Bu, şu günlerde bize söylenenin tam tersi: “Kalbinin sesini dinle.” “Hislerine uy.” “Kendi doğruna uy.” Senin doğrun klimanın çalışıp çalışmadığına bağlı olarak saat başı değişiyor. Değil mi? Yani “kendi doğruna uy”, bilgeliğe uymanın tam tersi. Hikmet şudur: “Ben bir şeye uyma konusunda bir karar verdim, kolay da olsa zor da olsa bu karara sadık kalacağım.”

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ

يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ

وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ

وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (Cuma, 2)

رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي

وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي

وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي

يَفْقَهُوا قَوْلِي

Herkese, السَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ. Bugün sadece %10’unuzun geleceğini sanıyordum ama nasıl olduysa yine gelmeye karar vermişsiniz. Allah hepimiz için bu akşamı kolay kılsın. Duam odur ki konsantrasyonunuzu sürdürebilin ve bu konudan fayda sağlayabilin.

Hikmetin Anlamı ve Önemi

Başlarken söylemek istediğim; bu konferans serisini yapma gereği duydum çünkü bu konunun üzerinde pek durulmamış, İslam’ın temel öğretilerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bu öğreti üzerinde durmuyoruz. Bu geceki programın sonunda hikmetin değerini ve önemini fark edeceğinizi umuyorum. Çünkü en başta da dediğim gibi; olsa güzel olacak, bazı ekstra şeylerden biri değil. İslam çalışmalarında müfredata ek, ekstra bir şey değil. Aslında bu, İslam’ın tüm öğretilerini birbirine bağlayacak bir şey.

Hikmet kelimesi fiil olarak ihkam ile ilişkilendirilir. İhkam, bir araya dikme veya sıkıca birleştirme anlamına gelir. Dün size yüzü bir arada tutan çene hattından bahsetmiştim, hatırlıyor musunuz? Aynı şekilde Allah, Kur’an’da:

أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ (Hud, 1)

Aynı kökten geliyor. Kur’an ayetleri birbirine işlenmiş. O yüzden Kur’an ayetlerine bir bütün olarak bakmanız gerekir. İhkam Arapçada bir halatı alıp sıkıca bağlamaktır. Ve çok güvende olan şeye de müstehkam denir. Hatta bundan da hüküm fikri doğmuştur. Ki bu da, çok iyi düşünülmüş bir karar vermek anlamına gelir. Aynı zamanda bilgiye dayalı ve güvenli bir düşünceye dayanan bilgelik fikri de buradan gelmiştir. “İyi düşünülmüş.” Bu, sadece hissettiğin için yapmaya karar verdiğin bir şey değil.

Bu, şu günlerde bize söylenenin tam tersi: “Kalbinin sesini dinle.” “Hislerine uy.” “Kendi doğruna uy.” Senin doğrun klimanın çalışıp çalışmadığına bağlı olarak saat başı değişiyor. Değil mi? Yani “kendi doğruna uy”, bilgeliğe uymanın tam tersi. Hikmet şudur: “Ben bir şeye uyma konusunda bir karar verdim, kolay da olsa zor da olsa bu karara sadık kalacağım.” Çünkü kararımı uyulması gereken sağlam bir zihinle almış bulunuyorum.

İbrahim’in (as) Duası ve Hikmet

Bu konuyu başlarken tekrar dile getirmemin sebebi… Bu konuyu size detaylı bir şekilde anlatmayabilirim ancak Cuma suresinin konferans kayıtlarında var. Dile getirme sebebim şu: Binlerce yıl önce İbrahim (as) Kabe’nin inşasını bitirmişti. Kabe’yi bitirdikten sonra yanındaki oğlu İsmail ile beraber bir dua etmişti. İnsanların o “eve” gelmesi ve tek gerçek İlah’a ibadet edilsin diye yapılan bu yerde ibadet etmesi için dua etmişti. Sonra da çocukları için, yani İbrahim ve İsmail’in çocukları için şöyle dua etmişti:

“Ey Allah’ım, çocuklarımız arasından bir tane peygamber çıkar.”

İsmail’in soyundan. Çünkü İbrahim’in (as) başka bir oğlu daha vardı, İshak. İshak’ın oğlu Yakup, Yakup’un oğlu Yusuf vesaire vardı. Peygamber, peygamber, peygamber, peygamber. Diğer yandan İbrahim’in (as) oğlu İsmail (as) vardı. İbrahim (as) de, “Allah’ım çocuklarımın bu taraftaki soyundan sadece bir peygamber gönder,” demişti. Peki ne yapsın?

يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

Onlara senin ayetlerini okusun.

وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Cuma, 2)

Onlara Kitabı ve neyi öğretsin? Ne duydunuz? Ve bilgeliği, hikmeti.

İbrahim (as) binlerce yıl önce, geçtiği bütün o imtihanlardan sonra, bütün imtihanların ardından – Allah da “Seni insanlığa imam yapıyorum, seni lider yapıyorum” demişken – O, tüm peygamberlerin verdiği sınavlardan en zorlusunu geçirdi. Sonra Allah O’nu Kabe’yi inşa etme sorumluluğu vererek ödüllendirdi. Sonra O da Allah’a dua ediyor: “Allah’ım burayı herkesin gelebildiği bir yer eyle. Buranın halkına güvenlik nimetini ve her türlü rızkı ver,” diyor.

Allah, “Hayır vermeyeceğim,” diyor. “Çocuklarından bazıları inançsız olacak, onlara vermeyeceğim. Kötü çocukların için hiçbir şeyin garantisini vermiyorum.”

لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ (Bakara, 124)

İbrahim (as) onca şey yapmasına rağmen, Allah’tan bir şey istiyor ve Allah “Duanın hepsini değil sadece bir kısmını kabul ediyorum,” diyor. Ardından İbrahim (as) başka bir dua ediyor. Duasını birazcık değiştiriyor. Duasını ayarlayıp son versiyonuna getirince sonunda Allah duasını kabul ediyor. Kabul edilen dua da şu:

“Ey Allah’ım, çocuklarımın arasından onlara senin ayetlerini okuyacak, Kitabı ve bilgeliği öğreterek onları arındıracak bir peygamber çıkart.”

Binlerce yıl önce Allah O’nun bu duasını kabul etti. Böylece sonunda onlara Kitabı ve bilgeliği öğretecek bir peygamber geldi. Eğer İbrahim (as) bizim için önemli ise bilgeliğin de önemli olması gerektiğini anlıyorsunuz değil mi? Bu, Kitap ve bilgelik dini. Taa o zamanlardan günümüze ulaşmış. Peygamberimiz’e (sav) ulaşan şey o duanın yankısıdır.

Sonra Allah, inananlara iyilik yaptığını söylüyor:

لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (Al’i İmran, 164)

إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ

Onların arasından peygamber çıkarttığında:

يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ

O, onlara ayetleri okur. Onları arındırır. Onlara Kitabı ve bilgeliği öğretir. Yani Allah, İbrahim’in (as) duasına Resul Muhammed’i (sav) göndererek cevap veriyor. Bunu anlatmamın sebebi, Peygamberimizin yaptığı dört şey var:

  1. يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ – Ayetleri okur.
  2. وَيُزَكِّيهِمْ – Onları arındırır.
  3. وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ – Onlara Kitabı öğretir.
  4. وَالْحِكْمَةَ – Bilgeliği öğretir.

Son madde ne? Dördüncüsü ne? Bilgelik. Sanki bilgelik diğer her şeyi birbirine bağlıyor gibi. Tuğlaları bir arada dizersiniz ama aralarına çimento koymazsanız tuğlalar bir arada duramaz. Tüm dini bir arada tutan çimento aslında hikmettir. Hikmet, bağlayan şeydir. Kelime anlamı da bir şeyi bağlayıp güvene almaktır.

Ve eğer biz hikmete önem vermezsek dinimizin diğer parçaları dağılmaya başlar. Sonuçta bazıları şu tuğlaya tutunur, bazıları bu tuğlaya tutunur, bazıları da o tuğlaya tutunur. Anlatabildim mi? Sonra dine ne olur? Bazıları sadece ayetleri okur. Sadece ayetleri okurlar. Din konusunda başka hiçbir şeye bakmazlar. Diğerleri de, “Hayır ben sadece kendimi arındırmak istiyorum,” der. “Kalbimi arındırmak istiyorum. Umursadığım tek şey bu. Başka bir şey umurumda değil.” Kalbim de kalbim… Diğerleri de “Hayır fıkıh öğrenmek zorundasınız, kuralları öğrenmek zorundasınız,” der. “Bu din, kurallardan ibarettir. Kuralları bilmek zorundasınız.”

Yani ne oluyor? Birileri bir parçayı seçer, diğeri başka, öteki başka… Peki hikmet ne yapar? Bu parçaları bir araya getirip bağlar. Böylece dinin bütün öğretileri arasında mükemmel bir denge kurarsınız. İşte bu yüzden hikmet bu kadar önemli. Ve eğer dinimizi uygulayış biçimimizi, dünya genelinde İslam’ı gözlemlerseniz bunu hissedebilirsiniz. Allah bütün Müslümanları korusun ve hepimize doğruyu göstersin. Dinimizin ne kadar birbirinden kopuklaştığını hissedebilirsiniz. Nasıl her birimizin bir parçasına tutunduğumuzu hissedebilirsiniz. Kimi bu parçayı, kimi o parçayı, kimi de şu parçayı… Dinimiz bu kopuk şeylere dönüşmüş. Ondan sonra fark etmeye başlıyorsunuz ki eksik olan şey, yeniden canlandırılmış bir hikmet farkındalığı ve hareketi.

Tamam, bu giriş yorumuydu.

Davud (as), Lokman (as) ve Hayat Tecrübesi

Şimdi size dün anlattığım Davud (as) ve kısaca Lokman (as) meselesiyle ilgili bir şeye geliyorum. Bu konuların detayına inmeyeceğim çünkü planım, Lokman ve Sad surelerini Deeper Look serisinde işlerken, hikmet ve Lokman (as) meselesinde daha detaylıca anlatmak. Ama bu meseleyle ilgili bilmenizi istediğim şeyler şöyle:

Davud’dan (as) öğrendiğimiz, hayat tecrübesini ciddiye almamız gerektiği. Hayatınızdaki olaylardan öğrenmek zorundasınız. Dünyayı gözlemlemek zorundasınız. Dünyada olup biteni bilmek zorundasınız. Dünyada olup biteni gözlemlemeseydi, belki de hiçbir zaman şunu diyemezdi:

وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ (Sad, 24)

Bunu söyleyemezdi. Bu, çevresindeki dünyayı gözlemlemesinden kaynaklanıyor. Peki bu bizim için ne ifade ediyor? Birisi, “Ben dinimi, İslam’ı çok ciddiye alıyorum,” derse bu sadece İslami kitaplar alıp onları öğreniyorum anlamına gelmez. Ya da tecvit öğrenip Kur’an’ı ezberleyeceğim de değildir. Bu da İslam. Bu da bilgelik arayışıdır. Ama bununla aynı derecede bilgeliği aramanın yolu nedir biliyor musunuz? Sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, antropoloji, makro ekonomi, uluslararası ilişkiler, hukuk, etik vesaire tüm bu alanlar. Psikoloji, danışmanlık… Tüm bu alanlar şimdi hikmet arayışının bir parçası oldu. Anlıyorsunuz değil mi? Yani bu çok ciddi. Çünkü insanlar “Aaa ben dinimi okumak istiyorum, dünyevi şeyleri değil,” diyorlar. Bu cümle, hikmet eksikliğidir. Kur’an’da hikmet tanımını anlama yetersizliğidir. Tamam, bu ilkiydi.

İkincisi, manevi ve ahlaki prensipleri düşünmektir. Bu, Lokman’ın öğretilerinde var. Allah bize Lokman kıssası aracılığıyla, bir insanın derinlemesine düşünüp, bir Tanrı olduğunu anlayabileceğini öğretir. Bu Tanrı’ya minnettar olunması gerektiğini anlayabilir. Ahiret diye bir şey olduğunu, yaptığı her şeyin bir sonucu olduğunu, insanlara iyi davranması gerektiğini anlayabilir. Bu temel düşünceler vahiy ile gelmiyor. Her insanın içinde olan bir hakikattir. Eğer insanlar kendi içlerine derinlemesine bakarsa ve etraflarındaki dünyayı manevi bakış açısıyla düşünürse bu sonuçlara varırlar.

Bilirsiniz birçok kez Lokman (as) gibi kendi kendilerine bu sonuçlara varan gayrimüslimler vardır. Lokman, vahye muhatap olmamıştı. Ama yine de bu sonuçlara vardı. Lokman (as) sanki Allah’ın “resmi olarak” Müslüman olmayan ama İslam’ı peygamber olmaksızın anlayan kişileri onurlandırma şeklidir. Kur’an burada bunu yapıyor değil mi? Harika bir şey. Yani Allah, dünyada Allah’ın olduğu sonucuna varan insanlar olduğunu söylüyor. Hesap günü diye bir şeyin olduğu sonucuna varabilirler. “İnsanlara iyi davranmam gerektiğini biliyorum,” diyebilirler. Herhangi bir vahiy olmadan kendi başlarına temel bir bilgelik seviyesine ulaşabilirler.

Ve bu insanların çoğunluğunda ne oluyor biliyor musunuz? Onların İslam’ı duyduklarında, Kur’an’ı okuduklarında veya biraz incelediklerinde Müslüman olduklarını duyuyoruz. Müslüman olan yüzlerce, binlerce kişiye anket ve görüşme yapsanız, aralarında ortak olduğunu göreceğiniz şeylerden biri, sanki zaten bildiğim bir şeymiş gibi hissettirdiğini söylerler. “Sanki yeni bir şey değil,” derler. “Zaten içimde olan bir şeydi.” Sanki şöyle: “Bu zaten benim onca zamandır inandığım şeydi!”

Kur’an, İslam’ı duyunca ağlamaya başlayan bazı Hristiyanlardan bahseder. Kur’an’ı dinlediklerinde ağlayıp Müslüman oluyorlar. Ama söyledikleri şey o kadar muhteşem ki, derler:

إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ (Kasas, 53)

“Bundan önce de zaten Müslümandık.” Sanki “Sadece biz bundan önce Müslüman olduğumuzu bilmiyorduk,” diyorlar. Bu da Kur’an’ın çok önemli hakikatlerinden biridir.

Çünkü şimdi ben dünyadaki herkese bakıp, Müslümanları görünce, “Oo cennet ehli, cennet ehli, cennet ehli,” marketteki Müslüman olmayanlara da bakıp “Oo cehennemlik, cehennemlik, cehennemlik,” demiyorum. “Bu kişi barbeküye hazır.” Böyle demiyorum çünkü içsel yolculuklarında neredeler bilemiyorum. Ne durumdalar bilmiyorum. Bu onlarla Allah arasında.

Çünkü birçok kişi, “Hocam tüm o gayrimüslimlere ne olacak?” diye soruyor. Cidden mi? Çünkü hesap gününde Allah sizi sorgulamadan önce, “Bir dakika ey Allah’ım bir dakika,” diyeceksiniz. “Tüm bu gayrimüslimlere ne olacak peki? Önce bu konuyu açıklığa kavuşturalım mı? Evet biliyorum durum şu an çok ciddi, dağlar eriyor, okyanuslar kaynıyor falan ama cidden merak ediyorum. Benim sorum bu. Anlamama yardım eder misin? Aa bu arada köpekler meselesini de merak ediyorum. Köpeklere ne olacak? Sosis mi olacaklar?”

Neyse neyse… Yani asıl mesele, Kur’an bize ne öğretiyor? Kimin bilgelik yolunda olduğunu siz bilemezsiniz. Aslında bu Allah’ın kendisi tarafından belirlenir. Siz bilemezsiniz. Bu nedenle, dinimiz, henüz açıkça İslam’ı kabul etmemiş olanların yolculuğu konusunda haddimizi bildiriyor. Biz bunların kim olduğunu bile bilmiyoruz. Bu da bizi onlara karşı alçakgönüllü yapar. Ve hatta Allah’ın onlara bilgelik verebileceğini kabul ederiz. Onlarda da bilgelik olabilir. Bu da Lokman kıssasından çıkarılıp özetlenmiştir.

Şimdi devam edelim. Bu, geçen kısımda bitirdiğimiz konunun özeti.

Dr. Sakıp Hüseyin’in Çalışması

Şimdi, ortak olan bir madde var. Bu konuda detaya gireceğim. Bu konuda yine Dr. Sakıp Hüseyin’e teşekkür ederim. Sanırım izleyicilerin arasında bir yerde. Sakıp, sevgili arkadaşlarımdan biri. Onu kardeşim olarak görüyorum. Bu arada sizinle paylaştıklarımın çoğu, sanırım %99’u onun çalışmasına dayanıyor. Aslında Kur’an’da Hikmet konulu tezinin hakkını teslim edemiyorum. Dün size bahsetmiştim. Altı yıllık sıkı çalışmanın ürünü. İşlediğim o 343 sayfa… Okurken şöyle oluyorum: “Bu, çok büyük bir çaba.” Bütün bölümleri okuduğumda, “Her bölüm başlı başına bir kitap.”

Kendini böylesine derin bir şeyi çalışmaya adayan, bunca emeği ortaya koyan genç erkek ve kadınlara o kadar minnettarım ki… Kur’an sevgisi kendini her sayfada gösteriyor. Ortada. Bilmenizi istiyorum ki benim gibi YouTube videolarında, Shorts’larda, Instagram Reels’da boy gösteren insanlar – sanırım TikTok’ta da varım, orada olduğumu bilmiyordum – neyse işte benim gibi insanlar var. Bir de böylesine büyük işler yapan insanlar var. Müslümanların büyük çoğunluğu onları görmüyor. Dinimize muhteşem katkı sağladıklarını, hizmet ettiklerini görmüyorlar. O yüzden Sakıp’ı tebrik ediyorum. Sakıp seni gerçekten seviyorum ve seninle çok gurur duyuyorum.

Arap Kültüründe Lokman ve Davud (as) Bağlantısı

Vahiy kaynaklı olmayan bir bilgeliğe sahip iki kişiden bahsetmiştim. Yani tabii Davud (as) bir peygamber ama Allah’ın bahsettiği bilgelik vahiy kaynaklı değil, tecrübe kaynaklıdır. Ve bir bakıma Lokman’ın bilgeliği de vahiy temelli değil tecrübe ve tefekkür kaynaklıdır.

İlginç olan, İslam’dan önce Lokman, Araplar arasında atıfta bulunulan ünlü biriydi. Hani mesela zeki birinden bahsederken “Aa bak aramızda Einstein varmış,” deriz ya. Anladınız değil mi? Einstein, zeki anlamında bir kelime olmuş gibi, değil mi? Ya da biri çok iyi İngilizce konuşur, “Ooo Shakespeare’e bak sen.” Böyle dediğimizde, o kişileri alıp “uydurulmuş ifadeler” türetiyoruz. Aynı şekilde, Araplar arasında birisi çok bilgeyse ya da gerçekten iyi konuşuyorsa şey diyorlardı: “Ooo Lokman’a bak sen.” Böyle tepki veriyorlardı. Lokman, sanki bilgeliğin, iyi hüküm vermenin ve çok iyi konuşmanın ifadesiydi.

Aralarındaki Lokman hikâyesi… Bazılarına göre Lokman, Ad kavmindendi. Onun hakkında şiirler yazılır ve atıflarda bulunulurdu. Kraldı ama aynı zamanda çok bilgeydi. Birçok anlaşmazlığı çözerdi. İlginç olan, Kur’an’daki Davud (as) kıssasının Arapların Lokman hakkındaki düşünceleriyle bir bağlantısı var. Nasıl? Davud (as) kraldı, Lokman da kraldı. Kur’an’a göre Davud bilgeydi. Araplara göre Lokman da bilgeydi. Davud (as) birbiriyle anlaşmazlık yaşayan bir grup insanla başa çıkıyordu. Hasım. Şiirlerde Lokman’ın birbiriyle çatışan insanlarla baş ettiğini görürsünüz. Hasımlar arasında hüküm verir. İslam öncesi Arap şiirindekiyle aynı kelime.

Benzer şekilde Davud (as) çok etkili bir konuşma ile tasvir edilir:

فَصْلَ الْخِطَابِ

Ve İslam’dan önce bile Lokman’ı anlatmak için kullanılırdı. Lokman kendini ifade etmede çok başarılıydı. Neredeyse Kur’an’ın kullandığı ifadenin aynısı kim için kullanılıyordu? Lokman için. Son olarak, hikmet kelimesinin Davud (as) için kullanıldığını görüyoruz. Bilgelik anlamındaki başka bir kelime olan hukûme ise şiirlerde Lokman için kullanılırdı.

Bunları söylememin sebebi, ilginçtir ki Kur’an zaten Arapların bu kelimeleri duyduğunda Lokman hakkındaki ünlü şiirleri hatırlayacağını biliyordu. Yani Allah Davud (as) ve kim arasında bir bağlantı kurmak istedi? Davud ve Lokman. Ve bu da bayağı güzel, sonradan Allah Lokman hakkında konuşurken Kur’an’da da Davud ve Lokman arasında bir bağlantı kuruluyor.

Allah, Arapların kültürünü kabul ediyor. Arap şiirini, Arap sanatını, Arap hikâyeciliğini kabul ediyor ve bunu Araplarla iletişim kurmak için kullanıyor. Bu da Kur’an’ın önemli bir bilgeliğidir. Eğer biriyle iletişim kurmak istiyorsanız, onun kültürüyle alakalı bir şeyler bilmelisiniz. Eğer birilerine etkili bir şekilde ulaşmak istiyorsanız, tarihleriyle ilgili bir şeyler bilmelisiniz. Nasıl olduklarını, dillerinin nasıl olduğunu bilmelisiniz.

Dil çok çabuk değişir değil mi? Mesela… Benim dilim, açık ki İngilizce, Z kuşağının kullandığı dil ile aynı değil. Mesela, “kılıf uydurma”, aynı değil. Tamamen farklı bir dil. Ben lisedeyken biri “kılıf uydurma” deseydi, “Okulda izin verilmiyor, ne yapmamı istiyorsun,” derdim. Takkeden falan bahsettiklerini sanırdım. Dil ve ifadeler değişiyor. Yani “Gençlerle konuşmak istiyorum,” diyorsanız ya da o grupla, bu grupla konuşmak istiyorsanız kültürleriyle ilgili bir şey bilmeniz gerekir. Onlar hakkında, aralarındaki iletişim tarzı hakkında bir şeyler bilmelisiniz. Bu da sanki öğretilen ilave bilgelik.

İsra Suresi ve On Emir

Şimdi ilginç kısımlara geliyoruz. Bugünün konuları ilginç olacak demiştim. İsra suresi, 17. sure. Bu, Kur’an’daki çok önemli bir bölüm. Tabii eğer bu konuyu öğrenmek istiyorsanız. Bilgeliğin anlamını merak ediyorsanız. “Kur’an’a göre bilgelik ne demektir bilmek istiyorum.” Bakacağınız en önemli yerlerden biri, İsra suresinin 23-40 ayetleri arasıdır. Allah burada birçok şeyi sıralıyor. Bu listenin sonunda da diyor ki:

ذَٰلِكَ مِمَّا أَوْحَىٰ إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ (İsra, 39)

“İşte bunlar, Rabbinin hikmetinden sana vahyettikleridir.” Yani sıralanan tüm bu şeyler nedir? Kur’an’a göre hikmettir.

On emri hiç duydunuz mu? Musa’ya on emir verilmişti hani. Muhtemelen bilmediğiniz kısım, Yahudilik tarihi boyunca on emrin çeşitli versiyonları vardı. Farklı editoryal süreçlerden geçmişti. Yani Yahudilik tarihinde, aynı on emrin en az üç farklı versiyonu vardı. 23-40 arasındaki ayetler, aslında Kur’an’ın, Musa’ya (as) verilen on emri aslına döndürmesidir. Aslında bunlar on emrin Kur’ani versiyonudur.

Zamanla o on emir – bu kısmı makaleden alıntılıyorum – Philo, bu Yahudi bir teolojist ve filozof, Philo’nun Musa’ya (as) verilen emirleri anlatış biçimi hem doğal hem hikmetlidir. Kaynakları iyi, bu konuda bir kitap var. Yani diyorlar ki İncil’deki bu on emir hikmetin kendisidir diyorlar. Bu, hikmettir. Allah o aynı bölüm hakkında o pasajın sonunda ne diyordu? “Bu size hikmetimden verdiklerimdendir.” Yani Yahudiler bunu söylüyordu, Kur’an da şimdi: “Bu arada tüm o zaman boyunca elinizde olanın bir versiyonu vardı, sonra düzenleyip durdunuz. Artık daha fazla düzenlemenize gerek yok. Size hikmetin son versiyonunu veriyorum,” diyor. Sanki on emir birçok dönüşüm geçirmiş. Yazılımların güncellenmesi gibi. Son güncelleme bu, Kur’an. Yani Kur’an kendini Yahudilere yeni bir din olarak tanıtmıyor bile. Tüm zamanlar boyunca muhatap olduğunuz vahyin son versiyonu olduğunu söylüyor. Kendini bu şekilde tanıtıyor ki bence çok hoş.

Sebt Günü ve Tefekkür

Bu İncil’deki bilgelikten: Bilgelik, ancak sebt günü olursa mümkündür. On emirden biri, sebt gününü onurlandırmaktır. Sebt gününün ne olduğunu bilen var mı? Cumartesi günü. Cumartesi. O yüzden dünyadaki Yahudilerin büyük çoğunluğu, Ortodoks Yahudileri binlerce yıldır sebt gününü kutlar. Bunun anlamı da, cumartesi günleri hiçbir iş yapmamalarıdır.

Neden böyle yaptıklarına dair bir soru vardı. Bizim hemfikir olmadığımız bir cevap var. Bir cevap, Yahudi literatüründe bile geçer, Tanrı’nın yeri ve göğü altı günde yarattığı, yedinci günde de dinlenmeye çekildiği şeklindedir. Yahudi literatüründe bazıları buna kendi yorumlarını bile ekleyip, “Dinlendikten sonra tazelenmiş hissetti,” der. Bu yorumu eklemişler.

Peki Kur’an ne yapıyor? Kur’an buna cevaben der:

وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ (Ahkâf, 33)

Allah, gökleri ve yeri yarattığını ve bunları yaratırken asla yorulmadığını söylüyor. Asla yorulmaz. Allah, sahip oldukları bu inanca cevap veriyor. Yani Kur’an ne yapıyor? Kur’an direkt, “Sen hatalısın,” demiyor. Kur’an sadece doğal bir şekilde yanlışı düzeltiyor, hatayı düzeltiyor. Yanlış olan bir ifadeyi alıp doğrusuyla düzeltiyor. Tartışmayı sürdürmek yerine üstünde durmadan geçiyor. Bu da Kur’an’ın müthiş özelliklerinden biri.

Ama bunun yanında, dinlenmenin haricinde sebt gününün önemine dair başka iddiaları da var. Yeri ve göğü yaratmanın altı gün sürdüğünü söylüyorlar, değil mi? Yani altı gün geçince yaratılış bitmiş oluyor. Bildiğiniz gibi, Kur’an’da Allah’ın yaratışını tefekkür etmemiz gerekir, diyor. Dağları, gökyüzünü, kuşları, deveyi vesaire tefekkür etmeliyiz. Bazı iddialarında, altı günde yaratma tamamlanıyor. Her hafta, yedinci gün sadece tefekküre ayrılmalı. Allah’ın yaratışını, neler yaptığını tefekkür etmeliyiz. Yani o gün tefekküre ayrılmış. Düşünme günü.

Allah on emrin “son güncellemesini” yaparken, ki o kısmı birazdan okuyacağız, o bölümde sebt gününden bahsedilmiş mi? Kur’an, sebt gününü onurlandırın, diyor mu demiyor mu? Lütfen buna doğru cevap verin. Demiyor. Peki. Yani sebt gününün amacı, o günde bilgeliği aramaksa bu kısım çıkarılıp değiştiriliyor. Soru şu, yerine ne konmuş? Bunun cevabı, Kur’an’ın kendisidir. Kur’an, düşünce ve tefekkürü müminin hayatının sürekli bir parçası haline getirmiştir. Günde beş kere Kur’an’ı okuruz ve Allah’ın kelamını kendi kendimize okurken üzerine tefekkür etmemiz beklenir.

Kur’an’ın On Emri Güncellemesi

Peki, şimdi bu bölümü biraz hızlı geçeceğim, kısaca bahsedeceğim. Çünkü çok fazla okuma var. Allah’ın dediklerine birkaç örnek vereceğim.

Allah, bu bölümde ebeveyninize en iyi şekilde davranmalısınız diyor. Bilgeliğin bir türü anne babanıza en iyi şekilde davranmanızdır diyor. Sonra da, “Onlara karşı tevazu kanatlarını indir,” diyor. Allah’ın dediği bu. O zaman Allah “kanatlarını indir” derken beni neye benzetiyor? Kuşa benzetiyor. Cidden ilginç olan da on emirde, İncil literatüründen bir alıntıda ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkinin, kuş ve yuvasına benzetildiği büyük bir öykü var. Orada koca bir paragrafken, Kur’an bunu sadece “tevazu kanatlarını indir” diyerek özetliyor. Buraya koyduğum da o uzun metne bir atıf.

Aynı şekilde ilginç bir şey var, İncil’deki on emirde “Çalmamalısın,” der. Ama buradaki bölümde Allah, çalmamalısın demiyor. Öyle bir şey demiyor, o kısım yok. Ama çalmamanın yerine, “Yeryüzünde kibirle yürümeyin,” diyor. Yani çalmak ne ile değiştirilmiş? Kibir, toplumdaki kibir ile. Kibirle dolaşmak. Kibirle dolaşmak, nereye giderseniz gidin kibirli olmanızdır.

İncil’de gerçekten ilginç olan, bu bölümde deniyor ki, aslında hızlıca okuyabilirim:

“İkinci beş emir içindeki üçüncü emir, çalmayı yasaklar; çünkü başkalarına ait olanlara göz diken kişi, devletin ortak düşmanıdır. O, her şeyi soymaya istekli, ancak sadece bazılarından parça parça çalabilir çünkü hırsı sınırsız olsa da, zayıf kapasitesiyle başa çıkamaz; ancak sınırlı bir alana hapsolmuş, sadece birkaç kişiye erişebilir.”

Bunu normal İngilizceyle anlatayım çünkü hiçbir şey anlamadınız. Dediği şu: Hırsızlar o kadar hırslı ve kibirlidir ki kimseyi umursamazlar. Kimden ne isterlerse alırlar. Ancak hırsızlar bile zayıftır, bu nedenle ellerinin ulaşabildiği kadar çalabilirler. Elleri daha fazla uzansaydı ne yaparlardı? Daha fazla çalarlardı. Ve sonra bu tür insanlar, hırsız ve kibirli düşünceye sahip olup kimseyi umursamayanlar bazen kral olurlar. Kral olduklarında milyonlarca kişiden çalıp gasp ederler çünkü elleri daha fazlasına uzanabilir.

Yani İncil, insanların çalma sebeplerini neye bağlar? Kibirli olmalarına. Peki Kur’an ne yapar? Kur’an sorunun köküne iner ve “Kibirli olmayın,” der. Çünkü kibirli olmazsanız asla başkasının hakkını gasp edip hırsızlık yapmayı düşünmezsiniz bile. O tarafa meyletmezsiniz bile. Bağlantıyı görüyor musunuz? Yani Kur’an bu şekilde problemin köküne iniyor.

Benzer şekilde, İncil, “Yalancı şahitlik etmeyin,” der. Mahkemede yalan söylememek gibi. Ya da “Off evet çok kötü,” “Evet bunu duydum,” deyip o konuda gerçekte hiçbir şey bilmemek. Bir şeyi duyup gerçekmiş gibi sunmamak. Peki Kur’an ne yapıyor?

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ (İsra, 36)

“Hakkında bilgin olmayan bir şeyin ardına düşme,” der. Yani bu bölümde, yalancı şahitlik etmeyin demek yerine Allah, bizzat kendinizin bilmediği bir şeyin ardına düşmeyin, buna uymayın diyor. Yalancı şahitlik ne demektir? İnsanların gerçekte bilmediği bir şeye şahitlik etmesidir. Yalancı şahitliğin temeli bu değil mi? Yani Allah yine sorunun köküne iniyor.

Bu da size ev ödevi. Çünkü bu sadece benim gelip konferans vermemden ibaret değil. Sizin kendi Kur’an yolculuğunuzda rol almanızdır. Yani 17. sure, 23 ve 40. ayetler arasını kendi kendinize incelemelisiniz. Ben sonraki kısımda bu ayetler hakkında bir ya da iki kısa bir şey söyleyeceğim.