فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahman, 13)
Şimdi bunun ne anlama geldiğine biraz daha derinlemesine bakacağız. Son olarak, neden رَبِّكُمَا yani “ikiniz”, insanlar ve cinler dediğine geleceğiz. Çünkü Allah henüz insanlardan ve cinlerden bahsetmedi. O halde neden “ikiniz” kelimesini kullandı? Ama bu soruya sonra geleceğiz.
Tekzib Hangi Şekillerde Karşımıza Çıkar?
Peki tekzib hangi şekillerde karşımıza çıkar? Şunu kastediyorum; insanların hafife aldığı şeyler neler? Surede Allah bu soruyu sorduğunda, bahsettiği hangi şeyleri insanlar ihmal ediyor, görmezden geliyor, hafife alıyor, reddediyor?
Bunların ilki, الرَّحْمَٰنَ عَلَّمَ الْقُرْآنِ Kur’an’ın Allah’tan geldiği gerçeğini tekzibtir. “Yok canım, kafasından bir şeyler uyduruyor işte. Sadece yeni bir şiir türü. Hepsi bu.”
Ya da üniversitedeki bir akademisyen şöyle diyecektir: “Bu, yedinci yüzyılda ortaya çıkan ilginç bir Arap fenomenidir.” Sonra da Peygamber’e (sav) teşhis koymaya kalkacaklardır. Ya da Kur’an’ın muhtemelen zamanla nasıl geliştiğini ve çeşitli aşamalardan geçtiğini anlatacaklardır. Aptalca fikirler için süslü kelimeler işte. İşte böyle yaparlar.
Sonra başkaları çıkıp şöyle diyecek: “Hadi ya, siz Kur’an’a mı inanıyorsunuz? Neden? Çok acımasız. Çok barbarca. Kur’an’ın Tanrısı çok zalim.” Bir rahip veya vaiz size gelip şöyle diyebilir: “Bizim Tanrımız sevgidir. Sizin Tanrınız, Allah ise sadece bir yok edicidir. Kur’an’da neler olduğuna bir bakın. Kur’an’da ne anlatıldığını duydunuz mu? Cehennem.”
Burada Kur’an’ın ne olduğunun bir inkarı var? Rahmet. Oysa Kur’an’da, en başında Allah الرَّحْمَٰنَ عَلَّمَ الْقُرْآنِ dedi. Ama birileri çıkıp diyor ki: “Dur cehennemle ilgili tüm ayetleri toplayayım ve size Kur’an’ın neden rahmet olmadığını göstereyim. Size kanıtlayabilirim. Kur’an’ın neden rahmet olmadığına dair bir YouTube videosu yapacağım.” Harika iş çıkardın. Bütün bir İslam’ı tek başına çökerttin. Mükemmel. Ne yapacağız şimdi?
Tanrı’nın insanı yaratması meselesi… Bunu inkâr eden insanlar da var. Sadece eskiden farklı putlara, farklı türde tanrılara veya reenkarnasyona ve benzeri her türlü şeye inanan insanlar değil. Bir de bizzat Tanrı’nın insan olduğuna inananlar var. Sonra hiçbir tanrı olmadığına, burada tamamen tesadüfen bulunduğumuza inananlar var. Öylesine var olmuşuz işte. Bir bakteriden farkımız yok. Hamam böceğinden farkımız yok. Sadece daha gelişmiş bir versiyonuz. Hani eskiden bilgisayarlar çok basitti ya. 1980’lerden kalma bir bilgisayarla şimdiki bir iPhone’a bakarsanız, teknolojide büyük bir evrim var. Biz de sadece karıncaların evrimleşmiş haliyiz. Bizler bakterilerin çok daha gelişmiş bir versiyonuyuz işte. Bütün olayımız bu. İnsanın yaratılışında Tanrı’nın bir parmağı yok.
Sonra konuşma yeteneğimiz, iletişim kurma becerimiz… Bu neden özel olsun ki? Sadece evrimin bir kazası işte. İnsanoğlunun en büyük yeteneği, yani konuşma hakkında biz sanki “O kadar da harika bir şey değil” diyoruz. İletişim kurma yeteneğimizi neden Allah’tan bir rahmet olarak görelim ki? İnsanların öne sürdüğü şu argümanlara bayılıyorum: Ya iletişim konusunda bizden çok daha iyi olan bir tür varsa? Bunu beklemeye devam edin, oldu mu?
Beynimizde olan şu ilginç şeye bir bakın. Beynimizdeki konuşma merkezinde… Evrimsel biyologlar bunu anlatabilir. Bunun nereden geldiğini bir türlü çözemiyorlar. Beynin o bölümünün bir öncülü yok. Kendimizi ifade etme (beyan) yeteneğimiz… Sadece hayatta kalmak için konuşmuyoruz. İnsanları diğer canlılardan ayıran bir ünsiyet olduğu için evrimsel biyolojide ortaya yeni bir akım çıktı. Buna “estetik evrim” diyorlar.
Geçenlerde bir bilim insanıyla konuşuyordum, yeni bir kavram ortaya çıkmış: estetik evrim. Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Belki de hayatta kalan türler ya da bu türlerin hayatta kalma yolu, sadece hayatta kalmaya en uygun olanı değil, en güzel olanı aramalarıdır. Bu kavramı son zamanlarda geliştirmek zorunda kalmalarının nedeni şu soruya cevap verememeleri: Eğer hayatta kalan veya gelişen tek şey hayatta kalmaya en uygun olansa, insanlar renk uyumuna neden bu kadar düşkün? Neden tadın iyi olmasına takıntılılar? Hayatta kalmamızla hiçbir ilgisi olmayan kokulara? Bu evrimsel bir içgüdü değil. Hayatta kalma içgüdüsü değil. Neden simetriye, müziğe, sanata bu kadar düşkünüz? Neden lezzetli yemekler ilgimizi çekiyor? Neden şiire meraklıyız? Tüm bunların ortak noktası olan güzelliğe bizi bu kadar çeken şey ne? Neden başka hiçbir tür güzellikle ilgilenmiyor? Neden insanlar güzellikle ilgileniyor? Neden başka hiçbir tür yaratıcılıkla ilgilenmiyor? Neden insanlar yaratıcılıkla ilgileniyor?
Kuşlar, “Bu sefer çokgen bir yuva yapayım, bir dahaki sefere de üçgen bir yuva yaparım, bakalım hangisi daha iyi duracak,” demezler. Bunu yapmazlar. Milyonlarca yıldır aynı tür yuvayı yapıyorlar. İnsanlarsa, “Evi şu şekilde ve şu tarzda tasarlamayı deneyeceğim. Bu bayağı çirkin olmuş, ben daha iyisini yapayım,” der.
İnsanın yaratıcılığı açıklanamaz. Bu dünyaya ait olmayan bir yerden geliyor. Çünkü bu dünyadaki her şey yaratıcılığı reddeder, tek mesele hayatta kalmaktır. Geri kalan her şey hayatta kalmakla ilgilenir. Biz insanlar ise yaratıcılığa odaklıyız. Çünkü ruhumuz bize, en yaratıcı, en güzel olan Allah tarafından bahşedilmiştir. إِنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَال (Allah güzeldir, güzel olanı sever.) İçimize bir güzellik duygusu yerleştirmiştir. Bizi cennete teşvik ederken cennetin güzelliğini anlatır. Cehennem ateşinden sakındırırken de cehennemin çirkinliğini anlatır. Neden güzelliğe meyledip çirkinlikten uzaklaşıyoruz? Bu sadece insana özgü bir şey. Ama insanlar yine de tekzib edecekler. Kendileri üzerine bile tefekkür etmezler.
Güneş, ay, yıldızlar ve yeryüzündeki tüm yaşam ilahi düzene teslim olmuşlardır. Buna kafa yormayan, bakmayan, tefekkür etmeyen insanlar var. Dünyadaki diğer canlılar için mesele sadece hayatta kalmakken, dünya özellikle bizim için güzel yaratılmıştır. Bütün bunlara sahipken sadece tek bir şeyi inkâr etmiyoruz, sadece tek bir şeyi hafife almıyoruz; bir sürü şeyi görmezden geliyoruz. Peki somut düşünürsek, insan bunu neden yapar? Bunu neden yapıyoruz?
Şu ana kadar anlatılan dört tür ayet var:
- Vahiy ayetleri: عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ
- Kendi içimizdeki ayetler: خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (Yani kendimiz)
- Göklerin ayetleri: وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ
- Etrafımızdaki dünyanın ayetleri: Meyveler, nimetler, hayvanlar ve gezegenimiz.
Asıl mesele şu, ne tür bir insan Allah’ın kelamını düşünmeye zaman ayırmaz veya onu reddeder? Tevazudan yoksun biri. “Bu kitap bende zaten olmayan ne sunacak ki? Bilgi edinebileceğim daha iyi yerler var. Ben daha iyisini biliyorum.” Bu bir tür kibirdir, öyle değil mi? İnsanları Allah’ın kelamına yönelmekten alıkoyan bir tür tevazu eksikliğidir. Allah Kendi kelamına karşı gösterilen bu kibri başka yerlerde, mesela Ahkaf Suresi’nde anlatır.
Sonra kendimiz üzerine düşünmek var. Hani diyor ya: خَلَقَ الْإِنسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانِ Neden kendimiz üzerine tefekkür etmiyoruz? Mesela hangi yeteneklere sahip olduğumu, nelerden yaratıldığımı, nasıl yaratıldığımı, ne kadar karmaşık olduğumu düşünsem… Aslında yapabileceğiniz en kafa karıştırıcı ve son derece manevi şeylerden biri sadece yürüyüşe çıkıp kendiniz hakkında düşünmektir. Duygularınızı veya birinin size ne yaptığını düşünmekten bahsetmiyorum. Gerçek anlamda kendiniz üzerine düşünmekten bahsediyorum.
Mesela, ben neyim? “Ben kimim?” sorusuna cevap vermek kolay. Nouman. Ama ben neyim? Sadece et ve kemikten oluşan bir yapı mıyım? Bütün olayım bu mu? Sadece ailem tarafından bana verilmiş bir isimden mi ibaretim? Terapistlerin dediği gibi hayattaki deneyimlerimin bir toplamı mıyım? Hepsi bu mu? Beni şu anki sorunlu halime getiren bir dizi travmatik olaydan mı ibaretim? Ben sadece bu muyum? Bir yığın deneyim mi? Sadece anılarımın bir birleşimi miyim? Bütün benliğim bu mu? Duygularımdan ve fiziksel varlığımdan öte bir şey var mı bende? İçimde, yedi kat göğün bile ötesinden gelip bana üflenen, çok daha yüce bir şeyi arzulayan semavi bir şey var mı? Bu da ben miyim? İçimde o kadar karanlık ve o kadar sefil parçalar var ki, o kadar depresif ve o kadar anlamsız parçalarım var ki. İçimde tamamen hayvani olan taraflarım var. Bir de manevi olarak son derece yüce taraflarım var. Bu da içimde var. Ve ben aynı anda tüm bunların hepsiyim. Oldukça karmaşık biriyim. Bu gerçekten çok karmaşık. Hem Kur’an üzerine tefekkür etmek isteyen, hem de aynı anda PlayStation’da en yeni oyunu oynamak isteyen biriyim. Bunların hepsiyim. Aynı anda tüm bunlar nasıl olabiliyorum? Beni kim bu kadar karmaşık yarattı?
Sadece kendiniz hakkında düşünmeniz bile çok derin bir tefekkürdür. Sadece خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ ve عَلَّمَهُ الْبَيَانَ üzerine düşünmek… Sadece bunu yaparak bile çok daha yüksek bir öz farkındalığa ulaşırdık. Ama kimin öz farkındalığa ayıracak vakti yok biliyor musunuz? Kendini sürekli zevklere kaptırmış ve dikkati sürekli dağınık olanların. Önemsiz şeylere o kadar odaklanmışız ki. Kendimizden bir parça alıyoruz, örneğin duygularımızı. Kendimizden bir parça alıyoruz; örneğin eğlence tutkumuzu, iştahımızı veya dürtülerimizi. Kendi benliğimizden bir parçayı alıp onun benliğimizi işgal etmesine izin veriyoruz. Kendimizin diğer parçalarına karşı da körleşiyoruz. Artık onları düşünmüyoruz bile. İşte bu da başka bir tür tekziptir. Kendimizi tekzib ediyoruz. Kendimizi basitleştiriyoruz.
Sonra Allah göklerden bahseder, kozmosun düzenini düşünmeye kimin vakti var ki? Biz burada bu dersten sonra oturup kozmosun düzenini mi tartışacağız? Oturup yıldızları, ayı ve güneşi düşünüp bunların tefekkürüne mi dalacağız? “Benim işim gücüm var. Jersey otoyolundaki trafiği ve Garden State otoyoluna girip girmemeyi düşüneceğim. Düşüneceğim şey bu.” Düşünecek günlük işlerimiz var; yapılacak mutfak alışverişi, ödenecek faturalar, görüşülecek arkadaşlar ve takılacağımız yerler var. Kendi dünyamızda o kadar kaybolmuşuz ki, başımızı kaldırıp bakmaya vaktimiz yok. Sürekli aşağıya bakıyoruz. Yukarı bakmaya kimin vakti var? Bu şekilde düşüncesiz hale geldik. Duyarsızlık anlamında bir düşüncesizlik değil, artık düşünen insanlar değiliz; çünkü o kadar çok mekanik ve düşünce gerektirmeyen işle meşgulüz ki, bu bizi düşüncesiz kılıyor. Bu da başka bir tür tekzibtir, değil mi?
Sonra etrafımızdaki dünya… Etrafımdaki dünya benim etrafımda döndüğünde, işte o zaman, Ana Karakter Sendromu‘ndan muzdarip oluyorum. Bir toplumda oturuyorsanız ve biri size şöyle diyorsa:
— Selam, nasılsın?
— İyiyim. Daha yeni bir seyahatten döndüm.
Siz de hemen:
— Ben de bir keresinde seyahate çıkmıştım. Ben çok seyahat ettim.
Bu ne demek biliyor musunuz? 15 saniyeliğine başkası ana karakter oldu ve siz buna dayanamadınız, illa sizin ana karakter olmanız gerekti. Her konuyu dönüp dolaştırıp kendinize bağlamak zorundasınız. Bir şekilde her şey sizin etrafınızda dönmeli. Böyle olduğunda, etrafınızdaki hiçbir şeyin kadrini kıymetini bilemezsiniz; çünkü her şey sizin kıymetinizi bilmek zorundadır, öyle değil mi? O kadar benmerkezci ve sadece kendinize odaklı hale gelirsiniz ki, her şeye karşı körleşirsiniz ve içinizde bir haklılık duygusu, bir kibir gelişir. İşte bu da tekzibtir.
Harici ve Dahili Tekzib
Kafirlerin tekzibinden bahsediyoruz: “harici” ve “dahili”. Harici tekzib, Peygamber’e (sav) sözlü olarak karşı çıktıklarında ve tüm bunları inkâr ettiklerinde olur. Dahili olan ise kalplerinin bunu reddetmesidir. Çünkü yeri gelmişken, bazıları daveti içten içe kabul edip dışarıdan reddettiler. Tıpkı Velid bin Muğire gibi. O içten içe İslam’ı kabul etmişti. Vahiyden etkilenmişti, ancak İslam’ı açıkça kabul ederse konumunu kaybedeceğini fark etti. Bu yüzden Kur’an’a ve Peygamber’e (sav) karşı en aktif düşmanlık edenlerden biri oldu, çünkü İslam’ın kendisi için iyi olmadığını biliyordu.
Hani bugün televizyonlarda bir sürü zırva kusan, kendini uzman sanan tipler var ya; ama aslında bilinen, hayatın bir gerçeği şu ki, söylediklerinin hiçbirine inanmıyorlar, sırf faturalarını ödediği, reyting getirdiği vs. için böyle yapıyorlar, değil mi? Onları sırf kalabalıklara yaranmak için söylüyorlar. O para ya da o şöhret, o popülerlik veya o itibar her neyse, onlar için gerçeğe olan bağlılıklarından çok daha değerli. Bu o zamanlarda da vardı. Bu da bir tekzibtir.
Eğer biri benimle tartışıyorsa ve benimle tartışma nedenlerinin benimle aynı fikirde olmamaları değil de sadece kendi izleyicilerini etkilemeye çalışmaları olduğunu biliyorsam, o zaman onlarla tartışmak zorunda değilim, çünkü argümanları samimi bile değil. İşin aslı, onlar da içten içe gerçeğe inanıyorlar ve Kur’an’ın çoğu zaman yaptığı da tam olarak budur. İnsanlar gelip Kur’an’a karşı çıkar, iddialar ortaya atardı. Allah bunlara cevap bile vermez, muhatap bile almazdı. “Onlar şöyle diyorlar, böyle diyorlar, böyle diyorlar, onları görmezden gel,” derdi. Biz onların içlerinde gerçekte neler olup bittiğini biliyoruz. Gerçek niyetlerinin ne olduğunu biliyoruz. Sübhanallah, Allah içlerine teşhis koyuyor. Bu da bir tekzibtir.
Şükür ve Takdir
Peki bir sonraki ayete geçmeden önce, tüm bunlar bizim için somut olarak ne anlama geliyor? Bu ders sadece bu ayet hakkında. Aslında işin özü kadir kıymet bilmektir. İşin özünü, bu ifadenin ne anlama geldiğini özetlemem gerekirse, şükür ve takdirdir. Allah’ın Rahman oluşunun kıymetini bilmek, Kur’an’ın bir rahmet oluşunun kıymetini bilmek, kendi yaratılışımın bir rahmet olduğunun kıymetini bilmek, konuşma yeteneğimin bir rahmet olduğunu takdir etmektir. Ve bunların her biri bir sonuç doğurur. Eğer Allah’ın Rahman oluşunun farkına varırsam, bunu içten içe idrak edersem, o zaman O’nun hakkındaki düşüncelerim değişir. O’nu olumsuz bir şekilde görmem.
Peki insanlar ne zaman Allah’ı olumsuz olarak görürler? Kötü şeyler olduğunda. Türkiye’deki gibi bir deprem olduğunda. Kendi hayatınızda bir deprem olduğunda. İşte o zaman Allah’ı olumsuz şekilde düşünürsünüz. “Allah bunu bana neden yaptı? Neden benden bu kadar nefret ediyor? Neden bu kötü insanın yanına kâr kalmasına izin veriyor da bedelini ben ödemek zorunda kalıyorum? Nasıl oluyor da onlar şunu bunu yapıyorlar da hâlâ mutlular? Ben suçlanan, itham edilen, incitilen, terk edilen kişi olurken, tüm bunlar benim başıma gelirken, bir de onlara bak. Etrafta mutlu mesut dolanıyorlar.”
Bu daha dün gece oldu. Gecenin bir yarısı uyandım ve inceleyeceğimiz şu cinler ve insanlar meselesi üzerine düşünüyordum. Aklıma bir ayet geldi ve o ayet üzerine okumaya başladım. Eyyûb (as) hakkındaydı. Eyyûb (as) o kadar tuhaf bir şey söylemişti ki. Allah’a yönelip şöyle diyordu: إِنِّي مَسَّنِيَ شَيْطَانُ بِنُصُبٍ وَعَذَابٍ (Sad, 41). “Şeytan bana dokundu. Şeytan bana bir yorgunluk, bir acı ve azapla dokundu.” O bir peygamber, değil mi? Bir peygambere Şeytan nasıl dokunabilir? O yüzden bununla ne kastettiğini anlamamız gerekiyor. Şeytanın kendisine bir yorgunlukla dokunmasından ne kastediyor? Bu birkaç anlama gelir.
Bu ders için bilmenizi istediğim şeylerden biri şu: Bir insan iyi bir şey yaparken tükendiğinde, yorgun düştüğünde… Doğru olanı yapmak yorucudur. Tüketicidir. Özellikle etrafınızdaki hiç kimse bunun kıymetini bilmediğinde. İyi bir şey yaptığınızı görmediğinde. Sürekli ama sürekli yapılanı küçümseyip durduğunda. Şeytan sadece size gelmez. Önce etrafınızdaki insanlara gider ve der ki: “Öyle bir şey söyle ki, bu kişinin hevesi tamamen kırılsın. Öyle bir şey söyle ki kalbi kırılsın. Ruhunu ezecek bir şey söyle.” Kişi bunu kasten söylemez. Şeytan bu fikri onlara fısıldar.
Siz burada iyi bir şey yapmak için hevesliydiniz. Mesela, son zamanlardaki favori örneğim, bir hanımefendi cuma namazı için camiye gitmeye karar verir. Tekrar namaz kılmaya karar vermiştir. Cesaretini toplar. Başörtüsünü takar. Gidip namazını kılar. Cuma namazından sonra arkadan biri omzuna dokunur ve şöyle der: “Bu arada, başörtünü yanlış bağlamışsın. Namazın kabul olmadı.” Bunu yaparlar. Değil mi?
Şeytan önce arkasındaki kadına geldi. Dedi ki: “Hey, onun namazını düzelt. Namazının geçersiz olduğunu ona söyle. Bunu başkalarının da duymasını sağla.” O da bunu yapar. “Allah rızası için uyarıyorum kardeşim, أَمْرٌ بِالْمَعْرُوفِ وَنَهْيٌ عَنِ الْمُنْكَرِ.” Sen bizzat münkerin bir tecellisi olduğun için, “Başörtünü düzelt çünkü o namaz kabul olmadı.” Şeytan bu kadınla işini bitirdi.
Şimdi de şeytan mescide gelmek için o kadar çaba sarf eden diğer kadına geliyor ve diyor ki: “Buraya neden gelmemen gerektiğini gördün mü? İnsanlar çok yargılayıcı. Onlar senin maneviyatına, ruhuna, psikolojine kötü geliyor.”
“Ne biliyor musun? Bu yargılamalarla daha fazla uğraşamam. Buradan gidiyorum. Bu yüzden artık başörtüsü takmıyorum. Benim hakikatim bu.”
Arkadaki kadın şeytanın oyununa geldi. Öndeki kadın da kimin oyununa geldi? Şeytanın. Biri iyi bir şey yaptığını sanıyor, diğeri de kendini koruduğunu sanıyor. İkisi de şeytanın tuzağına düştü. Peki şeytan ne yapar biliyor musunuz? Kendinizi tükenmiş ve hevesi kırılmış hissettiğiniz anda, gelip sizi yakalar. Bunun zayıf bir nokta olduğunu bilir.
Eyyûb (as) doğru olanı yapıyor, o hasta. İyileşmiyor. Ailesinden laf işitiyor. Sefil bir hayat sürüyor. Ne zaman sıkıntısı zirveye ulaşsa, İblis gelip şöyle diyor: “Demek Tanrın seni seviyor, öyle mi? Allah seni böyle mi seviyor? Peygamber olmanın karşılığı bu mu? Onca dua… Ne halde olduğuna bir bak. Kan tükürüyorsun, derindeki çıbanlara bir bak. Aynada kendine bir bak. Ailen senin iğrenç olduğunu düşünüyor. Senin rahmet dediğin şey bu mu?” O bu düşünceleri duyabiliyor. Bunlar onun düşünceleri değil. Kimin düşünceleri? Bu düşünceleri onun zihnine kim yerleştirmeye çalışıyor? Şeytan. Ve Eyyûb diyor ki: “Ya Rabbi, ben tükenirken şeytan yorgunluğumu görüyor ve bana dokunmaya çalışıyor.” Allah’a seslenerek diyor ki: “Ya Rabbi, hayır.” اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ (Sad, 41). Bunu kendi içinde fark edebilmesi inanılmaz bir şey.
Bu yüzden, şükür ve takdir duygumuzu geliştirmeliyiz. Bunun anlamı şu, önüme çıkacak kişi aslında İblis olacak. Allah’ın Rahman olduğunu görmeme izin vermeyecek. Ne zaman Allah’ın Rahman olduğunu takdir etmeye yaklaşsam ve bir imtihandan geçsem, o bu imtihanı alıp “Allah beni bir şekilde cezalandırıyor. Allah bir şekilde benden nefret ediyor. Allah beni terk etti,” şeklinde yorumlayacak.
İş Kur’an’ı öğrenmeye geldiğinde ise: “Kur’an’ı öğrenmek istemiyorum. Çok korkutucu.” Bana gelip şöyle diyenler bile oldu: “Ne zaman Kur’an’ı öğrenmeye başlasam, hayatımda kötü bir şey oluyor.” Gerçekten insanların bana böyle söylediği oldu. “Ne zaman Kur’an öğrenmeye çalışsam, hayatımda kötü bir şey oluyor.” Cidden mi? Hmm. Peygamberimize (sav) Kur’an inmeye başladığında, onun hayatında da gerçekten kötü şeyler olmuştu. Ne zaman bir ayet gelse, insanlar ondan daha çok nefret ediyordu. Kendi ailesi bile ona daha fazla düşman oldu. Eğer Kur’an’a yönelmeye başladığınızda hayatınızda kötü bir şeyler oluyorsa, siz bir noktada Peygamberinizin izinden gidiyorsunuz demektir. Tebrikler! Tebrikler! Kur’an’a yönelmek öyle ucuz bir şey değildir. Bir bedel ödemeniz gerekir. Bu neden kötü bir şey olsun ki?
Ama biz bunu göremiyoruz. Ödememiz gereken o bedelin asıl kıymetini göremiyoruz. İnsanlar en iyi üniversiteye gitmek için dünyanın parasını harcıyorlar. Olimpiyat takımına katılabilmek için kendilerini harap ediyorlar. Bedenlerini tüketiyorlar. Yemek yeme arzularını öldürüyorlar. Takıma girmek için uyku alışkanlıklarından vazgeçiyorlar. Peki Allah Kendisine gelmeniz için sizden ne istiyor? Kendinizi harap etmenizi mi istiyor? Buna rağmen biz, “Hayır, çok zor” diyoruz. İşte bu عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ ayetinin tekzibidir. خَلَقَ الْاِنْسَانَۙı tekzib etmektir. Kendi öz benliğimin tekzibidir. Yaratılış şeklimin tekzibidir. En çok da el-Beyanı tekzib etmektir.
Allah, insanları düşünme yetisiyle güçlendirdiğini söylüyor. Bize verilen en büyük hediye, düşünebilme ve kendimizi ifade edebilme yeteneğimizdir. Peki teknoloji çağında ne oluyor? Artık bizim yerimize kim düşünüyor? Yapay zeka bizim yerimize düşünüyor. TikTok bizim yerimize düşünüyor. Çoğumuz teknoloji kullanımında giderek daha zeki hale geliyoruz. Ama düşüncelerimizi ifade etme becerimiz, düşüncelerimizi dışa vurma yeteneğimiz, okuma ve dikkatimizi 30 saniyeden uzun süren bir şeye verme yeteneğimiz… Sadece şu hünerli başparmağımız ve şehadet parmağımız olmadan… عَلَّمَهُ الْبَيَانَ Dilin kıymetini bilmemiz gerek.
Nasıl olur da bize verilen ve Kur’an’ı okuma şerefine nail olan dil, şimdi enerjisinin büyük bir kısmını küfürlü konuşmaya harcıyor olabilir? Bu dil şimdi iftira atmak için kullanılıyor. Gıybet etmek için kullanılıyor. Aşağılık, acınası, iğrenç şeyler için kullanılıyor. İşin geldiği nokta bu. Bize en yüce amaçlar için verilen bu iletişim kurma yeteneği, en alçak, en sefil şeyler için kullanılıyor. Bu nasıl olabilir? İşte Allah’ın bize sorduğu, ruha işleyen soru aslında budur: فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Bu derste konuşmadığım bir şey var: Neden insanlardan ve cinlerden bahsedilmeden hemen önce ikisi bir arada zikredildi? Buna bir sonraki ayette değinip devam edeceğiz.
بارك الله ولكم