أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَىٰ ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
(Cuma Suresi, 9)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlu’l ukdeten min lisânî yefkahû kavlî.
(Taha Suresi, 25-28)
الْحَمْدُ لِلَّهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ أَمَّا بَعْدُ (el-Hamdu Lillâhi, ve’s-Salâtu ve’s-Selâmu alâ Rasûlillâh, ve alâ âlihî ve sahbihî ecme’în. Emmâ ba’d.)
Tekrardan herkese selamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh. Bu derste dokuzuncu ayeti incelemeye başlayacağız. İlk işimiz, konunun nasıl değiştiğini ve Cuma Suresi’nin bu yeni ve son konusunun buraya neden yerleştirildiğini anlamaya çalışmak olacak. Bildiğiniz gibi Cuma Suresi sadece on bir ayetten oluşuyor. Bu derste dokuz ve onuncu ayetleri işlemeye çalışacağız. İnşallah bir sonraki derste de on birinci ayetle, surenin genel bir değerlendirmesiyle ve bazı ek bilgilerle konuyu toparlayacağız.
Şunu anlamanızı istiyorum; bir surenin içinde olup bitenleri anlamanın birden fazla yolu vardır. Kur’an’daki bir sure, bir kitaptaki “bölüm” gibi değildir. Bu yüzden birinci sure, ikinci sure, üçüncü sure şeklindeki ifadelerin “birinci bölüm, ikinci bölüm” diye çevrilmesini pek sevmiyorum. Çünkü “bölüm” kelimesi, doğası gereği herkesin bildiği belirli bir mantığa dayanır. Üçüncü bölüm demek, onun daha önce ikinci bölümde sunulan fikirlerin üzerine inşa edildiği anlamına gelir. Bir şekilde o önceki fikirlere bağlıdır. Eğer üçüncü bölümde, ikinci bölümden bir şeye tekrar değinilmesi gerekirse, meseleyi baştan sona yeniden anlatmaz. Sadece ufak bir atıf yapar ve konuya devam eder. Öyle değil mi?
Tanımı gereği bölümler kronolojiktir ve belirli bir gelişim sırası izlerler. Dolayısıyla bir kitaba başlayıp, ilk seksen dört bölümü okumadan doğrudan seksen beşinci bölüme atlayamazsınız. Bunun hiçbir mantığı olmaz.
Ama Kur’an’da biliyorsunuz ki, çocuklar bile Kur’an’ın sonlarındaki
قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ اللَّهُ الصَّمَدُ
Kul Huve Allahu Ehad. Allahu es-Samed.
(İhlas Suresi, 1-2)
ayetlerini veya
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
İnnâ a’taynâkel kevser
(Kevser Suresi, 1)
suresini bilir. Bunlar Kur’an’ın sıralamasında son sureler olmalarına rağmen kendilerinden önceki metinlere bağımlı değillerdir. Değil mi? “Bölüm” tanımına pek uymazlar. Surelerin kendilerine has, eşsiz bir kimliği vardır.
Diğer bir mesele de şu; az önce bahsettiğim, bölümlerin kendi içindeki kronolojisiydi. Ancak tek bir bölümün içinde bile fikirlerin belli bir sırayla ilerlemesi beklenir. O bölümün tek bir ana konuyu ele alması gerekir. Değil mi? Eğer birden fazla konuyu işlemek isterseniz, bunları farklı bölümlere ayırırsınız. Normalde böyle yapılır.
Kur’an’da ise sıklıkla şu durumla karşılaşırız: Ortada tek bir sure vardır, ama o surenin içinde yirmi farklı konu olabilir. On beş farklı konu olabilir. İçinde sekiz farklı konu barındırabilir. Bir bölüm gibi gelmiyor insana. Adeta tek başına bir kitap gibi. Hatta kendi başına koskoca bir kitap gibi hissettiriyor. Hal böyleyken, bu farklı konuların neden hepsinin bir arada bulunduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Hem de bu şekilde? Neden buna “sure” deniyor? Bu yüzden artık “bölüm” kelimesini kullanmıyorum, “sure” kelimesini kullanıyorum. Surenin kendine has bir mantığı var. Kitaplarda, bölümlerde, şiirde veya diğer edebi türlerde karşılaştığınız mantıkla aynı değil. Onun kendine özgü bir standardı var.
Kur’an’ı incelerken yaptığımız hatalardan biri şu: Birincisi; edebiyat, şiir, öykü, roman, bilim, matematik veya fizik kitapları okumaya alışkınız. Hangi kitabı veya hangi konuyu okursanız okuyun, hepsinin belirli bir yapısı ve belirli bir düzeni vardır. Öyle değil mi? Zihinlerimiz bilgiyi bu şekilde işlemek üzere kurgulanıp programlanmıştır ve biz de bu beklentilerle Kur’an’a yaklaşırız. Ancak Kur’an açıkça bu beklentileri karşılamaz. Hal böyle olunca da Kur’an düzensizmiş gibi gelmeye başlar, alıştığımız o mantık silsilesini izlemediği için göze düzensizmiş gibi görünür.
Tarihimizde iki şey yaşandı. Tarihimizde yaşanan ilk şey, alimlerimizin bu fikri kabullenmeye başlamasıydı. Birçoğu, Kur’an’ın aslında mantıksal bir düzeni olmadığı fikrini benimsedi. Neden bu şekilde düzenlendiğini araştırmanın bir anlamı yok. Biz sadece her ayeti Allah’tan gelen ayrı bir ders olarak inceleyelim, bir sonraki ayeti Allah’tan gelen yeni bir ders, ondan sonrakini de yine yeni bir ders olarak ele alalım, dediler. Bazen bir ayetin diğerine bağlandığını görebilir ve bu bağlantıyı açıklayabiliriz. Ama bazen de bu bağlantıyı göremeyiz. Birbirinden tamamen kopukmuş gibi görünür. İşte bu noktalarda birçok alimin o ayetlerde ne olduğunu tartışmadığını bile görürsünüz. Sadece, “Şimdi Allah bundan bahsediyor” derler ama şunu sormazlar: “Neden bundan bahsediyor? Acaba neden, burada ne oldu da konu bir anda değişiverdi?”
Kur’an mealini okuyan biri olarak bile, hiçbir uyarı olmadan, aniden ve sarsıcı bir şekilde konunun değiştiğini fark edebilirsiniz. Bir şeylerin aniden değiştiğini hissedersiniz. Bu, aslında okuyucuyu adeta sarsmak için yapılmıştır. Kur’an tilaveti dinlerken olduğu gibi, değil mi? Belli bir akışı vardır, öyle değil mi? Özellikle de iyi bir kâriyse… Kur’an okurlar ve o sonsuz, kesintisiz akış devam eder. Hiç durmadan okumaya devam etsin istersiniz, değil mi? Ama meali okuduğunuzda şöyle dersiniz: “Bu çok bölük pörçük. Çok kopuk ilerliyor.” Ortada bir akış yokmuş gibi gelir.
Kur’an’daki düzeni anlamanın bir yolu olarak, bir surenin içinin ne kadar eşsiz bir şekilde düzenlendiğini anlatmıştım, değil mi? Bunu algılaması pek kolay değildir çünkü alıştığımız o A, B, C, D, E, F, G sırasıyla ilerlemez. A, B, C derken, ardından tekrar A, B, C diye ilerler. Ya da A, B, C dedikten sonra C, B, A şeklinde gider. Sadece A, B, C, D, E, F, G diye gitmesinden çok daha karmaşık bir yapısı vardır. Aynı türden bir yapı değildir. Ama bir yandan da bu yapı vardır ve üzerinde çalıştığım tüm surelerde bu tür yapıları gördüm.
Kur’an surelerindeki bu tür bir tasarımı açıklamaya çalıştım. Birçok kişi bunun üzerinde çalışıyor ve özellikle son otuz kırk yılda muhteşem ötesi işler başardılar. Kur’an’ın yapısal analizi üzerine epey bir çalışma yapıldı. Bence bu çok büyüleyici, çok ilginç bir çalışma alanı. Çok az da olsa, bunun bir kısmı klasik dönemde âlimler tarafından yapılmıştı, ama günümüzde artık Kur’an araştırmalarında başlı başına bir çalışma alanı haline geldi.
Doğrusal İnsicam
Fakat surelerin mantığının bir başka boyutu daha var, ben buna doğrusal insicam demeyi seviyorum. Doğrusal insicam şu anlama gelir: Konuşmama başladığımda, konuşmamın başı ile sonu arasında mantıksal bir süreklilik olmalıdır. B’ye geçebilmek için A’nın mantıklı olması, C’ye geçebilmek için de B’nin mantıklı olması gerekir ki argümanımın nereye vardığını görebilesiniz, değil mi? Bazen bir konuşma dinlersiniz, konuşmacı her şeyden bahseder, anlattığı her şey de gerçekten çok güzeldir ama konuşmanın sonunda şöyle dersiniz: “Peki ne anlattı?” Bilmiyorum ama harikaydı. İşte hatırlamıyorsunuz, çünkü metodik bir şekilde kurgulanmamıştı, düzenli değildi.
Ama mesela bir sınıftaki bir derste, okulda hocanızı dinlemeye gittiğinizde iyi bir öğretmenin bir planı olur. Konuya şu şekilde giriş yapacağım. Sonra örnekler vereceğim, ardından bir tekrar yapacağım ve tüm dersi özetleyerek bitireceğim. Kafalarında bir planları olur; A, B, C, D diye gider ve sonra tekrar A’ya dönüp her şeyi toparlarlar, değil mi? Buna ders planı denir.
Allah,
عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ
Alleme’l-Kur’ân
(Rahman Suresi, 2)
diyor ve burada
يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ
Yuallimuhumu’l-Kitâb
(Cuma Suresi, 2)
geçiyor. Onlara Kitab’ı öğretir. Öğretmek bir müfredat gerektirir. Konuşmak müfredat gerektirmez. Bir arkadaşınızla konuştuğunuzda bir plana ihtiyacınız yoktur. Öylesine konuşursunuz. Ama birine bir şey öğretirken, bir öğretmen kendi aklındakileri düşünmez. Bir öğretmen şunu düşünür: Bunu öğrencimin zihnine nasıl yerleştiririm ki orada kalıcı olsun?
Bu, birini bilgilendirmekten farklıdır. Mesela radyodaki veya internetteki haberler gibi; haberler size bir şey öğretmez. Haberler sadece sizi bilgilendirir. Ortada bir sürü bilgi vardır. Sizden bu bilgileri aklınızda tutmanızı beklemez. İlginizi çeken ufak tefek kısımları alır ve hayatınıza devam edersiniz. Belki de yüzde doksan beşini, yüzde doksan dokuzunu umursamazsınız. Haberler size şurada trafik var der, şurada kaza var der, şurada şu var der. Ama bahsettikleri bir yol vardır ki, o sizin gideceğiniz yoldur. Tek umursadığınız da budur. Tüm o bilgiler zihninizden uçup gider, çünkü haber bülteni sizi bilgilendiriyordur ama size bir şey öğretmiyordur.
Fakat bir öğretmen size bir şey öğrettiğinde, size öğretilen her şeyi hatırlamanızı ve yeri geldiğinde kullanabilmenizi bekler. Anlıyor musunuz? Burada daha derin bir ilişki var, çünkü hepsinde biri konuşuyor ve siz dinliyorsunuz. Bir öğretmen konuşuyor, siz dinliyorsunuz. Bir konuşmacı konuşuyor, siz dinliyorsunuz. Radyo konuşuyor, siz dinliyorsunuz. Hepsinde sadece veri alıyorsunuz, içeri atıyorsunuz. Zihninize bilgi giriyor. Ama “öğretmek” kelimesini kullandığımız an ortaya temel bir fark çıkar. Bakın, öğretmek için plan yapmak gerçekten önemlidir. İşin bir sonraki boyutu bu. Gerçek bir plan olmadan öğretim olmaz. Öğretmenin stratejisi vardır; bu dersin sonunda, öğrencilerimin kazanmasını istediğim bazı hedeflerim var der.
Peki, Kur’an’ın hedefleri nelerdir? Kur’an’ın hedeflerinden biri şudur:
لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Leallekum tezekkerûn.
(Nahl Suresi, 90)
Hatırlamak için çaba gösteresiniz diye. Allah, meseleleri sizin hatırlamanızı kolaylaştıracak bir şekilde sunmak istiyor. Elbette, Kur’an’ı ezberlemenin mucizevi bir şekilde bu kadar kolay olmasının sebeplerinden biri de, aslında bu derslerin sonsuza dek akılda kalmasının Kur’an’ın tasarımının bir parçası olmasıdır. Bu derslere ulaşmak için gidip de bir kitabın kapağını açmak zorunda kalmamalısınız. İçinizden öylece akıp gelmeliler. Arabayla eve dönerken öylece bir sure okuyuverirsiniz. Onu ezberlemişsinizdir ve öylece okursunuz, değil mi? Binlerce yıldır Müslümanlar, Kur’an’ın bir kısmını veya tamamını ezberliyorlar. O dersler onların bir parçası haline geliyor.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ
Ve lekad yessernâl Kur’âne liz zikr
(Kamer Suresi, 17)
Biz Kur’an’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Bu arada, bir şeyi kolaylaştırmak öğretmenin işidir, öyle değil mi? Çünkü konuşmacı anlattıklarını kolaylaştırmak zorunda değildir. Bir kral, söylediklerini kolaylaştırmak zorunda değildir. Ama bir öğretmen, öğrettiği şeyi kolaylaştırmak zorundadır. Allah burada bir öğretmen rolüyle konuşuyor.
Bir öğretmenin yaptığı diğer bir şey de… ki iyi bir öğretmenle kötü bir öğretmen arasındaki fark da budur. Kötü bir öğretmen, dünyada bunlardan çokça var, gelip sınıfta yerine oturur ve çocuklara “Üçüncü üniteyi okuyun” der. Sonra da kendi işine bakar. “Kendiniz öğrenin” der. Ya da “Sınav beşinci üniteden. Çalışın.” der.
— Peki, üzerinden geçecek misiniz? Anlamamıza yardımcı olacak mısınız?
— Hayır, kitap bilmeniz gereken her şeyi anlatıyor.
Başka bir deyişle, onların mantığı şudur: Bilgi elinizde olduğu sürece, gerisini siz halledersiniz.
Peki size ne olur? Okul yıllarında veya üniversitede bile, metni okursunuz, üniteyi okursunuz, tüm o bilgileri okursunuz, ama bunlar sadece birbirinden kopuk veri parçalarıdır, bir türlü anlamlandıramazsınız. Kafanıza yatmaz. Aralarında bir bağ kuramazsınız. Sonra gider, sizden daha iyi bir öğrenciye, bir eğitmene ya da stajyer falan olan birine, “Bunu anlamama yardımcı olur musun?” dersiniz. Beş dakika içinde o karmaşık üniteyi ele alıp ne yaparlar? Yardımcı olurlar. “Bak, bu konu, şu konuyla bağlantılı” derler. Kütüphanede öylece otururken şöyle dersiniz: “Haa, demek böyleymiş! İnanmıyorum. Neden en baştan böyle anlatmadılar ki? Neden doğrudan böyle söylemediler? Neden bu kadar zorlaştırmışlar?” Çoğunuz hayatınızda böyle anlar yaşamışsınızdır. Bazen hayatınızda öyle bir öğretmeniniz olur ki, karmaşık konuları alıp ne yapar? Kolaylaştırır, değil mi? Peki Allah ne yapıyor? Allah aslında meseleleri kolaylaştıracak bir şekilde öğretiyor.
Dün biri Kur’an’dan bahsetmişti, İtalya’dan, şu kötü pizzaların olduğu yerden gelen bir kardeşimiz, kendi ifadeleriyle, Kur’an’ın meseleleri karmaşık bir dille sunmadığını söyledi. Çok sadeleştirilmiş bir dille sunuyormuş. Bu gerçekten de doğru. Herhangi bir doktoralıdan çok daha fazlasını bilen ve hiçbir insanın sahip olamayacağı kadar geniş bir kelime dağarcığına sahip olan Allah, olabilecek en zor kelimeleri kullanabilirdi. Eğer Allah benimle Yahudi tarihi hakkında konuşmak istese, Yahudi tarihi hakkında, Britannica Ansiklopedisi’nden veya Yahudi tarihinin tüm ciltlerinden çok daha fazla bilgiye sahiptir. Tarihin kaybolmuş sayfalarını da bilir. Hepsini bilir. Dünya haritasını herkesten daha iyi bilir, değil mi? Yerin derinliklerine gömülmüş, harabeye dönmüş yerleri bilir ki biz onları henüz keşfedemedik bile. Kaybolup gitmiş kavimleri O bilir, biz bilmeyiz. Onlar hakkında çok daha sofistike, çok daha karmaşık bir şekilde konuşabilirdi, ama Allah Kur’an’da bize sadece bilgi vermeyi tercih etmedi. Bizi Kur’an’la eğitmeyi seçti.
Eğitimin ilk amacı hatırlamaktır, eğitimin ikinci amacı ise, ki Kur’an’da böyle görünüyor, düşünce yapınızı değiştirmektir. Allah, bilginin hacmiyle o kadar da ilgilenmiyor. Allah aslında nasıl düşündüğümüzle daha çok ilgileniyor. Bu gerçekten harika ve çok önemli bir nokta. Bilgiye takıntılı hale gelebiliyoruz. Arapça öğreneyim, tefsir öğreneyim, hadis öğreneyim, fıkıh öğreneyim, İslam tarihi öğreneyim, felsefe öğreneyim, karşılaştırmalı dinler tarihi öğreneyim. Öğren, öğren, öğren. Bilgi, bilgi, bilgi, bilgi. Ama aslında, her küçük dersin sonunda, öğrendiğiniz her bir şeyin sonunda sormanız gereken şudur: Bu benim düşünce yapımı nasıl değiştirdi? Düşünme biçimimi nasıl değiştirdi? Dünya görüşümün bir şekilde gelişmesi gerekiyor.
Cuma Suresi’nin Bölümleri
Bunu aklımızda tutarak, şunu bilmenizi istiyorum: Kur’an’daki her surenin belirli bir odak noktası vardır. Size belirli bir düşünce tarzını aktarmak ister. İncelediğimiz bu surenin son bölümüne başlıyoruz. Sure üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Allah, planının ne olduğunu, Peygamberine (sav) verdiği planı anlatıyor. Bu plan, son peygamberin insanlara kitabı ulaştırmasını ve onların da kitaplarıyla bir ilişki kurmasını sağlıyor. Bu ilişki dört bileşenden oluşuyor. Tek bir ilişki değil, dört farklı ilişkidir bu.
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumu’l-Kitâbe ve’l-Hikmeh
(Cuma Suresi, 2)
Sonra ümmet büyüyecek, ama bu ilişkinin dört unsuru sonsuza dek baki kalacak. Bunlar yerli yerinde kalmalı. Surenin ilk bölümünün konusu buydu. İşte Kitap’la gerçek bir ilişki bu şekilde kurulur.
İkinci bölüm ise konuyu tamamen başka bir yere taşıyor gibiydi. Peki nereye gittik? Yahudi tarihine gittik. Kendilerine Tevrat verilen ama onu gerektiği gibi taşımayan insanları okuduk. Aslında bunu şöyle tercüme edebiliriz: Onu taşıdılar ama aslında taşımadılar. Bunu size o zaman açıklamamıştım, Allah şöyle buyuruyor: “Kendilerine Tevrat’ın yükü verilip onu taşımayanların örneği…” Bu cümlenin sonunda, onu taşıdılar mı, taşımadılar mı? Taşımadılar. Ancak verilen örnek, yük taşımayan bir eşek değil. Verilen örnek, yük taşıyan bir eşek. Allah, taşıyor gibi göründüğünü ama aslında taşımadığını söylüyor. Taşıyor ama aslında taşımıyor. Anlıyor musunuz? Verilmek istenen ders şuydu: İşte kendilerine kitap verilmiş bir topluluk örneği. Şimdi size de Kur’an verildi. Sizden öncekilere Kur’an verilmemişti, onlara kendi Kur’an’ları olan Tevrat verilmişti. Onların da dört aşamalı bir süreci izlemeleri gerekiyordu. Ancak bu süreci izlemediklerinde kitap hâlâ ellerindeydi. Onu hâlâ taşıyorlardı ama aslında taşımıyorlardı. Bu ikinci bölüm aslında bize bir vaka çalışması sunmak içindi: İnsanlar kitabı gerektiği gibi taşımayı bıraktıklarında ne olur?
Kitabı gerektiği gibi taşımadığınızda bazı sorunlar ortaya çıkar. Ortaya çıkan sorunlardan biri şu: Sırf kitaba sahip olduğunuz için, Allah’ın sizi herkesten daha çok sevdiğini düşünmeye başlarsınız. Ne kadar kötü olursak olalım, sonunda nasıl olsa cennete gideceğiz, değil mi? İşte onlar bu zihniyeti geliştirdiler ve eğer biz de kitaptan uzaklaşırsak, biz de aynı zihniyeti geliştireceğiz. Onların yaşadığı ikinci şey ise ölümden gerçekten çok korkmaya başlamalarıydı. Ölümü sevmeleri gerekmiyordu, ama ölüm onları dehşete düşüren bir şeydi.
Kur’an’ın dünya görüşünü benimsediğinizde, fark ediyorsunuz ki Allah’ın bilmenizi istediği ilk şeylerden biri, bu zaman çizelgesinde şu konumdasınız; bu hikâye Âdem (as) ile nerede başladı? Nerede bitecek? Kıyamet gününde, Naim Cenneti’nde bitecek, değil mi? Biz de tam ortasındayız. Kur’an’ın yaptığı şey, size şunu fark ettirmektir: Hayatınız annenizden doğduğunuzda başlamadı. Hayatınız Âdem (as) zamanında başladı. Hayatınız oldukça uzun. Çok uzun zamandır devam ediyor. Şu anda sadece bir bölümündesiniz ve gelecek yeni bölümler var. Artık nereden geldiğinizi bildiğinize göre, nereye gittiğinize dair daha iyi bir fikriniz var. İşte bu, yaşam ve ölüm hakkındaki bakış açınızı değiştirir. Gerçekte kim olduğunuza dair bakış açınızı değiştirir. Hayatınız nerede başladı? Kimliğiniz nedir? Gerçeklikle ilişkiniz nedir? Bunlar değişir ve bunlar değiştiği için de tarihe bakış açınız değişir, geleceğe bakış açınız da değişir. Böylece artık ölüm sizi dehşete düşürmez. Ölümden kaçmazsınız. Sonsuza dek hayatta kalmaya çalışmazsınız. Artık bunları yapmazsınız. Çünkü ufukta bir buluşma olduğunu bilirsiniz. Varoluşunuz Allah ile bir buluşmayla başladı ve varoluşunuzun sonunda da yine Allah ile bir buluşma var. Başladığınız yer, varacağınız yerdir.
İşte bu yüzden biri vefat ettiğinde şöyle deriz:
إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn
(Bakara Suresi, 156)
“Allah’a aidiz” demek, aynı zamanda “Allah ile başladık” ve “başladığımız yere dönüyoruz” demektir. Kur’an,
كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ
Kemâ bede’ekum teûdûn
(A’raf Suresi, 29)
der. Sizi ilk başta nasıl yarattıysa, yine öyle döneceksiniz.
كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ
kemâ bede’nâ evvele halkin nu’îduh
Yaratılışı, her şeyin başladığı yere geri döndüreceğiz.
Bu bakış açısı sayesinde artık ölümden dehşete düşmüyorum. O sadece, gelecek olan pek çok bölümden biri. Daha önce pek çok bölüm vardı ve sonrasında gelecek bölümler de var, değil mi? İşte onlara olan buydu.
Cuma ve Toplanma Günü
Şimdi bu surenin son bölümü bize diyor ki; ikinci bölümde anlatılan hatalara düşmek istemiyorsanız, size yani bu ümmete bir çözüm sunacağım. Kitabınızla ve bu vahiyle ilişkiniz paslanmaya yüz tuttuğu her seferinde, birkaç günde bir bir araya gelip Kur’an’la ve Allah’la olan ilişkinizi onaracağınız bir çözüm sunacağım. Yaklaşmakta olan bir toplanma, yani Kıyamet Günü’nü de hatırlamış olacaksınız. Bu arada, bu 62. sure. 64. surede Allah Kıyamet Günü’ne “Yevmu’l-Cem” diyecek. Toplanma Günü. Yevmu’l-Cem. Bu gün, yani Cuma namazı ise Yevmu’l-Cuma’dır. Yevmu’l-Cuma’nın amacı, her haftanın sonunda bana Yevmu’l-Cem’i hatırlatmaktır. Peki Yevmu’l-Cuma’da müminler ne yapar? Kendi istekleriyle zikrin, yani Allah’ın kelamının huzuruna gelirler. Kıyamet Günü nedir? İnsanlık bir araya gelecek ve Allah onlarla konuşacak. Allah konuşacak, öyle değil mi? İşte Allah’a kendi isteğiyle gelen bu insanlara, Kıyamet Günü’nde bir nur verilecek.
Şimdi bu surelerde çizilen bu tabloyu, bu tasviri tamamlayalım. Bu sureler serisinin ilk suresi, 57. sure olan Hadid Suresi’ydi. Hadid Suresi’nde Allah gerçekten muazzam birkaç şey söyledi. Cuma Suresi’yle bağlantılı olanlardan biri şuydu:
هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَىٰ عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِّيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ
Huve’llezî yunazzilu alâ abdihî âyâtin beyyinâtin li yuhricekum mine’z-zulumâti ile’n-Nûr.
(Hadid Suresi, 9)
Önceki derste bundan bahsetmiştim. Kuluna indiren O’dur, yani Muhammed’e (s.a.v). Kuluna apaçık ayetler, Allah’tan gelen apaçık mucizevi işaretler, yani Kur’an’ı indirir. Muhammed’e (sav) Kur’an’ı indirir.
لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ
Liyuhricakum mine’z-zulumâti ile’n-nûr
Sizi türlü türlü karanlıklardan aydınlığa çıkarabilsin diye. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarabilsin diye. Buradaki tasvir şu; eğer Allah’a yaklaşıyorsanız, karanlıktan uzaklaşıp aydınlığa doğru yürüyorsunuz demektir.
Şimdi, 62. yani incelediğimiz surede Allah ne diyor?
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumu’l-Kitâbe ve’l-Hikmeh
وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
Ve in kânû min kablu lefî dalâlin mübîn
Bunu başka bir şekilde ifade edeyim. Sizi bu dört aşamalı süreçten geçiriyor, çünkü sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Elli yedinci surede giriş yapılan konu, şimdi altmış ikinci surede açıklanıyor. Burada Allah şöyle buyuruyor: Onlar tamamen yollarını kaybetmişlerdi.
وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
Ve in kânû min kablu lefî dalâlin mübîn
Tamamen yollarını kaybetmişlerdi. Musa’nın (as) ailesiyle birlikte çölde kaybolduğundaki durumunu gözünüzde canlandırın. Ona yol gösteren şey neydi? Uzakta ne gördü? Bir ışık gördü, değil mi? Bizler karanlıktayız, zulmet içindeyiz, dalalet içindeyiz ve sonra Allah yönümüzü bulalım, hidayete erelim diye bize nur (ışık) verdi.
Şimdi elli yedinci sureye geri dönelim. Allah Kıyamet Günü’nün geleceğini ve müminlerin o gün diriltileceğini söylüyor ve onların,
يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ
Yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim.
olacak. Önlerinden ve sağlarından yayılan bir nurları olacak. İçlerinden fışkıran bir nurları olacak. Bizden yayılan bu nur, kendi içimizden ve sağımızdan gelen bu nur, aslında iman nuru olarak tasvir edilmiştir; göğsümüzden yayılan iman nuru ve sağ elimizden yayılan salih amel nuru. Bu gerçekten muazzam, çünkü
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ
Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim.
buradadır ve
وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
Ve yuallimuhumu’l-Kitâbe ve’l-Hikme.
de burada, öyle değil mi? Kıyamet Günü’nde ihtiyacımız olacak nur da işte budur.
Şimdi, bu hayattaki o nuru korumamız gerekiyor. Allah, Hadid Suresi’nin sonunda,
يَجْعَل لَّكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ
Yec’al lekum nûran temşûne bih
(Hadid Suresi, 28)
diyor. “Size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur verecektir” diyor. Aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur bahşedecektir. Sonra Teğabun Suresi; daha ileride, Kıyamet Günü’nden “Yevmu’l-Cem” olarak bahseden aynı sure,
فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنزَلْنَا
Fe âminû billâhi ve rasûlihi ven nûri ellezî enzelnâ
(Teğabün Suresi, 8)
Allah’a inanın, O’nun elçisine inanın ve indirdiğimiz o nura inanın. Peki, Teğabun Suresi’ndeki bu nur nedir? Kur’an’dır. Kıyamet Günü’nde yürüyebilmek için bir nura ihtiyacım var. Peygamber insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarıyor ve şimdi Kur’an’ın bizzat kendisi bir nur olarak tasvir ediliyor.
Dolayısıyla bu nur zayıflayabilir. İnsanların içinde zayıflayabilir. Peki Allah ne yaptı? Bu nuru yeniden canlandırmak için çeşitli uygulamalar tesis etti. Beş vakit namaz, beş namaz. Allah, Nur Suresi’nde Kendi huzurunda namaz kılan kişinin misalini veriyor; ne ilginçtir ki ya da ne muazzamdır ki, o nur ayetinde, o nur bölümünde müminin göğsü, duvardaki bir oyuk olarak tasvir edilir. Eski evlerde mihraba benzeyen küçük bir şekil, duvarın içine bir oyuk yaparlardı. İçine bir mum koyabilirdiniz ve ışık o kavisli duvara çarpıp bütün eve yayılırdı. Allah bunun misalini verdi ve şöyle dedi: O oyuğun içinde duran bir kandil var ve ışığı bütün eve yayılıyor. Fakat Allah’ın tasvir ettiği o kandil ya da o oyuk, aslında göğüs kafesidir. Kandil de aslında kalptir. Kalp. Kalbin kendisine gelince, Allah bizi yarattığında ona bir nur verdi, ama sonra Allah yeni bir nur indirdi. Teğabun Suresi’nde neydi o nur? Kur’an’ın ta kendisi. Dışarıdan gelen bu nur onu aydınlatıyor, onu parlatıyor ve Allah buna,
نُورٌ عَلَىٰ نُورٍ
Nûrun alâ nûr
(Nur Suresi, 35)
diyor. Yani nur üstüne nur. İşte Allah’ın Nur Suresi’nde bize verdiği misal budur.
Şimdi, tüm bunları anladıktan sonra… Bu arada, o ayette,
رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ
Ricâlun lâ tülhîhim ticâretun ve lâ bey’un an zikrillâh
(Nur Suresi, 37)
İlginç.
تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ
Ticâretun ve lâ bey’
Burada بَيْعٌ (Bey’) kelimesini görüyorsunuz, bir sonraki ayette ise تِجَارَةٌ (Ticâreh) kelimesini göreceksiniz. Her şey birbiriyle bağlantılı, öyle değil mi? Kur’an’da gerçekten muazzam bir bağ var. Allah diyor ki: Öyle kimseler vardır ki, ne para, ne ticaret ne de alışveriş onları Allah’ı anmaktan alıkoymaz.
وَإِقَامِ الصَّلَاةِ
Ve ikâmis salâh
Ve namazı dosdoğru kılmaktan. Namazı dosdoğru kılmaktan.
فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ
Fî buyûtin ezinellâhu en turfea ve yuzkere fîhâ ismuh
(Nur Suresi, 36)
Öyle evler vardır ki, Allah oralarda isminin anılmasına ve o evlerin yüceltilmesine izin vermiştir. Allah hangi evlerden bahsediyor? Mescitlerden. Camilerden bahsediyor.
Cuma Namazı ve Manevi Bakım
Şimdi, meseleyi Cuma’ya getirecek olursak, size sunduğum tüm bu tasvirleri, nuru, imanı ve bunun nasıl bir şeye dönüşeceğini… Bu şu an manevi bir durum, şu an sahip olduğumuz bir nur. Bize bunun Kıyamet Günü’nde gerçek bir nura dönüşeceği söyleniyor ki o gün her yer zifiri karanlık olacak ve Kıyamet Günü’nde bu, gerçekten de içimizden yayılan bir nur olacak. Cuma’ya gelerek neyi güçlendirmeye çalışıyoruz? Nurumuzu. Nurumuzu pekiştirmeye çalışıyoruz. Her gün, günde beş vakit namaza durduğunuzda, nurunuzu bir miktar şarj edersiniz. Arabalarda da böyledir; her gün yakıt almanız gerekir, ama biraz daha uzun bir sürenin ardından yağ değiştirmeniz gerekir, biraz daha zaman geçince de genel bir bakıma ihtiyaç duyarsınız. Öyle değil mi? Her gün sağlıklı beslenmeniz gerekir, ama ara sıra diş hekimine gitmeye de ihtiyaç duyarsınız. Daha seyrek aralıklarla da kapsamlı bir diş temizliği yaptırmanız gerekir. Anlık bir bakım vardır, biraz daha uzun vadeli bir bakım vardır, bir de çok uzun vadeli bir bakım vardır, öyle değil mi?
Peki bir Müslüman için her gün yapılması gereken manevi bakım nedir? Beş vakit namazdır. Kalbi yavaş yavaş temizleyen şey budur. Bu, azar azar yapılan günlük bir detokstur. Sonra her hafta büyük bir detoks yapılması gerekir. Peki bu nedir? Cuma’dır. Cuma namazıdır. Cuma ile ilgili asıl muazzam olan şey şu ki, eğer incelerseniz Peygamberimizin (sav) günümüze tam olarak ulaşmış sadece birkaç hutbesi olduğunu görürsünüz. Bunun nedenine dair bir teorim var. Çoğu zaman, hutbe kısmında bile insanlara sadece Kur’an okuyordu. İnsanlara sadece Kur’an’ı hatırlatıyordu. Kelimenin tam anlamıyla, insanları topluyor ve
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ
Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumu’l-Kitâbe ve’l-Hikmeh
Cuma, ikinci ayet buluşması gibiydi. Her hafta ikinci ayeti bizzat yaşamaktı. Kur’an pekiştiriliyordu. Kur’an topluma adeta yeniden sunuluyordu.
Allah bu son bölümde bize diyor ki; eğer Cuma namazının ruhunu muhafaza ederseniz… Çünkü tekrar ediyorum, Allah’ın bize verdiği her şeyin bir şekli, bir de ruhu vardır. İçimizdeki nuru korumak aslında işin ruhuyla ilgilidir, öyle değil mi? Eğer Cuma namazının şeklini ve ruhunu muhafaza edebilirseniz, ikinci bölümde anlatılan insanların düştüğü o aynı tuzağa düşmezsiniz. İşte bu yüzden bu meseleyi çok ama çok ciddiye almalısınız.