Şimdiye kadar birbirine çarpan iki farklı dünya gördük, ancak Allah büyük ölçüde aralarına aşılmaz bir engel koymuştur. Bu ayetlerdeki diğer anlamların yanı sıra bu, cinler âlemi ve insanlar âlemidir.
Bu durumda akıllara sıkça şu soru geliyor: Cin musallat olması meselesini tam olarak nasıl anlamalıyız? Bu kiminize ihtilaflı gelebilir, ancak benim kendi anladığım, inandığım ve doğru olduğunu düşündüğüm şeyi dürüstçe söylemem gerek. Cinlerin musallat olması diye bir şeye inanmıyorum. Buna inanmıyorum çünkü Kur’an ve Sünnet’te bu fikre karşı çıkan oldukça güçlü deliller var.
Şöyle izah edeyim. Bildiğimiz en güçlü cin kimdir? En güçlü şeytani cin elbette İblis’tir. Yüce Allah, İblis’i yeryüzüne indirirken ona der ki:
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ
“Kullarım üzerinde hiçbir gücün olmayacak” (Hicr, 42).
Kıyamet Günü geldiğinde, suçlular cehennem ateşine doğru sürüklenirken şeytanı gördüklerinde, “Senin suçun” dediklerinde, “Ben sadece fısıldadım” diyecek. “Sana musallat oldum” demeyecek. “Sadece telkin ettim,” diyecek. “Siz uydunuz. Bana kızamazsınız. Ben de size kızamam,” ki bu, tamamen sizin sorumlu olduğunuzu gösterir.
Musallat, kişinin yaptığı seçimlerden ve eylemlerden artık sorumlu olmaması demektir. Beden kontrolleri kalmaz. Eğer durum böyle olsaydı, nasıl olur da Kıyamet Günü’nde yaptıkları her seçimden hesaba çekilebilirlerdi?
Bu arada, bunu çok daha basitçe ifade edeyim. Sizce şeytanın insana verdiği vesvese mi yoksa musallat olması mı, hangisi daha büyük problemdir? Hayır, eğer şeytan gerçekten birini ele geçirseydi veya sadece fısıldasaydı, hangisi daha ciddi bir acil durum olurdu? Açıkçası, musallat olması çok daha ciddi bir acil durum olurdu. Oysa şeytanın vesvesesinden Allah’a sığınmaya adanmış koca bir sure var: Nas Suresi. Şeytanın musallat olmasından korunmak için bir sure var mı? O halde şeytanla aramızda yaşanabilecek olan en büyük felaket nedir? Vesvesedir ve bu Kur’an’da ele alınmıştır.
İnsanların şeytan tarafından tamamen ele geçirilebileceği düşüncesi, aslında Kur’an’ın açıkça ve defalarca reddettiği bir şeydir. Peki, birisi cinlerce rahatsız edilebilir mi? Evet, vesveseyle rahatsız edilebilir. Şeytanların rahatsız etmesiyle anksiyete veya panik atak yaşanabilir mi ve bu aşırı durumdan korunmaya ihtiyaç duyulur mu? Ben buna aşırı vesvese derim. Buna musallat demem.
Musallat kavramı, bana kalırsa aslında diğer dini geleneklerin içerisinde öteden beri var olan ve bir şekilde mutasyona uğrayıp bizim inancımızda da olduğunu sandığımız bir kavram. İnsanlar, “Hayır, bilmiyorsun. Birini gördüm, Yunanca konuşmaya başladı, üç kişiyi fırlattı” dediklerinde, ben de şöyle diyorum: Hayır. Kesinlikle hayır. Bu, YouTube’da gördüğünüz, “İçindeki şeytanı çıkaracağım” diyen vaizlerin videolarıyla aynı. Sonra bütün kilise… Sanki adam ateş topu atıyor ve herkes bir anda… Yok artık.
Gerçekten inandığımız bu din, Allah bu dini düşünenlere verdi.
اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟
Aklınızı kullanmaz mısınız? (Saffat, 138)
Bu, evrenin ve okyanusların gerçeğini keşfetmenizi, derinlemesine tefekkür etmenizi, beyan ehli olmanızı isteyen bir din. Sonra biz… Diğer dinlerde neler var biliyor musunuz? Diğer dinlerde hep hurafeler, kötü iblisler, kötü alametler ve uğursuzluklar var. Onlarda hep bunlar var. İslam bize aklımızın, kalbimizin ve ruhumuzun hakkını tam veren bir din sunmak için geldi. Bu bizi hurafelere inanan insanlar yapmaz.
Peki bizler birkaç yüzyıl boyunca ne yaptık? Eski dinin o bilindik unsurlarını, şu hurafeleri hokus pokusu özledim, dedik. Sonrasında dini neye dönüştürdük? Hindu, tapınağına veya her nereyeyse bir dağa çıkar. Sonra, “Bana zikredebileceğim bir şey ver ki okuyunca amcam beni tekrar sevsin,” der, değil mi? Ya da neyse. Müslüman da imama gelip, “Bana okuyacağım bir ayet ve ne zaman okumam gerektiğini söyler misin? Böylece kocam artık bana sürekli eziyet eden biri olmaktan tamamen çıksın, bana sadece hangi duayı etmem gerektiğini söyle,” der. Tıpkı diğer dinlerin kendi kutsal metinlerini veya ruhani ilahilerini hayatlarındaki sorunları çözmek için adeta bir reçete olarak kullanmaları gibi.
Kur’an… Eğer Allah sorunlarınızın tam olarak bu şekilde çözülmesini isteseydi, eminim Allah, Yakub’a (as) Yusuf’un (as) hemen dönmesini sağlayan özel bir zikir, özel bir dua verirdi. Bundan kesinlikle eminim. Eminim birini değiştirecek veya sorunları çözecek bir söz olsaydı, İbrahim (as) bu kadar zor bir hayat yaşamazdı. Eminim Nuh (as) dokuz yüz elli yıl boyunca mücadele etmezdi… Kendi oğlu bile onu dinlemiyordu. Gelip de “Ya Rabbi, bana oğlumu değiştirecek bir dua ver. Reçete ver…” demedi.
Bu nedir biliyor musunuz? Bu, dini bir dilek listesine dönüştürmektir. Dünyanın nasıl olmasını umduğum, annemin nasıl olmasını dilediğim, eşimin, çocuğumun, oğlumun, kızımın nasıl olmasını dilediğimle ilgili bir liste. İslam bize kendi dilek listemizi sunmak için gelmedi. Bu aslında diğer dinlerin işidir. Diğer dinler böyledir. Bilirsiniz, Hristiyanlıktır ya da daha doğrusu, günümüz Hristiyanlığıdır. Evanjelik Hristiyanlıktır. Joel Osteen tarzı şeylerdir.
Ne yaptığını görmek için Joel Osteen’in programına gittim. Ne yapıyor biliyor musunuz? Sadece görmek istedim. Bir bakmak istedim. Şöyle diyor: “Bu yıl Tanrı sizinle ilgilenecek. O terfiyi alacaksınız. İsa boşanma davanızı halledecek ve avukatlar evinizi elinizden almayacak. O işi alacaksınız.” Herkes de “Evet, yapacak. Bu yıl yapacak. Evet,” diyor. Herkes bu Noel’le gelecek Noel arasında tüm dünyevi sorunlarının çözüleceğine inanmış. Ahiret veya amacımız hakkında tek kelime yok. Konuşulan tek şey ne tür sorunlarınız olduğu ve Tanrı’nın bunları nasıl çözeceği. Ben işte buna tüketici dini diyorum. Evet, tüketici dini.
İslam’a ne yaptık? Bizler İslam dinini tüketim dini yaptık. Birisi gerçekten zor bir dönemden geçtiğinde, psikolojik bir sorun yaşadığında, travmatik bir sorun yaşasa, “Ah, cin musallat olmuş.” Bunu her şeye yapıştırdık. Peki nasıl oluyor da cinler sadece Mısır ve Pakistan’da var? Nasıl oluyor da Çin’de hiç cin yok? New Jersey’de cin yok. Florida’da yok. Sadece oraya gidince cinler var. Cinler denizi nasıl geçeceğini bilmiyor herhâlde. Nasıl oluyor da onlara hiç cin musallat olmuyor? Fransızların cini yok. Ama Müslüman olunca, cin problemleri başlıyor. Bu tür bir hurafe geliştirdik. Bunu dinimizin içine iyice yerleştirdik.
Şeytanlardan gelen bir vesvese var mıdır? Evet. Peki musallat var mı? Hayır. Şeytan korkusuyla yaşamamalıyız. Onlardan korkarak yaşamamalıyız. Eyyub (as) “Beni cin çarptı” demedi. Ne dedi? “Bana cin dokundu.” Yani bana zarar veriyor. Nasıl? Bir şeyler diyerek, en zayıf anımda olumsuz, endişe verici düşünceler aşılayıp bana zarar veriyor. Bunu yaptığını fark edebiliyorum. Allah bize şeytanlarla bu şekilde başa çıkmayı öğretti.
Denizde Akıp Giden Gemiler ve Medeniyet
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ
Denizde akıp giden gemiler yalnızca O’nundur.
El-cevar, yelken açan, hareket eden demektir, cariye kökünden gelir. Cera, yecri, akmak. Akanlar. Ancak lehul cevar aslında bir ihtisastır (tahsis). Gemilerin, büyük gemilerin tek sahibi O’dur.
El-münşe’at, yüksek olanlar. Münşe’at‘ın birkaç anlamı vardır. Arapçada inşa aynı zamanda yaratmak anlamına gelir. Yani ism-i mef’ul olan münşe’at, icat edilmiş, yaratılmış ve geliştirilmiş olanlar anlamına gelir; sanki Allah büyük deniz taşıtlarının icadını ilham etmiş gibi. O ilham etti. Nuh kıssasında olduğu gibi, Allah Nuh’a (as) tahta ve çivileri nasıl birleştireceğini vahyetti.
وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا
Gözetimimiz altında o gemiyi yap (Mu’minun, 27).
وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ
Onu tahtalardan ve çivilerden yapılmış bir şeye bindirdik (Kamer, 13).
Yani çiviler ve tahtalar… Geminin mimari şemaları Nuh’a (as) vahiyle veriliyordu. Allah denizlerde seyahat edebileceğimiz teknolojiyi geliştirebilmemizi istedi, değil mi? Ve tek sahibinin Kendisi olduğunu söylüyor. Bu ne demek?
Geçenlerde bir generalle konuşurken ona Kur’an’ın bahsettiği bir şeyden, insanların denizdeyken her an ölümü tadabileceğinden bahsettim. O da, “Bunu bir denizciden iyi kimse bilmez,” dedi. Bunu en iyi denizci bilir. Denizdesiniz. Açık denizdesiniz. Herhangi bir gün veya gece herhangi bir zamanda ne olabilir? Her an. Ansızın şiddetli bir fırtına kopabilir. Suyun yüzeyinin hemen altında, koca geminizi kazıyıp parçalayan görünmez bir kaya kütlesi olabilir. Teknenize adeta bir torpido gibi şiddetle çarpan devasa bir balina olabilir. Başınıza her türlü şey gelebilir. Fırtına dalgaları, geminiz ne kadar büyük olursa olsun, alabora edebilir. Suyun dizginlenemez bir gücü vardır. Allah, denizde akıp giden gemilerin yalnızca Kendisine ait olduğunu söylüyor. Allah’ın mutlak sahipliğinden bahsediliyor çünkü insanlar gemide artık kontrolün kendilerinde olmadığını anlıyorlar. Bunu denizde oldukları zaman dışında hiçbir zaman bu kadar iyi anlayamazlar. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu fark ederler, denizdeyken ölümün pençesinde olduklarını anlarlar.
لَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ
Münşe’at aynı zamanda yükseltilmiş, icat edilmiş, yaratılmış anlamına gelir. Ancak bu ayetin bir başka okunuşu daha var, el-münşi’at, ki bence bu çok büyüleyici. El-münşi’at, inşa edenler, var edenler demektir. Yepyeni şeyler inşa eden gemiler. Ortaya çıkaran gemiler. İnşa, ortaya çıkarmaktır.
Bunu merak etmeye başladım. Mesela, şu anda burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde oturuyoruz. Bu devasa kıta tamamen işgal edildi, ele geçirildi, koca bir medeniyet inşa edildi, bir toplum oluştu ve dünyanın en büyük uluslarından biri kuruldu. Peki nasıl? Ne yoluyla? Deniz yoluyla. Deniz yolculuğu. Bunun sayesinde buradayız. Burada oturmamızın sebebi deniz yolculuğudur. Peki o devasa gemilerle tam olarak ne oldu? Yepyeni bir medeniyetin doğuşunu sağladılar. El-münşi’at. Yepyeni şeyler inşa edenler.
Deniz yolculuğu dünyada medeniyet kurmuştur. Bu gemilerin tek sahibi O’dur. Başka bir deyişle Allah, dünyadaki tüm medeniyetin gelişimini üstlenmektedir. Dünyanın her yerinde antik kalıntılar, eski tapınaklar, büyük piramitler var. Çoğunda büyük bir tufan efsanesi vardır; birileri denizden gelip onlara inşa etmeyi öğretmiştir. On bin yıllık tapınak. Birileri onlara inşa etmeyi öğretti. Nereden geldiler? Medeniyet getirmek için nereden geldiler? Denizden. El-cevari’l-münşi’at. Sübhanallah.
Bu, tüm insanlık tarihi üzerine çok kısa bir ifadeyle yapılmış inanılmaz bir yorum. Sadece gördüğünüz gemiler değil, sonra başka bir şey daha ekliyor. Kel a’lam. Dağlar gibi. Bunları görüyorsunuz… İroniye bakın. İnci ve mercan, bu küçücük şeyler denizin dibindedir. Peki o gördüğünüz devasa gemiler nerededir? Üstte. Allah bir şeyin batmasına hükmettiğinde o batar, ne kadar küçük olsa da. Allah bir şeyin yüzmesini dilerse, büyük de olsa yüzer. Allah bize suyun kaldırma kuvvetini anlama yetisi verdi, böylece denizlerde seyahat edebiliyoruz.
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ
Bu arada, denizlerin sahibi O’dur. Siz ise, “Hayır, O’nun değil. Amerikan Donanması’nın veya Rus Donanması’nın” diyorsunuz. Öyle mi? Allah gelgitin yükselmesine hükmettiğinde, olduğunuz yerde kalırsınız. “Gidemeyiz, henüz gidemeyiz” dersiniz, çünkü ne zaman hareket edeceğinize O karar verir.
Rüzgarlar… Aslında, Zariyat Suresi’ni incelerken fark ettim… Zariyat Suresi tam olarak rüzgarlardan bahsederek başlar. O sureyi incelerken ekibimle rüzgarları biraz araştırdık. Rüzgarlar aslında planlıdır. Aslında dünyamızda rüzgar otoyolları vardır. Dünyadaki deniz yolculukları, rüzgarların büyük ölçüde tahmin edilebilir bir yapıda olması sayesinde mümkündür. İklimler, polenler ve havadaki toz parçacıkları sadece rüzgarların gücü sayesinde okyanusları aşıyorlar. Tüm bu muazzam sistem var olmadan hiçbir deniz yolculuğu yapılamaz. Rüzgarların yönünü anlamazsanız, kıtalar arası bir limandan diğer bir limana gidemezsiniz.
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ
dedikten sonra كَالْاَعْلَامِۚ diyor. Dağlar gibi. Dağlar gibi. El-a’lam, dağlar demek. Ama a’lam başka bir anlama da gelir. Bir ulusun sembolü de olabilir. Mesela bir medeniyete gittiğinizde Mısır İmparatorluğu’nu ya da Roma İmparatorluğu’nu simgeleyen sütunlar veya direkler görürseniz, bunlar o ulusun a’lam‘ıdır. Bu yüzden sonraları a’lam kelimesi klasik Arapçada bayraklar için de kullanılmıştır. Yani şu an bile a’lam bayrak için kullanılıyor.
A’lam dağlar için kullanılıyordu çünkü onlar birer doğal sınır işaretidir. Nereden bakarsanız bakın, o bir işarettir. O kadar büyük gemiler ki, uzaktan “Orası kara mı?” dersiniz. Yaklaşırsınız, aslında bir gemidir. Ancak kelimenin diğer bir anlamı bizzat bayraklar gibidir. Bir gemi denizde seyahat ettiğinde, sadece o gemi seyahat etmiş olmaz, koca bir ulus seyahat eder. Seyahat eden koca bir ülkedir. Ve donanma gemilerine sahip olmaları onların gururunun bir sembolüdür. İşte tüm bunlar tamamen Allah’ın kontrolü altındadır.
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۚ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟
(Rahman, 25)
Küçükten Büyüğe: İlahi Sistemin Bütünlüğü
Bizi birkaç inci çıkarmak için yapılan bu dalıştan aldı, bununla başlamıştı, ama sonra asıl meseleye geldi. Asıl mesele nedir? Kayıtlı tarihin başlangıcından bu yana yeryüzünde gerçekleşen ticaret ve imparatorluk inşası. Bunu da اَلْجَوَارِ الْمُنْشِئَاتُ veya اَلْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ diyerek yapıyor. Anlıyor musunuz? Yani çok küçük bir şeyden çok daha büyük ve medeniyete dair bir şeye geçiş yapıyoruz.
Aynı şey yeryüzü meselesinde de oldu. Bunu fark ettiniz mi? Önce demişti ki:
ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ
Meyveler var. (Rahman, 11)
Tamam, meyveler var. Sonra ekinlere geçiyor.
الْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ
Ekinlerden bahsetmek, insanlık medeniyetlerinin inşasından bahsetmektir. Ekinler hangi medeniyetlerin kurulacağını ve ne kadar büyük olacağını belirledi. Verimli topraklar yüzünden birçok savaş çıktı, değil mi? İmparatorluklar kurabilmek için denizler ve karalar üzerinde büyük savaşlar yapıldı. Yani bu surede gerçekleşen şey gerçekten inanılmaz. Çok küçük bir şeyden çok büyük bir şeye geçiyoruz. Sonra küçükten, tekrar büyük bir şeye geçiyoruz, değil mi?
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۚ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟
Bu arada bu kelimelerde; bireysel ve kişisel yaşamı, mesela incinin bir kişinin satın alabileceği ve seveceği bir şey iken sonra bunun sizden çok daha büyük bir şeyle nasıl ilişkilendirildiğini fark edersiniz. Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Deniz ticareti. Bu uluslararası bir şey. Bu çok uluslu bir şey. Bu küresel bir şey. Bu devletlerle ilgili bir şey. Benden çok daha büyük. Ama aslında, mağazadan alabileceğim o inci, tüm bu sistem olmasaydı var olamazdı, öyle değil mi? Ben şu an bu güzel meyveyi alıp yiyorum. Ama yediğim o lezzetli meyvenin, tahıllar, ekinler, bitkiler ve meyvenin bana ulaşabilmesi, bana gelebilmesi için bütün bu sistemlerin kurulması gerekiyordu.
Allah, o en küçük bireysel deneyimi; bu iki meselenin birbiriyle uyumlandığı, yarattığı o büyük sisteme bağlamıştır. Allah’ın sadece bu birkaç ayette bir insanın tüm kişisel yaşamını, varoluşunu, birbirimize olan kolektif bağlılığımızı ve Allah’ın bizim için yarattığı çevreye olan bağımlılığımızı anlatması akıllara durgunluk veriyor. Allah bu okyanusları Kendi iradesine boyun eğdirmeden, biz onları kullanıp üzerlerinde seyahat edemeyiz. Kendi başımıza hiçbir şey yapamayız. Sübhanallah.
Dünya Hayatının Sonu ve Surenin Yapısı
Nihayet bu ayetlere geldiğimize göre, burası dünya hayatı bahsinin sonu. Yani bu dünyayı tasvir etmeyi bitirdi. Yarın başlayacağımız şey şu: Hayat son bulacak.
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ
İstisnasız bu dünyadaki herkes bir gün mutlaka ölecek. (Rahman, 26)
Bu gezegende yaşayan herkes ölümün eşiğindedir. Yarın başlayacağımız konu bu.
İnşallah, her bölümü bitirdiğimizde, size bunun nasıl düzenlendiğini göstermek istiyorum. Şu ana kadar pek çok konudan bahsettik ama bunların nasıl organize edildiğinden bahsetmedim, değil mi? Kur’an çalışmamın bir parçası da şu: Her bölümü bitirdiğimizde size bir tablo sunabilmek istiyorum. “Tamam, Allah öğretilerini bu şekilde düzenlemiş,” diyebilmeniz için. Zihninizde bir resim oluşur ve “Bu düşünce yapısı bir öğretmende takdir edilecek bir şeydir” diyebilirsiniz. Fikirlerini düzenleyebilen öğretmenler, dersini en çok hatırladıklarınızdır. Allah’ın da her surede kendine has bir meseleleri organize etme tarzı vardır. İlerledikçe yapmamız gereken şeylerden biri bu düşünce organizasyonunu anlamak. İlerleyen derslerde, surenin bu bölümünü tamamlarken size üç bölümün yapısal özetini vereceğim ve oradan devam edeceğiz.