itiyor ve ben ayetler arasında gidip geliyorum.

Bu yüzden Peygamber (s.a.v.) onlara ayetleri okurken onların dünya görüşlerini değiştiriyordu. İnsanlar artık ayetlerin etraflarında her tarafta olduğunu fark ediyorlar, değil mi? Bu yüzden bu dört adımın açılış ifadesi olarak kullanılması çok güçlü bir ifade biçimi.