Şimdi bu üç şey burada bir araya geliyor. Birincide çözüm verildi. İkincide sorun tanımlandı, şimdiyse uygulamanın adımları. Ne yapmalısın? Bu önemli kısımda bu var.
- ayetle başlayalım.
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ
(Yâ eyyuhe’l-lezîne âmenû izâ nûdiye li’s-salâti min yevmi’l-cumu’a)
(Cuma, 9)
Ey iman edenler! اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ (İzâ nûdiye lis-salâti) Namaz için o çağrı yapıldığında… مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ (Min yevmi’l-cumu’a) Cuma gününün bir kısmı için… من التبعيضية (Min et-teb’îdıyye) (bir parçayı kasteder). Bunu cuma gününde, diye de çevirebilirsiniz cuma gününün bir kısmı için, diye de. Çünkü bize emredilen cuma gününün tamamında ibadet etmek değildir. Cuma gününün sadece bir kısmında ibadet etmekle emrolunuyoruz. O yüzden bu من التبعيضية (Min et-teb’îdıyye) (bir parçayı kasteder).
فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
(Fes’av ilâ zikrillâhi ve zerû’l-Bey’ zâliküm hayr leküm in kuntum ta’lemûn)
Sonra Allah’ı anmaya koşun, ve alışverişi bırakın. Bu hepiniz için daha iyidir, eğer gerçekten bilseydiniz.
Bizim konuşacağımız ayet bu.
“Ey İman Edenler” İfadesinin Kapsamı
Burada ilk dikkat etmenizi istediğim şey: يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا (Yâ eyyuhâ ellezîne âmenû) Siz ey inandığını iddia edenler! Bu ifadeyi Kur’an’da her okuduğunuzda şunu hatırlamanız gerekiyor: Bu aslında üç grup insanı kapsıyor. Seriye bununla başlamıştım şimdi tekrar buna bağlıyoruz. Medine’de üç grup inanan vardı; sağlam müminler, henüz sınanmamış müminler, bir de münafıklar ve bu ortadaki grup, münafıklar tarafından kendilerine doğru çekiliyordu. Allah da onları iman tarafına çekiyordu. Ama dışarıdan bakıldığında hepsi inanma iddiasındaydı. Yani Allah “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû)” dediğinde bunların hepsi, birlikte muhatap alınıyordu.
Ezan ve Nidâ Arasındaki Fark
Allah “إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ (İzâ nûdiye lis-salâti)” O çağrı yapıldığında, dediğinde… Namaz kısmına gelmeden önce burada kısacık bir duracağım. Burada yapılan çağrıdan kasıt أذان (Ezân) (ezan)’dır değil mi? أذان (Ezân) (ezan) kelimesi, Kur’an’da bizim kullandığımız anlamıyla kullanılmamıştır. Müezzin ezanı okudu mu? Cuma namazının ezanı okundu mu? Akşam ezanı okundu mu? Biz ezanı namaz çağrısı için kullanıyoruz. Kur’an bu kavramı kullanmaz. Kur’an “نداء (Nidâ)” kelimesini kullanır. Kültürel olarak biz أذان (Ezân) (ezan) kelimesini kullanmaya alışmışız.
أذان (Ezân) ile نداء (Nidâ) arasındaki fark ne, bunu anlamanızı istiyorum. أذان (Ezân) aslında “duyuru” demektir. Ezan, duyuru demektir. نداء (Nidâ) ise “çağrı” demektir. نداء (Nidâ) çağrı demektir. Tamam mı? Duyuruyla çağrı arasındaki fark ne? Ben bir duyuru yapıyorsam sadece bir şeyi bilmeni istiyorumdur. Çağrı yaptığımda ne yapıyorum? Buraya gel, diyorum. Bunda bir talep var. Duyuru sadece bilgi verir ama çağrı bir talepte bulunur. Yani bizim ezan dediğimiz şeye ‘çağrı’ denir.
Ezanın İçeriği ve Mesajı
Şimdi hızlıca ezanın girişini inceleyelim. Ezanın her parçası aslında bir çağrıdır. Tamam mı? Bu çağrıdaki kinayeyi görmelisiniz. Kinayeyi hatırlıyor musunuz? Bir şeyi söylemeden söylemek. Ezanın ilk kısmı اَللّٰهُ اَكْبَرْ اَللّٰهُ اَكْبَرْ (Allâh Ekber Allâh Ekber) değil mi? Allah daha büyüktür! Allah daha büyüktür! Allah “en büyüktür” derseniz yanlış çevirirsiniz. الله هو الأكبر (Allâhü Hüve’l-Ekber) şeklinde olsaydı öyle olurdu. Bu أفعل التفضيل (Ef’alu’t-tafdîl) değildir. لام تعريف (Lâmu ta’rîf) veya لام تفضيل (Lâm Tafdîl) içermez. Bu اَللّٰهُ اَكْبَرْ (Allâhu ekber) şeklinde ve bu da Allah “daha büyüktür” demektir.
Bu ifadede bir çağrı var. Hey, arabanı mı tamir ediyordun? اَللّٰهُ اَكْبَرْ (Allâhu ekber)’i duydun. Allah senin arabanı tamir etme gereksiniminden daha büyüktür. Sandviç mi yiyordun? اَللّٰهُ اَكْبَرْ (Allâhu ekber) Allah sandviçine ketçap ekleme veya ikinci bir sandviç alma ihtiyacından daha büyüktür. Hadi namaza git! Tam sınav için ders çalışıyordun; orta yerinde اَللّٰهُ اَكْبَرْ (Allâhu ekber)’i duydun, Allah senin bu sınav için tekrar yapma ihtiyacından daha büyüktür. Başka bir ifadeyle, burada yapıyor olduğun herhangi bir işle o çağrı arasında elzem bir karşılaştırma var. İlk şey bu.
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ (Eşhedü en lâ ilâhe illallâh. Eşhedü enne Muhammed’en Resûlullâh.) dediğinde, ezanın ikinci kısmı, şahitlik ettiğinde, buna şahitlik ettiğinde; sanki Allah diyor ki bu mesajı kabul edenler… Bu mesajı kabul ettiklerinin kanıtı… Sanki sen İslam’a davet edilmişsin ve şimdi de namaza davet ediliyorsun, aslında. Yani bu şehadet… Biz zaten Müslümanız, neden اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ (Eşhedu en lâ ilâhe illallâh) deniyor bize? Ben zaten Müslüman bir ailedenim. İki yıl önce Müslüman olmuş birisi, “Ben zaten iki yıl önce bunu yapmıştım. Neden bunu her ezanda okuyorsun dostum?” اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ (Eşhedü en lâ ilâhe illallâh. Eşhedü enne Muhammed’en Resûlullâh.) Ben mescidin önünde şehadet getirdim; herkes de çak bir beşlik dedi, tekbirler getirdi, sarıldılar, üç saat boyunca birilerine sarıldım. Sonra beni yalnız bıraktılar ve şimdi kimsenin umurunda değilim. Yeni Müslüman olanların hikayesi değil mi? Neden ben sürekli bu şehadeti dinliyorum?
Bu; aslında bu şehadeti, bu iddiayı kanıtlaman gerektiği içindir. Bunu kanıtlaman gerekir. Bu inanca sahip olduğuna en büyük kanıt, “namaz”dır aslında. Bu fikre nereden ulaşıyoruz? Aslında bu Kur’an’da da yazılmış. Kıyamet suresinde (75. sure) Allah der ki:
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلّٰى
(Felâ saddaka ve lâ sallâ)
O, hakkı kabul etmedi ve namaz kılmadı.
(Kıyamet, 31)
O, hakkı kabul etmedi ve namaz kılmadı. Ne demek bu? Hakkı kabul etseydi, namaz da kılardı.
Bakara suresinde de ilginç bir şey vardır. Hatırlıyor musunuz, Müslümanlar Kabe’den önce Kudüs’e yönelerek namaz kılardı? Değil mi? Ve sonra Allah, kıbleyi değiştirdi. Allah kıbleyi tersine, Kabe’ye doğru çevirince Yahudilerden bazıları Müslümanlarla alay etmeye başladı. “Ne oldu? Bunca zamandır yanlış yere mi dönmüşsünüz? O yanlış yöne kıldığınız diğer namazlara ne oldu, onlar sayılmadı mı?” Allah bunlara şöyle cevap verir:
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضٖيعَ اٖيمَانَكُمْ
(Ve mâ kânallâhu li yudî’a îmânekum)
Allah imanınızı zayi etmeyecek.
(Bakara, 143)
Ama onlar “Allah sizin imanınızı zayi edecek” demiyorlardı ki. “Allah sizin namazlarınızı zayi edecek” diyorlardı. Ancak Allah “Allah imanınızı zayi etmeyecek” dedi. ‘Namaz’ kelimesi yerine ‘iman’ kelimesini kullandı. Bu da bize öğretiyor ki Allah katında iman ve namaz birdir ve aynıdır. أشهد أن لا إله إلا الله وأشهد أن محمدا رسول الله (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasûlullah)’ı duyduğunuzda, işte iman budur değil mi? İman derhal neye dönüşmeli? Namaza. Namaz diye anlaşılmalı.
حي على الصلاة (Hayye ale’s-Salâh) Yani bu kinaye bile değil. Gel namaz kıl hemen! Anladın mı? Haydi! Ama حي على الفلاح (Hayye ale’l-felâh) çok havalı. حي على الفلاح (Hayye ale’l-felâh) “Başarıya (felaha) gel.”
Başarı (felah) kelimesini birazdan yine göreceğiz, yakında. فلاح (Felâh) çok enteresan bir kelime değil mi? فلاح (Felâh) Arapçada bir şeyi eşmek demektir. Yeri eşmek, kayayı eşmek. Çiftçiler toprağı eşer, tohumu eker. Ve çiftçi sonunda tekrar eşip de ekini yolduğunda her şey hazırdır. Toprağı eşer ve alır. Hasat zamanı denir buna. İşte o zaman ona مفلح (Muflih) denir. Buna مفلح (Muflih) denir. O zamana da felah zamanı denir. Mesela, Filistin’de belirli bir grup vardır, çiftçi olarak bilinirler hatta bir kabilenin bölgesidir burası. Adı فلاحين (Felâhîn)’dir. Filistinli ve فلاحي (Felâhî). Bunlar çiftçiler ve bu çiftçilik geleneğine sahipler.
Şimdi, bu felah kavramı kişiyi hasat zamanına götürecek şeyden geliyor: Her namaz bir tohum ekiyorsun ve bu tohumu mahşer gününde biçeceksin. Her namazda bir tohum ekiyorsun ve bu, seni hem bu dünyada hem de öbür dünyada bir başarıya (felaha) götürecek.
اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ
(İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-munker)
(Ankebut, 45)
Allah aslında sizi başarıya çağırıyor ki bu çok muhteşem bir şey. Ezan diyor ki gel de başarılı ol. Gel ki başarılı ol. İnsanlar bazen soruyor: “Ben üniversiteye gidiyorum. Zor geliyor da namaz kılmasam olmaz mı? Sonra kılsam olmaz mı? Dönemim bitince yazın bütün dönemi kaza etsem olmaz mı?” Sonra da neden sınavlardan geçemedim diye merak mı ediyorsun? Allah gel de kazan diyor, sen hayır ben kaybedeceğim diyorsun. حي على الفلاح (Hayye ale’l-felâh).
Sonra da diyor ki: قد قامت الصلاة (Kad kâmet es-salâh). Namaz çoktan hazır! قد قامت الصلاة (Kad kâmet es-salâh). Namaza duruldu, hadi kalk, kalk! Buradaki ‘durmak’ (kıyam) fiili de gerçekten dikkate değer. Çünkü kıyam bize kıyamet gününü hatırlatmalı. Değil mi? Yani bütün ezan aslında bir çağrı. Bu kelimeyi tam olarak anlamanızı istedim. Duyurudan ne kadar da farklı, değil mi? Tabi ki bizim için duyuru tarafı da var, namazın duyurusu. Ama aslında bunu namaza bir çağrı olarak görmeliyiz.
Çağrının Evrenselliği
يا أيها الذين آمنوا إذا نودي للصلاة (Yâ eyyühe’l-lezîne âmenû izâ nûdiye li’s-Salâh) İkinci kelimeye geçmeden önce: نودي (Nûdi) edilgen bir fiildir. Edilgen fiil, fiili gerçekleştirenin bilinmediğini ifade eder. Bu نادى مناد للصلاة (Nâdâ münâdî li’s-Salâh) “müezzin çağrı yaptığında” değil. Bu aslında نودي (Nûdi) yani “o çağrı yapıldığında”. Bu ne demek biliyor musunuz? Çağrıyı kimin yaptığı önemsiz demek. Ezanı Bilal okusa da gideceksin, ezanı Ömer okusa da gideceksin. Ebû Bekir okusa da gideceksin, Ebu Zer el-Gıfârî okusa da gideceksin. İki gün önce yeni Müslüman olmuş biri okusa da gideceksin. Eğer Bangladeşlilerin mahallesindeysen ama Bangladeşli değilsen, Bangladeşlilerin mescidinden ezanı duyduğunda da gideceksin. Ezanın nereden geldiği fark eder mi? Hayır. Tek önemli şey senin namaza çağrılmış olman.
Bu ne yapar biliyor musunuz? Bu namazı kılacak insanların, cemaat olacak insanların; nereden oldukları, kim oldukları hiçbiri bir anlam ifade etmeyecek. Tek önemli olan şey o çağrının yapılmış olması. Şimdi bazı insanlar şunu diyebilir: “Ben cumayı kılmaya gideceğim…” Ben Roma’dayken, orada olduğum günlerden biri cumaydı. Benim de gidip cuma namazını kılacak bir mescit bulmam gerekiyordu. Hutbe başta Arapçaydı, çok iyiydi ama hutbenin geri kalanı tamamen İtalyancaydı. Çok havalıydı. Netflix’ten falan bir şey izliyormuş gibi hissettim. Çok epik bir andı ama hiçbir şey anlamadım, yani elhamdülillah Arapça kısmı anladım ancak İtalyanca kısımdan tek bir kelime bile anlamadım. Ama insanlar böyleydi… Ve ben de… Ama hiç fark etmez. Bunu çok kez yaşadım. Malezya’dayken bir mescitte cuma namazını kılacaktım, hutbe bilmediğim bir dildeydi ama oturup dinliyordum.
New York’tayken çok kez namaza geç kaldım. Mescide gitmem lazım ama bizim mescit çok uzakta, ikinci caddede ve on birinci caddede bir Bangladeş mescidi var. Onlar da sanırsam 1920’li yıllardan beri hutbeyi Bangladeş dilinde veriyorlardı hâlâ da öyle veriyorlar. Ben giderim, selam verip otururum ve sadece hutbeyi dinlerim sorun yok. Neden? Çünkü çağrının nereden geldiği fark etmez. Gideceksin çünkü cuma vakti. Bu kadar.
Bu Allah’ın yaptığı inanılmaz bir şey. Çünkü bir sürü farklı dinde ne oldu? Olan şu; dinler etnik bir hal aldı. Amerika’da bile. Bir siyahi kilisesi var, İspanyol kilisesi var, Guatemala var, Küba kilisesi var, onların kilisesi, bunların kilisesi… Müslümanlar da “Burada bir Arnavut cemaati var.” diyebilir. Ama bu Arnavut mescidi değil, bu sadece mescit. Burada kimin gireceğine dair bir kısıtlama yok ve burada yabancı bir yerde gibi de hissetmezsiniz çünkü burası Allah’ın evi, bitti. Allah’ın evinde Allah’ın evinde gibi hissedilir. İşte bu, Allah’ın نودي (Nûdi) kelimesinde kastettiği dikkate değer şey. Bu, İslam’ın en güçlü özelliklerinden biri.
Genç bir adamla tanışmıştım. Vay be o zamanlar 20 yaşındaydım, çok uzun zaman önceymiş. Sene 1875’ti. Brooklyn’de; Cumaya gitmişim, Brooklyn’de Bedford’daki mescide. Mescide neredeyse namazdan bir saat önce giderim. Öyle oturur biraz Kur’an okurum. Otururken bu adamı gördüm. Öyle kendi başına oturuyordu, ben de çocuğa arkadaş olayım diye gittim onunla konuşmaya başladım.
“Evet bu benim ilk seferim” dedi.
“Gerçekten mi, önceden ne yapıyordun?” dedim.
“Ben araştırıyordum” dedi. “Aslında Hristiyan bir ailede doğdum, İncil’i incelemeye karar verdim ve İncil üzerine çalışmaya başladığımda kilisede İncil’i öğrenmediğimizi hissettim. Ben de İncil’i daha da ciddiye almaya karar verdim. İncil’i kimler orijinal dilinden çalışıyor diye araştırdım. Öğrendim ki Yahudi cemaati böyleymiş. New York’ta da bilirsiniz bir sürü sinagog, Yahudi tapınağı falan vardır. Ben de bir sinagoga katıldım. İki yıl kadar İbranice öğrendim. İncil’i çalıştım.”
Bunu yapmaya 16 yaşında başlıyor, şimdiyse 18-19 yaşlarında. İncil’i çalışmaya başlıyor. Şöyle devam etti: “Uzun süre Yahudi cemaatindeydim. Ama bana çok açık bir şekilde gerçekten Yahudi olmadığımı söylediler. Çünkü sonradan din değiştirmiştim. Çünkü İsrailoğulları’ndan gelmiyorum. Bu farkı anladığımdan emin oldular. Anladım, ben bir Yahudi soyundan değilim. Bunu anladım, bu onların kitabında böyle. Bir gün, sadece bu mescidin yakınından geçiyordum ve onlar namaz kılıyordu. Ben de şey yapmaya karar verdim… Ne yaptıklarını bilmiyordum ama biraz Yahudilerin ibadetlerine benziyordu. Çünkü Yahudilerde de kıyam ve rüku var. Onlarda da buna benzer şeyler var.”
Sonra o mescitte namaza katıldı. Ne yaptığını bilmiyordu bile ama katıldı. Sonra etrafına baktı ve siyahi insanları gördü, Arapları gördü, kahverengi insanları gördü, beyaz insanları gördü, bulabileceğiniz tüm renkleri gördü. Tek bir safta. Hepsi birbirine selam veriyor, hepsi beraber takılıyor, birlikte yiyorlar. Ve o şöyleydi: “Ben… yani böyle bir çeşitliliği tren istasyonunda görmüştüm ama neden burada böyle? Bu ne tür bir kilise böyle? Kilisede en azından birbirine yakın renkler görürsün. Bu insanlar farklı kültürlerden, farklı dillerden.”
Onu İslam’a getiren şey işte… Sadece o çağrı yapıldı ve herkes katıldı.
وَاٰخَرٖينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ
(Ve âharîne minhum lemmâ yelhakû bihim)
(Cuma, 3)
İşte bu tek başına İslam’ın gücünün ispatı. Allah Aziz ve Hakim’dir. Bu, Allah’ın her evine yansıyor. Dünya küreselleştikçe Allah’ın evlerinde daha fazla çeşitlilik görüyorsunuz. Bu ne kadar inanılmaz bir şey. Bence biz bunun ne kadar güçlü bir şey olduğunu bilmiyoruz. Biz neye sahip olduğumuzu bile bilmiyoruz. Bu çok güçlü.
Cumanın ve Hutbenin Gücü
Öyle güçlü bir şey ki, cuma tehlike haline geliyor. Cuma tehlikeli bir hale geliyor. Çünkü eğer imamlar insanlara Kur’an’la bir bağ kurmayı ve bütün dünyayı Allah’ın kelamı olarak görmeyi öğretebilirse onların dikkati toplumdaki yanlış şeylere çekilir ve bunları kabul etmezler veya toplumdaki bazı yanlışlıklarla mücadele etmeye başlarlar.
Mesela İngilizler Hindistan’ı ele geçirdiğinde ne oldu? Kontrol etmek istediler… İlk olarak eğitim sistemini kontrol etmek ve değiştirmek istediler. Bu yüzden Hintli Müslümanlar artık Arapça öğrenmiyor. Arapçanın yerine İngilizce eğitim koydular. Birkaç jenerasyon sonra… Mesela Cezayir’deki, Fas’taki, Tunus’taki ve başka yerlerdeki Müslümanlara yaptıkları, Fransa’nın yaptıkları… Şu an Cezayirli gençler Fransızcayı, Arapçadan daha iyi biliyorlar. Değil mi? Yani Kur’an’a saldırmak zorunda değilsin. Böyle yapmana gerek yok. Sadece şundan emin olman lazım: يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ (Yetlû aleyhim âyâtih) (Cuma, 2) gerçekleştiğinde, (onlara ayetler okunduğunda) onlar için bu sadece bir sesten ibaret olmalı. Onlar tıpkı الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا (el-Hımâr yahmilü esfârâ) (kitap yüklü eşekler) gibi olmalı. Böylece hiçbir şey idrak etmezler. Sonunda, cumanız olmadan da cuma kılarsınız. Binlercesi bir araya gelse ve onlar için hiçbir anlam ifade etmeyen tek bir şeyi dinlese ne olur ki?
Başka bir yerde ne oldu? Yönergeler veriliyordu. “Biz sana ne söyleyeceğini bildireceğiz. Biz sana cuma hutbesinde ne söyleyeceğini bildireceğiz. Neden deri çorap giymeliyiz, sakalımız ne kadar uzun olmalı, pantolonumuz ne kadar kısa olabilir, cuma gününün faziletleri ve bununla ilgili hikayeler vb. bunlardan bahsedeceksin. Sakın Kur’an’dan bahsetme. Eğer bu sureden veya şu ayetten bahsettiğini öğrenirsek senin için iyi olmaz.” İşte böylece hutbe kontrol altına alındı. İnsanları filtresiz bir şekilde, doğrudan Allah’ın kelamına bağlaması gereken hutbe şimdi… Çok güçlü bir şeydi bu. Hutbe çok güçlüydü.
İnsanlar geliyor ve bu o kadar ilahi bir güce sahip ki bir duyuru yapmana gerek bile yok. Ben bu program için geleceğim zaman sosyal medyadan bir duyuru yapmak zorundayım. Siz kardeşlere haber vermeliyim. Başkalarının da bilgisi olduğundan emin olmalıyım. Bir şey olmalı… Yerel topluluklar mail göndermeli. WhatsApp’tan mesaj yazmanız ya da komşularınıza şantaj yapmanız lazım, bilmiyorum. Ama cuma namazına gitmek için duyuruya ihtiyacı olan var mı? Haftalık davetiye mi var cuma namazına gelin, diye? Hayır. Bilgili insanlar geliyor, bilgili olmayan insanlar geliyor, dili anlayanlar geliyor, dili anlamayanlar geliyor, taksi şoförü geliyor, taksi müşterisi geliyor, restoran sahibi geliyor, restorandaki müşteri geliyor, işveren geliyor, işçi geliyor. Herkes iştirak ediyor. Kendi kendilerine, hiçbir duyuru yok. Her hafta.
Bir araya getirme gücünü bilir misiniz? İnsanlar bir araya gelip de birtakım fikirler dinlediğinde eğer dinledikleri şey kuvvetli fikirler olursa, kuvvetli fikirlere kulak verirlerse… Daha kuvvetli bir fikir yok! Dünyada Kur’an’dan daha kuvvetli bir fikir yok. Bu Tanrı’nın sözü. Bu bizzat Allah’ın sözü. Eğer bu fikirlere bir hafta kulak verirlerse, sonra bir hafta daha, bir hafta daha… Bu insanların daha kuvvetli olacağını düşünmez misiniz? Bu insanların bağımsız düşünen insanlar olacağını düşünmez misiniz? Daha analitik olmazlar mı? Etrafındaki her şeyi sorgulayan İbrahim’in (as) zihniyetini inşa etmezler mi? Bunu inşa etmezler mi?
إذا نودي للصلاة من يوم الجمعة (İzâ nûdiye lis-salâti min yevmil-cumu’ah) (Cuma, 9) ayetinde çok güçlü bir şey var. “Cuma gününün bir kısmından…” Burada sizinle şunu tartışabilirdim, böyle hadisler var bunlara kendiniz göz atabilirsiniz, cuma günü namaza erken gelmenin faziletlerinden bahseden hadisler var, siz de bunları biliyorsunuz. Neden cuma günleri kutsaldır, bunları da biliyorsunuz. Bunları zibilyon kere dinlediniz. Benim size bunları öğretmeme gerek yok çünkü zaten bunları çoktan biliyorsunuz, kolayca da bulup göz atabilirsiniz. Ben sizinle cumanın unutulan boyutlarını konuşmak istiyorum. Cumanın sınırsız gücü: hutbe. Müslüman toplumun haftalık buluşması. Ve bu açık.
Cumanın Açık Daveti
نُودِيَ (Nûdiye) aynı zamanda şu anlama gelir… Allah şunu yapmadı… Sen çağrıldın ama çağrı açık olduğu için oradan geçen gayrimüslim birisi bile oturup dinleyebilir. Size söylüyorum, keşke bunların uydurma olduğunu söyleyebilseydim ama uydurma değil. Batı Hint Adaları’ndaydım… Jamaika’daydım aslında, Jamaika’da İslami bir kongre vardı. Jamaika Müslüman cemaatinin baş müftüsüyle tanıştım. Kendisi Hint asıllı. Acayip bir hikaye. Jamaika’da, Hindu bir ailede doğmuş. Ailesi Hinduizm’i öğrensin istemiş. Bu yüzden onu Hinduizm’in başkentine göndermişler. Nereye göndermişler? Hindistan’a göndermişler. Hindistan’a göndermişler ve ona bir adres vermişler. Gideceği, okuyacağı yerin adresi. Hinduların hemen aşağısındaki kapı da Müslümanlarınmış ve o yanlış kapıya gitmiş. Öyle yapmış. Yönünü şaşırmış ve yanlış kapıya girmiş. Orada da cuma namazı kılınıyormuş. Girip oturmuş ve müftü olarak dönmüş. Şu an Batı Hint Adaları’ndaki Müslüman cemaatin müftüsü. Çünkü cuma nedir? Açık bir davet. Cuma’nın yaptığı şey çok dikkate şayan. Yaptığı şey inanılmaz. Herkes girip oturabilir.
Benim bir arkadaşım vardı ismini vermeyeyim mahcup olabilir. Gayrimüslim birisidir. Bir keresinde onunla beraber geziyorduk, Müslüman bir ülkedeydik. Cuma namazına gitmek üzereydim. “Ben de gelebilir miyim?” dedi. Ben de “Tabii gelebilirsin, hadi gel!” dedim. Benimle geldi ama “Acaba herkes fark edecek mi?” falan diyordu. Üstündeki kıyafet… “Ben tişört giyiyorum” dedi. Dedim ki, “Hayır olamaz (!) Yaz mevsimi ve Arap ülkesindeyiz, herkes tişört giyiyor dostum.”
— Herkes normal görünüyor aslında.
— Şşt, namaz başlıyor!
— Ne yapmam lazım şimdi?
— Sadece otur herkes gibi.
Sonra o da diğer herkes gibi oturdu. Sessizce oturuyoruz. Hutbe Arapça okunmaya başlandı. Ne olup bittiğini anlamadı ama öylece oturdu. Fark etti ki insanlar gelip oturuyor, kimse başkasına bakmıyor. İnsanlar saygılı bir şekilde oturuyor ve dinliyor. Sonra hepsi namaz için ayağa kalkıyor. Ardından o da namaza katıldı. “Ne yapmam lazım?!” dedi. “Sadece etrafındakileri izle dostum. Diğer herkes ne yapıyorsa onu yap sıkıntı olmaz, tamam mı?” “Tamam.” Herkesle birlikte namaz kıldı. Bir rekat, iki rekat… Namaz bitti, çıkıyoruz, “Ee nasıldı?” dedim. “Kanka sana şöyle söyleyeyim. Terapiye gittim, dostlarımla takıldım, barlara gittim; hayatımda hiç bu kadar huzurlu hissetmedim” dedi. İlginç, ilk izlenimi buydu. “Böyle bir huzur yaşamadım” dedi. “Neydi bu bilmiyorum ama hayatım boyunca hiç bu kadar huzurlu hissetmemiştim.” Sübhanallah!
Size söylüyorum, bu bir araya gelmede çok güçlü bir şeyler var. Melek üzerlerinde toplanıyor. Özellikle de cuma günleri. Biz Cuma suresini her cuma yaşıyoruz. Allah’ın sözünü her cuma yaşıyoruz.
اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ
(İzâ nûdiye lis-salâti min yevmil-cumu’ah)
(Cuma, 9)
Vurgu burada eylemin üzerinde. Şimdi, benim esas merak ettiğim şey “çağrı” kelimesiydi. “O çağrı yapıldığında…” Kur’an’da نودوا (Nûdû) fiilinin kullanıldığı başka bir yer daha buldum. “Onlar çağrıldılar.”
وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ
(Ve nûdû en tilkümül Cenneh)
Onlar çağrıldı, işte cennet!
(A’raf, 43)
Bu dünyada cumaya çağrılıyoruz öbür dünyada cennete çağrılıyoruz. Çağrılmak için aynı kelime kullanılmış. Sanki bu ikisinin arasında bir bağlantı var. Buna koşmamız, inşallah ona koşmamıza vesile olur Allah’ın merhametiyle.