أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
(E’ûzü billâhi mineş-şeytânir-racîm Bismillâhirrahmânirrahîm Yüsebbihu lillâhi mâ fis-semâvâti ve mâ fil-ard El-Melikil Kuddûsil Azîzil Hakîm Hüvellezî be’ase fil-ümmiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkîhim Ve yüallimuhumul kitâbe vel-hikmeh Ve in kânû min kablü lefî dalâlin mübîn)
(Cuma, 1-2)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
(Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlül ukdeten min lisânî yefkahû kavlî)
(Taha, 25-28)
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ أَمَّا بَعْدُ (Ve’l-hamdu lillâh ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn. Emmâ ba’d.) السَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى وَبَرَكَاتُهُ es-Selâmu aleykum ve rahmetullâhi te’âlâ ve berakâtuh. Sizi yeniden görmek güzel.
Bu derste inşaallah ilk ayetteki çalışmaların bir kısmını bitireceğiz. Sonrasında ikinci ayete geçeceğiz. Bu ilk iki ayet surenin en zor ayetleri. O yüzden bunlar üzerine çok zaman harcamamız problem değil.
Önceki derste size kraldan ve krallık kavramı üzerinden yapabileceğimiz çıkarımlardan bahsetmiştim. Bir krallığın, alametlerle ve nişanlarla nasıl bilindiğinden konuşmuştuk. Bir krallığa girerken, saray görürsünüz, kendine has bir zırh ile kuşanmış askerler görürsünüz. Devlet memurlarının giydiği üniformaları görürsünüz. Krallığın sancaklarını, gemilerini, donanmasını ve o krallığa dair buna benzer tüm şeyleri görürsünüz. Krallığa ait zenginlikleri, yaptıkları yolları görürsünüz, değil mi? Yaptıkları altyapı çalışmalarını, insanlarına nasıl sahip çıktıklarını, nasıl savaşa girdiklerini ve sahip oldukları tarihi görürsün. Tüm bunlar bir kralın nişanlarıdır; bir krallığın tanımlayıcı işaretleridir. İşte Allah (Azze ve Celle) hakkında düşündüğümüzde, bu meseleler üzerinden tefekkür ederiz.
Önceki dersi bitirmeden önce, size krallık, güç ve kutsallık arasındaki bağlantıyı; din ile siyasetin her zaman nasıl bir… yani doğru ifade etmek gerekirse, her zaman nasıl ‘meşru olmayan bir evlilik’ içinde olduklarını anlatmaya çalışmıştım, değil mi? Birbirlerine uygunsuz bir bağla bağlanmışlardı. Öyle ki bugün hâlâ siyasetçiler, oylarını artırmak için birçok ülkede din adamlarını bir araç olarak kullanıyorlar. Örneğin Amerikan siyasetinde, muhafazakâr bir parti veya bir siyasetçi kendi tabanının desteğini almak istiyorsa, seçime girmeden hemen önce bir kiliseye gider ve birkaç bebek öper. Fotoğraflarının çekildiğine emin olur, Tanrı hakkında falan konuşur. Yaşam tarzı bakımından İncil’e en zıt kişiler olsa bile sırf oyları alabilmek için yine de İncil’den referanslar verir. Yani din ve siyaset, tarih boyunca hep bu tarz bir ilişki içinde olmuştur.
Bu durum İsrailoğulları arasında da böyle. Eğer bu kavram hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, bu konudan daha önce oldukça detaylı bir şekilde bahsetmiştim. Aslında Kur’an’da bu “kirli ittifakı” detaylandıran bir kıssa vardır ve Kur’an buna öylesine gelişmiş bir tarzda yorum getirir ki, bu tek başına siyaset bilimi dalında bir doktora tezi konusu olabilir. Bu da Bakara Suresindeki Talut ve Calut kıssasıdır. Bu kıssada Allah, din ve siyaseti bir arada ele alır. İnsanların siyasi amaçlara hizmet etmesi için dini nasıl kullandığını anlatır. Böylece din sadece politik meseleler için bir araç halini alır.
Bu konuda bazı kişisel tecrübelerim de var. Adı anılmaması gereken bir ülkedeydim. Bir üniversitede konferans veriyordum. Camilerde konuşmalar falan yapıyordum. Sonra aniden başbakanlık ofisinden arandım. Benimle görüşmek istiyormuş. Neden ki, neden benimle görüşmek istiyor ki diye düşündüm. Ne konuda konuşacağız? Normalde “ooo başbakan mı görüşmek istiyorrrr” diye düşünürsünüz. Ama ben, “hmm bunun altından ne çıkacağını biliyorum”… Bir bakayım, dedim. Seçim sonuçlarının onun lehine olup olmadığını teyit etmem gerekiyordu. Çünkü siyaseten düşüşe geçtiklerinde, kendilerini biraz daha normal hissettireceğini düşündükleri birinin yanında bir fotoğraf veya selfie çektirmek isterler. O yüzden bu tür şeyler yaparlar. Bildiğiniz gibi bunlar dünyanın gerçekleri. Bizlerin bu konuda dikkatli olması gerekir. Bu da Allah’ın Melik’el Kuddüs diyerek gönderme yaptığı bir durum.
El-Kuddûs İsmi ve Kökeni
Bu ayette zikredilen Allah’ın ikinci ismi, “el-Kuddûs” kelimesi. Bu kelimenin kökenlerine bir bakalım. ق د س (Kuds) kökü yani genellikle en temeldeki üç harfi ق، د (Kâf, Dâl) ve س (Sîn) kutsiyet ve dokunulmaz bir mukaddesiyet anlamlarını taşır. قَدَّسَ (Kaddes) arındırmak anlamına gelir. Bunun örneğini Bakara Suresindeki bir ayetle vereceğim. Bu, Kur’an’da ilk öğrendiğimiz kelimelerden biridir. Allah meleklere Dünyada insanı yaratacağını söylediğinde onlar da dedi ki:
نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ
(Nahnu nusebbihu bihamdike ve nukaddisu lek)
(Bakara, 30)
Böylece, Allah ile olan bağlarını tanımlamak için bu sözcüğe başvurdular. Bu kelimeyi biraz daha iyi anlamamıza katkı sunması açısından bu ayete bir iki dakika bakacağız.
Aslında bu kelimenin kökeni, çok çabuk çamurlanabilen bir su imgesine dayanır. Arapların küçük bir kuyu ya da oluk benzeri bir düzenekleri olurdu. Su kirlenmesin, tabanı çamurlanmasın diye içine taşlar dizerlerdi. İçini taşlarla doldurmak, suyu saf ve berrak tutmak için kullanılan eski bir teknikti. Böylece suyun kolayca kirlenmesinin önüne geçilmiş olur. Ayrıca bu yöntem develer su içerken kafalarını aşağı uzatmak zorunda oldukları için de kullanılırdı. Bazen su seviyesi çok düşük kalırdı; bu yüzden suyun yükselmesi için içine taş atarlardı. Böylece develer suya ulaşabilir ve daha rahat bir şekilde su içebilirlerdi. Bunun için kullanılan taşlara da الْقِدْسُ (el-Kıds) denirdi.
Bildiğiniz gibi, eski zamanlarda bugünkü gibi musluğu çevirince suyun aktığı, ellerin yıkandığı lavabolar yoktu. Peki insanlar ellerini yüzlerini nasıl yıkıyordu? Kovadan aldıkları temiz suyu kaplara doldurur ve ellerini onların içinde yıkarlardı. Hatta bazı geleneksel ailelerde; Orta Doğu, Asya ve benzeri yerlere gittiğinizde yemeği yerde yersiniz. Yemekten önce ellerinizi yıkamanız için size bir kap getirirler, herkes ellerini o kap ile yıkar ve kurular. Siz lavaboya gitmezsiniz, lavabo ayağınıza gelir. Öyle değil mi? İşte bu el yıkama kabına eski Arapçada aslında الْقَدَسُ (el-Kades) denirdi. Yani Arapçada temizlik dışındaki işler için kullanılan başka kap kacak veya kovalar da vardı; ama özellikle temizlenmek için kullanılan o kaba الْقَدَسُ (el-Kades) diyorlardı.
Şimdi bir de الْقَدِيسُ (el-Kadîs) var; bu da kutsal bir taş ya da değerli bir taş anlamına gelir. Mesela yakut veya inci gibi bir şeye de الْقَدِيسُ (el-Kaddîs) denilebilir. Veya bazen, farklı dinlerde insanların çok değer atfettiği kutsal bibloları veya objeleri olur, değil mi? Mesela bazı Hristiyan mezheplerinde insanların haçları, muskaları veya taşları olur; ya da başka geleneklerde birinin bir taşı veya gerdanlığı olur ve bir aziz ya da guru o taşa bir dua okur. Artık o taşın özel güçleri vardır; o taşı taktığın sürece asla ishal olmazsın falan filan… İşte bu tür taşlara Arapçada الْقَدِيسُ (el-Kaddîs), yani kutsal taş denir.
Benzer şekilde takılara, gümüş kolyeye veya biblolara da الْقُدَاسُ (El-Kudâs) denirdi. İlginçtir ki, buradan da şu doğuyor; İslam öncesi dönemde Kabe’nin isimlerinden biri de ‘kutsal’ olduğu için الْقَادِسُ (El-Kâdis) idi. Bu yüzden Kâbe’nin her bir taşı da kutsaldır. Bu yüzden ona قَادِسٌ (Kâdis) denirdi.
Kur’an, Kudüs’ü tanımlamak için الْمُقَدَّسَة (El-Mukaddeseh) kelimesini kullanır.
الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ
(el-Arda el-Mukaddese)
(Maide, 21)
Yani Kudüs için aynı kelimeyi kullanıyor. Aslında الْقُدُّوسُ (El-Kuddûs) Allah’ın adıdır. Ama burada Allah’tan başka bir varlık için kullanılıyor. Bir yer için kullanılıyor.
Takdis ve Tesbih Arasındaki Fark
Şimdi bir de meleklerin, Allah’a ne dediğini inceleyelim.
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ
(Ve nahn nusebbih bi-hamdik ve nukaddis lek.)
(Bakara, 30)
Aslında نُقَدِّسُ لَكَ (Nukaddisu leke) iki anlama da gelir. Anlamlarından biri şudur: Biz kendimizi Senin için arındırıyoruz. Kendimizi Senin için arındırıyoruz. Sırf Sana ibadet edebilmek için kendimizi tertemiz tutuyoruz. Meleklerin Allah’a söylediği buydu. Diğer bir manası ise, Senin ne kadar arı ve ne kadar kusursuz olduğunu durmaksızın zikrediyoruz. Yani التَّقْدِيس (et-Takdîs) iki anlama da gelebilir. نُقَدِّسُ أَنْفُسَنَا لَكَ (Nukaddisu enfusenâ leke). Bir çıkarım budur. Kendimizi senin için arındırıyoruz. Bir de نُقَدِّسُ لَكَ (Nukaddisu leke) yani نَعْتَبِرُكَ قُدُّوسًا (Na’tebiruke Kuddûsen), Seni her türlü noksanlıktan arınmış olarak kabul ve ikrar ediyoruz.
Bu, Peygamber efendimizin (sav) سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ (Sübhânel Melikil Kuddûs) şeklinde kullandığı, Allah’ın isimlerinden biridir. Bazen rükûda da Peygamber (sav) سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ (Sübbûhun Kuddûsun Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Rûh) derdi. Bu şekilde de kullanılır. Aynı zamanda Cebrail için de kullanılır, رُوحُ الْقُدُسِ (Rûhul Kudüs). Kur’an’da رُوحُ الْقُدُسِ (Rûhul Kudüs) şeklinde geçer.
Tüm bunlardan almanızı istediğim şey, anlamlarının hepsi benzer; arı, arınmak. Bunların suyun yükselmesiyle ne ilgisi var? Birazdan açıklayacağım. Ama bu, tesbih ile benzerlik gösteriyor. Çünkü tesbih, Tanrı tasavvurunuzu arındırmak demektir. E şimdi التَّقْدِيس (et-Takdîs) de Allah’ın arınmış olmasıyla alakalı bir şey. Peki o zaman fark ne? Benzer gibiler ama bunları farklı kılan ne?
Tesbih; Allah hakkında söylenmesi O’na yakışmayacak, her türlü şey ile ilgilidir. O’nun şanına uygun düşmeyecek her türlü şey, yaşlanma ve ölüm. Ya da her türden acizlik. Mesela Ayetel Kürsi’de:
لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ
(Lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm)
O’nda ne bir dalgınlık, yorgunluk olur ne de O’nu bir uyku tutar
Bu; Allah’ın her an var olması ve her şeyden her daim haberdar olmasıyla ilgili olan tesbihtir. Bu Allah’ı tesbih etmektir. Fakat التَّقْدِيس (et-Takdîs) her bir sıfatı kemale erdirmekle alâkalı değildir. التَّقْدِيس (et-Takdîs) Allah’a hiçbir kötü vasfı yakıştırmadığından emin olmaktır. Yani, kusurlu bir şey söylemekle, kötü bir şey söylemek arasında fark vardır.
İnsanları Takdis Etme Yanılgısı
Önce insanlar üzerinden gidelim. Eğer “Bu gerçekten iyi bir insan ama pek sağlıklı değil, diyabeti falan var” dersem; iyi biri ama şeker hastası. Kötü olduğunu söylemedim, ama sağlık açısından mükemmel bir hâlde olmadığını söyledim. Yani bu bir anlamda tesbihi ortadan kaldırıyor. Ama “takdis” bununla ilgili değil. Takdis, onun iyi bir insan olmasıyla ile ilgili. Kıskanç değil, öfkeli değil, kindar değil, yalancı değil, aldatmaz, açgözlü değildir. Ondan tüm bu olumsuz nitelikleri kaldırmış oldum. O insanı “mukaddes” olarak görüyorum. İşte bu yüzden aslı قِدِّيس (Kıddîs) olan bu sözcük, Arapçadaki önemli bir sözcük olan قِدِّيس (Kıddîs) dini liderler için kullanılır. Dini liderler; azizler vesaire.
Onlar ne olarak görülür? قِدِّيس (Kıddîs). Ve bu da din psikolojisinin bir parçasıdır. Bir köyde birisi dini herkesten daha çok biliyorsa, hangi din olduğu da fark etmez. İslam olabilir, Hristiyanlık olabilir, Hinduizm, Budizm, Taoizm, Cainizm, hangi -izm olursa olsun. Herkesten daha bilgili olan köydeki o adam veya o kadın, herkes birden bire onun en iyi insan olduğunu düşünür. Onlar قِدِّيس (Kıddîs)’tir. Onlar arıdır. Çünkü onlar arı olan kitap veya arı din hakkında daha fazla bilgiye sahiptir. Dolayısıyla daha fazla bilgiye sahipsen daha ârisindir. Değil mi?
Peki Müslümanlarda da, bir kişi daha çok biliyorsa daha iyi bir insandır gibi bir mantalite var mı? Evet. Peki Kuran geliyor, bir çekiç alıyor, ve bu mantaliteyi yıkıyor mu? Kesinlikle. Kuran gelip, sizden önce kitap hakkında çok bilgili insanlar gelip geçti, diyor. Ve Allah onları herkesten fazla eleştiriyor. Allah ne diyor? Bilgi sahibi olmak harikadır. Ama bu hatalarından arı olduğunun teminatı değildir. Bunlar iki ayrı şeydir. Berbat bir insan olmakla birlikte muhteşem bir tecvidiniz olabilir. Bu mümkündür. Hem Kuran hafızı hem de felaket bir koca olabilirsiniz. Bunların her ikisi de olabilirsiniz. Ama köyün gözünde, insanların veya toplumun gözünde “Maşallah! Bu kişi…”
Dolayısıyla; bizde bu, insanları takdis düşüncesi olduğu için… takdis, Allah’tan başkası için de kullanılır, ama tesbih kullanılmaz. Tespih yalnızca Allah içindir. Yani birinin hiçbir yönden kötü bir insan olmadığını söylediğinizde her yönden iyiyse, hiçbir kötü özelliği yoksa, bu durumda o kişinin mukaddes olduğu kanaatindesinizdir. Esasen yaptığınız şey budur. El Arz-ul Mukaddes, Er Ruhu’l Mukaddes.
Allah’ın peygamberi (sav) bize, ümmete, bizden önceki insanların düştüğü tuzaklardan bazılarının aynısına düşeceğimizi söyledi. “لَتَتَّبِعُنَّ سَنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ (Letettebi’unne senenellezîne min kabliküm)” Siz, önünde sonunda önceki insanların yollarını takip edeceksiniz.
Peki önceki insanların yaptığı şeyler nelerdi? Dini liderlerini kusursuz saymalarıydı. Onları kusursuz saydılar. Böylece onları azizlere çevirdiler. Bu kavramı biliyorsunuz, değil mi? Bu şu anlama geliyor, bu azizlerin herkesten farklı bir giyinişi vardır. Herkesten farklı yürürler. Arkadaşlarınızla takılıp dinleniyor, öğle yemeği falan yiyorken mekana bu azizlerden biri, rahip, papa, “kutsal kişi” giriyor. Herkes şöyle oluyor… Herkes değişiyor. Çünkü kutsal olan burada. Anlıyorsunuz değil mi?
Peki biz peygamberimiz (sav) ile ilgili ne öğreniyoruz? O sahabe topluluğunun arasındayken, yeni biri geldiğinde hangisinin peygamber olduğunu anlayamazdı. Anlayamazlardı. Bazen Ebu Bekir’e gidip “Ya Resul Allah” diyorlardı, o da “hayır hayır, O şurada” diyordu. Yanlış adres. O burada. Onlar kimin elçi olduğunu anlayamıyorlardı çünkü O, o kadar diğer insanlardan biri gibiydi ki… O özel bir sınıfa ait değildi. Ona özel bir şekilde davranılmıyordu. Böyle bir muameleyi de istemiyordu. Ama öyle dinler vardır ki “kutsal kişi” içeri girdiğinde önce yüzüğünü öpmeniz gerektiği için size elini uzatır. Bahsettiğim şeyi biliyorsunuz değil mi?
Peygamber sizden önceki insanlara uyacaksınız diye uyarmıştı. Ve bu ümmetin içinden bazı insanlar, bu tarz bir düşünce biçimini geliştirdi. Bu tarz bir “azizler” sınıfı oluşturdu. İnanılmaz olan şeyse, eğer onlar arasından bir grup bir kişiyi aziz ilan ederse, diğer bir grup da başkasını aziz ilan ederse, bu grup, “Sizin aziziniz şeytan” diyor. Öteki grup ise, “Asıl sizin aziziniz şeytan!” diyor. Yalnızca kendi azizlerini yaratmıyorlar, aynı zamanda diğer herkes şeytan oluyor. Yani bir tek insan olmuyorlar. Ya azizler ya da şeytan. Ama artık insan değiller.
Bu mantalite o kadar sorunlu ki… Çünkü böyle olunca, liderlerinizi veya hocalarınızı bu konuma oturttuğunuzda, sonuç olarak onlar insan olduğu için iki şey oluyor. Birincisi, insanları mükemmel olarak tanımlayıp durduğunuzda, eğer birine sen mükemmelsin, mükemmelsin mükemmelsin, deyip durursanız… Çocuklardan örnek vereyim. Eğer küçük bir kıza o büyürken “sen bir prensessin, sen en güzelsin”, “kimse senden daha güzel değil, diğer herkes çirkin, sen en iyisisin, sen en muhteşemsin” derseniz. Sonra o da, evet öyleyim, evet öyleyim, der. Sonra kreşe gider ve oraya gider, içeri girer ve prenses geldi, der. Şşş orada ne arıyorsun, çirkin şey! Biraz saygılı ol!
Ne yapmış oldunuz? Bu çocuğu o kadar övdünüz ve egosunu o kadar kaldırdınız ki, gerçekten de kendisi hakkında böyle düşünmeye başladı. Saraylı muamelesi beklemeye başladı. Ben size bir çocuğun örneğini veriyorum peki bu yetişkinlere de oluyor mu? Yetişkinlere de oluyor. Onlara aziz, kutsal, ve sair deyip duruyorsunuz; her içeri girişlerinde herkes ayağa kalkıyor; geldiklerinde herkes yemek yemeyi kesiyor. Oo! Elinize dokunabilir miyim? Elinizi çocuğumun başına koyabilir misiniz? Çünkü eğer koyarsanız çocuğum asla kel olmaz. Çünkü ailemde çok fazla kellik var. Lütfen, lütfen başını iyice ovun. Çünkü “Propecia”yı maddi olarak karşılayamıyoruz. Ya da her neyse (!)
Adam buna alıştıktan sonra bir restorana gittiğinde ve kimse ayağa kalkmayıp, sandviçlerini yerken “hey napıyosun” dediklerinde, Şu insanlara bak! Buraya bir daha gelmeyeceğim. İlme hiç saygıları yok! İlme saygıları var, yalnızca bu oyuna gelmiyorlar. Bu numaralar onlara sökmez. Ama böyle bir sınıf geliştirmişlerdi, onlara “mukaddes sınıf” deniyordu.
Takdis esasında nedir? Esasen takdis, arı olan ve özünde iyilik olan demek. Allah, Oraya gönderilen peygamberler sebebiyle, Kudüs’ü büyük iyilik barındırması için yaratılmış bir yer olarak addediyor. Orası, Hz. İsa (as) dönemine kadar vahyin kesintisiz gelmeye devam ettiği bir yerdi. Birçok peygambere orada vahiy geldi. Yani bu yerin köklerinde, toprağında çok büyük bir fazilet var. Aynı şekilde bizim kutsal toprağımız Mekke de mukaddestir. Çünkü İbrahim (as) Allah’ın kutsal olan evini orada inşa etmiştir. Son Peygamber de oraya gönderilmiştir. Cebrail de (as) gelip Kur’an’ı bu topraklarda indirmiştir. Bu yüzden mukaddes olmuştur, anlıyor musunuz? Bu tertemiz mesajı ileten kişi de, “Rûhu’l-Kudüs” yani Cebrail (as) olmuştur. Yani işte bunlar تَقْدِيس (Takdîs)’in anlamlarından bazılarıdır.
Önceki Kutsal Metinlerde “Kuddûs” Kavramı
Şimdi bizden önce gelen kitaplara bakalım. Qodes l’-Yahweh, “Yahweh için kutsal olan”. İsrail’in baş din adamının alnına takılan bir yazı. Bu şu anlama geliyor, Kudüs, daha önce de kullanılan bir sözcük. Kuran bu sözcüğü konu edindi. İbranice’de bu sözcük hâlihazırda Hristiyanlar ve Yahudiler tarafından, yüksek kutsallığı ifade etmek için kullanılıyordu. İbranice’de hâlihazırda onlarla ilişkilendirilen bir terimdi. Sözcüğün kökü Fenike dilinde, İbranice’de, Kuzey Batı Sami Dilinde; Arapçadaki “kudüs” anlamını veriyordu. Orta ve Güney Sami Dili’nde, Akadca metinlerde, hepsinde sözcük “arı” anlamına geliyor.
Şimdi, bu öyle bir sözcük ki; bir haham, peygamberi (sav) dinlese veya Arap kökenli bir rahip, peygamberi (sav) dinlese anında, bu sözcük ha? Gerçekten bu sözcük mü? Derdi. Çünkü bu onların kitaplarında çok önemli bir sözcük. Anlamanızı istediğim şey şu, günümüzde bu araştırmayı yapmak istesem Vikipedi’ye girebilirim. Veya bir Kitabı Mukaddes sitesine girebilirim, bu bilgiye ulaşırım, değil mi? O zamanlarda ise; Kitabı Mukaddes’in içinde ne var? İbranice metinde hangi sözcükler kullanılıyor? Süryani dini kitaplarında hangi sözcükler kullanılıyor? Onların elinde ne var? Böyle bir bilgiye erişimim olmazdı. Bunlar gizli arşiv belgeleriydi. Tomarlara sarılmış ve yalnızca hahambaşıların erişimi olan, İsrailoğullarının genel halk kesiminin bile erişimi olmayan belgeler. Mesela aynı Vatikan’daki arşivler gibi. O yazmalara erişebilmek için kilisenin hiyerarşisinde hayli üstte olmanız gerekir. Onları Google’da aratamazsınız.
Kuran bu sözcüğü kullandığında, bilmenizi istediğim şey şu, Kuran bir sözcüğü alıyor, ondan ortalama bir Müslüman Arap’ın anlayabileceği şekilde söz ediyor. Ama onlarca yıl din üzerine çalışmış olan ve bu sözcüklerin özel mahiyetini bilen Hristiyanlığın, Museviliğin en üst düzey din adamları bile şöyle tepki veriyorlardı: Bu sözcüğü nereden buldu? Nasıl bu şekilde kullandı? Bu nereden geliyor? Bu bilginin kaynağı ne? Kim bizden bilgi sızdırıyor?
Bir Wikileaks durumu söz konusu. Aslında bu Kur’an’da sürekli tekrarlayan bir olgu. Kuran, önceki kutsal metinlerdeki öyle şeyler ve öyle bilgiler üzerine yorum yapıyor ki onlara yalnızca en üst düzey rahiplere özgü kaynaklardan ulaşılabilirdi. Dersini yaptığım en son surede bunun bir örneğini gördüm. Hadid Suresi dersi veriyordum. Hadid Suresi’nde Allah diyor ki… Katolikliği bilirsiniz. Onlar bir rahip yaşamı geliştirdiler. Bekar hayatı yaşıyor, evlenmiyor, kilisede yaşıyorlar ve hep orada kalıyorlar, değil mi? Bu onların bekaret yemini. Böyle kalmaya, arı kalmaya and içiyorlar. Allah bunun üzerine şöyle diyor:
رَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا
(Rahbâniyyeten ibteda’ûhâ)
Ruhbanlığı (rahip yaşamını) onlar icat ettiler. (Bunu onlar çıkardılar.)
(Hadîd, 27)
Biliyor musunuz, o zamanlarda, hiçbir Hristiyan bunu onların icat ettiğini bilmiyordu. Bunu kimse bilmiyordu. Dünyadaki her Hristiyan dinin gerçekten bu şekilde olduğunu sanıyordu. Böyle olması gerektiğini sanıyordu. Bunun aslında nasıl uydurulmuş olduğu hususunda arka plan bilgisine kimse sahip değildi. Bu genel bir bilgi değildi. Ve Kur’an sıradan bir şeymişçesine رَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا (Rahbâniyyeten ibteda’ûhâ) deyiveriyor. En üst düzey rahipleri ise… “Bu gizli arşiv bilgisi! Bunu bilmen mümkün değil! Buna nasıl erişiyorsun?”
Aslında, biz bu ayetleri hızlıca okuyup geçiyoruz ama, arkalarında çok büyük bir hikâye yatıyor. Kuran’ın bu cümleleri kullanış şekli gerçekten çok şey anlatıyor. Bu arka plan üzerinde biraz daha durursak… “haqadoosh” (bu onların kendi telaffuzları) Musevilikte Allah’ın isimlerinden biridir, “kutsal olan”. Arapçada gördüğümüz “mübalağa haline” benzer. Yani İslam’da Allah’ın ismi olan El-Kuddûs bu hâldedir.
Gramercilerimiz şunu da belirtmişlerdir ki, Arapçada فُعُّول (Fu’ûl) şeklinde, başında ötre, ve sonrasında şedde olan yalnızca iki sözcük vardır: سُبُّوح (Sübbûh) ve قُدُّوس (Kuddûs). Arapça’da yalnızca bu iki sözcük böyle sesletilir. Ötre ile başlar, şedde ile devam eder ve sonrasında vav harfi vardır. سُبُّوح (Sübbûh) ve قُدُّوس (Kuddûs). Bu iki isim de yalnızca Allah için kullanılır. Başka kimse için kullanılmaz. Bundan bahsetmemin sebebi bu iki sözcüğün önceki kutsal kitaplarla ilişkisini göstermek.
Kur’an’ın Âdem Kıssasını Yeniden Anlatımı
Şimdi, Tesbih ve Takdis, her ikisi de Süryani Hristiyanların, Allah’ı yüceltmek ve kutsamak/tenzih etmek için sık kullandığı ifadelerdir. Şimdi Hazineler Mağarası. Bu bir Süryani Hristiyan metni. Bizim, Kur’an’da peygamber kıssalarımız var. Onların da bu metnin içinde Peygamber kıssaları var. Adem’in (as) onların versiyonundaki kıssası bizimkisinden çok farklı. Yani bilmenizi isterim ki bu onların inandığı şekli. Ve Adem’i yüceltmek için… Yani Tesbih ve Takdis, onların metinlerindeki bu iki sözcük, Süryanice metinlerinde, Arapça bile değil, Allah için kullanılır ama aynı zamanda Adem için de kullanılır. Yani Allah “Mukaddes”tir. Allah Kuddûs’tur, Sübbûh’tur; ve onlara göre Adem de Subbuh ve El-Kuddus’tur. Adem’de ilahî suret vardır.
Yani, Kitabı Mukaddes’in anlatısını biliyorsunuz, “Allah insanı kendi suretinde yarattı” der. Onlar da bunu kullanarak şöyle diyorlar: eğer Allah insanı kendi suretinde yarattıysa, insanın da içinde kusursuzluk barındırması gerekir. Onun içinde de Allah olması gerekir. Yani, Adem’in içinde Allah vardı, Subbuh ve Kuddus niteliklerine sahip olması da bu yüzden. Bu, Hazineler Mağarası’nda geçiyor.
Dolayısıyla Allah’ın meleklere emri, Adem’e ibadet etmeleriydi. Onların kıssasında, Allah meleklere Adem’e secde etmelerini değil ne yapmalarını emrediyor? Tapınmalarını. Bunun ardında yatan mantık onun içinde Allah’ın sureti olması. Yani bizzat Allah’a secde etmek gibi olmuş oluyor. İşte bu yüzden, ibadet sırasında onun önünde yere kapanmalılar.
Kur’an bunu, meleklerin tesbih ve takdislerini özellikle Allah’a yönelterek düzeltiyor. Yani yüzyıllarca tesbih ve takdisin Allah’a ve Adem’e ait olduğuna inandılar. Ama Kur’an dâhiyane bir şekilde diyor ki: “Yeryüzüne bir halife yerleştireceğim.”
إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً
(İnnî câil fî’l-ard halîfe.)
(Bakara, 30)
Melekler de diyor ki, “Bu kadar kusurlu birini mi yerleştireceksin?” Biliyorsunuz,
أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ
(E tec’alü fîhâ men yüfsidü fîhâ ve yesfikü’d-dimâ)
Fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yerleştireceksin?
Sonra ne diyorlar?
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ
(Ve nahnü nüsebbihü bi hamdike ve nukaddisü lek)
Ve biz “seni” tesbih ediyor, “seni” tenzih ediyoruz
Yani, Allah, tesbih ve takdis üzerine yüzyıllardır bölgede yapılan Hristiyan tartışmasına, yeniden yön vererek; hayır, tesbih ve takdis Allah’a ve Adem’e ait değildir; yalnızca Allah’a aittir. Sizin için kıssayı düzelteyim diyor. Kur’an kıssayı bu şekilde düzeltiyor. Meleklerin Adem’e ibadet değil yalnızca secde ettirildiğini anlatarak düzeltiyor.
O sırada hahamlar da Hristiyan anlatısıyla bağlantılı olarak, melekler Adem’e yalnızca yanlışlıkla ibadet etti, diyorlardı. Yani hahamlar… Museviler ve Hristiyanlar Eski Ahit’e uyarlar, değil mi? Benzer inançlara sahiptirler. Ama birbirleriyle ihtilaf da yaşarlar. Peki Hristiyanlar neden Adem’in içinde Allah olduğu fikrini geliştirdiler? Çünkü en sonunda Adem’in çocuklarından İsa gelecek ve onlara göre tamamen Allah olacaktı. Bu yüzden bunu insan nesli özelinde haklı çıkarmanın bir yolunu bulmaları gerekiyordu.
Museviler ise geleneklerinde bunun tam tersini yapmak istiyorlardı. O yüzden hahamlık geleneği ise, “Evet evet, melekler Adem’in önünde yere kapandılar, ama bunu yanlışlıkla yaptılar.” Yani İslam’dan önce süren tartışmada, bir taraf, Hristiyanlar, “Adem’e ibadet ettikleri için secde ettiler” derken, ve bunu Allah’ın emrettiğini söylerken, Hahamlar da şöyle diyordu, “hayır, hayır, onlara Adem’e ibadet etmeleri söylenmedi, sadece bir hata yaptılar! Melekler hata yapar. Yani Adem’e yanlışlıkla secde ettiler” diyorlardı.
Kuran melekleri aklayarak, “hayır, melekler hata yapmadı, secde etmeleri emredilmişti, ibadet etmeleri değil.” diyor. Kuran böylece ne yapıyor? Hem Hristiyanlara, hem de Musevilere karşı çıkıyor. Ortadaki doğru yolu bularak kıssayı yeniden anlatıyor.
Bu, Kur’an’daki çok önemli bir husustur. Belki bilmiyorsunuz ama Kur’an Kitabı Mukaddes’teki birçok kıssayı anlatır. Kitabı Mukaddes’te de bulunan ve hem Hristiyan hem de Musevi geleneğinde yeri olan kıssaları. Ama Kur’an kıssaları tamamen yeni baştan anlatıyor. Yani isimler aynı, karakterler aynı ama kıssa orijinal haline döndürülmek üzere tamamen yeniden yapılandırılmıştır. Sanki Allah, “burada değişiklik yaptınız, şurayı değiştirdiniz, orayı değiştirdiniz” diyor gibi.
Hani filmlerde olur ya, tabii siz film izlemediğiniz için (!) anlamanız zor olacak ama, filmlerde… Bazen insanlar bir roman yazar ve o romanın filmi çekilir. Ama filmi çekilirken, yönetmen orijinal roman üzerinde bazı yaratıcı değişiklikler yapar. Bu yüzden o mangayı yani o romanı okuyan insanlar, Aa, aslında böyle olmadı, bu aslında çok daha ilginç, falan filan derler. Çünkü bir yönetmen kurgusu vardır. Orijinal yazardan farklıdır. Aynı durum burada da olmuştur. Allah bir kıssayı vahyetmiştir, daha sonraki Musevi ve Hristiyan anlatıları için, Kuran şöyle der, siz bazı yönetmen kurgusu seçimleri yaptınız. Kıssa üzerinde bazı düzenlemeler yaptınız ve onu başka bir şeye dönüştürdünüz. Ve sonra orijinal kıssa tamamen kayboldu. Kısaca artık bilinmiyor. Peki Kur’an ne yapıyor? Kıssayı orijinal hâliyle yeniden anlatıyor ve her iki anlatıya da meydan okuyor.
قُدُّوس (Kuddûs) İbrani kutsal metinlerinde çok yaygınken, سُبُّوح (Sübbûh) Hristiyan geleneğinin dili olan Süryaniceye hastır. Yani demek istediğim سُبُّوح (Sübbûh) ve قُدُّوس (Kuddûs) kelimeleri bu ayette birlikte kullanılmıştır.
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ
(Yüsebbihü lillâhi mâ fî’s-semâvâti ve mâ fî’l-ardı’l-meliki’l-Kuddûs)
(Cuma, 1)
Aslında sadece bu kelimeyi kullanarak, hem Hristiyan hem de Yahudi kitleyi son derece incelikli bir biçimde aynı anda hedef almış oluyor. Tabii ki asıl muhatap biz Müslümanlarız ama burada ikincil bir hedef kitle daha var. Arapçadaki şu deyişi hatırladım, إِيَّاكِ أَعْنِي وَاسْمَعِي يَا جَارَةُ (İyyâki a’nî ve’sme’î yâ Câre). Bunun anlamını açıklayayım. Aslında oldukça iyi.
Eskiden insanlar arka bahçesinin olmadığı evlerde yaşardı. Amerika’da evlerde arka bahçe var. Etrafı da çitle örülüdür. Eskiden insanların evlerinin önünde bir avlusu olurdu. Eve girerken önce etrafı duvarlarla çevrili, üstü açık bir ön bahçe karşılardı sizi. Sonra eve girerdiniz. Yemek pişirme, zaman geçirme ve diğer her şey bu açık alanda yapılırdı; yani burası aslında gökyüzünün altındaki oturma odanız gibiydi, değil mi? Peki, bu oturma odasını komşunuzun oturma odasından ayıran neydi? Sadece alçak, yarım bir duvar, hepsi bu. Yani, eğer karı koca kavga ediyorsa, diğer tarafta kim güzel zaman geçiriyordur? Komşunuz, değil mi?
İşte Arapların bir sözü vardır… Adam karısıyla tartışıyor, ona bağırıyor ve diyor ki: إِيَّاكِ أَعْنِي (İyyâki a’nî) sana söylüyorum وَاسْمَعِي يَا جَارَةُ (Vesma’î yâ câra) ama sen de işit ey komşu! Çünkü komşunun şööyle dinlediğini biliyor. Komşunun yaptığı budur. Peki Kur’an ne yapıyor? Kur’an bazen Müslümanlara hitap eder ama şunu çok iyi bilir: Onu dinleyenler sadece Müslümanlar değildir. Başka kimler dinliyordur? Yahudi ve Hristiyan komşular, müşrikler ve diğerleri… Onlar da kulak kabartıyorlar. Böylece Kur’an, ikincil kitlelerin de farkında olduğunu açıkça ortaya koyuyor. İşte bu yüzden, bu çalışma bu kadar önemli hale geliyor. Yani bir ana hedef kitle var bir de ikincil kitle.
Akademik Bir Değerlendirme: Metinlerarasılık
Bu metni meslektaşlarım Şerif Randhawa ve diğerleri kaleme aldı: Kur’an’ın bu kıssayı nasıl anlattığına dair kısa bir çalışma ortaya koydular. Kendim özetlemeye çalıştım ama metni mahvediyordum; o yüzden en iyisi doğrudan alıntılamak:
“Yukarıda tartışılan Yahudi ve Hristiyan metinleri, Kur’an için metinlerarasılık teşkil eder; yani Kur’an’ın kendi yetkin anlatısını sunarken atıfta bulunduğu kıssaları temsil ederler. Bunu yaparken Kur’an, hem Hristiyan hem de Yahudi anlatılarından bazı unsurları onaylar veya reddeder; bunu kendi özgün teolojik bakış açısını ifade eden bir tarzda ve onların aşırılıklarını ‘cerrahi bir hassasiyetle’ düzelterek yapar.”
Allah iki tarafı da bir cerrah hassasiyetiyle düzeltiyor. O tarafı ya da bu tarafı olduğu gibi reddetmiyor. Oradan bir bölümü alıyor, buradan bir bölümü alıyor bu şekilde gerçek versiyonu sunuyor.
“Örneğin, Hristiyan anlatısıyla uyumlu olarak ama Yahudi anlatısının aksine, Kur’an meleklerin Tanrı’nın emriyle Adem’e secde ettiğini kabul eder. Bununla beraber, Yahudi anlatısıyla uyumlu olarak ama Hristiyan anlatısının aksine Kur’an, Adem’in sadece bir temsilci veya halife rolünde olduğunu, Allah tarafından atanan bir ‘vali’ olduğunu ve Allah’ın uluhiyetinin onda olmadığını savunur.” Allah’ın uluhiyetinin Adem’de vücut bulduğuna kimler inanıyor? Hristiyanlar. Kur’an ise “hayır o sadece bir halife” diyor.
“Buna uygun olarak Kur’an, melekleri Adem’e sadece secde ederken tanımlar, ona tapınırken değil. Dahası, Hristiyan anlatısı Adem’in ilahi ‘şanından’ bahsederken burada teshbūhthā kelimesini kullanıyorlar ki bu kelime تَسْبِيح (Tesbîh) ile benzerdir. تَسْبِيح (Tesbîh) ile benzer anlam taşıyan Süryanice bir kelimedir. Ve meleklerin onu ‘kutsadığını’ belirtirken (mqadshīn), mqadshīn neye benziyor? Mukaddes’e.
Kur’an melekleri Tanrı’ya hitaben ‘Seni hamdinle tesbih ediyoruz’ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ (Nusebbih bi-hamdik.) ‘ve Seni takdis ediyoruz’ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Ve nukaddisu leke) diye beyan ederken tasvir eder; Süryanice terimlerin Arapça kökteşlerini kullanır fakat bunları Âdem yerine Allah için tatbik eder.” Yani Kur’an, Hristiyanların aşina olduğu Süryanicedeki kelimelere çok yakın olan Arapça kelimeleri kullanarak aslında ikincil bir muhatap kitlesine de hitap ediyor. O kelimeler var ya, siz onları yanlış kullanıyorsunuz.
“Böylece Kur’an, Hristiyan anlatısına karşı Allah’ın mutlak ilahlığını güvence altına alır, Âdem’in, Allah’ın halifesi olarak yüce fakat ilahî olmayan statüsünü de korur ve melekleri Âdem’e yanlış biçimde taptığı iftirasından temize çıkarır. Ayrıca Kur’an’ın, Allah’ın meleklere ‘Âdem’e secde etmesi’ yönündeki emrini teyit etmesi, Mekkeli müşriklerin meleklere tapınmayı meşrulaştırma gerekçelerini de geçersiz kılar.” Demek istediği, Mekkeli müşrikler kime tapınıyordu? Tapındıkları sahte tanrılar arasında melekler de vardı. Şimdi bu kıssada Allah, meleklerin kendilerinin de secde ettiğini söylüyor. Yani kendilerine tapılacak varlıklar değiller.
Böylece bir kıssa ile Müslümanlar bir şey öğreniyor. Hristiyanlar da bir şey öğreniyor. Yahudiler de bir şey öğreniyor, ve? Müşrikler de bir şey öğreniyor. Tek konuşma, çoklu muhatap. Subhanallah. Kur’an’ın en çarpıcı özelliklerinden biri de budur. Tek seferde pek çok farklı kesime hitap eder. Bir taşla iki kuş derler ya hani, bu durumda bir taşla dört kuş.
“Buna göre Kur’an, Âdem kıssasına ilişkin kendine özgü anlatısını sunar; bu anlatı aynı anda hem Yahudi hem de Hristiyan versiyonlarıyla etkileşir, hem de onları son derece hassas ve komplike bir biçimde düzeltir.”
Bunlar el-Kuddûs konusunda söylenmesi gereken şeylerdi çünkü arka plandaki meseleyi sunuyor. Tamam, o zaman El-Aziz’e geçelim. Yapacak işlerimiz var.