Şimdi sıradaki ayete geçiyoruz.

‌ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ

​(Zâlike fadlu Allahi yu’tîhî men yeşâ’)

​”İşte o Allah’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, çok büyük lütuf sahibidir.”

‍(Cuma, 4)

İlk önce Fadl kelimesinin manasını anlamanızı istiyorum. Ben onu iyilik olarak tercüme ediyorum. فضل الإزار (Fadl el-izâr), burada إزار (İzâr) uzun elbise veya kraliyet ailesinin arkasından sarkıttığı pelerin gibi manalara gelir. Görmüşsünüzdür, siz film izlemezsiniz ama hanedandan birinin veya uşağının yürürken elinde tuttuğu giysidir. Böyle kumaş fazlası olan kısımlara Fadl denir. فواضل المال (Fevâdıl el-mâl) ise bir işten veya mülkten kazanç elde etmektir. Yani sizin kârınız, ekstra kazancınız veya satışlarınız Fadl’dır.

Mesela Amerika’da, devlet bazen verginizi ödedikten sonra size para iadesi yapar. Vergi iadesi alırsınız. Bu verginin ödemesini geri aldığınızda bu da kısmen Fadl’dır. Yani bu Fadl sizin beklemediğiniz veya beklenenin üzerinde olan şeydir. فضله على غيره (Fadluhu alâ ğayrihî) birini birinden üstün tutmaktır. Bir kişiye diğerinden daha fazla fırsat sunmaktır. Bu önemli bir kelime ve bu ayete geçmeden önce neden böyle olduğunu size göstereceğim.

Allah İsrailoğulları hakkında ne dedi?

‌وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ

​(Ve ennî faddaltukum alel-âlemîn)

​”Ben size fazladan fırsatlar sunarak sizi diğer milletlere üstün kıldım.”

‍(Bakara, 48)

Allah’ın İsrailoğulları’na söylediği buydu. Onlara diğer bütün kavimlerden daha fazla peygamber gönderdi. Onlara diğer kavimlerden daha çok şans tanıdı. Onlar çok kez Tevrat’ı tahrif ettiler, çok kez de Tevrat onlar için yeniden eski haline getirildi. Allah, tüm bunlardan önce onlara ümmilerin içinden bir peygamber gönderdi ardından tüm kavimlere kapıları açtıktan sonra Fadl kelimesini kullandı. İşte bu Allah’ın Fadl’ı (lütfudur). Fadl kelimesi burada özellikle önemli çünkü… Fadl bir toplumdan diğerine taşınmış.

Ayrıca size bu sure silsilesi içinde Hadid suresinden de bir kısım göstermek istiyorum. Son ayetten bahsediyorum aslında:

‌لِّئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَىٰ شَيْءٍ مِّن فَضْلِ اللَّهِ وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

​(Liellâ ya’leme ehlul-kitâbi ellâ yakdirûne alâ şey’in min fadlillâhi ve ennel-fadla biyedillâhi yu’tîhi men yeşâ’u vallâhu zûl-fadlil-azîm)

‍(Hadid, 29)

Size Hadid suresi ile ilgili özet bir bilgi vereyim. Bu sure 57. sırada, Cuma suresinin sırası ise 62 idi. Burada Allah… Kitap ehli yani Hıristiyan ve Yahudiler; kendilerinden son derece emin bir şekilde “sizde bir şey yok, sizin kitabınız da peygamberiniz de bir hiç” diyorlar ve görmezden geliyorlar, çünkü onlara göre bu imkansız. “Bizim şu ümmi (cahil) Arapların bir peygamberi olacak öyle mi? Yok artık canım! Onlar niye kutsansın ki, neleri var ki?” Onlar bu düşük seviyeli toplumların kutsanmış olmasını kabul edemediler. Bu sebeple Allah’ın göndermiş olduğu bu ilahi kelamın içeriğini bir an bile durup düşünmeye zaman ayırmadılar. Hiç itibar göstermediler, göz ucuyla bile bakmadılar.

Bu kelamı umursamadıkları zaman ise Allah diyor ki: “Bu kibirli kişilerin cezalarından birisi de; Allah’ın nimetlerinden çoktan mahrum kaldıklarının farkında bile değiller ve bu nimetlerden nasiplenemeyecekler. Çünkü Allah nimetini istediğine verir.” Müfessirler buradaki nimetin Kur’an olduğunu söylüyorlar. Neyi kaybettiklerini dahi bilmiyorlar. Hiçbir fikirleri yok. Allah diyor ki içlerindeki bu kibirli kişiler neyi kaybettiklerini bile anlamayacaklar. Bu da onlara bir cezadır. Allah, aralarından meraklı olanları ise dine muhatap eder. Allah bunu başka yerlerde de izah ediyor.

Ama bu kısım, aralarından üstünlük hissine kapılmış olanlar hakkında ve Muhammed’e (sav) verilmiş olan şey ise değersiz(!) En azından onların sahip olduklarından daha aşağı seviyede bu yüzden onu dikkate almıyorlar(!) Allah da buyuruyor ki: “Evet önemsemiyorsunuz ama ben de sizin bu tavırlarınızdan dolayı bunu dikkate almanıza müsaade etmeyeceğim.” İşte bu, o kişilerin kaybetmiş olduğu Fadl (Allah’ın lütfu).

Şimdi bakalım Allah kendi lütfu ile alakalı ne buyuruyor:

‌يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ

​(Yahtassu birahmetihî men yeşâ’u)

​”O rahmeti ile istediği kişiyi özel olarak seçer.”

‍(Al-i İmran, 74)

Kur’an’da izah edilen başka yerler vardı.

‌وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

​(Ve Allahu zû’l-fazli’l-azîm)

​”Allah sonsuz lütuf sahibidir.”

‍(Al-i İmran, 74)

‌يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ

​(Yudhilu men yeşâ’u fî rahmetihî)

​”O, dilediğini rahmetine kavuşturur.”

‍(Şura, 8)

‌وَالظَّالِمِينَ أَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

​(Vaz zâlimîne e’adde lehum azâben elîmâ)

​”O, zalimler için acı veren bir azap hazırlamıştır.”

‍(İnsan, 31)

Buradaki düşünce, Peygamberin sadece Araplar için gönderilmemiş olması. Tüm insanlığa gönderildi ve rahmetin kapısı tüm insanlığa açık. Allah bunu Kur’an’da Hz. Peygamber (sav) hakkında birkaç yerde söylüyor.

‌وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

​(Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil-âlemîn)

​”Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”

‍(Enbiya, 107)

Önemli olan, başka bir ayette ise:

‌وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

​(Ve mâ erselnâke illâ kâffeten lin-nâsi beşîran ve nezîran ve lâkinne eksera en-nâsi lâ ya’lemûn)

​”Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”

‍(Sebe, 28)

İslam’ın Evrenselliği ve Kültür

Burada duymanızı istediğim şey arkadaşlar; özellikle genç öğrenciler, üniversite öğrencileri, genç hanımlar ve beyler… Bir şeyi anlamanızı istiyorum: İslam evrenseldir, evrensel olarak gönderilmiştir. Arap kültürü değil. Arap kültürü, Arap kültürüdür. Allah Endonezya kültürünü yaratmıştır, Sri Lanka kültürünün, Hindu kültürünün, Afrika kültürünün gelişmesine de izin vermiştir.

İslamiyet, dünyada herkes Arap entarisi giysin diye gelmemiştir. “Hey, Araplar Suudi Arabistan’da ne giymişler? Hemen taklit edeyim. Çünkü daha iyi Müslüman olmak istiyorum.” İslam bu yüzden gelmemiştir. İslamiyet’in amacı bu değildir. Ama bu fikri biz geliştirdik. Ne kadar Arap gibi görünürsek -hatta tüm Araplar gibi de değil, Körfez Arapları gibi görünürsek- o kadar iyi Müslüman oluruz. Bu fikir nereden türedi bilmiyorum ama Kur’an’dan türemediğine eminim. Hatta sahabiler, Arap sahabiler bile Roma’ya gidince Romalı kıyafeti giydiler. Kur’an onlara sadece “nasıl” örtünecekleri konusunda rehberlik etti, ne giyecekleri konusunda değil.

Bu beni üzen bir durum çünkü bazen bir genç delikanlıyla karşılaşıyorsun. Arapça tek kelime bilmiyor, dine dair bir bilgisi yok ama bakıyorsun Körfez Arapları gibi geziniyor. Sen Kosovalısın kardeşim, neden böyle giyiniyorsun? Arapça olarak “Esselamu aleyküm aziz kardeşim!” diyor. “Aleyküm selam…” deyince de “Hayır, hayır Arapçam bu kadardı. Sadece daha çok şey gibi konuşmak istedim…” Sadece kendi kültürel selamlaşmandan “Bro! (kardeşim)” desen de olur, “ya ahi”, bro demekten daha İslami değil. Bu şekilde de güzel, sorun yok.

Bir şekilde şöyle düşünür olduk: Arap kültürünü ne kadar taklit edersen o kadar iyi bir Müslüman olursun. Bu kültür daha üstünmüş gibi. İslam aslında en alttakine geldi. Allah buyuruyor ki: Kur’an ümmi bir topluma gönderilmiştir. El-illiyyin olanlara değil, ümmi (cahil) olanlara geldi. Onlar tarihi mirası olmayan bir kavimdiler sonra Allah onları yüceltmeye karar verdi. Sonuç olarak da diğer tüm kavimleri yüceltmiş oldu. Ama trajik bir durum var bu kısımda. Ayetlerde bu ders kime veriliyor? Az önce anlattım, kim daha iyi olduğunu düşünüyor? İsrailoğulları.

Elhamdülillah şimdi buradan ders aldık: Artık hiçbir Pakistanlı bir Bangladeşliden daha üstün olduğunu düşünmüyor. Artık hiçbir Endonezyalı bir Malezyalıdan daha üstün olduğunu düşünmüyor veya hiçbir Malezyalı, Hindistanlı Malezyalılardan üstün olduğunu düşünmüyor. Artık bunu hiç düşünmeyecekler. Arnavutlar ve Kosovalılar her konuda eşitler. Cezayirliler, Faslılar, Tunuslular hepsi dost oldular. Hiç kimse bir diğerinden daha iyi olduğunu düşünmüyor. Katarlılar, Suudlar… değil mi? Herkes birbiriyle geçiniyor. Kimse bir kişinin kendinden değersiz olduğunu düşünmüyor. Hindistanlı Müslümanlar, Pakistanlı Müslümanlar hepsi sonsuza dek dostlar. Değil mi?

Bütün mesele şu ki; farklı kültürlerden, farklı çevrelerden olan insanlar, farklı kıyafet giyenler, farklı yemekler yiyenler, farklı diller konuşanlar… bir noktada birleşiyorlar ve bir şey onları tamamen eşit kılıyor. İşte bu şey İslam. Eğer hepimiz buna sarılmazsak… Bu arada bu şu demek değil; hepimiz aynı giyinelim, aynı görünelim, aynı konuşalım. Allah’ın yaratmasında çeşitlilik var, bu onun tasarımı. Ama eğer biz, diğerlerinden daha üstün olduğumuzu düşünerek kendi kültürel unsurlarımızı diğer kültürlerden üstün tutarsak, kültürel mirasımızı böyle görürsek; evimizde ve ülkemizde yaptığımız şeyler yeterli değilmiş gibi bunu mescitte de taşımak istiyoruz, Allah’ın evine, Allah’ın evine!

Belli başlı bazı ülkelerde camileriniz olabilir ve o civarlarda çoğunluğu oluşturan bir topluluk bulunabilir. Mesela Steinway Caddesi’ne giderseniz orada bir sürü Faslı var ve Fas mescidi diyebileceğiniz mescit var ama oraya başka insanlar da gidiyor, çünkü orası Allah’ın evi. Günümüzde bazı yerlerde olan şey şu, başkaları oraya gittiğinde onlara şöyle bakıyorlar: “Kardeşim! Namazı yanlış kılıyorsun.” Kendilerinden birisi yapsa bunu söylemezler ama yabancı birisini ya da başkasını gördükleri zaman uyarırlar. Şu an olan şey şu; bir ırk, başka bir ırkın varlığından rahatsız olmaya başlıyor.

Ama diğer yandan bir lütuf çeşidi daha var: İsrailoğulları, kendi içlerinden bile daha çok bilgi sahibi olanların diğerlerinden üstün görüldüğü bir düşünce geliştirdiler. Bilgi sahibi olanlar olmayanlardan daha yüce. Sonra kendi aralarında şiddetli anlaşmazlıklar çıktı. Ama hamdolsun (!) Müslümanlar neyi asla yapmazlar? Mesela bir mescide gittiniz, orada namaz kılanlar gibi namaz kılmadığınız zaman veya sakalınız oranın standart sakal uzunluğuna uymadığı zaman şöyle demeye başlanıyor: “Ha şu çocuk mu? Gördüm. Evet o maalesef cehenneme gidecek. Çünkü cennetlikler gibi giyinmemiş ve belli ki kimse ona bu bilgiyi vermemiş.”

Ümmet, kendini diğerlerinden üstün görme hastalığına yakalandı. Size şunu diyebilirim ki; Allah İsrailoğullarının da bu zihniyete sahip olduğuna işaret etti ve Allah bu zihniyeti düzeltti, sonra da dini tüm dünyaya yaydı. Şimdiyse her birimiz çok sayıda İsrailoğulları haline geldik. Maalesef durum bu ve bunu söylemek beni çok incitiyor.

Tanımlayamadığın bir problemi çözemezsin. Bu konuda Efendimizin (sav) bir hadisi var: الْمُؤْمِنُ مِرْآةُ الْمُؤْمِنِ (El-mu’minu mir’âtu el-mu’mini) “Mümin, müminin aynasıdır.” Eğer aynanın üzerinde leke varsa ayna bu lekeyi gösterir ve maalesef benim gördüğüm, canımı yakan leke şu ki; biz milliyetçi olduk, kabileci, aşırı kabileci olduk. Dini anlayış biçimimizde son derece kibirli olduk.

“Kendi şeyhimden öğrendiğime göre bu haktır, bu demektir ki hepiniz batıl yoldasınız. Hepiniz yanlış biliyorsunuz, hiçbiriniz haklı olamazsınız. Size karşı biz, herkese karşı ben!” şeklindeki zihniyeti yıkmak için geldi İslamiyet. İslamiyet’in geldiği ilk zamanları bir hatırlayın, şöyle durun olduğunuz yerde ve sadece o zamanları düşünün. Hayret edeceksiniz. Resulullah (sav) veda hutbesini verdiğinde أَلَا لِيُبَلِّغِ الشَّاهِدُ مِنْكُمُ الْغَائِبَ (Elâ liyubelliği eş-şâhidü minkumu el-ğâib) “Burada olanlar olmayanlara anlatsın.” Karşısında kaç kişi vardı, binlerce kişi mi? Onların hepsi aynı bilgi seviyesine mi sahipti? Binlerce kişi yani. Sizce? Aynı mıdır değil midir? Bazı kişiler daha çok biliyordu, bazısı daha az. Şöyle dedi mi?: “Birisi ile paylaşacaksan onları buraya getir ki en bilgili kişilerden öğrensinler, yoksa sakın bir şey paylaşma, bir şey söyleme.”

İslamiyet tabii yollarla yayıldı. Eğer birisi iki tane sure biliyorsa gitti ve ne yaptı? İki tane sure öğretti. Bazısı Kur’an’ın tamamını biliyordu. Sonra ne yaptı? Kur’an’ın tümünü öğretti. Bazıları ise sadece namaz kılmasını biliyordu. Gitti ve neyi öğretti? Nasıl namaz kılınacağını. Bu kadar! Öğrendiğim şey bu, ben de bunu paylaşıyorum. Böylece İslami bilgiler tabii yollarla yayıldı. Bunlar İslam’ın ilk zaferleridir. İşte bu şekilde yayıldılar. Peki biz birkaç yüzyıl sonra ne yaptık?

“Hayır, hayır, ben sana nasıl namaz kılınacağını öğretemem. Sertifikam yok, namaz kılma konusunda 4 yüksek lisansım yok. Nasıl namaz kılınacağını öğretemem. Ben mi sana Fatiha suresini öğreteceğim? Hayır, hayır… Konu Fatiha’ya geldiği zaman en fazla bir Hıristiyan kadar biliyorum ya da bir Yahudi veya ateist kadar biliyorum. Nasıl cüret ederim? Senin doktoralı birine gitmen gerekiyor ki sana Fatiha suresinin okunuşunu öğretsin.” Çıldırmışlar yahu! Bu akıl dışı.

İslamiyet böyle başlamadı. Allah’ın lütfunu alıp ortadan kaldırdık. İnsanlar azar azar öğrendiler ve “eğer birisine öğreteceksem daha fazla öğrenmem gerekiyor bu benim sorumluluğum” dediler. Herkes bireysel sorumluluk aldı. Peki biz ne yaptık? “Hayır, hayır… Sorumluluk alimlere ait. Ben bir şey yapmak zorunda değilim.” Her Müslümanın belli bir seviyede dini eğitimi olması gerekiyor ki başkalarına yardım edebilsin. Anlıyor musunuz? Ancak bu şekilde yardım edebilirler. Herkes alim olmak zorunda değil. Hepimiz alim olmak zorunda da değiliz ama herkes öğrenmek zorunda. Herkesin öğrenebileceği birileri olması gerekiyor ki ona gidip soru sorabilsin. Mesela birisi bana geliyor, soruyor ama ben cevabı bilmiyorum. Sonra gidip başkalarından öğreniyorum ve gelip bunu paylaşıyorum. Bu kişinin onuruyla veya egosuyla da alakalı bir şey değil.

Asıl problem bir grup insanın gelip “Ne olursa olsun bize gelin ve bize sorun, bizden öğrenin, bize sormazsanız yanlış yönlendirilirsiniz.” demesi. Öyle olunca bu insanlar kendilerini üstün görürler ve kendi seçkin sınıflarını oluştururlar, tıpkı önceki dinlerde olduğu gibi. Alimler, diğer insanlar ve her kademe ile şeffaf bir bağlantı olmalı. Açık bir iletişim ağı gibi. Eksiğimiz bu.

Şuradaki açık davete bakın:

‌وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَٰئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ

​(Ve men yutı’ı Allâhe ver-rasûle fe ulâike mea ellezîne en’ame Allâhu aleyhim)

‍(Nisa, 69)

Her kim Allah’a ve Resulü’ne itaat ederse… Allah burada hangi etnik grup, hangi millet gibi bir kısıtlama yapmış mı? Burada açık bir davet var. “Her kim Allah’a ve Resulü’ne itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdirler.”

‌وَحَسُنَ أُولَٰئِكَ رَفِيقًا

​(Ve hasune ulâike rafîkan)

​”Bunlar ne güzel arkadaşlardır.”

‍(Nisa, 69)

Manası da şudur, eğer sen bu kişilere katılırsan iyi bir insansındır ve sıddıklar, şehitler ve hatta peygamberlerle beraber aynı grup içerisinde değerlendirilirsin. Cennette de onlarla beraber olabilirsin.

‌ذَٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللَّهِ

​(Zâlikel-fadlu minallâh)

​”Bu Allah’ın lütfudur.”

‍(Nisa, 70)

El-fadl kelimesi burada tekrar geçmiş. Burada açık bir davet var. Sadece İslam’ı kabul edenlere ait değil. Bir şekilde peygamberlerin dahi arasında olabileceğin açık bir davet. İşte bu Allah’ın lütfu. Tarihimizdeki bütün kahramanlara katılabiliriz. Onlarla beraber olabiliriz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhâ ellezîne âmenû) İşte bu da lütfun başka bir yönü. Burası lütfun korkutucu yönü, lütfen dikkatli dinleyin. Lütfen bu kısmı dikkatle dinleyin.

‌يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا

​(Yâ eyyuhâ ellezîne âmenû)

​”Sizden iman edenler!”

‌مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ

​(Men yertedde minkum an dînih)

​”Sizden her kim dininden dönerse”

Dininden geri adım atmaya başlıyorsun.

‌فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ

​(Fe sevfe ye’tî Allahu bi kavm)

​”Allah yeni bir kavim getirecektir ki”

‌يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ

​(Yuhıbbuhum ve yuhıbbûn)

​”Allah’ın onları sevdiği, onların da Allah’ı sevdiği (bir kavim)”

‍(Maide, 54)

Yani Allah açıkça şöyle diyor: “Sen dinden geri adım atıyorsun çünkü beni yeterince sevmiyorsun. İşte bu yüzden dininden dönüyorsun ama eğer sen beni yeterince sevmezsen orada benim onları sevdiğim, onların da beni sevdiği bir toplum da var. Yine de geri adım atmak istiyorsan sıkıntı yok bu senin kararın. Ama bu davet senin ırkına has değil, bütün dünyaya açık. Yalnız sana mahsus değil. Bu herkese açık.”

Bunun bir yanı güzel, bir yanı ise bizi vazgeçilebilir yapıyor. Anlıyorsunuz değil mi? Bu demek değil ki Pakistanlılar, Bangladeşliler, Mısırlılar, Faslılar Allah’ın kitabının yegâne muhafızı. Allah fikrini değiştirip “Ben 100 yıl sonra Almanları sizinle yer değiştireceğim.” diyebilir. “Artık dinimi onlar muhafaza edecek. Sizi İtalyanlarla yer değiştireceğim. Şimdi de onlar benim dinimi muhafaza edecekler.” Allah bunu yapabilir, önceden yapmış da zaten. Tatarlar mesela. Başlarda büyük çoğunluğu Müslümanları katlederken sonraki yüzyıllarda resmen İslam sancağını taşıdılar. Allah bir toplumu tamamen başka bir toplumla yer değiştirdi.

‌فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ

​(Fe sevfe ye’tî Allahu bi kavmin yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehu ezilletin alâ el mu’minîne e’ızzetin alâ el kâfirîn)

‍(Maide, 54)

Onlarda sevdiğim şey nedir? Neden onları sizinle değiştireceğim? Bunların sahip olup sizin sahip olmadığınız değer ne? Onlar inananlara karşı alçakgönüllü, düşmanlara karşı da sert olacaklar. Peki şimdi Müslümanlar ne hale geldi? Birbirlerine karşı son derece sertler, düşmanlara karşı ise çok anlayışlılar. Öyle değil mi?

Allah şöyle buyuruyor:

‌أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

​(Ezilletin alel-mu’minîne e’izzetin alel-kâfirîne yujâhidûne fî sebîlillâh)

​”Allah yolunda cihat ederler.”

‌وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ

​(Ve lâ yehâfûne levmete lâimîn)

​”Hiç kimsenin kınamasından korkmazlar.”

‍(Maide, 54)

Onlar eleştiriden korkan insanlar olmayacaklar. Bu sözlerimi iyi özümseyin, kaç insan eleştiriden korktuğu için İslam’dan yüz çeviriyor? Aile eleştirisi, iş yerindeki eleştiriler, üniversitedeki eleştiriler, otobüsteki yolcuların eleştirileri… Hayır, ben bunu yapamam. Allah ne buyuruyor? Eğer geri adım atmak istiyorsan bu senin tercihin. Allah da senin yerine; sevdiği, onların da kendisini sevdiği yeni insanlar getirir.

Bir zamanlar bir konuda çok zorlanan biriyle tanıştım. Mesela kadınlar başörtüsü konusunda farklı farklı sebeplerden dolayı zorlanıyor. Yüzlerce kız kardeşimiz ile konuştuktan sonra bunun için tek bir sebebin olmadığını anladım. Onları çok iyi anlıyorum. Ancak o sebeplerden birisi gerçekten de inanılmazdı. Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım. Bu yüzden size de anlatacağım. Dedi ki “Benim yaşadığım yerde sadece köylü ve eğitimsiz kadınlar başörtüsü takarlar. Yani ben bir başörtülü kadın gördüğümde cahil bir kadın aklıma geliyor, ben de cahillerden sayılmak istemiyorum bu yüzden başörtüsü takmıyorum.” Vay be, bunu ilk kez duyuyorum. Aslında bunu benle paylaşması bayağı dürüstçeydi. Çünkü bu tarz çirkin bir görüşe sahip olan insanlar genelde bunu paylaşmıyorlar. Sadece bilirsiniz işte şahsi birkaç sebepten falan, diyorlar. Aslında bu seferki oldukça açık ve dürüstçeydi, buna saygı duyuyorum ve öte yandan, başörtüsü taktığı için üniversite başvuruları kabul edilmiyor. İş başvuruları başörtülü olduğu için kabul edilmiyor.

Ama bu durumda Allah bir kapıyı kapatır sonra binlerce başka kapı açar.

‌وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ

​(Ve yerzukhû min haysu lâ yahtesib)

‍(Talak, 3)

Hesap etmediği yerden rızıklandırır, sonradan eğitimine devam eder ve bir bakmışsın en yüksek dereceyle doktora unvanı almış. Birçok ülkede başörtülü hanımlar böyle. Şu duruma bak, bir tane kadın eğitimsiz insanlarla aynı görülmek istemiyorum diyor. Diğer bir yandaysa başka bir kadın eğitimini tamamlayamıyor. Tam tersi bir durum. Bir tarafta da en yükseğe ulaşan sözde cahil (ümmi) olan köylüler var. Kısaca, Allah bireyleri ve toplumları değiştirir. Bu bizim tavrımız diyorsan da Allah “Benim, senin tavrına ihtiyacım yok.” diyor. Git duruşunu başka yerde sergile, git TikTok’ta göster. Allah böyle demiyor tabii ki ben bu şekilde ifade ediyorum.

‌ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ

​(Zâlike fadlu Allahi yu’tîhî men yeşâ’)

‍(Maide, 54)

İşte aynı kelimeler: “Allah dilediğine lütfunu verir.” Bizim üzerinde durduğumuz konu da bu değil mi? Allah diyor ki kapıları bütün milletlere açtım, işte lütuf budur. Bu arada eğer geri adım atarsan Allah’ın lütfunu ihsan etmek için seçebileceği başka birçok millet var. Allah lütfunu dilediğine verir.

“Men Yeşâ” Kelimesinin Anlamı

Şimdi de Men yeşâ’u kelimesine geçelim. Men kelimesi ismi mevsuldur. Yeşâ kelimesi ise ismi mevsulun sıla cümlesidir. Buradaki iki lafız da “o”… teknik konular ama atlatırsınız sorun yok. Buradaki iki “o” zamiri, aynı anda iki mana ifade eder. Birincisi, lütfunu Allah istediğine verir. İkinci manası ise Allah lütfunu gerçekten isteyen o kişiye verir. Tekrar edeceğim. Allah, lütfunu gerçekten isteyen o kişiye verir.

‌وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

​(Vallâhu vâsi’ alîm)

‍(Maide, 54)

Şunu diyemezsiniz: “Ooo! Allah vereceği kişiyi seçmiş zaten. Ben ne yapabilirim ki?” Hayır, aslında sen istemedin çünkü eğer isteseydin sana vermemesi gibi bir durum söz konusu olmazdı. Sübhanallah!

Bir bakalım, tamam. İrade… Bu ayeti bitirmek istiyorum çünkü bir sonraki bölüme bir sonraki ayetle başlamak istiyorum. Çünkü bu biraz ağır olacak.

İrade iki kısma ayrılır. (تنقسم الإرادة إلى قسمين (Tenkasimu el-irâdetu ilâ kısmeyn)) Allah’ın iradesi… yani “Allah ister” diye tercüme ediyorum. İstemek kelimesi Arapçada 2 fiille ifade edilir: شاء (Şâ) ve أراد (Erâd). Yani Şâ Allah’ın istemesi, Erâd ise irade etmesidir. Ama bu ikisinin arasındaki fark nedir? İnce bir Kur’an ayrıntısı ama mealde sadece, “Allah istiyor” dendiğini görürsünüz ama aradaki farkı anlamanızı istiyorum.

Arapçada Şâ kelimesi شَيْء (Şey) kelimesinden gelir. Şey ne demek biliyor musunuz?

‌وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

​(Vallahu alâ kulli şey’in kadîr)

‍(Maide, 40)

“Bir şey, kesin bir şey.” Eğer Allah bir şeye karar verirse bu belirlenmiş, kesindir. Yani buradan hangi fiil gelir? Şâ.

Erâd fiiline bakarsak: Allah’ın bir şeyi irade etmesidir ama bu sana bağlıdır. Mesela Allah şöyle buyurur:

‌يُرِيدُ اللَّهُ أَن يُخَفِّفَ عَنكُمْ

​(Yurîdu allâhu en yuhâffife ankum)

​”Allah size kanunlarını öğretmek suretiyle yükünüzü hafifletmek ister.”

‍(Nisa, 28)

Allah yaşamınızı ne yapmak ister? Hafifletmek. Ama yükünün hafifleyip hafiflememesi kime bağlı? Sana bağlı. Çünkü eğer dinin kurallarını takip etmezsen hayatın kolaylaşmaz. Ama eğer “مَشِيئَة (Meşî’e)” olursa, “شَاءَ (Şâ)” (Allah isterse), sen buna uysan da uymasan da hayatın kesinlikle hafifler demektir. Bu garanti, kesin. Ama “إِرَادَة (İrâde)” şu demek, Allah bunu istemiş ama bu istemenin gerçekleşmesini sana bırakmış.

‌يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ

​(Yurîdu allâhu liyubeyyine lekum)

​”Allah size açıkça bildirmek ister.”

‍(Nisa, 26)

Yani Allah bir şeyleri size anlaşılır kılmak ister. Burada sana bağlı olan bir kısım var mı? Var, değil mi? Senin gidip o şeyi öğrenmen gerekiyor. Senin bir şeyleri açıklığa kavuşturmak için çaba sarf etmen gerek.

‌يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ

​(Yurîdu allâhu liyubeyyine lekum)

Eğer sen üzerine düşen şeyi yapmazsan o şey sana anlaşılır kılınmaz. Meşî’e olsaydı sen kendine düşeni yapsan da yapmasan da herkese açık olurdu. İşte bu Şâ ve Erâd kelimelerinin arasındaki fark.

‌ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ ۚ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

​(Zâlike fadlu Allâhi yû’tîhi men yeşâ’u vallâhu zû el-fadli el-azîm)

​”Bu, Allah’ın lütfudur ki onu dilediğine verir.”

‍(Hadid, 21)

…ve her kim lütfunu elde etmede istikrarlıysa ona da verir. Şâ güçlü, kati karar, sağlam bir azim… Allah nihai lütuf sahibidir. Birçok müfessir de tekrar tekrar buradaki lütuf kelimesinin Kur’an manasına geldiği yönünde yorum yapmıştır.

Allah nihai lütuf sahibidir. Allah’ın lütfu ise Kur’an’dır.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihi)

Allah’ın lütfudur,

‌وَيُزَكِّيهِمْ

​(Ve yuzekkîhim)

Allah’ın lütfudur,

‌وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ

​(Ve yu’allimuhumu el-kitâbe)

Allah’ın lütfudur,

‌وَيُزَكِّيهِمْ

​(Ve yuzekkîhim)

Allah’ın lütfudur. (Cuma, 2)

‌بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا

​(Bease fî el-ummiyyîn rasûlâ)

‍(Cuma, 2)

Resul’ün kendisi Allah’ın lütfudur. Yürüyen Kur’an, Peygamberimizdir (sav). Özetle, hepsi nihayetinde Allah kelamına dayanır ve işte Allah’ın lütfu budur ve kaçırdıkları şey budur.