قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ (Araf, 12)

Doğrudan A’raf Suresi’ndeki kıssanın tam ortasındayız. Allah, “Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan neydi?” diyor. (A’raf, 12) Neydi seni durduran? İşte burası gerçekten çok ilginç. Allah, “Neden isyan ettin?” demedi.

لِمَ أَبَيْتَ لِمَ رَفَضْتَ الْأَمْرَ

“Neden karşı geldin?” demedi. “Seni durduran neydi?” dedi. مَا مَنَعَكَ Seni alıkoyan neydi? Kişiliğinin derinliklerindeki bir şey ona engel oldu. Aslında yapacaktı. Secde edecekti ama sonra bir şey araya girdi. Allah da bize, onun içindeki bir şeylerin buna engel olduğunu söylüyor.

Şimdi hızlıca birkaç noktaya değinelim:

  • İblis’in aklı var mı? Zeki mi? Evet.
  • Özgür iradesi var mı? Evet.
  • Doğruyla yanlışı ayırt edebiliyor mu? Neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyor mu? Ahlaki sorumluluğu var mı? Evet, bunların hepsi var.

Allah’a isyan ettiğinde… Bu bir ateistin Allah’a isyan etmesinden çok farklıdır. Bu, “Dinle diyanetle hiçbir ilgim yok” diyen birinin Allah’a isyan etmesinden farklıdır. Çünkü onlar “Tanrı mı, Allah mı? O da kim?” modundadır.

“Allah nedir bilmiyorum ki. Neden birine itaat etmek zorundayım? Ben özgür biriyim.”

İblis ise kendini böyle görmüyor. Allah’ın kulu olduğunu çok iyi biliyor. Bunun farkında. Yani zeki, özgür iradesi var, ahlaki olarak sorumlu ve yeterince bilgili. Oldukça bilgili. Allah da ona, adeta “Bütün şartları taşıyorsun” diyor. Birinde bu özelliklerin hepsi tamsa; yani zekiyse, anlama kapasitesi varsa, Allah’ın kim olduğunu ve kendisinin bir kul olduğunu biliyorsa, isyan etmesi için hiçbir mazereti kalmaz. Allah’tan gelen o emre itaat etmesini engelleyen şey gerçekten çok büyük bir şey olmalı.

Allah’ın Doğrudan Emri

Şunu da iyi kavramalısınız; biz bir emir aldığımızda, mesela namaz emri, vahiy yoluyla alıyoruz. Kur’an aracılığıyla öğreniyoruz ama Allah’ı görmüyoruz. O’nu doğrudan duymuyoruz. Sadece O’nun kitabını okuyoruz. Bir peygamberden duyuyoruz.

Peki İblis bu emri kimden duyuyor? Bizzat Allah’tan. Doğrudan. Bunu dolaylı olarak bir elçiden ya da peygambere vahiy getiren bir melekten almış değil. Yani elçi gelip insanlara anlatmış da nesiller sonra ona ulaşmış bir emir değil. Hayır, hayır. Çok doğrudan. Bizzat Allah’tan.

Aradaki farkı görebiliyor musunuz? Allah’ın doğrudan sizinle konuşmasıyla binlerce yıl sonra vahiy aracılığıyla gelen bir emre itaat etmek arasındaki ciddiyet farkını hayal edebiliyor musunuz? Ciddi bir fark var, değil mi?

Hesap günü kimse Allah’a isyan etmeye yeltenemeyecek. Neden? Çünkü Allah tam karşılarında olacak. Tam karşılarında. İşte Allah tam karşısında durmuş ona “Secde et!” diyor. Ama o “Hayır” diyor. Allah’ın huzurundaysanız elbette O’ndan korkarsınız. İçinizde Allah korkusu olur. Fakat içindeki bir şey, Allah korkusundan bile ağır basıyor. Onu durduracak kadar büyük bir şey. Bunu iyi idrak etmemiz lazım. Meseleye daha derinden bakmalıyız.

Benlik Algısı ve Kendi İmajımız

İblis’in kafasında bir benlik algısı var. Aynaya baktığımızda, siz de ben de kendimizi görürüz. Ama aynaya bakmasanız bile zihninizde kendinize dair bir algı vardır. Kendi imajınız.

“Ben şöyle biriyim. Şu üniversiteye gidiyorum. Ben bir öğretmenim. Saygıdeğer biriyim. Şöyleyim. Ailemin reisiyim. Şu şu özelliklere sahibim.”

Vesaire, vesaire. Yani kafanızda kendinize dair bir resim vardır. İşte bu resmin bir kısmını, insanlar bazen başkalarıyla kıyas yaparak çizerler.

“Ben ondan daha iyiyim. Şundan daha üstünüm. Ben bir numarayım. Ben en üst düzey yöneticiyim. CEO’yum. Bunca işletmenin sahibiyim. En iyi üniversiteden mezun oldum. Kardeşimden daha çok kazanıyorum. Babamın en sevdiği çocuğu benim. En güzel benim. Odaya girdiğimde herkes dönüp bana bakar. Kimse başkasıyla ilgilenmez bile. Şu kadar takipçim var.”

Tüm bunlar imajınızın birer parçasıdır. Sizi önemli kılan şeyler bunlardır. Bazıları için bu imaj insanların onlara ne kadar değer verdiğiyle bağlantılıdır. Değeriniz kendinizden gelmez. Değeriniz insanların sizi nasıl gördüğünden gelir.

Allah, meleklerin hepsine Adem’e secde edileceği emrini verdiğinde, aklındaki o imajda, “Kimse benden daha özel değildir. Benim böyle bir VIP statüm var,” düşüncesi vardı.

“Tüm melekler burada. Başka hiçbir cin yok. Buradaki herkes melek. Burada olma şerefine eren tek cin benim. Özel bir konumum var.”

Aynada kendine bakıp şöyle diyor:

“Evet, toplantı vakti geldi. Başka hiçbir cin bu seviyeye gelemedi. Hiçbiri. İşte ben buyum. Allah’ın bana bahşettiği şu makama bak. Allah meleklerle konuşurken beni de aralarına katıyor.”

Yani anlayacağınız egosu epey yüksek. Derken Allah başka biri hakkında bir duyuru yapıyor.

“Bu da kim? O neden özel? Eğer o özelse, demek ki ben artık o kadar da özel değilim. Bütün bu ilgiyi o görüyorsa ve Allah bütün meleklere, bana bile ona secde etmemi söylüyorsa? Bana bile mi? Peki ya ben? Çok uzun zamandır buradayım. Şu kadar çok iş yaptım. İşte bu yüzden terfi ettim. Bunu hak ediyorum. O hak edecek ne yaptı ki? O bunu zerre kadar hak etmiyor.”

İşte şimdi onun içine dert olan şey… Hani demiştim ya kendimize dair bir imajımız var. Onun kendi imajı sarsıldı çünkü bu imajın bir parçası, “Ben herkesten daha özelim” düşüncesiydi. Ben bir numarayım. Artık şöyle hissediyor:

“Eğer birinci ben değilsem ikinciliği de kabul etmiyorum. Ya bir numarasındır ya da bir hiç. Ben bir numara olmalıyım. Benim öz imajımı böyle yıkamazsınız.”

Şimdi bir karar vermek zorundadır. Ya Allah’ın hükmünü çiğneyecek ya da kendi imajını, o benlik algısını yıkıp atacaktır. Seçimini yapması gerekiyor. Şöyle karar veriyor:

“Gururumu ayaklar altına alamam. O yüksek imajımı yıkamam. Bunun yerine Allah’a isyan etmeyi yeğlerim.”

O imajı kaybetmekten o kadar çok korkuyor ki aslında çizdiği imajdan bir türlü vazgeçemiyor. Kaybetmekten korkuyor.

“Çünkü eğer bu imajı bir kenara bırakırsam, sıradan biri gibi olurum. O zaman şunlara eşitlenirim…”

Çünkü secde ettiklerinde, tıpkı bizim namazda yaptığımız gibi, secdeye vardığımızda kimse kimseden üstün değildir. Herkes aynı hizadadır. Herkes eşittir. Ne özel bir statüm ne de bir ayrıcalığım kalır.

Suçu Başkasına Atma: Adem ve Allah

Bu İblis için çok çetin bir sınavdır. Peki şimdi ne yapıyor? İşte kıssanın sonraki kısmı. Size onun çok zeki olduğunu söyleyip duruyorum.

“Gururum incindi ama suçlu ben değilim. Bunu bana birileri yaptı.”

Suçu atacak iki fail buluyor; iki hedef. Hem Adem’i suçluyor hem de Allah’ı. İkisini birden suçluyor. Sadece biri yetmiyor. İkisini de suçlaması lazım. Önce Adem’i suçluyor. Adem’e duyduğu bu öfkenin sebebi şu:

“Adem olmasaydı ben hâlâ o özel kişi olacaktım. Adem olmasaydı, o çıkıp gelmeseydi hâlâ bir numara ben olacaktım. Bütün bunlar onun yüzünden oluyor.”

Peki, Adem’in (as) İblis’e gerçekten bir kötülüğü dokundu mu? Hayır. Fakat İblis, Adem’in varlığından o kadar yaralanmıştır ki bütün varoluşunu Adem’den intikam almakla geçirmek zorundadır. Adem ise orada öylece durup, “Ne yaptım ki ben kardeşim?” der gibi bakıyor:

“Beni Allah yarattı. Bana secde etmenizi ben istemedim ki. Allah öyle emretti, benim bir suçum yok. Yakamdan düş artık.”

“Hayır, hayır, hayır. Seni de, çocuklarını da, onların çocuklarını da mahvedeceğim.”

Peki intikam peşinde koştukça… Gerçekten de Adem’in çocuklarını mahvediyor mu? Evet. Ne kadar çok kişiyi mahvederse… Nihayetinde onları yoldan çıkardıkça artık “Tamam, intikamımı aldım. Bu kadar yeter. Yeterince insanı ateşe attım” hissine kapılmasını beklersiniz. Hayır. Bitmedi. Çünkü asıl sorun kesinlikle Adem değil. Sorun, imajının yerle bir olması. Ne kadar insanı mahvederse etsin bunu onaramaz. O eski imajı yerine getiremez.

Aslında asıl sorunu da tam olarak bu. Bir türlü sineye çekemiyor. İçindeki o öfke dinmiyor. Hayatınızda öfkesi hiç dinmeyen insanlara denk gelebilirsiniz. Olabilir. Bu ben de olabilirim, siz de olabilirsiniz. Öfkesi bir türlü geçmeyen insanlar var. Affedemez. Boşveremez.

Öte yandan o, Allah’ı bile suçluyor:

“Ya Rabbi, bu durumu Sen yarattın. Beni bir tuzağa düşürdün. Asıl suçlu Sensin.”

Yani sadece insanları suçlamakla kalmıyor, dininizi suçlamaya başlıyorsunuz. Allah’ı da suçluyorsunuz. فَبِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي (A’raf, 16)

“Madem böyle yaptın, ben de intikam alacağım.”

Bu intikam hırsı. Bu yıkma ihtiyacı. Bu “ne cüretle” deme ihtiyacı. Sürekli bir sabote etme hali. Bir ömür süren sabotajlar. İnşallah, sadece birkaç dakika içinde bunun bir başka boyutuna da kısaca değineceğim.

İblis’in Değer Algısı

Eğer sahip olduğunuz tek değerin özel biri olmak olduğunu düşünüyorsanız… İblis, tek değerinin bir numara olmak olduğuna inanıyordu. Değeriniz yaptıklarınızla ölçülmez. Değeriniz insanların sizi nasıl gördüğüyle ölçülür. Dikkatli dinleyin. İblis’e göre değeriniz yaptıklarınızdan gelmez. Ne yaptığınızın hiçbir önemi yoktur. Değer, insanların sizi nasıl gördüğünden ibarettir.

Eğer CEO’ysam, sadece CEO olduğum için bana saygı duyulur. Berbat bir CEO olsam da, kaba saba olsam da, açgözlü ya da yolsuz bir CEO olsam da hiç fark etmez. CEO olduğum için saygı görürüm. Biri eğer taksi şoförüyse ona o kadar da saygı gösterilmez, sonuçta sadece bir şoför. Dürüst olmasının bir önemi yoktur. Ailesine iyi bakmasının da bir önemi yoktur. Sözünün eri olmasının önemi yoktur. Allah’tan korkmasının da bir önemi yoktur.

Hayır, hayır, hayır. Yaptıklarınız size itibar kazandırmaz. İtibarı makamınızdan alırsınız. CEO şurada en üstte, taksi şoförü ise aşağılarda bir yerdedir. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? İblis’in kafasında, sizin değeriniz yaptıklarınızla belirlenmez. Değeriniz insanların rütbenize göre sizi nasıl gördüğüne bağlıdır.

İnsanların içine yerleştirmek istediği temel zehir işte budur: Kendi değerinizi yaptıklarınızda aramamalısınız. Değerinizi insanların sizin hakkınızdaki düşüncelerinde aramalısınız. Kaç tane takipçiniz var? Şundan daha mı uzunsunuz yoksa daha mı kısa? Gözler daha çok sizin mi üzerinizde? Siz mi daha çok kazanıyorsunuz, yoksa onlar mı? Hangi marka giyiniyorsunuz? Tüm değeriniz kimliğinizden gelir, topluma kattıklarınızdan değil. Kurduğu değer sistemi tamamen budur.

İşte bu, aramızda o kadar çok genç var ki, bu değer sistemi sosyal medyada size sürekli dayatılan algının ta kendisi. Nasıl bir araba kullanıyorsun? Nasıl bir evde oturuyorsun? Ne tarz kıyafetler giyiyorsun? Fiziksel olarak nasıl görünüyorsun? Üzerindeki markalar neler? Şakalarına kaç kişi gülüyor? Vesaire, vesaire. İşte değer budur. Değer dediğiniz şey buradan gelir.

İşte böyle bir değer saplantısına düştüğünüzde, bu meselenin aslında aptallara göre bir şey olduğunu anlayan bazı uyanıklar çıkar. Sizin bu aptallığınızı kullanırlar. Mesela bir alışveriş merkezine gidersiniz, orada Louis Vuitton, Chanel, Rolex falan bir sürü marka görürsünüz, değil mi? Bir çanta, bir Chanel çanta için binlerce dolar ödersiniz. O da hala deriden, inekten yapılıyor. Aydaki bir inekten falan yapılmıyor yani. Radyoaktif bir malzemeden de değil. Alt tarafı bir çanta ve o da yine sıradan eşyalarınızı taşıyor.

Ama ne oluyor biliyor musunuz? Eğer o çantayı taşırsam, çantanın değeri artmıyor; o çantayı taşıdığım için benim değerim artıyor. “Bakın elimde ne var. Şu kolumdaki saate bir bakın. Sürdüğüm arabaya bir bakın.”

İblis tam olarak böyle çalışıyor. O, birincilik tahtından indirildi. Tahttan indirildiğinde, elinde ne kalmadı? Değeri kalmadı. Artık ona göre hiçbir değeri yoktu. Bir insan hiçbir değeri kalmadığına inandığında şöyle der:

“Tamam, madem benim beş para etmez biri olduğumu düşünüyorsun, ben de senin yakandan düşmeyeceğim. Sana sürekli sorun çıkaracağım ve sana sürekli acı çektireceğim çünkü değerli biri olmasam da, asla unutamayacağın biri olacağım. Sorun çıkarmak için hep yanıbaşında olacağım.”

Çünkü onun elinde kalan tek değer, bir şekilde varlığını hissettirmektir. Peki bunu nasıl yapacak? Varlığını, acı çektirerek hissettirecek.

“Bana kalan tek rol bu. Bunu yapmalıyım çünkü ancak bu şekilde bir değerim olur. İnsanlar beni böyle hatırlayacak. Eğer acı çektirmezsem ve bir numara olamazsam, görünmez olurum. Görünmez biri olmaktansa bela olmayı tercih ederim. Kesinlikle bunu tercih ederim.”

İşte bu düşünce yapısı o kadar ağır basar ki, davranışlarımı düzeltmek yerine, insanların bana bakış açısını değiştirmeliyim, diye düşünür. Beni bir numara olarak görmeyeceklerse, başlarına gelebilecek en büyük bela olarak görürler.

“Madem en iyi birinci olamadım, o zaman en kötülerin birincisi olurum. Ama hala bir numarayım. Bir şekilde hala lider benim.”

Kafa yapısı işte bu. İnsanlar için de aynısını istiyor. Bizim için de bunu istiyor.

Kendi Gerçeğini Yaratmak

Bir adım geri çekilip onun ne yapmaya çalıştığını anlamak zorundayız. Sizinle paylaşacağım son şey şu; İblis aslında epey stratejik davranıyor. Hayalperest biri değil. Deli değil. Psikopat değil. Psikolojik bir rahatsızlığı yok. Aslında o çok zeki. Hem de çok zeki. O dört dörtlük bir pazarlama stratejisti. Eşi benzeri olmayan bir propaganda uzmanı. Gerçekten de öyle.

Ancak şu an onun kafasından geçenleri konuşuyoruz. Kafasında kendine göre bir hikâye kurdu. O hikâyede yanlış yapan kim? Allah bir yanlış yaptı ve Adem de bu makamı hak etmedi. İşte yanlış olanlar bunlar. Kafasında böyle bir senaryo yazdı. Bu senaryoyu bir kere yazdıktan sonra, kafasındaki kurguyu çürütecek ne kadar delil görürse görsün, hiçbir önemi kalmıyor. Çünkü o zeki biri. Yazdığı senaryonun yanlış olduğuna dair bir sürü kanıt görüyor. Hiç fark etmez.

“Madem ben bu kurguyu yarattım ve bu kurguda bir numarada olmayı ben hak ediyordum ama haksızca tahttan indirildim, o halde bu hikayenin beynimden silinmesine asla müsaade etmeyeceğim. Bundan sonra atacağım her adımı bu hikayeye göre atacağım. Gerçeğe ihtiyacım yok. Benim kendi gerçeğim var. Benim inandığım doğru, asıl doğrudan daha önemli. Bu yüzden bana istediğiniz kadar gerçeği anlatın. Kâr etmez çünkü ben kendi gerçeğimi çoktan yarattım.”

Aynı şekilde sizin de kendi gerçeklerinizi yaratmanızı istiyor. Her birinizin kendi doğrunuzu yaratmanızı istiyor. Sizin doğrunuz. Biri gelip size bir şey anlattığında, onu dinlemek istemezsiniz: “Duymak istemiyorum. Dinlemiyorum seni.”

Yakup’a bir bakın. Yakup (as) bir peygamberdi, öyle değil mi? Çocukları da müslümandı. Onlara yıllarca Hakk’ı anlattı, davet etti. Ona kulak verdiler mi? Öz be öz müslüman çocukları bile onu dinlemedi hem de bir peygamber olduğu halde. Aradan yıllar geçtiğinde bile, akıllarında bir senaryo kurdukları için dinlemediler. O kurdukları senaryoda suçlu kimdi? Yusuf suçluydu ve Yakup suçluydu. Onlar asla suçlu değillerdi. Bu yüzden yıllar sonra bile babalarına, اِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ (Yusuf, 95) “İhtiyar, hala saçmalıyorsun” demeye getirdiler. Kastettikleri şey buydu. Çünkü akıllarındaki o kurguyu yıkamıyorlar. Kafalarındaki kurgu yıkılmasın diye dünyayı bile yakıp yıkarlar. Yeter ki senaryoları bozulmasın. İşte bütün bunlar İblis’in kişiliğinden küçük parçalar.

İnanın, o benim de, sizin de, sevdiklerinizin de, insanların da bu kişiliği benimsemelerini ve hayatlarını zehir etmelerini arzuluyor. Kendi acı çekmesi yetmiyor.

“Ben düştüysem, ben o birinciliği kaybettiysem, sizin de kaybetmenizi sağlayacağım. Hepimiz kaybedersek, bu içimi soğutur. Zaten ateşte yanacağımı biliyorum. Yanacağımı çok iyi biliyorum. Artık elimde kalan tek plan sizin de yanmanız. Artık sadece bu beni tatmin edebilir.”

Rabbim bizleri İblis’in vesveselerinden muhafaza eylesin. Allah bizleri, Kur’an’da uyardığı o kimselerden olmaktan korusun: لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ (Nur, 21) Şeytanın adımlarını izlemeyin. Allah hepimizi şeytanın şerrinden korusun.

Her birimiz onun adımlarını takip etme gafletine düşebiliriz. Bir adım atarsınız, peşinden bin adım atarsınız. On bin adım atarsınız. Fakat unutmayın, her an geri adım atma şansınız var. Eğer uzun zamandır onun adımlarını izliyorsanız, hiç önemli değil. Artık hatanızı fark ettiğinize göre her an dönebilirsiniz. Ya da şöyle diyebilirsiniz:

“Benim doğrum, asıl gerçekten daha önemli. Bizzat Allah ile konuşup O’na, ‘Hayır, hayır, hayır’ bile diyebilirim. Yanlış olan Sensin. Sen beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan.”

Adeta Allah’a akıl veriyor. Sanki Allah kimi neden yarattığını bilmiyormuş gibi. Kalkmış Allah’a ders veriyor. Çünkü artık zihnindeki o kurduğu kurgunun her şeyden çok daha güçlü olduğuna inanıyor. Allah hepimizi böyle bir kibirden muhafaza eylesin.