‌فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللهِ

​(Fe’s’av ilâ zikrillâh)

‍(Cuma, 9)

Ayrıca صلاة (Salât) konusunu da henüz ele almadım.

‌اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ

​(İzâ nûdiye li’s-salâti)

‍(Cuma, 9)

Bu kısma döneceğim.

Önce size صلاة (Salât) hakkında bir şey göstereceğim. صلاة (Salât) kelimesini namaz olarak tercüme ederiz, değil mi? Kelime aslında الاصطلاء (El-Istılâ)’dan gelir. الاصطلاء (El-Istılâ) Arapçada ellerinizi ateşte ısıtmak ya da ateş ödünç almak anlamına gelir. Mangal ateşinden ateş almak gibi, meşaleni alıp ateşini yakabilirsin.

‌لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

​(Le’allekum tastalûn)

‍(Neml, 7)

Musa (as) ailesi çöl soğuğunda donarken bunu kullandı ve dedi ki: “Şu ateşin yanına çıkacağım ve yönü bulabilecek miyim bir bakacağım ve umarım ateşten de biraz alabilirim, böylece siz de biraz ısınabilirsiniz.”

لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (Le’allekum tastalûn) burada kullanılan صلاة (Salât) kelimesi ile aynı kökten gelir. Aynı kelime, cehennem ateşine atılan insanlar için de kullanılır:

‌تَصْلِيَةُ جَحِيمٍ

​(Tasliyetü Cahîm)

‍(Vakıa, 94)

Ya da:

‌اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ

​(İnnehum sâlûn-nâr)

‍(Sâd, 59)

صالوا (Sâlû) aynı kelimeden türüyor: صلاة ـ يصلي (Salât – Yusallî). Buradan da namaz kelimesini alıyoruz.

Namazın ısınma ve ateşle alakası nedir? Aslında burada kastedilen, bir şeyi ateşe koyduğunuzda ya da ısıttığınızda onun yumuşamasıdır. Isı, bir şeyi yumuşatır ya da bir çubuğu ısıttığınızda eğilmeye başlar değil mi? صلاة (Salât)’ın manevi anlamlarından biri, namazın yoğunluğunun sizi alçakgönüllü hale getirmesidir; namaz kalbinizi, düşüncelerinizi ve duygularınızı yumuşatır.

‌تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ

​(Takşa’irru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum sümme telînu culûduhum)

‍(Zümer, 23)

İnananların ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ (Sümme telînu culûduhum) “derileri yumuşar”. Yani bir detoks süreci yaşanır, namazda dururken eriyor gibi hissedersin ki bu inanılmaz bir histir.

Sonrasında, Hasan Cebel’in sözlüğünde… Bu biraz teknik ama gerçekten hoş bir şekilde ele almış. Bu yüzden sizinle paylaşıyorum. صلاة (Salât) kelimesinde ص (Sâd), ل (Lam) ve ي (Yâ) harfleri var ve Arapçada ا (Elif), و (Vav) ve ي (Yâ) sesli harfleri vardır. Buradaki seslilerden kurtulursanız geriye hangi sessizler kalır? ص (Sâd) ve ل (Lam). Arapça dil bilimindeki bir teori şöyledir: Eğer üç harf varsa ve bunlardan biri sesli ise, kalan iki sessize baktığınızda -bu durumda ص (Sâd) ve ل (Li)’a baktığınızda- bu iki harfi paylaşan herhangi bir kelime bu kelimeyle ilişkilidir. Dolayısıyla ص (Sâd) ve ل (Lam) ortak paydasını alırsanız ve başka bir sesli olan و (Vav) harfini kelimenin başına getirirseniz Arapçadaki başka bir kelime olan وصل (Vasl) kelimesine ulaşırsınız. Bu kelime صلاة (Salât) kelimesine de benzer çünkü içinde ص (Sâd) ve ل (Li) vardır. Birinin sonunda, diğerinin başında sesli harf vardır. Cebir çalışmak gibi dürüst olmak gerekirse, gerçekten harika ama her neyse…

Bu kelime, وصل (Vasl), bağlanmak anlamına gelir. و (Vav) harfi مثال الواوي (Misâl el-Vâvî) ismini alır ve dolayısıyla صلاة (Salât) da katılmak, bağlanmak anlamına gelir.

‌وَيَقْطَعُونَ مَا أمر الله بِهِ أن يوصل

​(Ve yakta’ûne mâ emera Allâh bihi en yûsal)

​Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar.

‍(Bakara, 27)

Namaza çağrıldığımızda ilk önce Allah’a bağlanırız ve buna bağlı olarak ikincil bir şekilde aslında birbirimize de bağlanırız.

‌واعْتَصِمُوا بحبل الله جميعاً

​(Va’tasımû bi-habli-llâhi cemî’â)

‍(Al-i İmran, 103)

Allah, teorik olarak “hep birlikte Allah’ın ipine sarılın” diyor.

‌ولا تفرقوا

​(Ve lâ teferrakû)

“Ve bölünmeyin.”

Herkesin bir arada Allah’ın ipine tutunmasının, bölünmemesinin fiziki göstergesi nedir? Cuma namazı, cuma namazı. Herkes bir arada, bölünmemişler ve hepsi Allah’ın ipine sarılıyorlar, değil mi? Yani bu bağlanma anlamı burada da var.

Namaza Çağrı ve Hutbe

Şimdi geri döneyim ve diğer bazı şeylerin üzerinden geçeyim.

‌‌إذا نُودِي لِلصَّلٰوةِ

​(İzâ nûdiye li-s-salât)

‍(Cuma, 9)

“Namaza çağrı yapıldığında…”

ل (Lam) aslında “amacıyla” anlamına gelir. Esas amaç namazın kendisidir ama biliyoruz ki cuma sadece namazdan ibaret değildir, başka ne içerir? Hutbe var, değil mi? Hutbe ve namaz.

Günde beş vakit namaz var. Cuma günü hangi namazı kılmıyoruz? Öğle namazını kılmıyoruz, öğle namazı dört rekat ama cuma namazı kaç rekat? İki rekat. Fakihlerimiz buna baktı ve dedi ki: Dört rekat öğlen namazını kılmamamızın sebebi; ikisinin hutbenin karşılığı, diğer ikisinin kıldığımız namazların karşılığı olmasıdır. Bu yüzden hutbe de namazın bir parçasıdır. Yani öğlenin iki rekatını aslında hutbeyle telafi ediyoruz.

Bu yüzden cuma namazına erken gelmek için elinizden gelen her türlü tedbiri almalısınız. Çünkü bu herhangi bir konuşma değil, bu durumda namazın bir parçası haline geliyor. Bu yüzden konuşmamalısınız ya da dikkatinizi dağıtmamalısınız, tıpkı namazda bunu yapmadığınız gibi. Namazın ortasında… Cevap vermeme izin verir misin Allah? Rükuya gidiyorum, sonra konuşuruz… Allahuekber. Bunu yapmazsınız. Bunları bir de nerede yapmamalısınız? Hutbede. Hatta bu, çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren öğretilmesi gereken bir şeydir. Hutbe diğer konuşmalar gibi değildir; başka zaman vaazlar veriliyor, insanlar birbirleriyle konuşuyor sorun yok ama hutbede konuşmamalısınız.

Hutbenin Dili

Size tartışmalı gelebilir ama yine de bu konudaki fikrimi sizinle paylaşacağım. Öğlenin iki rekatının artık hutbe ile eşdeğer olduğu varsayıldığı için hutbe de kutsal hale geldi, hutbe kutsal hale gelince onun Arapça olması gerektiği söylendi. Bu yüzden hutbenin Arapça olması gerektiğine dair fetva verildi aksi takdirde gerçekten bir hutbe olarak kabul edilemezdi.

Bu bakış açısıyla ilgili sorunum şu ki, Hz. Peygamber (sav) Arapça konuşuyordu çünkü Arap bir dinleyici kitlesine hitap ediyordu, bu birincisi. Hz. Peygamber’in (sav) hutbelerinin başlangıcında yaptığı gibi Allah’ı övmek ve Hz. Peygamber’e salavat getirmek; Arapça yapılmalı, bu Peygamberimizin (sav) güzel bir sünnetidir.

Ancak Arap ya da Arapça konuşan biri; gençlerimizin daha bağımsız olmaları konusunda, erken evlenmeleri için finansal sorumluluk kazanmaları konusunda onlara nasıl yardımcı olmamız gerektiğinden bahsetse ve bunu Arapça olarak bir Türk toplumuna ya da Bangladeşli bir topluluğa söylese Allah’ın ayetlerinden bir şey anlayabilirler mi? Anlayamazlar. Aslında sizinle paylaştığım örnek bir Kur’an ayetinden ilham alınmıştır; biliyorsunuz ki Kur’an, finansal bağımsızlık ve evlilikle ilgili konulardan bahseder. Bu, toplumun duyması gereken önemli bir meseledir. Ancak şimdi bu konuyu anlayamıyorlar çünkü yalnızca Arapça olarak ifade ediliyor.

Bununla ilgili sorun şu ki Allah hiçbir zaman “Arapça dilinin” kutsal olduğunu söylememiştir, kutsal olan “Kur’an’daki Arapça kelimelerdir.” Kur’an kutsaldır, Arapça değil. “كيف الحال يا حبيبي (Keyf el-hâl yâ habîbî)” (Nasılsın kardeşim?) demek daha İslami değildir; “How is it going bro?” (Nasılsın kardeşim?) demek… her ikisi de eşittir.

Biliyor musunuz bilmiyorum, Arapça konuşulmayan ama Arapçayı İslami dil olarak kabul eden bir ülkenin komik bir hikayesi vardı. O Müslüman ülkede bir sorun yaşadılar. Doğru düzgün umumi tuvalet olmadığı için insanlar duvarın birine gidip idrarını yapıyordu. Mide bulandırıcı. Sonra dev tabelalar koydular; lütfen buraya idrarınızı yapmayın, lütfen buraya işemeyin vb. Ama hala kimse dinlemiyordu, çok iğrenç değil mi? Bu yüzden birisi dahiyane bir fikirle ortaya çıktı: Hat sanatıyla Arapça olarak “İşemeyin!” yazdı. Sorun çözüldü. Çünkü insanların zihninde Arapçanın kendisi kutsaldır. “Estağfirullah!” dediler…

Bu yüzden Hz. Peygamber’in (sav) sünnetine uygun olarak hutbede hamd ve salavatın korunması gerektiğini düşünüyorum. Ancak hutbenin mesajının insanların anladığı dilde olması gerektiğine inanıyorum.

‌وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ

​(Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi-lisâni kavmih)

​İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik.

‍(İbrahim, 4)

Hutbe; insanların mesajı anlaması içindir, bu nedenle namazdan ayrılmıştır.

Cuma Günü ve İsrailoğulları’nın Şabat’ı

Neyse şimdi:

‌إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ

​(İzâ nûdiye li’s-salâti min yevmi’l-cumuati)

Kısmına gelelim. مِن يَوْمِ الْجُمُعَة (Min yevmil-Cumu’ah) sıradaki yer bu, “cuma gününün bir kısmı…” Bu gerçekten önemli çünkü bizden önce gelen ve kendilerine Tevrat verilmiş olan İsrailoğulları’na, kutsal günün bir bölümünde ibadet etmeleri söylenmemişti. Onların kutsal günü de Şabat/cumartesiydi. (السبت (es-Sebt)). Kendilerine bu gün boyunca ibadet etmeleri ve o gün tüm işlerini bırakmaları söylenmişti.

Bu konuda daha sonra ayrıntıya gireceğim ama şimdi size bir şey söyleyeceğim; Allah, Hz. Musa’nın (as) şeriatının bazı kısımlarını aldı ve hafifletti, daha kolay hale getirdi. Hz. Musa’nın (as) şeriatında Allah’ın hafiflettiği başka şeyler de var. Mesela sonradan açıklama getirilmiş… Örneğin size deveyi necis saydıklarını söylemiştim, ancak Allah Kur’an’da “Hayır necis değil, onu yiyebilirsiniz.” diye açıklıyor. Al-i İmran suresinde geçiyor. Benzer şekilde zorunlu oruç tuttukları günler vardı. Allah o günleri isteğe bağlı kıldı ama Ramazan orucunu zorunlu tuttu.

Bu arada bizim namazlarımız ve onların namazları hakkında birkaç şeyi belirtmekte fayda var. Onlar da bizim gibi rüku ve secde yaparlardı. Onlar da rüku ve secde yaparlardı ama öyle görünüyor ki onlar önce secde, sonra rüku yaparlardı. Biz bunun işaretini, meleklerin Hz. Meryem (as) ile konuşmasında görüyoruz:

‌وَاسْجُدِي وَارْكَعي مع الراكعين

​(Vescüdî verkeî mea’r-râkiîn)

​Secde et ve rüku et.

‍(Al-i İmran, 43)

Yani önce secde ediyorlar ve sonra rükuya gidiyorlar. Ama biz önce rükuya gidip sonra secde ediyoruz. Yani Allah namazın formatını değiştirdi.

Önceden Kudüs’e doğru namaz kılınıyordu; Allah bunu nereye doğru değiştirdi? Kabe’ye. Eskiden ayın orta üç gününde oruç tutarlardı ve Aşure gününde. Allah oruç günlerini hangi vakte değiştirdi? Ramazan’a. Ramazan’da oruç tutmayı farz kıldı. Yani Allah ne yapıyor? Başkenti değiştirdi, milli bayramı değiştirdi, değil mi? Kurbanı değiştirdi. Bazı şeyleri bıraktı ama her birinin şeklini değiştirdi. Bu ne biliyor musunuz? Bir ülkenin yeni bir başkenti olması, bir ülkenin yeni bir anayasası olması (Kur’an), bir ülkenin yeni… Bizim bağımsızlık günümüz yok, bağımsızlık ayımız var ve genellikle bir ülkenin bağımsızlık günü, anayasanın şekillenmesiyle kutlanır. Kur’an Ramazan ayında şekillendi yani nazil oldu. Dolayısıyla bizim bir bağımsızlık gününden ziyade bir bağımsızlık ayımız var. Bunu sonunda bayramla kutluyoruz, değil mi?

Ayrıca onlar Hz. İbrahim’e (as) sahip çıkıyorlar, Allah bize kurban bayramını verdi ve biz Hz. İbrahim’e (as) onların yapabileceğinden çok daha fazla sahip çıkıyoruz. Çünkü şimdi, milyonlarca ve milyonlarca insan hacca gidiyor ve her yıl bir Hz. İbrahim (as) toplantısı yaşanıyor orada, değil mi? Bu tam anlamıyla Hz. İbrahim (as) adına bir toplanma. Biz de kurbanı kimin kestiği gibi kesiyoruz? Hz. İbrahim’in (as). Böylece Hz. İbrahim’i (as) yeniden sahiplendik; Hz. İbrahim’in mirasını, duasını, orucunu ve son vahyi yeniden sahiplendik. Bunların hepsi yeniden sahiplenildi.

Aynı şekilde, onların Şabat günü vardı ve Allah kutsal günün artık Cuma olacağını söyledi, bunu da yeniden sahiplendik. Bir yeniden sahiplenilme süreci var. Bekle, peki ya Cumartesi ne olacak? Hayır, kutsal gün aslında cuma. Cuma günü. Ancak cuma gününün tamamı değil, sadece bir kısmı. Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

‌وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ

​(Ve yeda’ anhum ısrahum ve’l-ağlâl elletî kânet aleyhim)

‍(Araf, 157)

Allah kitap ehli hakkında, son Peygambere (sav) onların üzerindeki yükleri ve zincirleri kaldıran bir şey verdiğini söyledi. Onlar Şabat tarafından zincirlenmişlerdi; Allah bunu kaldırdı ve onları çok daha kolay bir şeye, yani cuma gününe davet etti.

Cuma Kelimesinin Kökeni ve Eski İsimleri

Bu yüzden bize dedi ki:

‌فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللهِ

​(Fe’s’av ilâ zikrillâh)

​Allah’ı zikretmeye koşun.

Bu arada, جمُعة (Cumu’a) kelimesinde م (Mim) harfi ‘u’ sesine sahiptir, değil mi? Beni Ukayl, Arap kabilelerinden biri, kelimeyi جمْعة (cum’a) olarak söylerdi (م (Mim) harfinin üstünde cezm ile), Pakistanlılar gibi. Dolayısıyla Beni Ukayl gibi konuşuyorsunuz aslında. Bunu zaten biliyorsunuz, düzeltmeme gerek yok. Hayır, جمُعة (Cumu’a) demelisiniz, demeyeceğim. جمْعة (cum’a) diyebilirsiniz, جمْعة (cum’a) demek de Arapçada yanlış değil, tamam mı?

Neyse, bu arada جمُعة (Cumu’a) kelimesi önceden عروبة (‘Urûbe) olarak adlandırılırdı. Bu da aslında rahatlama anlamına gelir. Evet, Arapçada eski adı olan عروبة (‘Urûbe) de oldukça güzeldi ama جمعة (Cuma) daha iyi. Birisi, “Hey, Aruba’ya gidecek misin?” diye sorsa, “Hayır, Bahama’ya gideceğim.” derdim.

Neyse, biraz daha “فاسْعُوا إِلَى ذِكْرِ اللهِ (Fe’s’av ilâ Zikrillah)” hakkında konuşalım; bu arada sadece bilginiz olsun diye, bu gün eskiden عروبة (‘Urûbe) olarak adlandırılırdı. Eski Araplarda haftanın günleri şöyleydi: Pazar günü اول (Evvel) olarak adlandırılırdı, Pazartesi أهون (Ehven) idi, Salı جبار (Cebbâr), Çarşamba دبار (Dubâr), Perşembe مؤنس (Mu’nis) ve Cuma عروبة (‘Urûbe) olarak biliniyordu. Cumartesi ise شيار (Şiyâr) olarak adlandırılırdı. Bu isimler eski zamanlarda haftanın günleri olarak kullanılıyordu.

Şimdi elbette günler, الأحد (el-Ehad) (pazar), الاثنين (El-İsneyn) (pazartesi), الثلاثاء (es-Selâsâ) (salı), الأربعاء (El-Erbi’â) (çarşamba), الخميس (El-hamîs) (perşembe), الجمعة (El-Cumu’ah) (cuma) ve السبت (es-Sebt) (cumartesi) olarak adlandırılıyor. Ama ilginç bir şekilde, السبت (es-Sebt) (cumartesi) kelimesi aynı kalmış; السبت (es-Sebt) İbranicede ‘Şabat’, İngilizce İncil’de ise ‘Sabbath’ olarak bilinir. Bu aslında Arapça سبت (Sebt) kökünden gelir. سبت (Sebt) kesmek anlamına gelir; örneğin:

‌وجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا

​(Ve ce’alnâ nevmekum subâtâ)

‍(Nebe, 9)

Ayetindeki سُبَاتًا (Subâtâ) da سبت (Sebt)’dan gelir. Uykunuzu sizi hayattan koparan bir zaman dilimi yaptı. Her ne probleminiz varsa uyurken devam etmez. Stresiniz, kaygılarınız ve kavgalarınız sona erer; tartışmalar biter, toplantılar biter. Çünkü artık orada değilsiniz, tamamen kopmuşsunuzdur. Bu yüzden سُبَاتًا (subâtâ) kelimesikullanılmıştır çünkü işten, kazançlardan ve her şeyden tamamen koparsınız değil mi?

Zikrullah: Allah’ı Anmak

Allah şöyle diyor:

‌فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ

​(Fe’s’av ilâ zikrillâh)

‍(Cuma, 9)

“Allah’ı anmaya doğru acele edin” ya da “Allah’ı hatırlamakta acele edin.”

Allah, cuma günü namaz çağrısı yapıldığında “ona doğru acele edin, فاسعوا إليها (Fe’s’û ileyhâ)” diyebilirdi, “ona” dan kasıt namaz olurdu. Ancak Allah, namaza yeni bir isim vermiş. Bu da nedir? Allah’ı anmak, Allah’ı zikretmek, “فَاسْعُوا إلى ذكر الله (Fe’s’û ilâ zikrillâh)”. Bu, المظهر بعد اَلْمُضْمِرُ (El-Muzhar ba’d el-Mudmir) olarak adlandırılır. في مقام الْمُضْمِرُ (Fî Makâm el-Mudmir). Yani biz zamir kullanılmasını beklerken Allah isim kullanmıştır.

Sizin için basitleştireyim: Allah, namaz için çağırdığında “ona gidin” deseydi basit bir anlam ifade ederdi değil mi? Ona gidin derken “ona” ile ne kastedildiğini herkes anlar. Ne kastedilir? Namaz. Ama Allah, namaz için çağırdığında “Allah’ı zikretmeye gidin” diyor. Burada “namaza” veya “ona” kelimelerini kullanmak yerine Allah’ı zikretmek ifadesini kullanıyor ki bu, birden fazla sebepten dolayı gerçekten harika. En bariz nedenlerinden biri: Namaz dışsal bir eylemken Allah’ı zikretmek içsel bir durumdur. Bu, الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ (el-Kitâbe ve’l-Hikmete) (teori ve pratik) birlikteliği gibidir, değil mi? Çünkü namaz, كِتَابَ (Kitâb); zikrullah, حِكْمَةَ (Hikmeh)’tir ve bunlar yeniden birleşmiştir. Bu yüzden onları birbirinden ayıramazsınız. Biri eylemlerimizle, diğeri ise kalplerimizle ilgilidir.

Ayrıca şimdi cuma namazının esas amacının ne olduğunu öğreniyoruz; amaç, gerçek manada Allah’ın zikriyle meşgul olmaktır. Allah’ı zikretme kavramı hakkında birkaç yorum yapmak istiyorum. Bu ayeti o kadar çabuk bitirmeyeceğiz çünkü burada konuşacak çok şey var. Ama size Allah’ı zikir ile ilgili bir şey söyleyeceğim. Günümüzde birisi zikir yapıyorum dediğinde, akıllara ilk ne gelir? Sübhanallah, Sübhanallah, süb, süb… Estağfurullah, est, est, est… Ya da ritimle ilgili bir durum oluyor ve bu ritmi nasıl değiştirdiklerine hayret ediyorum. Elhamdülillah, Elhamdülillah… Makineli tüfek gibi zikir yapıyorlar sanki. Şimdilerdeyse dijital (tik, tik…) tarz zikirler var. Çok yakında yapay zekanın sizin için zikrinizi yapmasını sağlayacaksınız. Zikir garip şeye dönüştü. Demek istediğim, bu tür şeyleri yapabilirsiniz ama bunlar Allah’ın zikrini tarif ettiği şeyden giderek uzaklaşan başka bir yapıya dönüştü.

Allah diyor ki:

‌الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وعلى جُنُوبِهِمْ

​(Ellezîne yezkurûne Allâhu kıyâmen ve ku’ûden ve ‘alâ cunûbihim)

​Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar (zikrederler).

‍(Al-i İmran, 191)

Peygamber (sav) bize evin içine girerken dua etmeyi, banyoya girerken dua etmeyi, yemek yemeye başlarken “Bismillahirrahmanirrahim” demeyi, uyanırken dua etmeyi, yatarken dua etmeyi, eşinizle birlikteyken dua etmeyi, arabaya binerken dua etmeyi, varış noktasına ulaştığınızda dua etmeyi, iyi bir haber aldığınızda dua etmeyi, yağmur yağdığında dua etmeyi, hava sıcak olduğunda dua etmeyi tavsiye etti. Aman Allah’ım! Bu ne demek? Bunların hepsi nedir? İşte bu Allah’ın zikridir; yaşamın her anında Allah’ı anmak.

Bu sadece bir kelime kalıbından ibaret değil. Bu kelimelerin elbette bir değeri vardır ancak Elhamdülillah, Sübhanallah, Estağfirullah… bunlar gerçekten içten gelen kelimelerdir ve bu sözlerin virdini yapmamız gerekir ki bunun da yeri ayrıdır. Ancak asıl Allah’ı zikir, gündelik işlerdedir ve sadece yapmacık bir davranış veya manevi durumunuzun bir göstergesi olmamalıdır. Tıpkı hoşlanmadığınız biri içeri girdiğinde استغفر الله العظيم (Estağfiru-llâhe-l-‘azîm) ya da لا حول ولا قوة إلا بالله (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) demeniz gibi. İnsanların bazen Elhamdülillah bazen de اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ (El-hamdu li-llâhi ‘alâ kulli hâl), yani her halimize şükrolsun, demesi gibi. Her şeye elhamdülillah… Bunlar zikir değil, bunlar sadece sizin dini terimlerle birilerini tokatlamaya çalışmanız. Buna zikir demeyelim. Zikir kalpten, samimi olarak Allah’ı anmak için yapılır.

Kur’an’ın Kendisi Bir Zikirdir

Zikrin esas bileşeni… Kur’an, kendisi hakkında ne diyor?

‌إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ

​(İn huve illâ zikr)

​O (Kur’an), zikirden başka bir şey değildir.

‍(Yasin, 69)

Bu neyin tasviridir? Kur’an-ı Kerim’in.

‌إنَّ فِي ذلِكَ لَذِكْرَى لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ

​(İnne fî zâlike lezikrâ limen kâne lehû kalb)

​Şüphesiz kalbi olan herkes için onda (Kur’an’da) güçlü bir zikir vardır.

‍(Kaf, 37)

‌‌فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ

​(Fe zekkir bil-Kur’âni men yehâfu va’îdî)

​Tehditlerimden korkanlara Kur’an ile hatırlat.

‍(Kaf, 45)

‌كلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ فَمَن شَاء ذَكَرَهُ

​(Kellâ innehâ tezkireh fe men şâe zekereh)

​Hayır, hayır, bu çok güçlü bir hatırlatma, isteyen bunu hatırlayabilir.

‍(Abese, 11-12)

Hatırlanan nedir? Kur’an.

‌‌وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكر

​(Ve’l-Kur’âni zî’z-zikr)

​Zikrin gücüne sahip olan Kur’an’a yemin ederim.

‍(Sad, 1)

Kur’an’a göre asıl zikir nedir? Kur’an’ın kendisidir. Kur’an’da zikirden, Allah’ı hatırlamaktan bahsedildiğinde; Allah Kur’an’ın seslerinden değil, kalpleri etkileyen mesajından bahseder. Yani Kur’an ile olan bağımız ne kadar derinleşirse tilavetimiz de o kadar manevi hale gelir. Bu arada Arapça anlamasanız ve sadece tilaveti dinleseniz bile bir şeyler hissedersiniz, bir bağlantı hissedersiniz. Ama Kur’an’ı dolaylı olarak bile azar azar öğrenmeye başladığınızda ve aynı tilaveti dinlediğinizde, bu sizde farklı bir etki oluşturacak. Sonra tekrar ve tekrar farklı şekillerde sizi etkileyecek. Garanti ediyorum ki Arapça, Kur’an’ı anlamanın tek anahtarı değil. Kalplerde açılması gereken birçok kapı, birçok kilit vardır. Arapça, bu kilitleri açan anahtarlardan sadece biridir ama birçok kapı vardır. Allah’ın kitabıyla ne kadar çok vakit geçirirseniz diğer kapıları da fark etmeye başlarsınız. Her birinizin içinde kilitli olan farklı kapılar vardır.

Kalp ile Okumak: Kıraat-ı Kalb

Size hayatımın en şaşırtıcı deneyimlerinden birini anlatmak istiyorum: Dr. Suhayb ile birlikte “Tedebbürü’l Kur’an” adlı bir programa katıldım. Umman’ın Maskat şehrine gittik ve orada bir hafta geçirdik. Şeyh Davud Busdan’ın bize ilk gün söylediği şey inanılmazdı. Tüm program Arapça idi ve bir hafta boyunca mescitte yaşayacaktık. Orada sadece ben ve Dr. Suhayb Arap değildik sanırım. Tabii ki, ben süper bir Pakistanlı olarak, bütün hafta şalvar giydim çünkü Arapmış gibi davranmayacaktım, değilim de. Neyse, bütün hafta boyunca oradaydık. Sonra ilk gün şeyh: Aranızda iş adamları, alimler, fakihler, İslam Mahkemesi yargıçları, hadis alimleri var, deyince şöyleydim… Sonra aranızda taksi şoförleri de var deyince “Tamam, şimdi oldu!” diye düşündüm. Ama kimse kimseyi tanımıyordu.

Sonra (şeyh) şöyle devam etti: Elhamdülillah; Arapça anlıyoruz, Kur’an okunduğunda Kur’an’ı anlıyoruz fakat kalplerimiz ve Kur’an arasında duvarlar var. Bu duvarlar sadece bilgiyle ilgili değil, çünkü bilgiye sahibiz ama hala duvarlar var. Kalplerimiz ile Kur’an arasındaki bu duvarları kırmaya çalışarak bir hafta geçireceğiz. Ve “قراءة قلب” (Kıraat Kalb) (kalp okuması) yapacağız.” dedi. Kur’an’ı zihinle, anlayarak okuma vardır bir de kalple okuma vardır. Biz Kur’an’ı kalbimizle okuyacağız. قرأة قلب (Kıraat Kalb) (kalp okuması), yapacağımız şey bu.

İnanın; bu, hayatım boyunca yaşadığım en gerçeküstü Kur’an tecrübelerinden biriydi. Orada otururduk ve aynı ayeti tekrar tekrar okurduk. Bu ayetleri yüzlerce kez duymuştum ama biz orada otururken şeyh “فالق الإصباح (Fâlıkıl isbâh)” (En’am, 96) ayetini okurdu ve hepimiz onun peşine tekrar ederdik:

‌فَالِقُ الْاِصْبَاحِ وَجَعَلَ اللَّيْلَ سَكَناً

​(Fâliku’l-İsbâh ve ce’ale’l-leyle sekenâ)

​Gündüzü gökyüzünden çekip çıkaran ve geceyi sakin kılan O’dur.

‍(En’am, 96)

Mescitte oturuyorduk, bu ayeti okuyorduk ve dışarı bakınca şafaktan hemen sonra gün ışığı ortaya çıkmaya başlamış oluyordu; dışarı bakıp Allah’ın “فَالِقُ الْاِصْبَاحِ وَجَعَلَ الَّيْلَ سَكَناً (Fâliku’l-İsbâh ve ce’ale’l-leyle sekenâ)” dediğini duyuyordunuz. Sanki ayeti ilk kez duyuyormuşsunuz gibi hissettiriyordu. Tefsiri okuyabilirsiniz, grameri okuyabilirsiniz. Bunların hepsini yapabilirsiniz ama şimdi aklınızla değil, kalbinizle okuyorsunuz.

‌فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰه

​(Fes’av ilâ zikri’llâh)

‍(Cuma, 9)

Allah’ın zikrine gelin, kalbinizi cuma namazına getirin. Kalbinizi getirin, amaç bu. Bazı insanlar şikayet ediyor: Hutbe bu mu? Hep aynı şeyler anlatılıyor, bize biraz yeni bilgi lazım. Neden hep aynı şeyler söyleniyor? Hatırlatıcının tanımı nedir? Hatırlatıcı yeni bir şey midir? Tanımı gereği hatırlatıcı, unuttuğunuz şeyin tekrar tekrar gündeme getirilmesidir. Bu yüzden hutbe aslında Allah’ın zikri olmalıdır.