Allah’a döndürüleceksiniz.
ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَىٰ
(Summe tureddûne ilâ)
(Cuma, 8)
Anlaşıldı mı? Allah, “Görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz,” demeyi tercih etti. Peki bunun konumuzla ne ilgisi var? İlgisi şu: Dışarıdan dindar görünüp de iç dünyalarında kalplerine işleyen bir imana sahip olmayanlarla ilgili.
فَإِنَّهُ (Fe innehû) Yani o kaçıp durduğunuz ölüm var ya مُلَاقِيكُمْ (Mulâkîkum) o sizi mutlaka bulacak.
ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَىٰ عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
(Summe tureddûne ilâ âlimil ğaybi veş-şehâde fe yunebbi’üküm bimâ küntüm ta’melûn)
Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O da size yapmakta olduklarınızı haber verecek.
(Cuma, 8)
تَفِرُّونَ مِنْهُ (Tefirrûn minhu) Kelimeleri ayırırsak, ف، ر، ر (f, r, r) kaçtığınız ölüm, “farfara” veya “ifarra” kökünden gelir. Hani gülerken dişleriniz görünür ve… Biri hızlıca hareket ettiğinde, ağzınız hareket edip “Ah, ah, ah!” dersiniz ya işte bu “farra” veya “ifarra”dır. “Farfara ba’ir”, devenin silkelenmesidir. الْمَفَرُّ (el-Meferr) ise kaçılacak, sığınılacak yer demektir. Aslında kelimenin bu anlamı o kadar da önemli değil.
Besili bir kuzu. Vay canına, gerçekten besili bir kuzu. Sanırım bu ismi almasının sebebi, çok şişman olduğu için, tüylerinin falan titremesi. Her neyse. Yani “farra”nın temelinde hızlı hareket eden bir şey vardır. Hızlıca koşmak, fırlamak gibi. Kaçmak da aynı şekilde “firar”dır.
فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ
(Ferrat min kasverah)
(Müddessir, 51)
değil mi? Yabani eşekler oradadır, aslanın geldiğini görürler ve tabanları yağlayıp kaçarlar. İşte bu da “farra” kelimesidir.
Allah, “Onlara söyle: ‘Hiç şüpheniz olmasın ki o kaçıp durduğunuz ölüm…'” İnsan ölümden nasıl kaçabilir ki? Aslında ölümden kaçmıyorlar. Ölüm hakkında konuşmaktan kaçıyorlar. Ölüme hazırlık yapmaktan kaçıyorlar. Ölüm gerçeğiyle yüzleşmekten kaçıyorlar. Kaçtıkları şey bu. Allah da diyor ki: “Bundan istediğiniz kadar kaçın.”
فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ
(Fe innehu mulâkîkum)
Hiç şüpheniz olmasın ki o sizi bulacak.
Arapça öğrencileri burada fark edecektir ki, “mülakikum” bir muzaf ve muzafun ileyh tamlamasıdır. Leka, yülaki, likaan ve mülakaten, fehüve mülakin. Bu, “leka” fiilinden türeyen bir ism-i faildir ve “karşılaşmak” anlamına gelir. Arapçada bir ism-i fail, “mülak” veya “mülaki”, muzaf olarak kullanıldığında, eylemin çoktan gerçekleştiği anlamına gelir. مُلَاقٍ (Mulâk) Yani إِيَّاكُمْ (iyyâküm) deseydi, bu “sizinle karşılaşacak” anlamına gelirdi. Ama “mülakikum” aslında “sizinle çoktan karşılaştı” demektir. Olup bitmiş kadar kesindir. Garantidir. Bunu an meselesi olarak düşünmelisiniz. Çoktan olup bitmiştir.
“Ona yardım edecek” demekle “O onun yardımcısıdır” demek arasındaki fark gibidir. “O onun yardımcısıdır” dediğinizde, çoktan yardım edilmiştir. “Ona öğretecek” dersem, öğretme eylemi henüz gerçekleşmemiştir. Ama “O onun öğretmenidir” dersem, öğretme eylemi halihazırda gerçekleşmektedir. O sizin “karşılayıcınızdır”. Sizinle karşılaşacak olan değil. Kelimenin tam anlamıyla “karşılayıcı” diyor ama asıl kastedilen, sizinle karşılaşacağıdır. Ancak kullanılan dil, bunu olmuş bitmiş farz etmenizi söylüyor. Olup bitmiş sayın. İşte bu şekilde ölümü an meselesi olarak düşünmeliyiz.
Sonra şöyle buyuruyor… Gelin “lakiye” kelimesine de bir bakalım. “Lakiye” aslında yolunuza çıkan, önünüze atılan bir şey demektir. “Laka yulaki” ise biriyle karşılaşmak, biriyle temas kurmak anlamına gelir. Mesela “ilka”, hani… Musa (as)’a asasını atması emredilmişti ya işte o ayet “elkiha ya Musa” (Tâhâ, 19) şeklindeydi. Yani “ilka” kelimesi bu anlamda, fırlatmak manasında kullanılmıştı. Dolayısıyla “laka” birine tesadüfen rastlamak, biriyle aniden karşılaşmak demektir. Bu yüzden düşman orduları birbiriyle çarpıştığında, buna aslında “telekki” denir. “İz yetelakkal mutelakkiyân”da olduğu gibi ya da aslında “iltika”.
قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا
(Kad kâne leküm âyetun fî fî’eteyni’ltekâtâ)
(Âl-i İmrân, 13)
Âl-i İmrân Suresi’ndeki ayetinde olduğu gibi. Müslümanlar ve düşman ordusu Bedir Savaşı’nda karşı karşıya geldiğinde, الْتَقَتَا (eltekâtâ) işte bu الْتَقَتَا (eltekâtâ) idi, değil mi? Aynı şekilde, okyanuslar birbiri ile çarpıştığında,
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
(Meracel-bahrayni yeltekıyân)
(Rahmân, 19)
Birbirlerine çarptıklarında… Bu da aynı kökten gelir. İşte ölüm de size aynen böyle, çarparcasına gelecek. Aniden karşınıza çıkacak, sizinle çarpışacak. Öyle önceden haber vererek ya da randevu alarak gelmeyecek. Bir anda karşınıza dikilecek.
ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَىٰ عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ
(Summe tureddûne ilâ âlimil ğaybi veş-şehâde)
Sonra döndürüleceksiniz.
(Cuma, 8)
Şimdi bu “döndürülme” kelimesine odaklanalım. “Ridda”, yüzünüzü geriye doğru çektiğinizde çenenizin geriye gitmesi, büzüşmesidir. “Radid” ise… Hangi organ büzüşüyorsa ona denir. “Radad”, su içen yani memelerini geriye çeken deve demektir. Ama asıl önemli olan “rududu dirahim” kavramıdır. Şöyle ki, birine sahte para verdiğinizde onu size iade eder çünkü o gerçek para değildir. “Bunlar gerçek Euro değil, üzerine bir E harfi çizip bana vermişsin” dersiniz. İşte bu “merdud”dur. Hiçbir değeri olmadığı için reddedilmiştir, iade edilmiştir.
Yani Arapça’da normal bir “geri dönme” kelimesi vardır, bir de değersiz olduğu için “iade edilme” vardır. Kusurlu olduğu için iade edilme… Biri size bir ürün gönderdiğinde… Burada Amazon var mı? Amazon kullanıyor musunuz? Tamam. Çünkü bazı ülkelerde Amazon yok. Çok şaşırdım, neyse. Deccal, her yerde olması lazım, neyse. Biliyorum, evet, benim tuhaf mizah anlayışım işte. Neyse. Diyelim ki Amazon’dan kusurlu bir ürün aldınız ve kusurlu olduğu için iade ettiniz. İşte o ürün “merdud” olur. Buna “merdud” denir. Yani bu “redd”dir, anlaşıldı mı?
Allah “Döndürüleceksiniz” buyururken, aslında kusurlu bir halde iade edileceksiniz demek istiyor. Bu insanlara adeta “Siz kusurlusunuz” deniyor. Eğer bu sadece normal bir dönüş olsaydı, “summe turcaun” denilirdi. Ya da “taudun”, farklı kelimeler kullanılırdı “tuadun” aslında… Ama buradaki ifade “turaddun”, ne kadar kusurluysanız o halinizle iade edileceğiniz anlamına geliyor. Yani Allah’ın huzuruna tertemiz çıkmayacaksınız, kirli bir halde çıkacaksınız; işte bu anlam “redd” kelimesinin içinde gizlidir.
Görünmeyeni ve Görüneni Bilene Döndürülmek
Şimdi, “Gizliyi ve aşikârı bilene döndürüleceksiniz.” kısmına gelelim. Allah’ın “gizliyi ve aşikârı bilen” demesi neden bu kadar önemli? Sadece “Allah’a döndürüleceksiniz” demek yerine… “summe turaddune ilallah” mantıklı mı? Allah, “gizliyi ve aşikârı bilene döndürüleceksiniz” demeyi tercih etti. Peki bunun konumuzla ne ilgisi var? İlgisi şu; dışarıdan dindar görünen, ama iç dünyalarında, kalplerine işleyen bir imanı olmayan insanlarla ilgili.
Allah’ın huzuruna çıktığımızda; dışarıdan ne kadar dindar göründüğüm, konuşmamın ne kadar dindarane olduğu, ibadetlerimi nasıl gösterdiğim… bunların hepsi شَهَادَة (Şehâde) kapsamındadır. شَهَادَة (Şehâde), gözle görülebilen demektir. Birinin namaz kıldığını, sohbet verdiğini, Kur’an okuduğunu, İslami bir şekilde giyindiğini görebilirsiniz. Bunları görebilirsiniz.
Peki göremediğiniz şey nedir? Birisi görünürde Allah’a ibadet ediyor ama içten içe ölümden kaçıyor olabilir, değil mi? Çünkü ölümden bu kaçış görünür bir şey değildir, görünmeyen bir şeydir. Kıyamet gününde ne ortaya dökülecek? Bu dünyada ortaya çıkamayan şey, yani görünmeyen kısımlar. Dikkat ederseniz Allah burada görünmeyene öncelik veriyor. الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ (El-ğaybi veş-şehâde) buyuruyor. Yani, “Görünmeyeni ve aynı zamanda görüneni bilene döndürüleceksiniz.” diyor. İkisi bir arada. Bu da bizi, kanunun lafzına ve kanunun ruhuna geri götürüyor. Kitap görünendir, hikmet ise onun görünmeyen ruhudur öyle değil mi? “الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ”.
فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا (Feyunebbi’ukum bimâ)… Bu arada, tezkiye de öyledir. Tezkiye… Gözle görülen fiziksel bir temizlik vardır, bir de görünmeyen manevi bir temizlik vardır, değil mi? Yani tüm bu kavramlar artık birbiriyle örtüşüyor.
فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
(Fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn)
Sonra yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.
Yine eylemlere dönüyoruz. Önce neye öncelik verdiğinizden bahsetti. Neye öncelik verdiğinizden… Sonra da “yapmakta olduklarınızı”, yani ne işler çevirdiğinizi söyleyecek. Tüm eylemleriniz bir bir önünüze serilecek. Yani başka bir deyişle, Allah sadece iman ettiğimiz iddiasıyla ilgilenmiyor, eylemlerimizin ne alemde olduğunu da görmek istiyor. Hani derler ya, sözünüzü eylemlerinizle destekleyin. Sadece lafla bırakmayın, icraata dökün değil mi? فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (Feyunebbi’ukum bimâ kuntum ta’melûn).
Ve son olarak, “amel” kelimesi hakkında kısa bir not: Amel bir şey yapmak demektir, fiil de bir şey yapmak demektir. Ancak bir şeyi düşünmeden yaptığınızda, bu bir “fiil”dir. Yani her eylem bir fiil olabilir. Şu an nefes almam benim için bir fiildir. Gözlerimi açıp sizi görmem bir fiildir. Ama aranızdan birini seçip özellikle ona bakarsam, işte bu bir “amel” olur çünkü bilinçli bir eylemdir. Yani amel, kasıt içerir. Fiil illa bir kasıt içermez ama amel kesinlikle kasıt içerir. Dolayısıyla Allah, size kasıtlı, bilerek ve bilinçli olarak yaptığınız şeyleri haber vereceğini söylüyor. Tamam mı?
Cuma Suresi İlk İki Bölümün Özeti
Şimdi en heyecan verici kısımlardan birine geliyoruz. Şimdi size birinci bölümün bir özetini yapacağım.
Birinci bölüm şöyleydi: Göklerdeki ve yerdeki her şey tesbih eder.
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
(Yusebbihu Lillâhi mâ fî’s-Semâvâti ve mâ fî’l-Ard)
Hatırladınız mı? Sonra O’nun mülkün sahibi, El-Melik olduğu geçiyordu. Sonra El-Kuddüs. Sonra El-Azîz. Sonra El-Hakîm. Sonra Allah, ümmiler arasından bir elçi gönderdiğini söylüyordu.
هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ
(Huve’llezî be’ase fî’l-Ümmiyyîne Resûlen minhum)
(Cuma, 2)
Öyle değil mi? يَتْلُو (yetlû) Sonra “عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ (Aleyhim Âyâtih)” yani ayetlerini okuduğunu söylüyordu. “وَيُزَكِّيهِمْ (ve yüzekkîhim)” onları arındırdığını… Bağlantıyı görebiliyorsunuz, değil mi? “وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ (ve yu’allimuhumu’l-Kitâb)” ki bu otoriteden gelir. “وَالْحِكْمَةَ (Vel-hikme)” onlara hikmeti öğrettiğini,
وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
(Ve in kânû min kablü lefî dalâlin Mubîn)
(Cuma, 2)
ve son olarak diyordu. Daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.
Önce kime bir elçi göndermişti? Ümmilere. Ve sonunda onların daha önce apaçık bir sapıklık içinde olduklarını anlattı. Ve en sonunda, “Başkaları da onlara katılacak” diyerek bitiriyor ve bunun Allah’ın bir lütfu olduğunu söylüyor.
وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
(Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim. Ve huvel azîzul hakîm. Zâlike fadlullâhi yu’tîhi men yeşâ’. Vallâhu zul fadlil azîm.)
(Cuma, 3-4)
Başlangıçta tüm gökler ve yer tesbih ediyordu, sonuna geldiğimizde ise dünyada tesbih edenlerin sayısı artıyor, değil mi? Çünkü ümmet büyüyor ve tesbih artıyor. Bu hangi bölümün özetiydi? Birinci bölümün. İlk dört ayetin. Pekâlâ.
İkinci bölümü de az önce bitirdik. İlk olarak;
مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
(Meselü’llezîne hummilû’t-Tevrâte sümme lem yahmilûhâ kemeseli’l-himâri yahmilü esfâran bi’se meselü’l-kavmi’llezîne kezzebû bi-âyâti’llâhi Vallâhu lâ yehdî’l-kavme’z-zâlimîn)
Tevrat’ın yükünü taşıyamadılar ve vahiyleri yalanladılar.
(Cuma, 5)
كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ (Kezzebû bi âyâtillâh) Tamam. الْقَوْمَ (El-kavm) Sonra Allah, وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (Vallâhu lâ yehdî’l-kavme’z-zâlimîn) diyor. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Değil mi?
Sonra Allah, “De ki, eğer Allah katında özel bir konumunuz varsa…” dedi. Bu özel konuma ne ad veriliyordu? Evliya. Değil mi?
قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
(Kul yâ eyyuhe’llezîne hâdû in ze’amtum ennekum evliyâu Lillâhi min dûni’n-Nâsi fe temennevu’l-Mevte in kuntum Sâdıkîn)
(Cuma, 6)
O halde neyi dileyin? Ölümü. Tamam.
وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ
(Ve lâ yetemennevnehu ebedâ bimâ kaddemet eydîhim)
(Cuma, 7)
Sonra Allah, أَبَدًا (Ebedâ) diyor. Ellerinin önden gönderdikleri, yani öncelikleri yüzünden ölümü asla dilemeyecekler. وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (Vallâhu alîm biz-zâlimîn) Sonra Allah, “وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (Vallâhu alîm biz-zâlimîn)”, yani Allah zalimleri hakkıyla bilir, diyor.
Sonra “De ki, ölüm sizi bulacak” dedi. O kaçtığınız ölüm sizi bulacak ve sonra Allah size yapmakta olduklarınızı haber verecek. Öyle değil mi? İşte az önce işlediğimiz kısımlar bunlardı. Şimdi dikkat edin.
İlk şey neydi? Tevrat’ın yükünü taşıyamadınız ve vahiyleri yalanladınız. Dördüncü madde ise geçmişteki eylemleriniz yüzünden ölümü dilemeyeceğinizdi. Peki, bu geçmişteki eylemler neler? Bu geçmişteki eylemler neler? Tevrat’ın yükünü taşıyamamak ve vahiyleri yalanlamak, değil mi?
Söylediği ikinci şey, Allah’ın zalimler topluluğunu hidayete erdirmeyeceğiydi. Ve sonra da Allah’ın zalimleri hakkıyla bildiğini söyledi.
Söylediği üçüncü şey şuydu: “De ki: Allah dostu olduğunuzu farz ediyorsanız, ölümü dileyin.” Ve sonra şöyle diyor: “Ölüm sizi bulacak ve gerçekte yapıp durduklarınızı size haber verecek.”
Yani birinci ve dördüncü, ikinci ve beşinci, üçüncü ve altıncı maddelerin birbiriyle eşleştiğini fark edeceksiniz. Sübhanallah. İşte surenin ilk iki bölümü böyle.
Bu derslerde size göstermeye çalıştığım şey, aynı zamanda her bölümün sonunda da yapmaya çalıştığım -ki bir öncekinde yapmayı unuttum- Kur’an’ın nasıl bir düzene sahip olduğudur. Okurken bunu hissetmezsiniz. Kur’an’ın aslında böyle bir yapısı olduğunu ilk bakışta anlayamazsınız. Ve ben ne zaman bir sureyi incelesem, bir sure üzerinde çalışsam, aynı zamanda o surenin yapısı üzerinde de çalışırım. Allah argümanları nasıl kurguluyor? Bunlar nasıl inşa ediliyor?
Şimdi bunun ne kadar üç boyutlu bir yapı olduğunu görüyor musunuz? Yani nasıl… Siz böyle konuşabilir misiniz? Kur’an, Peygamber’e (sav), sözlü olarak indirilmiştir. Cuma Suresi tek seferde nazil olmuştur. O da surenin tamamını sahabeye okumuştur. Surenin ne zaman indiğini bir sonraki derste işleyeceğiz. Cuma ile ilgili ayetler geleceği için o hikayeyi sonraya sakladım, tamam mı?
Yani bu… Tek seferde inen bu sure yazılı mıydı yoksa sözlü mü? Sözlüydü ve ben bu sözün ne kadar muazzam bir düzene sahip olduğunu, ne kadar kusursuz bir yapısı olduğunu gösterebilmek için bir PowerPoint sunumu hazırlamak zorundayım. Aslında bu, Kur’an’ın sadece sözlü olmadığına, aynı zamanda yazılı bir metin olduğuna dair giderek artan bir kanıttır. O, اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ (El-levhil mahfûz)’da yazılıdır ve Peygamber (sav) tarafından sözlü olarak aktarılmıştır. Ancak bu sıradan bir söz değildir. Bu, Allah’ın yazılı kelamıdır. Sübhanallah.
Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerimize olsun.