فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ (Rahman, 65).

Önceki cennette geçen, bir sonraki tasviri hatırlıyor musunuz? Nehirler. ف۪يهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِۚ Akan iki nehir var (Rahman, 50). Ki bu birden fazla şelalenin aktığı anlamına da gelebilir. Burada ise, فِيهِمَا عَيْنَانِ Aynı şey, iki şelale, ama bu kez, نَضَّاخَتَا geliyor.

Size söylemediğim bir şey var; dalların arasından yürüyorsunuz. Tıpkı sonbaharda yürüdüğünüzde, yaprakları değil de o çıplak dalları gördüğünüz gibi. Ağaçların arkasını görebilir misiniz? Evet, çünkü yaprak yoktur. Ama ağaçlar yapraklarla dolup taştığında arkasını görebilir misiniz? Hayır, yapraklar görüşünüzü engeller, değil mi? Hele bir de çok gürlerse.

Önceki tasvirde dalların arasından yürüyordunuz, belki ileride açık bir alan olduğunu görebilirdiniz. Ama مُدْهَٓامَّتَانِۚ arasından yürürken önünüze ne çıkacağını göremezsiniz. (Rahman, 64) Yani ileride sizi neyin beklediği tam bir gizemdir.

Geçen sefer oraya vardığınızda gördüğünüz şey, akan pek çok şelaleydi. Orada تَجْرِيَان fiili kullanılmıştı. Ancak şimdi oraya varıyorsunuz, عَيْنَان görüyorsunuz ve bu نَضَّاخَتَان şeklinde betimleniyor.

Fışkıran Pınarlar

Her şeyden önce açık ki عَيْن kelimesi bir su pınarı demektir. Fakat نَضَّاخَتَان yani فَوَرَانُ الْمَاء suyun muazzam bir coşkuyla fışkırmasıdır. اندِفَاعُهُ خَارِجًا بِقُوَّة Bir şeyin dışarıya büyük bir güçle itilmesi, tıpkı Niagara Şelalesi gibi dışarı fışkırmasıdır. Suyu adeta pompalıyor. Sadece akmıyor. Bir dere kenarına da gidebilirsiniz, o عَيْن تَجْرِي olabilir. Bir dere olabilir. Ama عَيْن نَضَّاخَ sanki böyle, gümbür gümbür fışkırıyor. İşte böyle muazzam bir şelalenin karşısındasınız.

وَكَانَ مِنْ سُفْلٍ إِلَى عُلْوٍ فَهُوَ نَضْخٌ

O kadar şiddetli dökülüyor ki, su o kadar sert çarpıyor ki, çarpmanın etkisiyle oluşan su zerrecikleri aşağıdan yukarıya doğru çıkıyor. Su yükseliyor. Sis ve su damlacıkları havaya karışıyor, anlıyor musunuz? İşte içine adım attığınız manzara bu. Sizce bu daha mı yoğun, daha mı hafif? Bu kesinlikle çok daha yoğun.

Nitekim Arapçada نَضْح diye bir kelime var, نَضْخ değil, نَضْح. Bu aslında sadece suyun sıçramasından havaya yayılan sistir. Ama havada çok fazla sis varsa ve bu çok şiddetli bir şelaleyse, o zaman ha harfi hı harfine dönüşür ve نَضْخ olur. Yani bu ayette iki cennet arasındaki daha güçlü olan tasvir ediliyor.

Bunun haricinde نَضَّاخَتَانِۚ İşte Arapça öğrenmek bu yüzden bu kadar önemli. Burada mesele sadece نَضْخ değil. Bu bir ism-i mübalağa, kalıbı فَعَال yani نَضَّاخ var. Mesela خَبَّاز dediğinizde… خُبْز ekmek demektir değil mi? Bu yüzden sürekli olarak, tekrar tekrar ekmek yapan kişiye خَبَّاز denir. قِصَّة hikaye demektir. Sürekli hikaye anlatan kişiye ise قَصَّاص denir. Ayrıca قَصَّ kesmek anlamına da gelir, eti tekrar tekrar kesen kişiye de قَصَّاص yani kasap denir. خَيْط iplik demektir, خَيَّاط ise terzidir, çünkü o ipliği defalarca kullanır.

Allah da nimetler bahşedendir. O, nimetlerini cömertçe ve defalarca verdiği için وَهَّاب’dır. Allah sürekli affeder, o yüzden غَفَّار’dır. İşte kelimeler غَفَّار, خَيَّاط, قَصَّاص gibi, فَعَّال kalıbında geldiğinde, bir şeyi sürekli, defalarca yapan anlamına gelir. Bu şelale de نَضَّاخ’tır, yani bu pınarlar sularını tekrar, tekrar ve tekrar fışkırtmaya devam eder, adeta birbirine katlanarak çoğalır. Her yanda bunlardan o kadar çok var ki, gördüğünüz bu manzara karşısında büyülenip kalıyorsunuz. Bu, bir önceki tasvirden çok daha çarpıcı ve yoğun bir tablodur.

Ayrıca نَضَّاخَتَان bir isimdir, تَجْرِيَان ise bir fiildi. Arapça belagatinde isim, fiilden daha güçlüdür. İşte bu da, dilbilimsel açıdan bunun neden daha güçlü bir tasvir olduğunu gösteriyor.

Peki cennet pınarlarından fışkıran o serinletici su zerreciklerini bırakıp da, kaynar suları mı tercih edersiniz? فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ Yapmayın ama! Bir yanda cehennem için tasvir edilen o suyu hayal edin. Bunu zaten okumuştuk. Diğer yanda ise işte bu var. Diğer tarafında bu duruyor. Ve siz hala bu kadar ahmakça davranabiliyorsunuz. Dolayısıyla soru artık bambaşka bir tona bürünüyor. Hadi ama, Allah’ın rahmetine gelin. Bu, Allah’ın rahmetine bir davettir.

Meyveler, Hurma ve Nar

فِيهِمَا فَاكِهَةٌ İkisinde de meyveler vardır. Meyvelerle ilgili konuşmamızı hatırlıyor musunuz? Tamam. Geçen sefer مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِۚ geçmişti, (Rahman, 52) yani her çeşit meyveden çifter çifter olacak denmişti. O cennetin daha üstün olduğunu savunanlar, temel argüman olarak aslında bunu kullanırlar. Derler ki, “Bakın, Allah her türlü meyveden çifter çifter olacak dedi.” Oysa burada her türlü meyveden çifter çifter olacak demiyor. Sadece ne diyor? فَاكِهَةٌ Meyve.

Ancak aradaki fark şudur: فَاكِهَةٌ dediğinizde, aslında cins isim kullanmış olursunuz. Cins isim, her türden tüm meyveleri kapsar. Yani مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ den sonra زَوْجَان demeyip, sadece فَاكِهَةٍ diyorsanız, aslında daha önce söylenen her şeyi içine katmış ve bu çeşitliliği bir üst seviyeye taşımış oluyorsunuz. Her türden meyve.

فَاكِهَةٌ Buradaki bir diğer ilginç nokta ise, وَنَخْلٌ وَرُمَّان hurma ağaçları yani hurmanın ve narın zikredilmesidir. Yani Allah, bunun ardından iki özel meyveyi daha eklemiştir. İşte burada Allah, doğrudan Arap coğrafyasına hitap eden çok spesifik bir şey seçmiştir. Onlar için hurma ağaçları hem temel bir ihtiyaç hem de özeldir. Nar da elbette çok lüks, elit bir meyvedir. Bugün bile markete gittiğinizde nar, diğer tüm meyvelerden daha pahalıdır. Nar suyu da, diğer meyve sularına kıyasla bugün bile en pahalısıdır. Diğer meyve sularından çok daha fazla sağlık faydası barındırır. Değil mi? Yani günümüzde bile onun bu mucizevi faydalarını biliyor, kabul ediyor ve değerini takdir ediyoruz.

Fakat buradaki asıl muazzam detay şu: Allah اَلنَّخْلُ وَالرُّمَّانُ demiyor. Arapçada bilinen, sıradan meyvelerden bahsederken başlarına ‘El’ takısı getirirsiniz. Ama burada nekredirler, ikisinin de sonunda tenvin vardır. وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌۚ Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Daha önce hiç görmediğiniz türden hurmalar. Ve neye benzediğini aklınızın ucundan bile geçiremeyeceğiniz eşsiz narlar. Yepyeni bir tür.

Yine de şunun hakkını vermek lazım ki, bu, Arap damak tadına çok özel bir hitaptır. İnanıyorum ki bunun sebebi, Allah’ın, sırf bizler bugün burada oturup Kur’an öğrenebilelim diye canlarını dişlerine takan, o ilk Müslümanlara, Peygamberimiz’in (sav) ashabına özel bir övgü, özel bir takdir sunmasıdır. O insanlar dövüldüler. İşkencelerden geçtiler. Peygamber’e (sav) sımsıkı tutundular. Açlıktan kıvrandılar. Evsiz barksız kaldılar. Savaş meydanlarında can verdiler. En sevdiklerini toprağa verdiler. Sırf bizler günün birinde لا إله إلا الله diyebilelim diye.

İşte Kur’an, bize o en yüksek, en elit cennetten bir manzara sunarken, o dönemin Araplarının, Peygamber’in (sav) ashabının zevkine hitap eden, onları “Vay canına, orada hurma ağaçları da mı olacakmış!” dedirtecek şeyleri betimler. Nar da mı varmış!

Bugün biri çıkıp, “Çikolata da var mı? Peki ya çikolata? Hangi çeşit?” diye sorabilir. Bitter mi yoksa… Ben asıl dondurma var mı, onu bilmek istiyorum. Cennette hiç dondurmadan bahsediliyor mu? İşte bu bizim damak tadımıza uyan bir şey olurdu. Anlatabiliyor muyum? Ancak Allah bizim zevkimize göre değil, onların zevkine göre konuşuyor. Bence onların zevkine hitap ediyor çünkü onlar السابقون السابقون öne geçenlerin de en önünde olanlardır. Bu yüzden Allah onlara özel hitap etmiştir.

İşte bu yüzden Kur’an’da biryani yemeği geçmez. Veya tikka masala soslu tavuk falan yoktur. Hayır, öyle şeyler hiç yoktur. Kur’an’da öyle bir şey bulamazsınız. Fakat doğrudan Arap damak zevkine hitap eden çok özel şeyler görebilirsiniz.

Gelgelelim İslam’ı dışarıdan inceleyen bir oryantalist, bir Batılı… İslam’ı tıpkı ruhsuz bir cesedi inceler gibi inceler. O yüzden derler ki, “Ah, şu ilkel Araplar… Onlar hurma ve nar severdi, bu yüzden Kur’an da onların anladığı dilden konuşuyor. Ne kadar da ilkel!” Sen git o fiyakalı marketten 19 dolara nar suyunu al, sonra gelip bana bunun ne kadar ilkel olduğunu anlat. Yetmesin, bir de tatilin için gittiğin o en pahalı tatil beldelerinde dizi dizi hurma ağaçları gör. Ne kadar da ilkelmiş… (!)

Allah, “Orada şelaleler var, pınarlar var” dediğinde… Bugün o en pahalı binalar, o en görkemli, lüks holding merkezleri ve o egzotik şehirler hepsi mimarilerine su fıskiyeleri, su dekorları eklerler. Çatılarına şelaleler kurarlar. Tüm bunlar var işte be. Dünyanın en pahalı emlakları suya sıfır olanlardır. Eğer denize bakan bir mülk alırsanız, paraya kıydınız demektir. Dağın başında, hiçliğin ortasında bile olsa, sırf su manzarası var diye servet ödemeniz gerekir.

Aslında Florida veya California gibi yerlerde bu işin bir bilimi bile var. Evinizin penceresinin köşesinden şöyle bir suyu görebiliyorsanız, evin fiyatı hemen değişir. Hele bir de doğrudan manzarası varsa, o zaman fiyat bambaşka bir boyuta geçer. Otellere gidersiniz, “Deniz manzaralı mı yoksa garaj manzaralı mı istersiniz?” derler. Garaj manzarası için sizden 800 dolar daha az alırlar. Oysa otel odası, aynı otel odasıdır. Tek fark ne biliyor musunuz? Suyu görebilmektir. Hepsi bu. Sadece su manzarası ve fiyat baştan aşağı değişir.

Dolayısıyla Allah, zevkleri gelişmemiş ilkel Araplara konuşmuyor; yapmayın lütfen! Allah tüm insanlığa öyle bir dille seslenmiştir ki… Bundan iki yüz yıl, beş yüz yıl sonra bile insanlar, Allah’ın fıtratımıza kodladığı o arzuları aramaya devam edecekler. Bu yüzden, فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ Tekrar ediyorum, bana göre bu bir üst seviye cennettir, daha kapsamlısıdır.

Oturma Yerleri ve Dinlenme

Ardından, فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ Şimdi sıra eşlere geldi. İlginçtir ki… Bakın burası da gerçekten çok etkileyici. Önceki ayetlerde Allah, önce oturma yerlerinden bahsetmişti. O yastık ve teyze hikayesini, bütün o detayları hatırlıyorsunuz değil mi? Önce o oturma yerleri tasvir edilmiş, ardından da o güzel eşlerden bahsedilmişti. Hatırladınız mı? Ancak bu sefer, Allah önce o güzel eşi zikredip, tasviri oturma yerleriyle sonlandıracak. Yani bu bölüm tersine çevrilmiş. Her şey aynı sırayla gidiyordu, fakat burada yerler değişmiş.

En son zikredilen şey, aslında işin zirve noktasıdır. Peki önceki cennet tasvirindeki zirve neydi? Eşlerdi. Oysa bu cennetteki zirve ne olarak görünüyor? Eşler değil. Oturma yerleri. Oturmak ve dinlenmek.

Bence bunun da altında yatan, çok ama çok derin bir mana var. Nefsiyle ve arzularıyla savaşan insanlar var. Onlar için cennetin zirvesi, artık o arzularıyla savaşmak zorunda kalmamalarıdır. Bir de durmaksızın çalışan, sürekli çabalayan insanlar var. Ara vermeden çalışırlar. Onların tek derdi ihsan makamına erişmektir. Onların asıl odaklandığı şey haramdan kaçmak veya nefisleriyle mücadele etmek değil, odakları şu: “Ya Rabbi, hayat çok kısa! Ölmeden önce daha fazlasını yapmalıyım. Kendimi zorlamalıyım, daha da zorlamalıyım!” Kendilerini helak ederler.

Tıpkı Allah’ın Peygamberimiz (sav) hakkında buyurduğu gibi, فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ Bütün işlerini bitirdiğinde rahatla. (İnşirah, 7) Artık kendini yalnızca Allah’ı zikrederek yor. Rasulullah (sav) istirahat edemiyor, sürekli sınırlarını zorluyordu. Sahabe de dinlenmiyordu, onlar da sürekli daha fazlası için çabalıyordu. Bir insan kendini bu kadar yıpratıp zorladığında, onun için en büyük ödül ne olabilir? Sadece… “Artık başardım. Şimdi dinlenebilirim. Tüm bu emeklerimin mükafatını alabilirim.”

Tamamen dünyevi bir bakış açısıyla bile düşünürsek, doğru ticari zihniyeti geliştiren insanlar vardır. Hatta bu ticari zekayı çocuklarına bile aşılarlar. Derler ki: “Bak evlat, gençliğini gününü gün ederek geçirebilirsin; sonra da otuzlarında kırklarında köpek gibi çalışır ve nihayet elli veya altmış yaşına geldiğinde ancak insanca yaşayabileceğin bir birikime kavuşursun. Ya da henüz on dört, on beş yaşlarındayken bile kolları sıvayıp işe koyulmaya karar verirsin. ‘Yirmi beşimde tüm işimi bitirir, arkama yaslanır ve hayatın tadını çıkarırım’ dersin. Seçim senin. Otuz yaşına kadar ahmaklık mı yapacaksın? Sana kalmış.”

Yirmi yedi yaşında emekli olmayı başaran insanlar gerçekten de var. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Dönüp baktığınızda, daha on beş yaşındayken bile haftada yüz saat ter döktüklerini, içlerine işleyen “erkenden emekli olacağım” düşüncesiyle yaşadıklarını görürsünüz. Fakat böyle insanların olması bu, işin yalnızca dünyevi boyutudur. Bir de bunu ahiret penceresinden hayal edin. Kendimi çalışmaya adayacağım çünkü o ebedi istirahatı, o sonsuz huzuru istiyorum.

Allah’ın burada belirtmeyip bir önceki sure olan Kamer Suresi’nde değindiği bir mesele var. Zaten buradaki zirve ile bir önceki surenin zirvesi arasındaki köprü de tam olarak budur. Önceki surenin zirvesinde, onlar sadece oturup dinlenmekle kalmıyor; doğrudan Allah’ın huzurunda, O’nunla yan yana oturuyorlar. فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 55) Allah’ın yanı başında. Bu dünyada sürekli Allah’ı razı etmek, O’nu hoşnut etmek, O’nun gurur duyacağı bir kul olmak için çırpınıyorlardı ve mükafat olarak da O’nunla yan yana oturma şerefine nail oluyorlar, değil mi? İşte bu yüzden bu zirve, tasvirin sonundadır.

Yani bana kalırsa, bu bile bu cennetin daha iyi olduğuna işaret eder. Ortada iki tür birliktelik var. Biri eşinizle olan birlikteliğiniz, diğeri ise bizzat Allah ile olan beraberliğiniz. Eşinizin yanında olmak ne kadar harika olursa olsun, çok daha yüce bir birliktelik var; o da sizi kimsenin sevemeyeceği kadar seven, değerinizi kimsenin bilemeyeceği kadar bilen yani Allah (svt) ile olan beraberliktir. İşte o yüzden bu en sona konulmuştur.

İç ve Dış Güzellik

Neyse, Cennetteki eşleri anlatırken bile, daha önceki cennette geçen eş tasvirini hatırlıyor musunuz? Evet قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ. قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ ile ilgili iki önemli nokta vardı. Onların gözleri sadece sizi görürken, sizin gözünüz de onlardan başkasını görmez. Birbirinize adeta divane olursunuz. Bu konuşmamızı hatırladınız mı?

Şimdi Allah, o cennet eşleri hakkında çok farklı bir tasvir yapacak. ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌۚ diyor (Rahman, 70). O cennetlerde… Bakın هِنَّ çoğul anlamdadır هِمَا dememiş. Burada kullanılan ifade bize bunların sadece iki cennet değil aksine pek çok cennet olduğuna dair bir ipucu veriyor. Çünkü eğer sadece iki cennet olsaydı هِمَا kullanılırdı. Kimileri, “Ah, bununla beraber önceki dört cennetin tümüne bir atıftır” demiştir. Ama bana kalırsa bu, o dördünün de çok daha ötesine geçiyor. Burada iç içe geçmiş, kat kat cennet bahçeleri var.

Orada خَيْرَاتٌ حِسَانٌ olacak. خَيْرَاتٌ kelimesi özünde خير dan türemiştir. Bu aslında bir şeyin içsel iyiliğini, ruh güzelliğini ifade eder. حِسَانٌ ise bir şeyin dış güzelliğine işaret eder. Yani en basit haliyle خَيْرَاتٌ birini içten, ruhen iyi ve güzel yapan tüm o muhteşem nitelikleri kapsarken; حِسَانٌ ise birini dış görünüş olarak güzel kılan tüm dışsal özelliklere atıfta bulunur. Yani hem içi hem dışı.

Hani böyle konuşmak belki çok politik olarak doğru değil ama bu dünyada Elhamdülillah karakteri çok düzgün, kalbi tertemiz olan pek çok erkek ve kadın var. Fakat dış görünüşleri çok da güzel değildir. Bir de dışarıdan baktığınızda aşırı güzel olanlar var ama onların da içleri hiç güzel değildir. Dışarıdan muhteşemler ama içleri çok çirkindir. Kötü niyetlidirler, kibirlidirler, bencil ve acımasızdırlar. Belki de onları böyle yapan o güzellikleridir. Kendilerini diğerlerinden hep üstün görürler. Sınırsız seçeneğe sahip olduklarını düşünürler. Canları ne isterse yapabileceklerini, kiminle isterlerse olabileceklerini sanırlar. “Beğenmiyorsan kapı orada, yerini dolduracak birini kolayca bulurum” modundadırlar. “Bana bi bak” falan filan… İşte böyle bir zihniyete sahiptirler.

Maalesef bazen dış güzelliğe, içeride böylesine çirkin bir karakter eşlik eder. Bazen de tam tersi olur; dış görünüş olarak pek dikkat çekici olmayan ama insan olarak pırlanta gibi birine denk gelirsiniz. Harika biridir. Anlayışlıdır, son derece zekidir, muhteşem bir insandır. Tabii bir de Yusuf (as) gibi her iki tarafın da en iyisine sahip olanlar vardır. Her iki güzelliği de şahsında toplayan insanlar.

Ancak işin özü şu ki, bir mümin olarak insan, hem karakteriyle mükemmel hem de göze güzel görünen biriyle birlikte olmak ister. İkisini de arzular. Peki Kur’an bu tasvirde hangisine öncelik veriyor? İçsel niteliklere, sevecenliğe ve uyuma.

Şurası da çok ilginçtir ki, benim için iyi olan, benim beğendiğim bir özellik, bir başkasının hiç de hoşuna gitmeyebilir. Burada bulunan pek çok genç erkek henüz bekar. Hanımların da pek çoğu henüz evli değil. Evlenmeden önce kafanızda, “İşte bu tam benim aradığım mükemmel insan” düşüncesi olur. Sübhanallah. İnsanları eş kılan Allah’tır. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Nişanlandığımdan beri imanım o kadar arttı ki, çünkü eminim, Allah en kusursuz eşleşmeyi yaptı, dersiniz.

Neyse, sonra evlenirsiniz ve bilirsiniz işte, o insanla aynı çatı altında yaşamaya başlarsınız. Bir bakarsınız, lavaboda sakal kılları bırakılmış, klozetin kapağı açık unutulmuş. Yahut eve her geldiğinizde hanımınızın kız kardeşiyle telefonda saatlerce konuştuğunu görürsünüz. İçeri girersiniz ve “Selamünaleyküm” dersiniz.

  • Sana da… Hahahahahaha!

Telefondayken çok mutludur fakat telefonu kapatır kapatmaz yüzü düşer. Daha bir saniye önce telefonda çok neşeliydin, gayet iyi görünüyordun. Neden bir anda böyle asık suratlı oldun?

Sübhanallah. Gerçekten Allah eşleri birbiri için yaratıyor. Bazen o kişiyi bulursunuz ve nişanlınıza ya da eşinize gerçekten ilk başlarda çok güçlü bir çekim hissedebilirsiniz. Ona karşı bir çekim hissedersiniz. Ancak daha önce hiç fark etmediğiniz o sinir bozucu huyları, gizli kalmış karanlık yönleri gün yüzüne çıktığında, o kişinin ne kadar güzel olduğunun zerre kadar önemi kalmaz. Gözünüze o kadar da güzel görünmemeye başlar. Artık onu çekici bulmazsınız.

Çevrenizdeki herkes, “Ne kadar şanslısın! Dünya güzeli biriyle evlisin, o kadar şık, o kadar alımlı ki…” deyip dursa da, siz artık olaya hiç öyle bakmazsınız. Çünkü sizin gözünüze çarpan ilk şey artık o dış güzellik değildir. Gözünüze çarpan tek şey içerideki o çirkinliktir. Zihninizde sadece o kırıcı sözler yankılanır. Onun sizi hiçe saymasını, o umursamaz tavırlarını hatırlarsınız. Aklınızda kalanlar sadece bunlar olduğu için o dış görünüş neredeyse bomboş bir şeye dönüşür. Gerçekte bir anlamı kalmaz.

İşte bu yüzden Allah cennetten bahsederken “خَيْرَاتٌ” ifadesini kullanır. Bu, gerçekten konuşmak isteyeceğiniz türden biridir. Birlikte olmak isteyeceğiniz biri. Yaptıkları her şeyle sizi mutlu eden biri. Fıtratınıza, zevkinize göre yaratılmıştır. Siz belli bir fıtratta yaratıldınız ve Allah sizinle kusursuzca eşleşecek birini var etti. Üstelik bir de çok güzeller. Aslında güzelliklerini kat kat artıran şey de budur: Tamamen size hitap edecek şekilde yaratılmış olmaları. Yani ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌۚ Allah’ın cennetteki muazzam bir lütfudur. (Rahmân, 70)

Elbette bu bize şunu da öğretiyor: Bu durumun kusursuz hali bu dünyada pek mümkün olmayabilir. Her şeyiyle mükemmel veya tam da sizin istediğiniz gibi olan birini bulamazsınız. Mesele şu ki, Allah cennette her şeyi arzularımıza göre yaratıyor. Fakat bu dünya, başkalarının bizim arzularımıza göre şekillendiği bir yer değildir. Burası dünya. Bu dünyada kimsenin sahibi değiliz.

Bazen şöyle şeyler olur: Eşinize bir şeyler söylersiniz; bir kadın kocasına, ya da bir koca karısına; “Biraz daha şöyle olmanı istiyorum, biraz daha böyle davranmanı istiyorum,” der durur. Bu bir yere kadar sağlıklıdır. Ama bir noktadan sonra karşı tarafı büküp eğmeye ve onları olmadıkları birine dönüştürmeye başlarsınız. Onlardan başka biri olmalarını beklersiniz. Onlar da benliklerini kaybetmeye, “kırılmaya” başlarlar. Sonra da sizden soğur, size içerlemeye başlarlar. Çünkü şunu hissederler: “Sen beni ben olduğum için sevmiyorsun. Beni sürekli başka biri yapmaya çalışıyorsun. Beni sürekli olmadığım bir karaktere bürünmeye zorluyorsun.”

İşte cennette hiç uğraşmak zorunda kalmayacağımız şeylerden biri de budur. Karşınızdaki kişi, tam da olmasını istediğiniz gibidir. Hem içiyle hem dışıyla. Hem de sonsuza dek. ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌۚ budur.

الْخَيْرَاتُ أَنَّهُنَّ فَاضِلَاتُ النَّفْسِ، كَرَائِمُ الْأَخْلَاقِ

Dediğim gibi, خَيْرَاتٌ onların karakter ve ahlak bakımından tutum ve davranış bakımından muazzam oldukları anlamına gelir. İmam Râzî’nin dediği gibi فِي بَاطِنِهِنَّ الْخَيْرُ İçleri en güzel olanla bezenmiştir, dışlarında ise:

صِفَاتُ الذَّوَاتِ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالْخَلْقِ فِي ظَاهِرِهِنَّ الْحُسْنُ

Dışları da güzeldir. حِسَانُ الْوُجُوهِ Kurtubi bunun onların yüz güzelliğine işaret ettiğini söyler. Yüz demişken; bir yüz çok güzel olabilir ama size ters ters baktığında o güzelliğinden eser kalmaz. Kadın olsun erkek olsun. Yüz sadece güzellikten ibaret değildir aynı zamanda ifade demektir.

Çadırlardaki Eşler

Sonra فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ Sonrasında ek bir tasvir daha gelir. Hatırlarsanız, bir önceki cennette قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ vardı eşlere daha önce kimsenin dokunmadığını okumuştuk. Tasvir buydu. Sonra bir benzetme yapılmıştı. Onlar yakut ve mercan gibidirler. يَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ (Rahman, 58) Orada yapılan tasvir buydu.

Burada ise bir benzetme görmüyoruz. Onlara dair daha detaylı bir tasvir göreceğiz. Bu tasvir gerçekten çok ilginç. İlk kelime Arapça “حُورٌ”. Neden “Huri” kelimesinin cennet kadınları için veya cennette yaratılan varlıklar için genel bir terime dönüştüğünü bilmiyorum. “حُورٌ” onların ismi değil, sadece bir başka tasvirdir. Tıpkı خَيْرَاتٌ gibi, حِسَانٌۚ gibi, قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ gibi “حُورٌ” da tanımlayıcı bir niteliktir. Yani “Huriler” diye ayrı bir tür yok, anlaştık mı? Biz bu şeyleri sadece böyle isimlendiriyoruz. Kelimeyi Kur’an’dan alıp yaygın bir terim haline getirmişiz. Ama aslında huri bir tür adı değildir. Sadece o kadınların bir tasviridir.

Gelin hurinin aslında ne anlama geldiğini konuşalım. حَوْرَاء kelimesinin çoğuludur. Birinde حُورٌ olması durumudur. Peki حُورٌ ne demektir? Şu anlama gelir: Gözlerinde çok belirgin bir renk vardır, göz akında en ufak bir kırmızılık yoktur bembeyazdır. Göz bebeği ise simsiyahtır veya çok belirgin bir renktir. Hatta bazıları kapkara gözler olarak yorumlamıştır. Ama yine söylüyorum, Arap kültüründe سَوَاد zengin ve derin bir renk tonu için kullanılır. Yani sadece siyah olmak zorunda değil. Tıpkı daha önce مُدْهَامَّتَانِ da gördüğümüz gibi. Dolayısıyla bunun ille de gözleri siyah biri olması gerekmez herhangi bir renk olabilir ama çok yoğun bir renktir.

Peki bunu vurgulamak neden bu kadar önemli? Bedenlerinin herhangi bir yerine değil de neden özellikle gözlerine vurgu yapılıyor? Çünkü hatırlayın, قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ demiştik. Onlar size bakıyor, siz onlara bakıyorsunuz. Birbirinizin gözlerinde kayboluyorsunuz. Yüz yüze iletişim kuruyorsunuz. Evli olanlar bilir ki göz göze bakmak her zaman kolay değildir. Değil mi? Çoğu zaman canınız sıkkın olduğunda neyden kaçınırsınız? Göz temasından. Kafanızda bir şeyler vardır ve bunu eşinize söylemek istemezseniz, neyden kaçarsınız? Göz temasından. Çünkü göz göze geldiğiniz an size “Ne oldu?” diyecektir.

  • Hiçbir şey.
  • Niye bana bakmıyorsun o zaman? Yüzüme bak, yüzüme bak!!

Çünkü bilirsiniz ki size baktıkları an “Tamam, her şeyi anlatacağım” diyeceklerdir. Çünkü gözler her şeyi ele verir.

İşte “حُورٌ” kelimesi sürekli göz teması kurduğunuz bu eşsiz ilişkiyi tarif eder. Bu durum da bir güzelliğe büründürülmüştür. Sonra مَقْصُورَاتٌ ifadesi gelir. حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ (Rahman, 72). مَقْصُورَاتٌ kelimesi için biraz Âlûsî ve Râzî okuyalım ve مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ ayetinin derinine inelim.

إِمْرَأَةٌ قَصِيرَةٌ وَمَقْصُورَةٌ أَيْ مُخَدَّرَةٌ مُلَازِمَةٌ لِبَيْتِهَا لَا تَطُوفُ فِي الطُّرُقِ

Yani, kocasının eve gelmesini heyecanla beklemektedir. Kendini dışarıdan sakınmış, hazırlanmış, sanki her gece zifaf gecesiymiş gibi bir his. Allah bu kelimeyle tam olarak bunu tarif ediyor.

Bu arada, kendini nerede koruyup saklıyor? Evde değil, فِي الْخِيَامِۚ deniliyor. خيم ne demektir bilirsiniz, değil mi? Çadır demektir. خيم çadırdır. Yeniden Arap hissiyatına, zevkine dönüyoruz. Yeni Zelanda gibi bir yerde yaşayan biri, “Çadır ne alaka? Ben çadırı ne yapayım…” diyebilir. Bir malikane veya apartman olmaz mı? Çadır nereden çıktı? Ama Körfez ülkelerine giderseniz ve cennette çadır olacak derseniz “Harika! İşte şimdi benim dilimden konuşuyorsun,” derler. Bugün bile aralarında milyarder olanlar var ama kutlama yapmak istediklerinde ne yapıyorlar biliyor musunuz? Çadıra gidiyorlar. Gidip çadır kuruyorlar.

Mesela geçenlerde Katar’daydım, Dünya Kupası sırasında İslami faaliyetler için oradaydım, tamam mı? Neyse, orada bir yemeğe davet edildim ve Şeyhlerden biri, içlerinde İmam Siraj’ın da olduğu bir grup insanı davet etmişti. Bizi alıp çölün ortasında bir yere götürdüler. Kendi kendime; “Nereye gidiyoruz? Tenha bir köşeye çekip işimizi mi bitirecekler? Neden hiçliğin ortasına gidiyoruz?” Bir gittik ki koca bir çadır obası kurmuşlar. Yanında futbol sahası falan her şey var. Çünkü onların zevki bu.

Bir keresinde de Cidde’de bir aile buluşmasına davet edilmiştim. Umremi henüz bitirmiştim. Umre yaparken genelde tanınmamaya çalışırım. Biri bana bakıp “Aaa!” dediğinde “Evet evet, Mufti Menk’im ben” deyip yoluma devam ederim. Ama bir aile beni tanıdı. “Aman Allah’ım buradasınız! Sizi Medine’ye götüreceğiz. Bizimle yemek yemenizi istiyoruz, buralıyız,” diyerek ısrar ettiler. “Peki, tamam, gidelim” dedim. Bana “Çadırımızda öğle yemeği yiyeceğiz” dediler. Ben de “Dışarısı bayağı sıcak ama…” dedim. “Merak etmeyin, çadırda yiyeceğiz” deyip beni evlerine götürdüler. Evleri neredeyse bir mescit kadar büyüktü. Arka tarafta kocaman bir bahçeleri vardı ve burayı dev bir eğlence çadırına çevirmişlerdi. Yemek salonlarını bilirsiniz ya, işte onun çadır olanı. İçeride klimalar çalışıyor, avizeler var… Bu onların çadırda aile yemeği anlayışı.

Yani dünyadaki çadırlar böyleyse, cennetteki çadır ortamı nasıldır tahmin bile edemiyorum. Kamp mağazasından alıp zar zor kurduğunuz o basit çadırlara benzemediği kesin. “Ahh… Nihayet cennete girdik!” Kısacası bu çadırların bambaşka bir ihtişamı var.

Konumuza dönelim, مَقْصُورَاتٌ üzerine:

أَخْرَجَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ وَغَيْرُهُ قَالَ مَقْصُورَاتٌ قُلُوبُهُنَّ وَأَبْصَارُهُنَّ وَنُفُوسُهُنَّ عَلَى أَزْوَاجِهِنَّ

İbn Ebî Şeybe ve diğerleri bunun, onların “çadırların içine sınırlandırıldığını” şeklinde anlaşıldığını söylüyor. Kulağa ev hapsi gibi geliyor değil mi? Ama aslında öyle değil diyor. مَقْصُورَاتٌ bu bağlamda şu anlama gelir: Onlar kalpleri, gözleri, benlikleriyle kendilerini “sadece” eşlerini mutlu etmekle “kısıtlamışlardır.” Kalplerini, benliklerini ve gözlerini yalnızca eşlerine vermişlerdir.

وَيُحْتَمَلُ كَوْنُهُ صِفَةً لِلْحُورِ، فَلَا تَغْفَلْ

Gözleri dışarıya kapalıdır. Çünkü حور gözlerle ilgilidir değil mi? قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ ifadesine benziyor, aslında onun farklı bir şekilde dile getirilmiş hali. Fakat bu sefer o gözler fal taşı gibi açıktır.

وَقَوْلُهُ {مَقْصُورَاتٌ فِي الخِيَامِ} إِشَارَةٌ إِلَى مَعْنًى فِي غَايَةِ اللُّطْفِ، وَهُوَ أَنَّ الْمُؤْمِنَ فِي الجَنَّةِ لَا يَحْتَاجُ إِلَى التَّحَرُّكِ لِشَيْءٍ

Razi diyor ki bu, Allah’ın bahşettiği öyle güzel bir nimettir ki, inanan kişi yerinden kımıldamak zorunda kalmaz. Her şey ona doğru gelir.

فَالْمَأْكُولُ وَالْمَشْرُوبُ يَصِلُ إِلَيْهِ مِنْ غَيْرِ حَرَكَةٍ مِنْهُ

İçecekler, yiyecekler her şey hazırdır ve onu beklemektedir. Her şey doğrudan onun ayağına gelir. İşte حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ budur.

Aidiyet Duygusu

Ve elbette sonrasında Allah فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ buyurur ve daha önceki tasviri buraya da ekler: لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ (Rahmân, 74).

Bu ayet her iki cennet tasvirinde de aidiyetle ilgili meselede geçiyor. Bu durum aidiyetle alakalıdır. Ona daha önce ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin. Burada vurgulanan tek bir kavram var, nedir? Aidiyet hissi. Aidiyet de gözlerle ilgili değil miydi zaten? Çünkü birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Peki bu durum insan fıtratı ve insanın arzuları hakkında ne söylüyor?

İnsanoğlu aidiyeti arzular. Kendisini merkezde hissettikleri bir ilişki ister. Gözlerin başkasını aramadığı, sağa sola kaymadığı bir eş ister. Bu sarsılmaya başladığında, örneğin bir kadın kocasının gözlerinin kendisiyle yetinmediğini hissetmeye başlarsa, ya da bir koca “karımın gözü benden başkalarında” diye düşünmeye başlarsa… Eşinizin şuna veya buna baktığını görürseniz…

Günümüzde insanlar birlikte film izliyorlar ve kadın, aktörün ne kadar yakışıklı olduğu hakkında yorumlar yapıyor. “Aman Allah’ım, muazzam! Bayılıyorum şu adama!” Kocasının hemen yanında oturuyor ve “Şu adama bitiyorum” diyor. Bu sözler kocasında nasıl bir etki yaratıyor sanıyorsunuz? Adam bunu dile getirmese bile, içten içe ne oluyor biliyor musunuz? Zamanla karısına olan ilgisini kaybediyor. Başlarda bozuluyor ama kadın, “Aman canım abartma, bir şey yok bunda,” diyor. “İnsanız sonuçta, evli olmamız başka hiç kimseyi beğenmeyeceğiz anlamına gelmez.”

Ama Allah bize gözlerimizi olabildiğince sakınmamızı emretmiştir. Bunu dizginlemeniz gerekir. Ancak bu işi şakaya vurup önemsiz bir meseleymiş gibi gösterdiğinizde ne olur biliyor musunuz? Adam şunu fark eder: “Karım قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ (gözünü eşinden ayırmayan biri) değil. Öyleyse ben niye olayım ki?” diyerek ondan uzaklaşmaya başlar. Aidiyet duygusu kaybolduğunda, aradaki o aitlik hissi zedelendiğinde başka şeyler de onunla beraber yitip gider.

İşte Kur’ani ilişki felsefesi budur. İnsanlar size milyonlarca çeşit ilişki tavsiyesi verir. Hele günümüzde maşallah herkes ilişki uzmanı kesildi! Diyorlar ki: “Aman canım ne olacak, o senin arkadaşın” veya “Kocan çok kısıtlayıcı, çok kıskanç, çok güvensiz. Böyle bir erkeğe ihtiyacın yok. Sana ve kendine güvenen gerçek bir adam bulmalısın” vs. vs. Hep bu tarz saçma sapan laflar duyuyoruz. “Eğer ilişkinizde gerçek bir güven varsa eşinizi tamamen özgür bırakabilmelisiniz,” gibi söylemler… Çünkü onların dünyasında şeytan diye bir şey yok (!) Onlara göre nefis, şehvet diye bir şey yok. Bunların hiçbirini hesaba katmıyorlar.

Hâlbuki Peygamberimiz (sav) bize “Bir erkek ve bir kadın yalnız kalmamalıdır çünkü üçüncüleri şeytan olur” diyor. Siz bunu bugünün aydınlanmış (!) zihinlerine söylediğinizde size: “Yani bana güvenemeyeceğini mi söylüyorsun? Bu kadar mı özgüvensizsin? Karşı cinsle yalnız kalamayacak kadar sapık mısın?” diyorlar. “Kusura bakma ama biz o devirleri çoktan aştık, dünya değişti.”

Tabi tabi, hiçbir şey değişmedi! Sanki nefsimizin arzularından diploma alıp mezun olmuşuz. Şeytanın vesveselerini aşmışız (!). Güya “Ahlaki olarak çok tekâmül etmişiz!” Etrafınızdaki dünyanın çok ahlaklı olduğunu falan mı düşünüyorsunuz? Aksine, dünya ahlaken dibe vurmuştur! Ama kullandıkları dil, sanki bu tür “ilkel” duygulardan ve zafiyetlerden arındıklarını, bu dini standartların kendi seviyelerine hakaret olduğunu hissettiriyor. Kendi zafiyetlerimize ve fıtratımıza karşı böylesine kibirli bir tavır takındığımızda, günün sonunda kendi ilişkilerimizi, kendi ailelerimizi paramparça ederiz. Çünkü en temel hakikatlere, Allah’ın öğrettiği gerçeklere gözümüz kör.

İşte o gerçeklerden biri de budur: Biz fıtraten قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ olan bir eş istiyoruz. Cennetteki nihai ödüllerden birinin bu olmasının ve iki kez vurgulanmasının sebebi nedir sanıyorsunuz? Cennette bir insan neden aidiyeti dert etsin ki? Kim sana bulaşacak orada? Şeytan yok, kimse eşine kötü niyetle bakmayacak. Herkesin bakacağı kendi eşi var, diye düşünebilirsiniz. Ama varlığımızın özünde, kadın-erkek ilişkisinin doğasında daima o aidiyet duygusunu hissetme arzusu olacaktır.

Bu durum karşı tarafı kontrol etmekle ilgili değildir; bu, sevginin bir formudur. Fakat bazıları bunu hastalıklı bir kontrol takıntısına çeviriyor. “Market alışverişine gitmeni istemiyorum, şunu yapmanı istemiyorum… Niye pencereden dışarı bakıyorsun? Bakma oraya… Bu tarafa dön, şuraya geç.” Bu sahiplenmek değil, psikopatça bir kontroldür. Benim bahsettiğim şey bu değil. Yani, bir uçta “Herkes özgür takılsın” kafası var diye bunun alternatifi diğer uca savrulup eşleri bir kafese kapatmak değildir. Bu da ayrı bir aşırılıktır. Allah’ın bize gösterdiği bir orta yol var ve buna riayet etmeliyiz. Eğer etmezsek, faturayı ödeyen yine biz oluruz.