الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على سيد الأنبياء والمرسلين وعلى آله وصحبه أجمعين أما بعد

Nouman Ali Khan: Aslında sözlerime şöyle başlamak istiyorum; genelde böyle şeyler en sonda söylenir ama ben en başta söylemek istedim. Söze İslami Toplum Kültür Merkezi’nden ve bize gösterdikleri o güzel misafirperverlikten, bana ve ekibimize verdikleri destekten bahsederek başlamak istiyorum. Gerçekten de onlar ve tüm gönüllüleri kocaman bir alkışı hak ediyor; çünkü tek kelimeyle harika bir iş çıkardılar. Bence fazlasıyla da misafirperverler.

Benim gibi sürekli seyahat edip konuşmalar yapan, dersler ve seminerler veren biri için bazen durumlar farklı olabiliyor. Bazı topluluklar sizi çok fazla kendi halinize bırakırken, bazıları da fazlasıyla bunaltıcı olabiliyor. Yani, tabiri caizse size nefes alacak alan bırakmıyorlar. Fakat buradaki kardeşlerimiz tam kıvamında. Gerçekten çok destekleyiciler. Bir şeye ihtiyacınız olduğunda anında yanınızdalar. Çok yardımcı ve uyumlular. Aynı zamanda sizi darlamıyorlar veya sıkboğaz etmiyorlar. Bu yüzden bunu gerçekten takdir ediyorum. Umarım Allah bu cemaati muhafaza eder.

Tedebbür ve Mercekler

Bu akşamki oturumumuza başlarken… Bugün sadece tek bir oturumumuz olacak ve ardından soru-cevap kısmına geçeceğiz. Aslında doğrudan sizin düşüncelerinizle, sure hakkındaki kendi tedebbürlerinizle başlamak istiyorum. Üzerinde düşündüğünüz her ne varsa… Size üç farklı mercek sunmuştum:

  • Dil merceği
  • Kur’an’ın dünyası
  • Kendi iç dünyanız

Aranızda kendi tedebbürünü paylaşmak isteyen cesur bir yürek varsa, dinlemeyi çok isterim. Buyrun.

Katılımcı: Selamun aleyküm.

Nouman Ali Khan: Aleyküm selam.

Katılımcı: Bahsettiğiniz beş mercekten üçünü veya dördünü kullandım. Sadece ilk iki ayet üzerine düşündüm. “Kelime seçimi” dediğiniz ilk mercekle ilgili olarak… verdiğiniz zamanda yolculuk örneğini ilk ayete bağlayacak olursak… En ileri teknolojiyi, örneğin bir iPhone’u alıp bundan 1400 yıl önce Araplara verseydik, bununla ne yapacaklarını bilemezlerdi demiştiniz. Aynı şekilde hayat için bir kullanım kılavuzuna ihtiyacımız var. Yaşamak için bir kılavuza; bir kullanım kılavuzuna. Bu çok doğru. Ama ben ilk iki ayete lafzi bir dil merceğinden, kelime seçimi merceğinden baktığımda, farklı bir şey daha görüyorum. Şunu görüyorum:

اَلرَّحْمٰنُۙ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ

Ben bu iki ayetten şunu öğrendim: Allah (svt), bu muazzam sureye rahmetiyle başlamış. Ve o rahmetinden dolayı bize nasıl yaşayacağımızı, hayatın tüm alanlarında önceliklerimizi neye vereceğimizi, insanlarla nasıl iletişim kuracağımızı, neyi hedefleyeceğimizi ve son olarak nasıl öleceğimizi öğretti. Hepsi bu surede var. عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ diyerek Allah bize şunun mesajını veriyor: Hayatımızı yönlendirmesi gereken kullanım kılavuzu işte budur. Siz de bunu gayet açık bir şekilde ifade etmiştiniz.

Bana kalırsa Allah bu ayette bir şeye daha çok güçlü bir vurgu yapıyor; surenin hemen başında عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ diyerek, bilginin ve bilgiyi elde etmenin faydalarına dikkat çekiyor. İnsana bu kitabı öğretmesi, bunun aslında tüm bilgilerin kaynağı olan kitap olduğunu gösteriyor. Allah’ın (svt) kendimiz hakkında bilmemizi istediği ilk şey, rahmetiyle bizi bereketlendirdiği, hayatımıza bir amaç kattığı; ayrıca öğrenme, bilgiye erişme, bilgiyi aktarma ve ürettiğimiz bilgiyle katkı sağlama yeteneği verdiğidir.

اَلرَّحْمٰنُۙ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ diyerek, Allah’ın ilk iki ayette dikkatimizi çektiği bir diğer nokta, insanlarla ilişkilerimizde rahmet sahibi olmanın, ilmin ve eğitimin önemidir. Çünkü Müslümanlar çevrelerine pozitif değer katmaya odaklandıklarında ve öğrenmeyi ve öğretmeyi ciddi şekilde ele aldıklarında dünyayı değiştirdiler. Genel olarak medeniyeti, özelde ise Avrupalıları karanlık çağlardan bilginin aydınlığına çıkarmayı başardılar. Önceden keşfedilenlerin üzerine yeni bilgileri ekleyerek uyguladılar, bu dünyayı tüm insanlık için daha yaşanabilir bir yer kılmak adına bitmek bilmeyen bir arayışla eski keşifleri hep bir adım ileri taşıdılar.

İlk Müslümanlar, o dönem cehalet karanlığında debelenen Avrupalılara kendi bilgilerini aktardılar. O zamanlar Avrupalılar bilginin şeytani bir şey olduğunu düşünüyordu. Sonra Müslümanlar geldi ve bilgi, doğru ve iyi bir amaç uğruna kullanıldığında neler başarılabileceğini onlara gösterdiler. Çünkü Allah, ilk Müslümanları bilgiyi aramaya yönlendirdi, ve onlar da bilim alanında daha önce eşi benzeri görülmemiş muazzam keşifler yapmayı başardılar. İnsanlığa en büyük katkıyı sağladılar.

Bugün medeniyet, ilk Müslümanların 1400 yıl önceki katkılarından hâlâ faydalanıyor. Tüm bunlar, Müslümanların “İkra”, yani Oku emrini ciddiye almaları, bunu ilimle ve devasa bir gayretle desteklemeleri sayesinde oldu. İster tıp, kimya, matematik, mühendislik veya uzay bilimleri hatta edebiyatta ve sanatta bile ilk Müslümanlar tüm bu alanlarda sırf Allah’ın bu “oku” emri sayesinde sivrilip öncü oldular. Batı dünyası bugün, o ilk Müslümanların çabalarından; bilgi ve emeklerinin meyvelerinden faydalanıyor. Bunu daha önce de birkaç kez belirtmiştik; Batı’nın bugün bu kadar gelişmiş olmasının sebebi, ilk Müslümanların katkılarıdır. Bu bilgiyi Batı’ya ilim ve talim, yani eğitim yoluyla aktarmalarıdır. Bu, ilk Müslümanların Allah’ın emrini ciddiye alarak insanlığa yaptığı en büyük katkıydı.

Gelelim ikinci merceğe; Kur’an’ın dünyası. İlk iki ayet beni, kullanım kılavuzuna uymayan Firavun, Lut Kavmi, Âd ve Semud gibi geçmiş milletleri düşünmeye sevk etti. Onlar haddi aştıkları için bu dünyada cezalandırıldılar, isyankar tutumları ve taşkınlıkları yüzünden ahirette de cezalandırılacaklar. Ayrıca bu ayetten şunu anlıyorum ki; Allah’ı sevmenin ve O’nun kıymetini bilmenin en iyi yolu, O’nun rahmeti olmasaydı bizim de var olamayacağımızı idrak etmektir. O’nun bu rahmetini tüm mahlukatına yaymamız gerektiğini, aksi halde hayatımızın anlamsız kalacağını fark etmektir; işte bu ayet bize hayatta böylesine net bir gaye sundu.

Allah’ın öğretilerini kendi yaşantımıza uygulamayı hedefleyen üçüncü mercekten baktığımda ise… Hayatımızı ve tecrübelerimizi iyileştirmeye çalışırken, kendimin ne kadar isyankar ve sabırsız bir yapıya sahip olduğumu biliyorum. Ama öğrenebilirim. Teslim olmayı, daha itaatkar biri olmayı ve insanlara karşı sabır göstermeyi öğrenebilirim. İnsanları daha az yargılayıp, bana yanlış yapanlara karşı daha bağışlayıcı olabilirim. Allah’a bana faydalı bir ilim vermesi ve edindiğim bu ilimden beni faydalandırması için dua edebilirim. Başkalarına yardım etmeyi ve daha çok salih amel işlemeyi de öğreniyorum.

Dördüncü mercek ise ayetlerle daha derin bir bağ kurmakla ilgili. Kur’an’ı öğrenme işini artık çok daha ciddiye almaya başladım ve şu an Kur’an hıfzı programına kaydoldum. Buna Kur’an’ın fotoğrafik okuması deniyor sanırım. Söylenenlere göre Kur’an’ı bu yöntemle çok kısa sürede ezberleyebiliyormuşsunuz. Ben de ona kaydoldum. Ayrıca tilavet için buraya da kayıt yaptırdım.

Öte yandan bu hafta anlatılanlar, benim ölümle olan ilişkimi değiştirmeme yardımcı oldu. Çocuklarım var, gerçi artık o kadar küçük sayılmazlar ama ölümden korkuyordum. Bu hafta sizi ve derslerinizi dinledikten sonra, artık o kadar da endişeli hissetmiyorum.

Nouman Ali Khan: Bunu duymak ne kadar güzel.

Katılımcı: İşte benim bu derslerden çıkardığım temel sonuç bu. Artık bu durum beni dehşete düşürmüyor. Aksine, Allah’a kavuşmanın özlemini duyuyorum.

Nouman Ali Khan: Sübhanallah. Allah hepimize bu duyguyu nasip etsin. Çok teşekkür ederim. Hanımlar tarafından paylaşımda bulunmak isteyen var mı? Evet, en arkadaki kardeşimiz.

Katılımcı: Selamun Aleyküm.

Nouman Ali Khan: Aleyküm Selam.

Katılımcı: Merceklerden bahsettiğinizi biliyorum ama ilk olarak olaylara, “Allah’ın kelamı kusursuzdur, bense acizim” zihniyetiyle yaklaşmamız gerektiğinden bahsettiniz. Bence her şeyi yerli yerine oturtan şey tam da buydu. Çünkü eğer burada yetiştiyseniz, eğitim hayatınızda liseli veya üniversiteli bir genç olarak eleştirel düşünme yeteneğinizden ötürü takdir ediliyor, ön plana çıkarılıyorsunuz. Eski ders kitaplarını analiz ediyorsunuz. O yüzden de çocuklarımın en çok takıldığı şeylerden biri de bu; “Ben bunu anlamıyorum, demek ki mantıksız” diyorlar. İşte bu zihniyet değişimi, işleri şimdi çok daha kolaylaştırıyor.

Mesela yirmi yıl kadar önce ayetleri okurken, cennette erkeklere verilecek ödülleri görüp de kadınlara ne verileceğine dair bir ibareye rastlamadığımda içime sinmemişti. Çünkü bana göre mantık şuydu; “Eğer söylenmiyorsa, bu bizim hiçbir şey alamayacağımız anlamına gelmiyor mu?” Ama sonra şunu içselleştirmeye başladıkça, “Burada kusurlu olan, anlamayan kişi benim. Allah’ın kelamı ise kusursuzdur.” Tabi yaş aldıkça artık “Kur’an benim için neler vaat etmiyor” diye düşünmeyi bırakıp, “Allah’ım, beni Kur’an’da bahsettiğin o suçlulardan olmaktan koru” demeye başlıyorsunuz. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Yaşadıkça ve günahlarınız biriktikçe, cennette ne alıp alamayacağınızın pek bir önemi kalmıyor. İnsan işin öteki tarafına, nereye varacağına çok daha fazla odaklanıyor.

Velhasıl; o mercek yani zihniyet, yani Allah kelamının kusursuz, bizimse eksik olduğumuz zihniyeti benim çok hoşuma gitti. Fakat bunu başarmak zor; çünkü çocukken Allah size o kadar uzak geliyor ki, Allah’ın kusursuzluğunu nasıl kavrayacağınızı bilemiyorsunuz. Kusursuzluk ne demek ki? Zor bir durum. Mesele tamamen yeniden bağ kurmak, zihninizi buna açmak ve anlayamadığınız şeyleri kabullenmek. Sonuçta bu bitmek bilmeyen bir yolculuk.

Nouman Ali Khan: Değindiğiniz bu konu o kadar önemli ki. Çünkü bir çocuğun ya da küçüklüğünüzde bizzat sizin Kur’an’a dair sorduğunuz soruya verilen cevapla, bir Hristiyan’ın İncil hakkında soracağı soru arasındaki ince çizgiyi iyi çekmemiz lazım. Bir papaz çıkıp rahatlıkla “İncil kusursuzdur. O yüzden kalkıp da İncil’i eleştirmeyin.” diyebilir. Hristiyan kişi de “Biliyor musun? Bu söz bana çok dokundu. Artık İncil’i sorgulamayacağım.” diyebilir. Bir yandan dediklerim elbette geçerli, ancak bizim Kur’an’a yaklaşımımızla diğerlerinin kendi kitaplarına yaklaşımı arasında bir fark var. Eğer biz bu ayrımı yapmazsak, onlar da kendi dini gelenekleri için aynı şeyleri söylerler ve olay “Senin doğrun sana, benim doğrum bana” noktasına gelir. Oysa biz mutlak gerçeğin elimizde olduğuna inanıyoruz, öyle değil mi?

Bu yüzden üzerinde düşünmenizi istediğim şeylerden biri de şu… Bunu gündeme getirdiğiniz için çok memnunum. Allah bize bir şey söylediğinde, hikmetinden bir şeyler öğrettiğinde, bir yandan tevazu sahibi olmalıyım. Ancak diğer taraftan hidayetin şartlarından biri de اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ (Yusuf, 7) Bu ayetler, soru soranlar içindir. Merak edecek ve “Neden Allah bundan bahsetmedi?” diye soracaksınız.

Örneğin ben “Allah neden kadınlara verilecek ödüllerden, eşlerden hiç bahsetmedi?” diye sordum. Bu konuda birçok kadınla da konuştuktan sonra bana gayet mantıklı gelen birtakım cevaplar sundum size. Hatta yaptığım bir deneyden bahsetmemiştim, önce bunun öylesine denk gelmiş bir şey olduğunu düşünmüştüm. Bu yüzden Pakistan’da da tekrarladım ve tamamen aynı sonucu verdi. Ama deneyi ilk olarak New York’ta yapmıştım.

Birkaç yüz kişilik bir genç grubumuz vardı. Yüz erkek, yüz kız öğrenciden oluşuyordu. Çoğu ergenliğe yeni girmiş veya ergenlik çağında çocuklardı. Onlara, eğer istedikleri her şeye sahip olabileceklerini bilselerdi ne isteyeceklerini yazmalarını istedim. Başınız derde girmeyecek, isminizi vermek zorunda değilsiniz ve cevabınızı tamamen gizli tutabilirsiniz; bana sadece ne istediğinizi söyleyin. Helal-haram diye de bir dert yok. Yasak mı, kötü mü, iyi mi diye endişelenmeyin. Hiçbir önemi yok. İçinizden ne geçiyorsa, şu an önünüze sunulacak olsa, hiçbir şekilde sorumlu tutulmasanız ve kimse, hatta anne-babanız bile bu duruma bir şey demeyecek olsa ne isterdiniz? Bunu şu kâğıda yazın dedim.

Hem kızlar tarafındaki hem de erkekler tarafındaki tüm çocuklara birer kâğıt dağıttım. Erkeklerin işi anında bitti, on saniyede yazmışlardı. İlginç olan ise kızlar tarafında yaşananlardı. Kızlar tarafından şöyle sesler yükselmeye başladı:

“Bir saniye, biraz daha zaman alabilir miyiz?”
“Acaba bir kâğıt daha alabilir miyim?”
“Bir kâğıt daha var mı?”

Sonra kendi aralarında fısıldaşmalar başladı:

“Sen ne yazdın? Sen ne yazdın ki? İnanmıyorum!”
“Yok, bir dakika bekleyin, fikrimi değiştirdim. Kâğıdımı geri alabilir miyim? Lütfen geri verin.”

Hiçbir erkek öğrenci kâğıdını geri istemedi. Ama kızlar tarafında muazzam bir düşünce ve istek çeşitliliği vardı. İstedikleri her şeyi tek bir kavrama sığdırma konusunda bir belirsizlik yaşıyorlardı. Anlatabiliyor muyum? Aslında bu, Allah’ın erkeklerle kadınlar arasında yarattığı o fıtri farklılığın ta kendisidir. Hani biraz önce Allah’ın kadınlar için nelerin verileceğinden bahsetmediğini söylemiştiniz ya. Şunu unutmamanızı rica ediyorum; Allah bir şeyden bahsetmiyorsa, orada aslında çok daha fazlası vardır. Gerçekten daha fazlası vardır. Rahmân Suresi’nde görmüştük hani, Allah bize İhsan makamını, yani en güzelini vereceğini söylüyordu. “En güzeli” kelimesi ağaçlardan, bahçelerden ve saydığı diğer tüm nimetlerden çok daha öte bir şeydir, öyle değil mi? “En güzeli” kavramı çok daha fazlasını kapsar. Kaf Suresi’nde de çok muazzam bir detay vardır: لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ ف۪يهَا (Kaf, 35) Onlar için orada diledikleri her şey vardır. İşte bu her şeyi kapsıyor. Fakat hemen ardından ekliyor: وَلَدَيْنَا مَزِيدًا Katımızda daha fazlası da vardır. Nedir bu “fazlası”?

Tefsir Geleneği ve Yeni Sorular

Harika, gerçekten çok harika düşünceler. Ama ben asıl şuna, benim inancımı gerçekten çok ama çok pekiştiren bir başka noktaya değinmek istiyorum. Bu kulağa biraz tartışmalı gelebilir ama kendi yolculuğumda yaşadıklarımı tüm şeffaflığıyla sizinle paylaşacağım. Bazen Kur’an’da bir konuyu incelerken, öncelikle kendi düşüncelerimi toparlıyor, notlarımı alıyor ve kendi çıkarımlarımı yapıyorum. Tabi bu sonuçlardan tam olarak emin olamasam da en azından kâğıda döküyorum. Ardından da Kur’an’ı incelemiş, tartışmış ve insanlara açıklamış o kıymetli tefsir âlimlerinin eserlerine başvuruyorum.

Biz kendi ekibimizle birçok farklı tefsir kaynağını inceliyoruz. İbn Kesir, Kurtubî, Taberî ve Celaleyn gibi o ilk dönem klasik, me’sur tefsir geleneğini inceliyoruz. Fıkhi eserleri, mesela Kurtubî’yi ve hatta Şevkânî’nin eserlerini okuyoruz. Sonra dönüp Zemahşerî gibi dil bilimsel ve edebi ağırlıklı tefsirlere; Râzî ve Nazmu’d-Dürer gibi felsefi yaklaşımı olan eserlere bakıyoruz. Oradan Alûsî ve İbn Âşûr gibi İslam geleneğinde kök salmış o son dönem müfessirlerine geliyoruz. Tüm o evreni şöyle bir tarıyoruz âdeta.

Düşünsenize, farklı kıtalardan ve yüzyıllardan gelen, hayatlarını bu tek bir kitabı incelemeye adamış insanların var olduğunu bilmek bile o kadar inanılmaz bir şey ki. Biz bugün onların bir ömürlük emeklerinin özünü önümüzde bulabiliyoruz. Tüm bu kaynaklara erişebilmek bile beni fazlasıyla mahcup ediyor doğrusu. Fakat tüm bu zengin kaynakları taradıktan sonra bile, bazen aklımdaki o sorunun cevabını bulamıyorum veya bulduğum cevap beni tatmin etmiyor. O zaman da insan düşünmeden edemiyor:

Aklımı mı kaçırdım acaba? Yoksa bütün bu âlimlerde mi bir tuhaflık var, estağfurullah? Cevabı bulamadıklarını düşünmek ne haddime?”

Olay aslında şu; onların da zihinlerinde birtakım sorular vardı ve o soruları cevaplandırdılar. Ayetleri okuduklarında kendi gündemlerindeki o spesifik sorulara yanıt vermeye çalıştılar. Ama insanlık tarihi ilerledikçe ve bizlerin insan olarak tecrübeleri geliştikçe karşımıza bambaşka sorular çıkıyor. Yeni sorular geldiğinde de bizler yepyeni cevapların peşine düşüyoruz. Yani âlimlerin yaptıkları çalışmalar aslında çoğu zaman, zaten çoktan yanıtlanmış o eski soruları masaya yatırıyor. Bazen bizim sorularımız da onlarla aynı oluyor elbet, ama bazen de hiç alakası olmuyor. Haliyle bulacağımız cevaplar da onlarla aynı olmayacak. Bazı şeyler için yepyeni cevaplar aramak durumundayız.

İşte kendi çalışma sürecimde tam olarak bu tarz durumlarla karşılaşıyorum. Aslına bakarsanız, bu benim çalışmamın en ilginç kısımlarından biri. Böyle durumlarda diyorum ki; Benim birtakım uçuk kaçık düşüncelerim var ama ne kadar delirdiğimi test etmek için bunları mutlaka başkalarıyla da istişare etmeliyim. Hemen Dr. Sahib Saeed’le, Dr. Ekrem Nedvî’yle, yani kendi alanında çok saygıdeğer, ilmine güvendiğim ve sırtımı yaslayabileceğim pek çok âlimle konuşup onların fikirlerini alıyorum. İslami ilimlerde ve akademik camiada köklü, yetkin isimler bunlar. Kendi ekibim içinde “âlim” sıfatı taşımayan tek kişi benim aslında. Benim dışımdaki herkes birer âlim. Fakat onlara kök söktürüyorum. “Yakanızı öyle kolay kolay bırakmam” diyorum. Mesela çıkıp bana “Cevap budur” derlerse, “Yok ya, hiç de aklıma yatmadı” diyorum. Çünkü benim Kur’an karşısında boynum kıldan ince ama ikna edicilikten uzak cevaplara boyun eğecek halim yok. Zira Allah benim düşünen bir varlık olmamı istiyor.

Aslında bizim dinimizi diğer tüm dinlerden ayıran en önemli özellik de budur. Allah (svt) karşısında tam bir teslimiyet içindeyken, aynı zamanda aklını kullanan insanlar olmalıyız. Buna kısaca bir örnek vereyim. İsim vermeyi pek sevmem. O yüzden isim vermeden anlatacağım. Bir gün birinin sohbetini dinliyordum. Bu hoca Kur’an hakkında bir yorumda bulundu. Aslına bakarsanız cidden saygı duyduğum, sohbetlerini sıkça dinlediğim bir âlim kendisi. Kur’an’daki bir ayet üzerine konuşurken şöyle dedi:

Hepimiz biliyoruz ki Allah, erkeklere kadınlar üzerinde bir derece üstünlük vermiştir.”

İçimden “Hepimiz biliyoruz ha?” dedim. Yirmi yıldır Kur’an çalışıyorum, benim bundan hiç haberim yoktu. Bunu nereden çıkarıyoruz? “E çünkü Allah şu ayette öyle diyor” diyerek Bakara Suresi’nden bir ayetin o kısmını alıntıladı. Kafamı kaşıyıp, “Ne oldu az önce ya?” dedim.

Oradaki herkes bu durumu gayet normal karşıladı, çünkü bunu milyonlarca kez duymuşlardı. Ama ben bunu normal karşılamıyorum çünkü ayetin bunu kastettiğini düşünmüyorum. Neyse, sohbet bittikten sonra, tabi insanların önünde değil de kulis diyebileceğimiz bir ortamda yanına gidip konuyu açtım. Bahsettiğiniz o ayet kadınlar hakkında genel bir hüküm vermiyor, “boşanmış kadınlardan” bahsediyor. Bir erkek karısını boşadığında eşini yeniden geri alabilmesi için kaç ay beklemesi gerektiğiyle ilgili. O süre zarfında eşini geri alma hakkına, yani böyle bir avantaja sahip. Üç adet döngüsü, değil mi? ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ (Bakara, 228) İşte o üç döngülük süreçte erkeğin kadına karşı bir derece avantajı vardır. Ayetin bağlamı ve asıl konusu tamamen budur. Ayette asla genel anlamda ‘kadınlar’ kelimesi geçmez. Aksine ‘onlar’ zamiri kullanılır ve bu zamir daha öncesinde geçen isme atıfta bulunur. O isim de مُطَلَّقَاتُ yani boşanmış kadınlardır. Öyleyse neden bu ayeti alıp tüm kadınlar hakkında böyle genel bir kanıya varıyorsunuz? Eğer yaptığınız diğer ilmi çalışmalardan yola çıkarak böyle bir sonuca varmak istiyorsanız buyurun, ne âlâ. Ama neden bu çıkarsamaya bu ayeti dayanak yapıyorsunuz?

Cevap aynen şuydu: “Evet, senin dediğin görüş de var elbette. Ama biliyorsun, âlimler bu konuda hemfikir.” Ben de, “İyi de neye dayanarak hemfikir olmuşlar?” diye sordum. Ayet bunu söylemediği için benim aklım buna yatmıyor. Ayet böyle bir şey demiyor. Eğer biz çıkıp da “Erkeklerin tüm kadınlar üzerinde bir derece üstünlüğü vardır” gibi iddialı bir laf edersek, o zaman teknik olarak Hz. Aişe veya Hz. Meryem üzerinde de bir derece üstünlüğüm var mı oluyor yani? Sırf ben bir erkeğim ve onlar kadın diye… Bu genel geçer ifadeye göre erkeklerin kadınlardan üstün olması gerektiğine göre, benim de kendi annem üzerinde bir derece üstünlüğüm mü var? Ben bunu pek mantıklı bulmuyorum. Çünkü o zaman dinimizdeki diğer pek çok öğretiyle çelişmeye başlıyorsunuz, değil mi? Kim kime karşı, neye göre üstün?

Delile Sadakat

Demek istediğim şey şu; Allah’ın kitabına tam bir teslimiyet duyarken aynı zamanda o eleştirel zihniyeti de diri tutabilmek. Hatta bununla ilgili bir şey daha söyleyeyim; İslam âlemindeki medreseleri ve İslami üniversiteleri ziyaret etme fırsatı buluyorum. Öğrenciler orada ilim öğreniyor. Beş, altı, yedi yıl boyunca âlim olmak ve şeyh unvanı alabilmek için dirsek çürütüyorlar. Benim o öğrencilere konferans vermemi istiyorlar. Âlim olmayan ben, geleceğin âlimlerine konuşma yapıyorum… Birçoğu zaten benim yaptığım çalışmaları takip ediyor ve sohbetlerimi falan dinliyorlar. Bunu gördüğümde doğrusu epey bir şaşırmıştım. Onlara her gittiğimde hep aynı konudan bahsediyorum. Diyorum ki:

Bir şeyler öğrendiğiniz, sevdiğiniz, size dininizi öğreten çok kıymetli hocalarınız var. Hatta birçoğunuz farkında olmadan beni de o hocaların yerine koydunuz. Yüzlerce saatlik çalışmalarımı izlediniz. Ama biliyor musunuz; sizin sadakatiniz ne bana ne de o hocalarınıza olmalı. Sizin asıl sadakatiniz delile olmalıdır. Sizin sadakatiniz, her daim o en ikna edici argümana karşı olmalıdır. Eğer kendinizi bir görüşe katılmazken bulursanız… Böyle bir durumda kendi fikrinize hayran olun demiyorum. Ama o itirazınızın altını sağlam doldurmalısınız. Şayet katılmıyorsam, ayaklarım gerçekten yere sağlam basmalı. Sırf “Sizin çıkardığınız sonuç pek hoşuma gitmedi” gibi basit bir duyguyla hareket edemem. Bu da tevazu eksikliğine girer. Ama eğer ortada bir fikir ayrılığı varsa, delilleri derinlemesine inceleyeceğim demektir. Bizzat o deliller meseleyi netleştirene dek kafamda herhangi bir peşin hüküm oluşturmayacağım. Eğer ulaştığım sonuç net değilse, kesin bir şey söyleyemem. O zaman da gönül rahatlığıyla “Bunun iki anlamı da olabilir” derim. Bu tür bir belirsizliği de içime sindirebilmem lazım.”

İşte eğer bizler bu zihniyeti geliştirebilirsek, nasıl da bambaşka bir ümmete dönüşebileceğimizi düşünebiliyor musunuz? Gerçekten çok sevdiğim arkadaşlarım var. Ancak bazı konularda onlarla taban tabana zıtız. Onlar da belli konularda benim aklımı kaçırdığımı düşünüyorlar. Fakat benim kendime göre sebeplerim var, onların da öyle. Bunları kendi aramızda oturup tartışıyoruz. Bunda da hiçbir mahsur yok. Onlar benim gözümde ne kâfir, ne sapkın ne de yoldan çıkmış kimselere dönüşüyorlar. Aynı şekilde ben de onların gözünde öyle biri değilim. Ortada sadece olayları ve durumları yorumlama farkı var. Ama birbirimize, bu meseleleri tartışabileceğimiz güvenli bir alan tahsis etmişiz.

Bana kalırsa, genel anlamda Müslümanlar, bilhassa Sünni kesim… Diğerlerini bilemem, çünkü daha kendi ailemizin iç durumundan bile haberdar değiliz, değil mi? Düşünmek, sorgulamak ve tartışmak için henüz o güvenli limanı kurabilmiş değiliz. İşte hayallerimden biri, Kur’an üzerine daha derinlemesine çalışmalar yapmak. Ancak bununla beraber âlimleri ve farklı alanlardaki uzmanları bir araya getirip, meseleleri dürüstçe tartışabilecekleri, açıkça konuşabilecekleri ve birbirlerinden farklı perspektifler edinebilecekleri ortamlar yaratmak. “Aman aman, buralara hiç girmeyin, milletin kafası karışır” demek yerine… Canım kardeşim, sen hangi çağda yaşıyorsun? Milletin kafası karışırmış. Zaten nelerin konuşulduğundan haberin yok mu senin? Bana kalırsa, gelecek nesilleri o devasa kafa karışıklığından kurtarmanın tek yolu, bu meselelerle doğrudan yüzleşmektir. Oturup bunları tartışmak, onların aklındaki eleştirileri, düşünceleri dinleyebilmek ve Kur’an’ın bunlara ne gibi cevaplar sunduğunu ortaya koyabilmektir. Yani düşünceniz harika, gerçekten harika.