Salat ve selam Resulullah’ın ve onun ashabının üzerine olsun.

Sorulan ancak benim değinemediğim önemli bir soru var. Kur’an çalışmaya başladığınızda, örneğin benimle Kur’an öğrenirken dahi veya başka birinden Kur’an ile alakalı dersleri dinlerken aslında zihinsel bir egzersiz yapmış oluyorsunuz. Düşünce sürecinizi temizliyor olsa bile bu entelektüel bir temizliktir. Peki ya manevi temizlik? Kalbin Allah’a daha yakın hissetmesi ne olacak? Bu ayrı bir şey. Bir sürü ders dinlemeniz ya da bir sürü konu öğrenmeniz, birçok şey üzerinde çalışmanız; kendinizi manevi olarak Allah’a daha bağlı hissedeceğiniz anlamına gelmez. Bunlar iki ayrı şeydir ve esasen eşit derecede önemlidir. Manevi temizlik en az entelektüel temizlik kadar önemlidir. Öyleyse manevi temizlik hakkında ne söyleyebiliriz?

Benim görüşüme göre Kur’an, manevi temizliğin ilk ve en güçlü basamağını şöyle tanımlamıştır: Bu da ”Kur’an’ın bilinçli bir şekilde okunmasıdır.” Tefsir veya tedebbür çalışması değil, bunlar ayrı şeyler. Kur’an’ın bilinçli bir şekilde okunması kalbe sükûnet getiren bir şeydir.

‌وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا

​(Ve izâ tuliyet ‘aleyhim âyâtuhu zâdet-hum îmânâ)

​”Onlara Allah’ın ayetleri okunduğu zaman, bu onların imanlarını artırır.”

‍(Enfal, 2)

Okuduklarında kalplerinde bir şey hissederler. Biliyor musunuz, istediğim kadar Kur’an çalışayım. Mesela bugünlerde Cuma suresini sizlerle paylaşmak için oldukça zaman harcıyorum; ki bu da farklı bir deneyim. Ama gecenin sonunda oturuyorum ve sadece o sureyi okuyorum. Sadece okuyorum. Bu farklı bir deneyim.

Belki bunu yaparken hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Belki sadece ezbere okuyor ve hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Ama ne var biliyor musunuz? Okumaya devam ediyor, devam ediyor ve devam ediyorsunuz, çünkü okuma; adeta katılaşmış yüreğinizin katmanlarını delip geçer ve eninde sonunda kalbiniz açığa çıkar. Bir şeyler hissedeceksiniz ama bunu yapmaya devam etmelisiniz.

‌وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا

​(Ve in tutî’û Allâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’en)

‍(Hucurat, 14)

Bir şey hissetmiyor olabilirsiniz, sorun değil, işe yaramaz olduğu anlamına gelmez. Sadece daha gidecek çok yolunuz var demektir, inşallah. Ancak okumak ve hatta başka birinden dinlemek aslında manevi bir egzersizdir. Özellikle de dinlediğin ayeti bilinçli bir şekilde dinlersen işte bu çok güçlü bir egzersiz olur. Yıllarca çalıştığım sureler var ama sonra birinin bunları okuduğunu duyuyorum ve sanki ilk kez duyuyormuşum gibi geliyor. Ve bu sözleri duymak benim için çok etkileyici, anlatabiliyor muyum?

İşte Allah’ın sözlerinin gücü budur. Bu zikretme olayı aslında Allah’ın Kur’an’da pek çok yerde bahsettiği bir şeydir. Kur’an okurken ağzınızdan çıkan kelimelerin, okuduğunuz kelimelerin; yedi kat göklerden gelen kelimeler olduğunu düşünün. Bir zamanlar bu sözler Cebrail (as) tarafından Efendimize (sav) iletiliyordu. Şimdi sizin ağzınızdan, Peygamberin (sav) ağzından çıkan sözlerin aynısı çıkıyor. Dolayısıyla ağzınızdan çıkanlar; Allah’ın sözü, Cebrail’in (as) sözü ve hatta dolayısıyla Rasulullah’ın (sav) da sözüdür. Allah’ın sözünü okuduğumuzda yaptığımız şey çok derin manevi bir şeydir.

الكتاب (el-Kitâb) ve الحكمة (el-Hikme) Arasındaki Bağlantıyı Anlamak

Şimdi sizinle الكتاب (el-Kitâb) kelimesi hakkında biraz konuşalım. Kur’an’da كتاب (Kitâb) kelimesi pek çok şekilde kullanılmaktadır. Bu ifade ”onlara kitabı öğretiyor” anlamına geliyor. Tam anlamıyla onlara kitabı öğrettiğini söylüyor. Fakat kitap nedir? Allah’ın herhangi bir emri, örneğin Allah yağmur yağmasını emretti ya da birisinin ölmesini buyurdu. Bu da Allah’ın kitabıdır. Allah’ın hükmettiği her şey kitaptadır, korunmuş olan kitaptadır. Dolayısıyla bu, كتاب (Kitâb) anlamanın bir parçası, ama ” كتاب (Kitâb) ” kelimesinin başka manaları da vardır. كتاب (Kitâb) aynı zamanda Allah’ın kullarına herhangi bir özel emri anlamına da gelir ya da Allah’ın koyduğu herhangi bir kuraldır.

‌كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي

​(Ketebe’llâhu le-ağlibenne ene ve rusulî)

​”Allah, hiç şüphesiz Ben ve Resul’üm galip geleceğiz, diye hükmetmiştir.”

‍(Mücadele, 21)

Evet, كتاب (Kitâb) ‘ın anlamı bununla ilişkili çünkü biliyorsunuz ilk bölümde diyor ki: يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ (Yetlû aleyhim âyâtih) (Cuma, 2) ”Onlara ayetlerini okur” bu açıkça Kur’an, değil mi? يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ (Yetlû aleyhim âyâtih) den maksat Kur’an’dır ve Kur’an yoluyla onları arındırıyor ki bu da Peygamberimiz (sav) ile birlikte Kur’an’a bir tür atıftır. Sonra onlara kitabı öğretiyor ve tabii ki hangi kitabı? Kur’an’ı. Peki o zaman, neden aynı kitap için üç farklı şey söylüyor? Çünkü kitapla farklı ilişkilerimiz var.

  • Kitaba maruz kalmamız gerekiyor. يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ (Yetlû aleyhim âyâtih) (Onlara ayetlerini okur)
  • Kitapla manevi bir bağ geliştirmemiz gerekiyor. وَيُزَكِّيهِمْ (Ve yuzekkîhim) (Onları arındırır)
  • Ayrıca kitabın Allah’ın emir ve yasaklarının olduğu kısımlarını da anlamamız gerekiyor.

Aslında كتاب (Kitâb) aynı zamanda ‘yasa’ anlamına da geliyor örneğin Allah, كِتَابَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ (Kitâbellâhi aleykum) diyor ”Allah’ın sizin için bağlayıcı olan yasası” bu ayetteki كِتَابَ (kitâb) kelimesinin manası.

‌كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ

​(Kutibe aleykumus-Sıyâm)

‍(Bakara, 183)

‌كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ

​(Kutibe ‘aleykumu’l-Kıtâl)

‍(Bakara, 216)

”Oruç senin üzerine yazılmıştır.” buyuruyor. Bu üzerinize yazılı demek değil. Aslında oruç sizin üzerinize farz kılındı demek. Bir şey yazıldığı zaman bu aslında kanun haline geldi demektir. Kalıcıdır, dini kanunların da bir parçasıdır. İşte bu كِتَاب (Kitâb). Bu kelimenin başka bir manası ise “Onlara kanunu öğretiyor. Onlara kanunu öğretiyor.”

Şimdi, bu surenin ve özellikle de bu kısmın bir alt metni olduğunu söylemiştim. İsrailoğulları bu ayetleri dinliyordu ve özellikle Yahudiler kurallara önem veren insanlardı. Onlar kitaba iman ettiler. Aslında, Tevrat’ı yasa olarak da tanımlıyorlar. Bu onlar için “yasa”. Yahudilik ile Hristiyanlık arasındaki çatışma ile ilgili göreceğiniz şeylerden birisi de şudur: İsa’nın (as) hayatını incelerseniz, onların (İsrailoğullarının) sadece kurallarla ilgilendiğini görürsünüz. Sadece kurallarla ilgileniyorlardı.

Yasanın Lafzı ve Yasanın Ruhu

Bu derste size öğreteceğim iki şey var: yasanın lafzı ve yasanın ruhu. Dersin odak noktası bu olacak. Çok basit anlatacağım.

Bir hakimin önünde bir dava olsa ve bir genci falan yargılamak üzere olsa, Kuzey Amerika’da gerçekten iyi bir yargıç var, onun popüler videolarını görmüşsünüzdür. “Peki ne yaptın? Sen ne yaptın? Bana kendinden bahset. Bunu tekrar yapacak mısın? Bir daha yapmayacaksın değil mi? O iyi bir adam. Tamam sen git, sen git.” Süper iyi olan o yargıçtan bahsettiğimi biliyorsunuz. O da insanları yasalara göre yargılıyor, ama durumlarına baktığında onların zor durumda olduklarını görüyor ve neyi uyguluyor? Hikmet. Aslında hikmeti uyguluyor. Yasa var ama aynı zamanda hikmet de var. Başka bir yargıç da ”Bu çocuğu hapse atacağım ya da onu bulacağım ve şunu şunu yapacağım” diyebilir. Yine yasayı uyguluyor olurdu ama neyi daha az kullanmış olurdu? Hikmeti.

Peki hikmet ne işe yarar? Hikmet bize, “yasayı ne zaman uygulamalıyız, ne zaman katı halde uygulamamalıyız”ı söyler. Kimlere yumuşak davranmalıyız? Kim buna daha hazır değil? Bu nereye uyuyor, nereye uymuyor? Duruma bağlı uygulama.

Birisi Peygambere (sav) gelip bir soru soruyor:

—”Müslüman olmaya hazırım, ama sadece günde iki vakit namaz kılacağım.”

Günde kaç vakit namaz var?

—”İki vakit namaz kılman üzerine anlaşalım öyleyse.”

—”Ben İslam’a gönül vermeye hazırım. Sadece iki vakit namaz kılacağım.”

Peki İslam kuralları ne diyor? Kaç namaz? Beş ama Peygamber (sav) tamam diyor, adam şehadet getirip Müslüman oluyor ve uzaklaşıyor. O esnada sahabe, “Bilmediğimiz yeni bir indirim mi var?” diye düşünüyorlar. Hayır, o kişi iki vakit namaz kıldığında, ibadet etmenin tatlılığını fark edecek ve neye dönecek? 5 vakte. Ama siz; ya beş vakit kılınacak ya da hiç kılınmayacak, diyorsunuz. Çünkü İslam ya hep ya hiç der öyle mi? Adam İslam’ı kabul etmeyecekti, anlatabiliyor muyum? Adım adım ilerlemesi gerekiyordu. Bu sadece kural değil. Bu aynı zamanda nedir? Hikmet.

Hz. Aişe (ra) diyor ki: “Allah’ın ilk emri içki içmeyin ( لَا تَشْرَبُوا الْخَمْرَ (Lâ teşrabû el-Hamr) ) olsaydı, Allah’a yemin olsun ki biz onu içmeyi asla bırakmayacağız, diye karşılık verirdik. Vereceğimiz karşılık bu olurdu.” Demek ki Allah hikmeti gereği, kuralı insanların hazır olduğu bir zamanda indirmiş.

Kur’an’daki kuralların en etkileyici yönlerinden birisi de kadınların nasıl giyinmesi gerektiği konusudur. Bu da Kur’an’da yer alan bir kural. Kur’an 23 yılda indirilmiştir. Erkekler ve kadınlar ilk yıldan itibaren Müslüman oluyordu, değil mi? Allah, İslam’ın daha ilk yıllarında “Müslüman olduğuna göre artık başörtüsü takmalısın.” diyebilirdi. 1. yıl dedi mi? Demedi. 2. yıl? Hayır, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 13, 14, 15. yıl? Şimdi Medine’deyiz ve Bedir Savaşı oldu ve neyle ilgili bir kural yok? Tesettürle ilgili bir kural yok. Başörtüsü kuralı yok. Tesettür elbisesi kuralı yok. Neredeyse Uhud Savaşı’ndan sonra, evet Uhud’dan sonra; Hendek Savaşı, Ahzab suresi zamanında işte o sıralarda; Nur suresinde ve Ahzab suresinde, başörtüsü ve tesettür ayetleri indirilmiş. Soru şu ki; bu kadınlar uzun süredir, Hz. Hatice’nin (ra) zamanından beri Müslümandılar. O zamandan İslam’ı kabul etmiş kadınlardı ve başörtüsü takmaları söylenmemişti. Bilakis hayatlarını İslam yolunda feda etmeleri, yerlerini yurtlarını bırakıp Efendimiz (sav) ile hicret etmeleri hususunda emrolunmuşlardı ki bu zor bir şey ama onlara ne yapmaları söylenmedi? Bunu ne zaman indireceğine Allah karar verdi.

‌وَقُرْآنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَىٰ مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزِيلًا

​(Ve Kur’ânen feraknâhu li takraehû ale’n-nâsi alâ muksin ve nezzelnâhu tenzîlâ)

​”Kur’an’ı insanlara doğru zamanda okuyabilmen için bölümlere ayırdık.”

‍(İsra, 106)

Demek ki; Allah, onlara nasıl giyinmeleri gerektiğini söylemek için doğru zamanın ne zaman olduğuna karar verdi. Kur’an’ın inmeye başlamasından 16 yıl sonra. Allah, ne zaman vahiy indirir? Çünkü biliyorsunuz يُعَلِّمُ (Yuallim) “öğretmek” kelimesi gerçekten çok önemli. Öğretmek bir müfredatla ilgilidir, değil mi? Eğer size ileri matematik öğreteceksem ve siz 1 ile 1’i toplamayı bile bilmiyorsanız temelden başlamak zorundayım, değil mi? Matematik 101 ile başlamalı ve sonunda ileri matematik için hazır olana kadar ilerlemenizi sağlamalıyım. Hangi kurallara hazır olduğunuza ve hangi kurallara hazır olmadığınıza Allah karar veriyor. Ve bunun belki de ne kadar يُزَكِّيهِمْ (yuzekkîhim) ‘in (arınmanın) gerçekleştiğiyle ilgisi vardır. يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ (Yetlû aleyhim âyâtih ve yuzekkîhim) (Cuma, 2) (Onlara ayetlerini okur ve onları arındırır.) Belli bir aşamaya gelirler; şimdi bu kurala hazırlar, sonra biraz daha arındırma ve şimdi bir sonraki kural için hazırlar, ardından bir sonraki kural için hazırlar, anlaşıldı mı? Böylece bunlar, indirilen bu kurallar, belirli bir zamanda indirildiler.

İslam’ı kronolojik olarak takip etmemiz gerektiğini söylemiyorum. ”Ben İslam’ı yeni kabul ettim. Yani tesettüre girmeden önce yaklaşık 17 yılım var.” Ya da namaz, beş vakit namaz; muhtemelen 10 yıl sonra en azından beş yıl sonra indirildi. ”Yani günde beş vakit namaz kılmaya başlamadan önce beş yılım daha var.” Mesele bu değil. Mesele, kuralın ne olup olmadığı değil; mesele, “insanların gelişmek ve olgunlaşmak için zamana ihtiyaç duyması”. İnsanların zamana ihtiyacı vardır ve olgunlaşabilmeleri için insanlara zaman tanımanız gerekir.

Örneğin içki içen, kumar oynayan ve tüm bunları yapan bir kardeşiniz var ve değişmek istiyor, diyor ki ”Tamam tamam, seninle geleceğim ama sadece Cuma’ya geleceğim.” Ve siz de ”Hayır, beş ya da hiç!

‌إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

​(İnne’d-Dîne indallahi’l-İslâm)

​”Allah katında hak din, İslam’dır.”

‍(Al-i İmran, 19)

Allah tam teslimiyet ister.

‌ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً

​(Udhulû fî es-silmi kâffeten)

‍(Bakara, 208)

Allah’a tamamen itaat et, ya hep ya hiç. Sadece Cuma namazına geliyorsun!’ Ne işe yarayacağını sanıyorsun hıı?!” Cuma namazına bile gelir mi şimdi? Hayır, çünkü siz كِتَاب (Kitâb) ‘ı ne olmadan bekliyorsunuz? Hikmet ( حِكْمَة (Hikmet) ) olmadan.

Hikmet aslında şu anlama geliyor… bilirsiniz, ve gerçek hayatta böyle durumlar var. Birinin bir gecede dönüşmesini bekleyemezsiniz. Allah, sahabeden bile bir gecede dönüşüm beklemedi. Aramızda başörtüsü konusunda zorlanan genç bir kız var ve biz diyoruz ki: ”Ohh, biliyorsun, bazı kız kardeşlerimiz, dostum, onlar bile, estağfurullah…” Kardeşim sen her sabah namazına kalkmıyorsun bile, ki bu çok daha önce vahyedildi.

‌إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

​(İnne Kur’ânel-Fecri kâne meşhûdâ)

​”Sabah namazı şahitlidir.”

‍(İsra, 78)

Allah sabah namazı hakkında bunu söylüyor ama bu konuda estağfirullah demiyorsun. Değil mi?

Size söylemeye çalıştığım şey, Allah bize sadece bir dizi kural vermedi. Kur’an bir kurallar kitabı değildir. O bir dönüşüm kitabıdır ve dönüşüm zaman alır. Bu yüzden sahabenin dönüşümü bir ağacın büyümesine benzetilmiştir. Çünkü bir tohumun suya ihtiyacı vardır, olgunlaşmaya ihtiyacı vardır, büyümeye ihtiyacı vardır. Bu arada يُزَكِّي (Yuzekkî) aynı zamanda olgunlaşmaya ve büyümeye yardım etmek anlamına da gelir. Ve o yeterince olgunlaştığı zaman belirli kurallara uyabilir. Bu, kurallar hakkında içselleştirmemiz gereken bir şey. Birinin bunu öğrenmesi de zaman alır, uygulaması da zaman alır. Dolayısıyla, kişinin kuralları öğrenmesi ve uygulaması için bu serbestliği tanımalıyız.

Bu aynı zamanda bize şunu da öğretir: Bilirsiniz bazı öğrenciler, çünkü benzetme…. Allah, peygamber için “öğretici” kelimesini kullanmış. Bazı insanlar hızlı öğrenir, bazıları ise yavaş öğrenir. Bu doğru değil mi? Bu eğitimin bir gerçeği değil mi? Bazı öğrenciler daha eski öğrencilerdir, kıdemli öğrencilerdir ve bazıları da yeni öğrencilerdir. Bu da doğru değil mi? Bir öğretmen tüm öğrencilerinden aynı davranışı bekleyebilir mi? Hiç böyle bir şey olur mu? Bu eğitime aykırı. Eğitim hakkında bir şeyler bilen herhangi biriniz; öğrencinizin nerede olduğunu tespit etmeniz gerektiğini, gerçekten gelişmesini istiyorsanız onlar için bir sonraki adımın ve ondan sonraki adımın ne olduğunu belirlemeniz gerektiğini bilirsiniz. Ve onlara لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (Leterkebunne tabakan an tabak) (İnşikak 19) her seferinde bir şey vermeniz gerekir. İşte bu yüzden Kur’an aşama aşama indirilmiştir. Bu sadece kurallar değil, aslında bir gelişimdir. Bu, يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ (Yu’allimuhumu’l-Kitâb) daha sonra zikredilmiş.

O zaman حِكْمَة (Hikmet) (hikmet) kelimesinin başka bir boyutu daha var. الْحِكْمَة (el-Hikmeh) hakkında bilmenizi istediğim bir şey daha var. Yasanın lafzı ve ruhu diye bir şey var. İki şey, “yasanın lafzı ve yasanın ruhu” Bunun anlamı şu ki; Allah’ın indirdiği her kuralın bir amacı vardır. O kuralın bir nedeni vardır, tıpkı Allah orucu farz kıldı ki takva sahibi olabilesiniz. Lafzı: “gün doğumundan gün batımına kadar oruç tut” yasanın lafzı, kuralı budur. Ruhu ise takva sahibi olmaktır.

Namazın lafzı “sabah namazı zamanı şu zaman, öğle namazı şu zaman ikindi, akşam ve yatsı şu zaman; şu kadar rekat kılmalısın, rükuya şöyle gitmelisin, secde şöyle yapılır…” Bunların hepsi kuralların hangi bölümünü oluşturuyor? Lafzı. Ama Allah diyor ki:

‌وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي

​(Ve ekımi’s-salâte li-zikrî)

​”Namazı kılın ki Beni gerçekten hatırlayabilesiniz”

‍(Ta-Ha, 14)

Namazın ruhu nedir? Allah’ı hatırlamak ve namazın başka manaları da vardır:

‌إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ

​(İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker)

​”Namaz sizi kötülük ve hayasızlıktan alıkoyar.”

‍(Ankebut, 45)

Kuralın ruhu budur. Her zaman bir lafzı, bir de ruhu vardır. Dıştan baktığınızda lafzını görebilirsiniz, içeride ise ruhu vardır.

Örneğin, kadınlar için tesettürün bile… Lafzı: “şu şekilde giyinmelisiniz, şunları yapmalısınız, şunları giymelisiniz. Bunlar Nur suresinde ve Ahzab suresinde ve sonra aynı surelerde Allah bize sadece “işte lafzı bu demeyecek” bize aynı zamanda ne diyecek? “işte ruhu da bu”. İlginizi çekiyorsa Nur suresini inceleyin. Nur suresindeki bu konu hakkında bir seri hazırladım, aslında oldukça ilgi çekici… Bu başörtüsünün ruhu nedir? Neden takmak gerekir? Alkol yasağının lafzı ne? Alkol yasağının ruhu ne? Her yasanın lafzı ve ruhu vardır. Bunu şöyle de düşünebilirsiniz, lafzı “kitap”tır, ruhu da “hikmet”tir. الْكِتَاب (el-Kitâb) ve الْحِكْمَة (el-Hikmeh).

İmam Şafii’nin (rahimehullah), birçok alim tarafından kabul görmüş meşhur bir görüşü var: Dediler ki ” كِتَاب (Kitâb) Kur’an’a işaret eder, حِكْمَة (Hikmet) ise peygamberimizin (sav) sünnetine işaret eder” Bu onun görüşüydü ve son derece popüler oldu. Gerçi bu görüşte haklılık payı da var. Çünkü حِكْمَة (Hikmet) kelimesi Arapçada ”kendisi ile amel ettiğimiz faydalı bilgi” anlamına da gelir. Bu anlamda Kur’an teoridir ve sünnet nedir? Peygamber’in (sav) pratiği. Bu anlamda, teori ve pratik الْكِتَابُ وَالْحِكْمَةُ (el-Kitâb ve el-Hikme). Ve elbette pratik, bunu ne zaman uygulayıp ne zaman uygulamadığınızdır. Değil mi? Allah’ın kanununu ne zaman, nasıl uyguluyorsunuz?

Tıpkı bir kadının gelip beni cezalandırın, zina yaptım demesi ve peygamberin ona git demesi gibi. ”Bana gitmemi, gelmememi, cezalandırılmamamı söyledi. Cezalandırılmanı istemiyorum, dedi.” Ya da ”Kafamda bir yara var ama kurallara göre duş almam gerekiyor, banyo yapmam gerekiyor, banyo yapmalı mıyım?” diyen sahabi gibi. Etrafındaki insanlar da ”Evet, tabii ki banyo yapmalısın, kanun böyle.” diyor. O da banyo yapıyor, enfeksiyon daha da kötüleşiyor ve ölüyor. Ve peygamber kuralı ona dayattıkları için onlara kızmıştı çünkü burada eksik olan neydi?… Bu sünnet, değil mi? Dolayısıyla sünnet size kuralı ne zaman ve nasıl uygulayacağınızı gösterir, değil mi? Bu çok mantıklı.

Ancak ilginçtir ki, hikmet sadece bu durumlar için değildir. Kur’an’da hikmet…. söylemiştim bu konuda koca bir doktora tezi var, Kur’an’da Efendimizden (sav) önceki peygamberler için de ‘hikmet’ kullanılır. Hz. İbrahim (as) için kullanıldı. Allah ona hikmet vermişti. Davud ve İsa (as) için de kullanılmıştır. Onlara hikmet verilmişti. Peygamber olmayan Lokman için de kullanılmış.

‌وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ

​(Ve lekad âteynâ Lukmâne’l-Hikmeh enişkur lillah)

‍(Lokman, 12)

Hatta Allah dilediğine hikmet verdiğini de söylüyor.

‌يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ

​(Yu’tî el-Hikme men yeşâ’)

​”Allah, istediği kişiye hikmet verir.”

‍(Bakara, 269)

Ama bu ayetlerde, İsa’nın (as) kıssasından öğreneceğimiz bir şeyi anlamanızı istiyorum. Allah İsa hakkında şöyle buyurur:

‌وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ

​(Ve yuallimuhul kitâbe vel hikmete vet Tevrâte vel İncîl)

​”Allah ona kitabı ve hikmeti öğretecektir.”

‍(Al-i İmran, 48)

Burada da aynı ifadeler var. Kitap ve hikmet. Ve sonra ona Tevrat ve İncil’i öğreteceğini söylüyor. Tevrat yasalardı. İncil neydi? Hikmet. Ve aslında, eğer dikkatlice incelerseniz, Tevrat’ın yasanın lafzı, İncil’in ise yasanın ruhu olduğunu göreceksiniz. Neden bunu uyguluyorsunuz? Bunun anlamı nedir? Ne anlamı var?

Öyleyse bunun neden gerçekten önemli olduğunu anlayalım. Bazı insanlar sadece yasanın lafzıyla ve diğerleri de sadece ruhuyla ilgilenirse ne olur? Bu Müslümanlar arasında da oluyor. Bizden önce de oldu, bizim aramızda da oluyor. Eğer sadece lafızla ilgileniyorsanız tek önemsediğiniz şey fetvadır hepsi bu. ”Haram mı değil mi onu söyleyin, sadece fetvaya ihtiyacım var.” Hepsi bu. Siz sadece kuralla ilgileniyorsunuz. Sizin için önemli olan tek şey bu. Bu olduğunda, dininiz sadece bu kurallara indirgenmiş olur ama ne olmaz? Herhangi bir ruh olmaz. Ve maneviyatınızın kurumaya başladığını ve manevi olarak kopmaya başladığınızın farkına varmazsınız. Kurallara tam olarak uyuyor olabilirsiniz ama aynı zamanda gerçekten berbat bir insan haline de gelebilirsiniz; kuralları tam olarak uyguluyor olsanız bile!

Mükemmel bir şekilde namaz kılıyor olabilirsiniz. Duruşunuz, aman Allah’ım… Yanınızdaki kişinin elleri yanlış yerde, rükuyu tam 90 derece yapmıyor, diyebilirsiniz. Secdede elleri burada değil, burada olmalıydı. Kurallar mükemmel… “yasanın lafzı” Ama namazın amacı neydi? Allah’a bağlanmak. Örneğin aileye karşı bağışlayıcı olmanız gerektiğini anlatan ayetler…

‌وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

​(Ve in ta’fû ve tasfahû ve tağfirû fe inne Allâhe ğafûrun rahîm)

‍(Teğabün, 14)

Adam namaz kılıyor ve imamın lafzıyla ilgileniyor: ( ص (Sâd) ) harfinin mahrecini iyi yapmadı, ( ف (Fe) ) harfi yeterince güzel çıkmadı, ( ح (Hâ) ) harfinin mahrecini iyi çıkarmadı, ( ن (Nûn) ) harfinin ihfasını yeterince tutmadı vs. Kıraat mükemmel olmalı, rüku şu şekilde olmalı, selam tabii ki bu şekilde olmalı… Bunların hepsiyle ilgileniyor.

Ve sonra namazı bitirdikten sonra, küçük bir şey yüzünden evdeki karısıyla çirkin bir şekilde tartışıyor. Namazda وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (Ve in ta’fû ve tasfahû ve tağfirû fe inne Allâhe ğafûrun rahîm) (Teğabün, 14) ayetini duyuyorsun. ”Eğer görmezden gelebilirsen gel, bırak gitsin. Allah bağışlayıcıdır.” Neyin eksik olduğunu anlıyor musunuz? Lafızların hepsi orada. Eksik olan ne? Ruh gitmiş. Ruh tamamen gitti.

Lafızlara bu kadar odaklandığınızda, lafızlarla ilgili olan şey şu ki: Belirli kurallarla çok ilgilenirsiniz ve diğer kurallara karşı tamamen kör olursunuz. Namaz, giyim, dış görünüş, oruç, ibadetler… “Et helal olmalı. Eti nereden alıyorsun? Helal olsa iyi olur. Beni barbeküye davet etmeden önce hayvanın gözlerinin önünde öldüğünü görmüş olsan iyi edersin. Senin evinde yemeyeceğim.” Adam kitap konusunda çok katı. Anladım. Harika. Bu takva.

Aynı kişi, eğer bir kadınsa, oğullarına… Bilirsiniz, örneğin bir kadın boşanmışsa, çocuklarına, babanızla konuşmanızı istemiyorum, diyor.

—Ne Allah, aile bağlarını korumanız gerektiğini söylemiyor mu?

—Evet, umurumda değil. Hadi gel akşam namazını kılalım.

Aile meseleleri söz konusu olduğunda, Allah’ın bir kanunu yok. Namaz söz konusu olduğunda, kesinlikle Allah’ın kuralları. Helal gıda söz konusu olduğunda, tam olarak Allah’ın kuralları. Gıybet söz konusu olduğunda, Allah’ın kuralı yok. Burada böyle, şurada söyle…

Mükemmel namazınızı bitirdiğinizde (!)

—Hocam, camideki şu kardeşimiz hakkında konuşmamız gerekiyor. Onu biliyor musun?

—Ama kardeşim bu gıybet.

—Hayır, hayır, bu biraz iyiliği emredip kötülükten sakındırmak

Bunlar, insanların Allah’ın kanunlarıyla oynadığı oyunlar. Allah bu ikisini bir araya getirdiğini söylediğinde, وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Ve yu’allimuhumül-Kitâbe vel-Hikme) (Cuma, 2) Bunun bize öğrettiği şey; “Kural asla hikmetten ayrı tutulmamalı”. Diğer uçta ise bazı insanlar şöyle der:

”Ah, şu insanlara bakın! Sakallarının boyuna, pantolonlarının boyuna kafayı takmışlar, kadınlar baş örtüsüne, nasıl giyindiklerine, kurbanlıklara kafayı takmışlar. Ama bir de onların ne kadar kaba olduklarına, ailelerine karşı ne kadar saygısız olduklarına ve iş dünyasında insanları nasıl kandırdıklarına ve diğer tüm şeyleri nasıl yaptıklarına bakın!’ Ne var biliyor musunuz? Kuralları var ama hikmetleri yok. Ben iyi bir insanım. Ben ahlaklı bir insanım. Hikmete uygun hareket ediyorum. Allah’ın kurallarına uymasam bile yine de iyi bir insanım.”

Bu yüzden bazı insanlar tamamen kurallarla ilgilenirken diğerleri ise tamamen hikmete odaklanıyor ki Yahudilere ve Hristiyanlara olan da tam olarak budur. Yahudilerin tek derdi kurallar oldu, Hristiyanlar ise hikmetten ibaret oldular. Hiçbir kurala uymadılar. Kurallardan kurtuldular. Bu ikilik meydana geldi ve bu ikilik hala aralarında var ve ümmetin içine girdi.

Allah, son Peygamberini (sav) gönderdi ve ona her ayetinde kuralı hikmetten ayırmasına asla izin vermeyen bir vahiy indirdi. İçinde kural olan her ayette hikmet de vardır. Mesela وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Ve yu’allimuhumül-Kitâbe vel-Hikme) (Cuma, 2)

Allah’ın İsimleri ve Peygamberin Görevleri

Size الْمَلِكُ (Elmelik) (El-Melik) kelimesinin ne anlama geldiğini sormak istiyorum. Hangi ayette geçiyor bu kelime? İlk ayette. Size kral hakkında ne demiştim? Bir Krallık ne ile tanınır? Sembollerle.

الْقُدُّوسُ (el-Kuddûs) (El-Kuddüs), bu ne anlama geliyor? Kutsal olan, saf olan, tüm saflığın kaynağı. الْعَزِيزُ (el-‘Azîz) (El-Aziz) ne anlama geliyor? Güçlü. Otorite. Üstesinden gelinemeyecek olan. Hükümdar. Yönetici. الْحَكِيمُ (el-Hakîm) (El-Hakim)? Hikmetli olan, hikmetli hakim, Allah’ın dört ismi değil mi? Tamam, biz birinci ayette değiliz, ikinci ayetteyiz, değil mi?

  • Peygamberin yaptığı ilk şey nedir? يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ (Yetlû aleyhim âyâtih) Onları Allah’ın sembolleri ve ayetleri ile tanıştırıyor. Ve kral الْمَلِكُ (El-Melik); ayetleri ile tanınır.
  • Peygamberin yaptığı ikinci şey nedir? Onları arındırır. Allah’ın ikinci ismi neydi? Temiz olan. الْقُدُّوسُ (El-Kuddüs).
  • Peygamberin yaptığı üçüncü şey nedir? Onlara yasayı öğretir. Kanun nereden gelir? Otoriteden gelir. Otoriteniz yoksa yasanız da olamaz. الْعَزِيزُ (El-Aziz).
  • Peygamberin yaptığı son şey nedir? Onlara ne öğretiyor? Hikmetin nereden geldiğini. الْحَكِيمُ (El-Hakim).

Allah’ın ne yaptığını görüyor musunuz? (Onlara Allah’ın ayetlerini okur.), yani ( الْمَلِكُ (Elmelik) ) El-Melik’in ayetlerini. (Onları arındırır.) Yani ( الْقُدُّوس (el-Kuddûs) ) El-Kuddüs. (Onlara kitabı öğretir.) Yani ( الْعَزِيز (el-Azîz) ) El-Aziz’in kitabını. (Onlara hikmeti öğretir.) Hikmet kelimesi, yani ( الْحَكِيم (El Hakîm) ) El-Hakim. Sübhanallah!

Bugün biri bana sordu, ”Neden bu şekilde sıralanmış?” Sanki Peygamberin (sav) yaptığı şey, Allah’ın isimlerinin sırasını insanların hayatında canlandırıyor gibi. Aslında Peygamberin görevi El-Melik, El-Kuddüs, El-Aziz, El-Hakim gerçekliğini oluşturmak ve bunu yaptığınızda gerçekten “tesbih” yapmış olursunuz, gerçekten “tesbih” yapmış olursunuz. Sübhanallah!

Bu sadece küçük bir kısmı.

‌هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ

​(Hüve ellezî bease fî el-ümmiyyîn resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkîhim ve yuallimuhumu el-kitâbe ve’l-hikmeh)

‍(Cuma, 2)

Dört adım. İlk iki adımın manevi, sonraki iki adımın ise entelektüel olduğunu fark edeceksiniz. Bu da gerçekten harika. İlk iki adımda ayeti duyuyorsunuz, ayetler güzelce okunuyor, arındırıyor. Bu manevi olana ve kalplere yönlendiriyor ve sonraki iki adım ise aklı temizlemektir, değil mi? Böylece aslında kalpler ve akıllar, hepsi bu ifadelerde ele alınmış oluyor.

Ancak bu son kısım, وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (Ve in kânû min kabl lefî dalâl mubîn) (Cuma, 2) Arapça öğrencileri bunu bilmek isteyebilirler, bu ayetteki ” إِنْ (İn) ” kelimesi şart manası taşımaz, “eğer” manasına gelmez. Çünkü ayetin devamında ” لَفِي (lefî) ” kelimesindeki ” ل (Le) ” harfi, ayetin başındaki ” إِنْ (İn) ” kelimesinin şart anlamı taşımadığını kesinleştirir. Aslında bu kullanım ” إِنَّهُمْ (innehum) ” kelimesinin bir çeşit kısaltmasıdır. Buradaki ” إِنْ (İn) “in tercümesi, ”Kesinlikle, bundan önce uzun bir süre boyunca, açık bir sapkınlık içinde kaybolmuşlardı.” Bu, Arapların Peygamberimiz gelmeden önce uzun bir süre boyunca tamamen kayboldukları anlamına gelir.

Size “kayıp” kelimesinden biraz bahsedeceğim. İbrahim (as) ile bu ayet arasındaki ilişkiyi size açıklayacağım ki bu son derece önemli. İbrahim (as) ile bağlantısını anlamadan bu ayeti geçemeyiz. Öyleyse, ilk olarak genellikle sapkınlık olarak tercüme edilen ضَلَالٍ (dalâl) kelimesi hakkında konuşalım. Biz bu kelimeyi Fatiha Suresi’nde, غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (Ğayri el-mağdûbi aleyhim ve lâ ed-dâllîn) (Fatiha, 7) ayette de okuyoruz.

ضَلَل (Dalal) Büyük bir kaya olsa, örneğin düz yüzeyli bir kaya olsa ve altından su aktığını bilmiyorsanız o suya erişmenizin hiçbir yolu yoktur. Su orada ama sizin işinize yaramıyor çünkü dev kaya yüzünden ulaşamıyorsunuz. Bu tür suya ضَلَل (Dalal) denir, orada ama ne yazık ki kayıp durumda, ne yazık ki ondan faydalanılamaz. ” الضَّلَال (Ed Dalâl) ” kelimesi ise insanların inşaat için kullanmak istediği kayalar gibi bir anlam taşır, ama bazen kayalar vadinin dibinde çok derinlerinde kalır. Oradadırlar ama işe yaramazlar çünkü onları vadiden köye taşıyamazsınız çünkü onlar kanyonun dibindeler değil mi? Onlar “ضَلَل (Dalal)”dir çünkü… Benzer şekilde, “ضَلَّ الشَّيْءُ (Dalleş-Şey’)” fiili bir şey saklandığında veya kaybolduğunda kullanılır. Saklandı ve gizlendi gibi ve eğer siz kaybolursanız, bir anlamda kaybolmak sizi işe yaramaz hale getirir, değil mi? İşte bu yüzden “ضَلَال (dalâl)” kelimesi kullanılır.

Bu aslında bir şeyin başka bir şeyin içinde kaybolması anlamına da gelir. Sütün içindeki su gibi, ama ayrılmaz hale gelirler. Buna da “ضَلَل (Dalal)” denir. Birini diğerinden ayırt edemezsiniz. Birbirleriyle karışmışlardır. “ضَلَل (Dalal)” kavramı aynı zamanda her çeşit şeyi birbiriyle karıştırdığınız anlamına da gelir. Araplar; Yahudi dininden bazı parçalar, Hristiyanlardan bazı izler, İbrahim’in (as) dininden bazı izler, diğer bazı Pagan toplumlardan, Yunan toplumlarından, Roma toplumundan… bazı özellikler almışlardır. Tüm bu farklı dini gelenekleri tek bir karmakarışık din haline getirmişlerdir. Hepsi su ve süt gibi birbirine karışmış, değil mi? Bu da aynı zamanda ضَلَال (dalâl)’dir, kafa karışıklığıdır.

Kur’an’ın isimlerinin birinin niçin “فُرْقَان (Furkan)” olduğunu biliyor olabilirsiniz. Kur’an’ın isimlerinden biri الْفُرْقَان (el-Furkân) ne demek biliyor musunuz? الْفُرْقَان (el-Furkan) ayrılık anlamına gelir. ضَلَال (dalâl) her şeyin birbirine karışması, الْفُرْقَان (el-Furkan) ise ayrılmasıdır. Ve bu arada, “آيَاتِهِ (âyâtihî)” ifadesine bakarsanız. يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ (Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim) Aslında تَزْكِيَة (Tezkiye) arındırmak anlamına gelir, yani pis olanı temiz olandan ayırırsınız. Bu da kelimenin tam anlamıyla temizliğin yani تَزْكِيَة (Tezkiyet)’nin manasıdır. Arındırma, bu şeyleri birbirinden ayırmaktır.

İbrahim (as) ve İsmail’in (as) Duası

Bu dört maddelik ifadeyi ilk kez binlerce yıl önce İbrahim (as) Kabe’yi inşa ettiğinde duymuştuk. İbrahim (as) Kabe’yi inşa ettiğinde Allah’a dua etti ve İsmail ile beraberdi. Bu gerçekten çok önemli. Kiminle birlikteydi? İsmail’le, tamam. İbrahim’in (as) tek çocuğu İsmail miydi yoksa başka çocuğu var mıydı? İshak daha sonra doğuyor, İshak daha sonra. Yani genç İsmail’in yanında duruyor. Biliyorsunuz, onun kurban edilmesi gerekiyordu ama o sınavı geçtiler. Allah, İbrahim’i İsmail ile birlikte Kabe’yi inşa etmekle görevlendirdi.

Onlar Kabe’yi inşa ederken birlikte bir dua ettiler. İbrahim (as) ve İsmail (as) beraber dua ettiler:

‌رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولًا مِّنْهُمْ

​(Rabbenâ veb’as fîhim Rasûlen minhum)

‍(Bakara, 129)

Kendi çocuklarıyla alakalı dua ettiler. İbrahim ve İsmail’in çocuğu demek bu İsmail’in çocuklarından demektir. Bu önemli çünkü daha sonra İbrahim’in (as) hangi çocuğu doğacak? İshak. Bu dua İshak’tan gelecek çocuklarla ilgili değil çünkü bu dua İbrahim ve İshak’ı bir araya getirmiyor. Bu dua, İbrahim ve İsmail’i birleştiriyor. Nereden biliyoruz bunları birleştirdiğini? رَبَّنَا (Rabbenâ) “Rabbimiz!” diyor. Bizim derken kimden bahsediyor? Benim Rabbim değil, bizim Rabbimiz. Peki bu dua kimi içeriyor? İbrahim’i ve İsmail’i içeriyor. Bakara 129’dan önceki ayetleri incelerseniz, neden bu kişinin İsmail (as) olduğunu görürsünüz.

Tamam, peki hangi duayı yaptılar? Dediler ki: وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولًا مِّنْهُمْ (Veb’as fîhim resûlen minhum) (Bakara, 129) ”Onların arasından bir elçi çıkar.” Bugün bu ayet size tanıdık geliyor mu? Binlerce yıl önce ikisi bir dua ettiler, bu evi inşa ettiğimiz bu çorak çölde ve buraya yerleşenler arasından bir elçi çıkar. يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ (Yetlû aleyhim âyâtik) (Bakara, 129) ”O senin ayetlerini onlara okuyacak.” Bu tanıdık geliyor mu? Sonra dediler ki, burayı dikkatli dinleyin, وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Ve yu’allimuhumül-Kitâbe vel-Hikme) ”Onlara kitabı ve hikmeti öğretecek.” Bu tanıdık geliyor mu? وَيُزَكِّيهِمْ (Ve yuzekkîhim) ”Onları arındıracak.” Bu tanıdık geliyor mu? Tamam, bu kısım harika: إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (İnneke Ente’l-Azîzü’l-Hakîm) (Bakara, 129) ”Sen Aziz ve Hakim olansın.” Şuna bir bakın.

Bundan sonra inceleyeceğimiz bir sonraki ayet:

‌وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

​(Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim ve huve’l-Azîz’ul-Hakîm)

‍(Cuma, 3)

Önceki ayet de şöyle bitmişti:

‌يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

​(Yusebbihu Lillâhi mâ fîs-Semâvâti ve mâ fîl-Ardıl-Melikil-Kuddûsil-‘Azîzil-Hakîm)

‍(Cuma, 1)

Binlerce yıl önce İbrahim ve İsmail bir dua ettiler. Peki bu dualarında Allah’a hangi ismiyle yakardılar? الْعَزِيز (el-Azîz) (El-Aziz) ve الْحَكِيم (El Hakîm) (El-Hakim) isimleriyle. Ancak bir fark var. Farkı görebildiniz mi? Sıralama değişti. Dört madde vardı, eğer onlara A-B-C-D derseniz bu A-C-D ve B gibi görünüyor. يُزَكِّيهِمْ (Yuzekkîhim) kısmı şimdi başta değil sonda. Gördünüz mü?

Bakara suresindeki başka bir ayet… Bu sefer Allah konuşuyor. Bu İbrahim’in veya İsmail’in konuşması değil. Allah doğrudan konuşuyor. Allah diyor ki: كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولًا مِّنكُمْ (Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum) (Bakara, 151) ”İşte içinizden size böyle bir elçi gönderdik.” يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا (yetlû aleyküm âyâtinâ) ”Size ayetlerimizi okuyor.” وَيُزَكِّيكُمْ (ve yuzekkîkum) ”Sizi arındırıyor.” وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Ve yuallimukum el-Kitâb ve el-Hikme) ”Size kitabı ve hikmeti öğretiyor.” وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ (Ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn) (Bakara, 151) “Kendi kendinize bilemeyeceğiniz şeyleri öğretiyor.” Bu tanıdık geliyor mu? Bu derste çalıştıklarımızla aynı sıra: يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmet)

Tamam, bir yere daha bakalım. Bu dördüncü. İlkine biraz önce baktık ama şimdi bakacağımız dördüncüsü. Al-i İmran suresi (164. Ayet): لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ (Lekad mennallâhu ale’l-mu’minîn) ”Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur: إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ (İz bease fîhim resûlen min enfusihim) Kendi içlerinden bir peygamber çıkararak; يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yu’allimuhumu el-kitâbe vel-hikme) Tanıdık geldi mi? وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (Ve in kânû min kabl lefî dalâl mubîn) ”Halbuki onlar bundan önce tamamen sapıklığa düşmüşlerdi.”

Dört kez bu ayet geçiyor ve bunların üçünde Allah konuşuyor. Bir tanesinde kim konuşuyor? İbrahim ve İsmail konuşuyor ayrıca İbrahim ve İsmail’in konuştukları tek sefer de diğerlerinden farklı. Mesele şu ki… Neden farklılar? Bunun, surenin geri kalanında çalıştığımız şeyle bağlantısı nedir? İbrahim’in (as) binlerce yıl önce atamız İsmail (as) ile birlikte söyledikleriyle bağlantısı nedir?