Allah şöyle buyuruyor: “مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ“
O, iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. (Rahman, 19)
Bu ayetin, yaptığım çalışmalardan sonra bana göre anlamını söyleyeceğim, ama size karşı çok dürüst olacağım, tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum. Henüz tam manasını kavramış değilim, ancak okumalarıma dayanarak şimdiye kadar edindiğim izlenimi sizinle paylaşacağım.
Bunun bir yorumu şu; tuzlu suyla tatlı su biraraya gelir ama birbirine karışmaz. İki farklı su türü var ve bunlar birbirine karışmıyor. Bu Brezilya’da. İki suyun buluşması olarak biliniyor. Yani isterseniz araştırabilir ya da tatilde gidip görebilirsiniz. Yeri Brezilya’da. Ancak Kur’an’ın Brezilya’dan bahsetmediğine oldukça eminim. Bana deli diyebilirsiniz ama bence konu bu değil. Peki, burada neden bahsediliyor olabilir?
Yeryüzünün Oluşum Süreci
İnsanın aklına gelen ilk şeylerden biri, yeryüzünün oluşum sürecidir. Başlangıçta dünya büyük bir su kütlesinden ibaretti. Dünya tarihinde büyük tufanlar yaşandı. Sonra sular çekildi. Suyun altında kalan o devasa kara parçaları ortaya çıktı. Böylece mesela tek bir su kütlesi olan şey ikiye bölündü ve kıtalarla, kara parçalarıyla birbirinden ayrıldı.
Yani dünyanın jeolojik tarihine bakarsanız, büyük tufanların olduğunu ve dünyada eskiden var olup da artık var olmayan bazı yerlerin bulunduğunu görürsünüz. Sulara gömülmüşlerdir. Bir de hep sular altında olup da şimdi suların çekilmesiyle su yüzeyine çıkan yerler de var. Belki de Allah, bir noktada iki denizin aslında birbirine bitiştiğini söylüyordur. Bir sonraki ayette, aralarına aşamayacakları bir engel koyduğunu belirtecek; yani aralarında karalar yükselmiştir. Ayetin ne anlattığına bakmanın bir yolu bu olabilir.
بَيْنَهُمَا بَرْضَخٌ لَا يَبْقِيَانَ
İlginçtir ki, bu diğer müfessirlerin de bahsettiği bir şey. مَرَج kelimesi de gerçekten önemli ve ilginç. مَرَج kelimesi… Az önce مَارِجٍ مِّن نَّارٍ ifadesini gördük. Çünkü bu surenin harika yanlarından biri de, benzer kelimelerin tamamen farklı anlamlarda kullanılmasıdır. Mizan, mizan, mizan. Farklı anlamlardalardı. Sonra مَرَج, مَارِج ve birazdan da مَرْجَانُۚ gelecek.
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ۬ وَالْمَرْجَانُۚ (Rahman, 22).
Üçü de farklı anlamlara geliyor; benzer kelimeler ama farklı anlamlar taşıyorlar. Yani مَرَج kelimesi karışmakla ilgilidir. Dolayısıyla ayetin bir çevirisi, Allah’ın iki denizi, birleştiklerinde veya çarpıştıklarında birbirine karıştırması olabilir. يَلْتَقِيَان kullanılmış, التقاء birbirine çarpan güçler için kullanılır.
مَرَج kelimesinin bir başka olası anlamı ise إِرْسَال’dir. Yani salıvermek, serbest bırakmak. Bu da şuna benziyor; hani O’nun göğü yükselttiğini söylemiştim ya? Göğü alıp yukarı kaldırdığını düşünmek yanlış olur. Asıl mesele, Allah’ın göğü serbest bırakması veya salıvermesidir. Burada da benzer bir dil kullanılıyor. Denizlerin uçsuz bucaksız yayılmasına, birbirine çarpmasına izin verdi. يَلْتَقِيَانِۙ
مَرَجَةِ الْعُهُود işler birbirine girdiği için karmaşık bir hal aldığında kullanılır. Dolayısıyla مَرَجَة insanların emin olmadığı durumlar için de kullanılır. Sözleşmede bu mu yazıyordu, yoksa şu mu? Bu onlar için bir أَمَرْ مَرِيج (karmaşık bir iş) haline gelir.
“Bahr” Kelimesi
Burada kullanılan بَحْرَيْن kelimesi, bu da ilginç bir detay. بَحْر genellikle deniz olarak çevrilir. Okyanus olarak bile çevirebilirsiniz. Bu mümkün. Ancak klasik Arapçada بَحْر herhangi bir büyük su kütlesi için kullanılabilir. Yani modern Arapçada بَحْر sadece okyanusu ya da denizi ifade eder. Ama بَحْر çıplak gözle bakınca büyük su kütlelerine benziyorsa, daha küçük su kütlesi için de kullanılabilir.
İşte bu yüzden يُشْبِهُ ذَلْمَاءِ الْمِلْحِ فِي السَّعَى وَكَثْرَةِ الْمَاءِ
Yani denize benziyorsa ama tam olarak deniz değilse… Mesela birisi Michigan Gölü’nün kıyısında duruyorsa, buna klasik Arapçada بَحْر diyerek pekâlâ durumu kurtarabilir, çünkü yeterince büyüktür. Yani böyle bir durum da söz konusu olabilir. Ancak parkınızdaki ufak bir göletteyseniz, ona herhalde بَحْر demezsiniz. Peki, bu neden önemli?
Çünkü o zaman bu ayette iki denizin veya iki okyanusun çarpışmasından bahsetmiyor olabilir. Denizlere dökülen nehirlere, denizlere karışan körfezlere atıfta bulunuyor bile olabilir. Denizlere dökülen şelaleler gibi bir araya gelen daha küçük ve daha büyük su kütleleri olabilir, öyle değil mi? مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِۙ de bu şekilde.
Cinler ve İnsanlar Alemi
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ (Rahman, 20).
Bu arada devam etmeden önce, ayetin tam olarak ne anlama geldiğini bilmediğimi söylemiştim çünkü Allah hemen önceki ayetlerde gerçekliğin iki boyutundan, cinler ve insanlar aleminden bahsediyor. Bazı alimler bu ayete bakarak şöyle demiştir: Belki cinlerin bir denizi ve insanların da bir denizi vardır. Bu gezegende bildiğimiz su kütleleri var, bir de göklerde bir yerlerde bizim bilmediğimiz başka bir su kütlesi daha var. Bunda belli bir doğruluk payı olabilir, kulağa biraz çılgınca geliyor ama bu görüş Kurtubî’de var.
بَحْرُ السَّمَاءِ وَبَحْرُ الْأَرْضِ (Kurtubî)
Kurtubî gerçekten de gökyüzündeki okyanustan ve dünyadaki okyanustan bahsetmiştir. Bu, Allah’ın Arşı’nın, suyun üzerinde olduğu inancından gelmektedir.
كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ (Hud, 8)
Bu Kur’an’da geçiyor. Allah’ın Arş’ı su üzerindeydi. Yani evrenin derinliklerinde bir yerlerde suya dair bir atıf var. Belki de kastedilen şey budur. Eğer onların kendi doğusu ve batısı varsa, o zaman belki kendi denizleri de vardır. Belki de cinlerin alemiyle insanların alemi birbiriyle çarpışıyordur. Bu, sembolik bir ifade tarzı. Sembolik bir anlatım. Sübhanallah. Cinlerin dünyasıyla insanlığın dünyasının karşı karşıya gelmesi.
Mecma’ul-Bahreyn ve İki Farklı İlim Denizi
Bu arada, bu tür bir dilin Kehf Suresi’nde de kullanılması ilginçtir. Musa’nın (as) o gizemli kişiyle karşılaştığı kıssayı hatırlıyor musunuz? Onunla nerede buluştuğunu biliyor musunuz? Oranın adı Mecma’ul-Bahreyn’dir. İki denizin ya da iki okyanusun birleştiği yer.
Eğer o ayetin (Kehf, 60) tefsirini incelerseniz, orada da oldukça ilginç yorumlar görürsünüz. Çünkü Musa (as) peygamberlere verilen vahyi temsil eder. Hızır ise peygamber olmayanlara verilen vahyi temsil eder. Peygamberlere verilen vahye uymayan, kendi talimatları olan gizemli varlıkları.
- Peygamberlere verilen vahiyde, masum birini öldüremezsiniz. Peki Hızır’a verilen vahye göre bir çocuğu öldürüyor mu? Evet, öldürüyor.
- Peygamberlere verilen şeriatta, başkasının malına zarar veremezsiniz. Hızır’a verilen vahye göre ise bir gemiye zarar veriyor, değil mi?
- Peygamberler aracılığıyla insanlara verilen vahiyde; amaç, araçları meşru kılmaz. Araçlar da amacı meşrulaştırmaz. Ah, ben sadece iyi bir şey yapmaya çalışıyordum. Ailesine iyilik yapmak için onu öldürdüm, diyemezsiniz. Fıkıhta bunu yapamazsınız. “Amaca giden yolda her şey mübahtır” diyemezsiniz. Fakat Hızır’a verilen vahiyde, amaçlar araçları haklı çıkarıyor mu? Evet, çıkarıyor.
Bu tamamen farklı bir sistem. İlginçtir ki, onlar da iki denizin birleştiği bir yerde buluştular. İkisi de Allah’ın ilminin iki farklı denizini temsil ediyor. Bunlar aslında birbiriyle buluşmaması gereken iki deniz. Musa (as) o denizden sadece bir damla tattığında bile bunu hazmedemedi. Buna dayanamadı.
Belirli sularda yaşaması gereken canlılar düşünün, onları alıp farklı bir suya koyarsanız o suda yaşayamazlar. İşte Mecma’ul-Bahreyn’deki o tasvir de böyle bir şey değil mi? Ve burada da O, iki denizi getirip birbirine bitiştirdiğini söylüyor.
Peki, bu iki deniz arasında bir tür etkileşim var mı? Evet var. İnsanlarla cinler arasında bir etkileşim var mı? Evet, var. Ancak genel itibariyle Allah ne yapmıştır? Mecma’ul-Bahreyn… Bu arada, يَلْتَقِيَانِۙ birbirine çarpmak demektir. الْتِقَاءُ genellikle orduların birbiriyle çarpışmasını anlatmak için kullanılır. Kullanım alanı budur.
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ diyor (Rahman, 20). بَرْزَخٌ aslında مُعْتَبِرٌ بَاطِنِي جَوْفِي مِنْ خَلَلٍ حَاجِزٍ بَيْنَ أَشْيَاءَ İki taraf arasında bir sınır oluşturan, içsel ya da gizli bir şeydir. Herhangi bir tür ayırıcı olabilir. Bazıları bunun içsel olduğunu söylüyor. Diğerleri ise dışsal olduğunu savunuyor. Fakat بَرْزَخٌ temel olarak engel anlamına gelir. بَرْزَخٌ kelimesi için iyi bir çeviri “engel” veya “bariyer” olur. Bir tür ayırıcı.
Yani Allah, cinlerin dünyasıyla, cinlerin okyanuslarıyla insanların okyanusları arasına bir sınır koymuştur. Veya fiziksel boyutta, Pasifik kıyısındaki okyanuslarla, Atlantik arasına. Ya da birbiriyle karşılaşan ama karışmayan iki farklı su kütlesi – ki bence en zayıf ihtimal bu – olabilir. Sağda solda bunun resimlerini görebilirsiniz. Ancak tabloya dışarıdan baktığımızda, bunun çok daha derin bir anlamı olduğunu düşünüyorum.
لَا يَبْغِيَانِۚ onların bu sınırı ihlal etmediği anlamına gelir.
تَشْبِيهٌ بَلِيغٌ لِكُلِّ مَاءٍ مِنْهُمَا خَصَائِصُ تَدْفَعُهُ عَنْ اخْتِلَاطِ الآخَرِ بِهِ (Ibn Aşûr)
Bir tür suyun kendi özellikleri vardır. Kendine has bir sıcaklığı vardır. Eğer Güney Afrika’ya, Cape Town’a giderseniz, aynı kıyıda iki farklı okyanus sıcaklığı gözlemlersiniz. İki su kütlesi buluşur; iki farklı deniz canlısı, iki farklı su sıcaklığı yan yanadır.
“Bahreyn” aynı zamanda okyanus akıntılarına da atıfta bulunuyor olabilir, çünkü deniz biyologlarının söyleyeceği gibi, okyanusun bir üst katmanı bir de derin okyanus katmanı vardır. Bunlar birbirine karışmaz. Türler, su kalitesi ve hatta alttaki suyun hareket şekli bile üsttekinden farklıdır. Bu iki katman birbirine karışmaz. Yani bu, birbirine karışmayan iki denize yapılmış bir atıf da olabilir.
Arabistan Yarımadası ve Berzah
وَقَدْ يَكُونُ بَيْنَهُمَا حَاجِزٌ أَرْضِيٌّ مَحْسُوسٌ، وَقَدْ لَا يَكُونُ (Razi)
Aralarında hissedilen, görülen bir engel olabilir ya da görünmeyebilir. Bu belki de Arabistan yarımadasına bir atıftır. Mesela her iki ucunda da deniz var ve ikisinin arasındaki bölge Berzah’tır, değil mi?
Bu arada, denizlere yaklaştıkça daha büyük medeniyetleri görürsünüz. Çünkü devletler nasıl süper güç haline gelirler? Sulara erişim sağladıklarında. Denize kıyısı olmayan, karaya sıkışmış ülkelerin başı hep derttedir. Denize ve okyanuslara kıyısı olan devletler ise, süper güce dönüşen devletlerdir. Mesela Afganistan’ın en büyük problemi, karaya sıkışıp kalmış olmasıdır. Çünkü dört bir yanı, birden fazla güçlü medeniyetlerle çevrilidir.
Türkiye gibi ülkeler ise Süveyş Kanalı veya boğazlar yüzünden sürekli sorun yaşar. Suya erişimleri vardır. Ama resmi anlaşma sona erdiğinde, Avrupa için büyük bir sorun ortaya çıkacak çünkü Türkiye’ye fazladan gümrük vergisi ödemek zorunda kalacaklar. Yani Türkiye’de sürekli bir istikrarsızlık ve bir sürü çalkantı yaşanması şaşırtıcı değil; çünkü devrede olan küresel güçler var ve bu güçler deniz ulaşımıyla çok yakından ilgileniyorlar.
Dünyadaki büyük savaşları incelerseniz, devletlerin nerede yenildiklerine bakarsanız, belirli deniz limanlarından geçemedikleri noktalarda yenildiklerini görürsünüz. İmparatorluklar, sularda kolayca saldırıya uğrayabilecekleri dar bir geçide ulaştıklarında yayılmacı politikaları durmuştur. Dolayısıyla aslında aşılamayan o Berzah, oldukça mühim bir meseledir.
Peki bu durum Arap yarımadası için ne anlama geliyor ki? Araplar çölde yaşıyorlardı. Çölün farklı bölgelerinde Araplarla savaşmaya hiç niyeti olmayan büyük imparatorluklar vardı. Neden mi? Çünkü ele geçirilecek bir deniz yoktu. Ortada kazanılacak bir ganimet de yoktu çünkü henüz petrol bulunmamıştı. Yani o zamanlar petrol diye bir mesele yoktu. Bu yüzden kimse bu çorak çölü işgal etmekle ilgilenmiyordu.
Peki bu durum Araplara ne gibi bir imkân sağladı? Arapların Yemen’e gidip orada ticaret yapmalarına ve deniz yoluyla tüm Afrika’ya, hatta Asya’ya kadar uzanmalarına imkân tanıdı. Sonra geri dönüp Suriye’ye gidiyorlardı. Oradan kıyıya ulaştıklarında tüm Avrupa’ya bağlanabiliyorlardı. Diğer kıtalarla da bağlantı kurabiliyorlardı. Onlar her iki tarafın ithalat ve ihracatından kâr eden o aradaki Berzah’tılar. Onlar Doğu ve Batı arasında bir nevi bariyer konumundaydılar. Tam olarak buydu durumları.
Bundan büyük kazanç sağlıyorlardı; özellikle Mekkeliler merkezde oldukları için bu ticaretin baş aktörleriydiler. Yani adeta iki süper gücün de geçemediği bir Berzah işlevi görüyorlardı. Üstelik orduları falan da yoktu. O dönemin Roma veya Pers imparatorluklarıyla kıyaslandığında hiçbir şeyleri yoktu. Neleri vardı ki? Ne kaynakları vardı ne de askeri güçleri. Sadece kabilelerden oluşan, kerpiç evlerde yaşayan insanlardı. Buna rağmen, onlar bir Berzah olduğu için kimse o sınırı aşmıyordu. بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ Yani ayetin böyle bir alt metni olabilir.
Görünen ve Görünmeyen Alem Arasındaki Berzah
Yine Kurtubî’den çok ilginç bir yorum aktarayım. Diyor ki, bu berzah gökle yer arasındadır. Yani denizler, görünen aleme ve görünmeyen aleme yapılmış mecazi bir atıf olabilir. Allah onların arasına bir Berzah koymuştur. İlginçtir ki, ahirete olan yolculuğumuzda da, bir bariyer aşaması vardır. Onu aşınca sonraki hayata geçeriz. Bu bariyer aşamasına ne deniyor? Ona da Berzah deniyor.
الأَرْضُ الَّتِي بَيْنَهُمَا، وَهِيَ الحِجَازُ
Denizlerden bahsederken dediğim gibi, o iki deniz arasındaki toprak Hicaz bölgesidir.
البَرْزَخُ مَا بَيْنَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ
Bunu biliyorsunuz. Berzah, dünya ile ahiret arasındadır.
أَيْ بَيْنَهُمَا مُدَّةٌ قَدَّرَهَا اللَّهُ، فَهُمَا لَا يَبْغِيَانِ
Allah’ın, görünen ve görünmeyen bu iki alem arasına bir sınır koyduğunu ve bunların birbirine geçmediğini söylüyor.
فَإِذَا أَذِنَ اللَّهُ فِي انْقِضَاءِ الدُّنْيَا، صَارَ البَحْرَانِ شَيْئًا وَاحِدًا
Diyor ki, görünmeyen alem var ve bir de görünen alem var. Peki şimdilik ikisi arasında ne var? Bir bariyer var. Ancak bir gün Allah bu bariyerin kalkmasına karar verecek; o zaman iki deniz bir olacak, görünmeyenle görünen birleşecek. Cinleri göreceksiniz. Melekleri göreceksiniz. Allah’ı göreceksiniz. Görünmeyeni göreceksiniz. Amel defterinizi göreceksiniz. Eskiden görünmeyen ne varsa, her şeyin görünür hale geldiğine şahit olacaksınız. İşte bu iki okyanus artık birbirine kavuşmak üzeredir. Şimdilik لَا يَبْغِيَانِۚ
لَا يَبْغِيَانِۚ’nin fiilin yapısı da oldukça dikkat çekici. Bu aslında, şimdilik sınırı aşmıyorlar demektir. Şu an için birbirine karışmıyorlar. Allah, “asla birbirine geçmezler” demiyor. Bunu sadece geçici bir durum kılmış. بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ
Ayrıca, “berzah” kelimesi nekra (belirsiz) olduğu için aralarında aşamadıkları “bir tür” engel olduğu düşüncesini doğurabilir. Yani kesinlikle hiçbir geçiş olmadığını söylemiyor. Kısmi geçişler olabilir. Mesela melekleri rüyanızda görebilirsiniz ya da bazı insanlar şeytanlarla iletişim kurabilir, bunlar yaşanabilir şeylerdir ve yaşanır da. Dolayısıyla bu ihtimal بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ ibaresinde mevcuttur.
لَا يَبْغِيَانِۚ ayrıca arzu edilen bir şeyi ifade eder, ama esas olarak bir sınırı aşmak demektir. Bunun çok da derinine inmemize gerek yok.
Gücün Bölünmesi ve Denizlerin Rolü
Yine o soru: فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahman, 21). Şimdi karşımızdaki soru tamamen farklı, artık aynı soru değil. Yani hayranlık duymamız gereken şey nedir? Şimdi neye hayranlıkla bakmamız, neleri görmezden gelmememiz gerekiyor?
Allah’ın iki gerçeklik yarattığına, Allah’ın dünyadaki milletleri kara parçalarıyla birbirinden ayırdığına. Eğer bunu yapmasaydı, savaşların boyutunun nerelere varabileceğini hayal edebiliyor musunuz? Eğer tek bir devlet güçlenip tüm denizleri kontrol altına alsaydı ortaya çıkacak o dizginlenemez gücü, dünyada ne tür bir yıkıma yol açacağını hayal edebiliyor musunuz?
Aslında yeryüzündeki kara parçalarının bölünmesi, insanlar arasındaki gücün de bölünmesini sağlar. Gerçekten de olan tam olarak budur, Sübhanallah! Allah ne muazzam bir sistem kurmuş. Tarih ilmine ilgi duyanlarınıza şunu hatırlatırım; denizlerde yaşanan olayları incelerseniz, denizlerdeki gelişmelerin çoğu zaman o imparatorluğun kaderini de belirlediğini görürsünüz. İmparatorluk çökmeye başladığında, sadece topraklarını değil, daha da önemlisi denizlerdeki hakimiyetini kaybetmeye başladığında çöküş başlamıştır.
Bugün dünyadaki süper güçler arasında yaşanan askeri tatbikatların, güç gösterilerinin ve gerilimlerin birçoğu karada yaşanmıyor, biliyorsunuz değil mi? Denizlerde yaşanıyor. Denizaltıları düşman bölgesine sokmanın yollarını bulmak için onca teknoloji geliştiriliyor. Ardından kıyılarda savaş gemileri boy gösterir. Rus donanmasına ait gemilerin Alaska açıklarında falan dolaşması veya Çinlilerin şuradaki kara parçasına ya da denize müdahale etmesi… Ardından bilmem hangi liman… İşte şu an dünyanın oynadığı oyun tam olarak bu.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Daha hangi mucizelerini… Allah denizleri ayırarak dünyayı bir arada tutuyor ve onu kaostan, kargaşaya sürüklenmekten koruyor.
İnci ve Mercan: Güzelliğin Sembolleri
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ۬ وَالْمَرْجَانُۚ (Rahman, 22).
Bir ayet daha işleyip mola vereceğiz. يَخْرُجُ çıkar, diğerlerinin çevirisi de inci ve mercan. لؤلؤ inci, mercan taşları ise المرجان dır. Ayetin bir anlamı bu. Mercanların kırmızı gibi bir rengi vardır.
Burada üzerinde durup düşünecek pek çok şey var. Dikkat ederseniz burada bile güzelliğe odaklanılmış. Yeryüzünü anlatırken de odak noktası güzellikti. Okyanus da sonsuz hazineler barındırır. Yenilebilir deniz canlıları vardır. Ticaret vardır; yani fonksiyonel şeyler. Ama Allah bu surede dikkatimizi özellikle neye çekmeyi tercih ediyor? İnciye ve mercana. Ki bunların ikisi de neyin sembolüdür? Güzelliğin. Güzelliğin sembolleridir. Zorunlu ihtiyaç değildirler. Hayatı güzelleştiren ayrıntılardır.
Şimdi, يخرج kelimesi her iki denizden de لؤلؤ ve مرجان çıkar anlamına gelebilir. Yani iki denizden de inci ve mercan çıkar. Ayete görünen ve görünmeyen alemler olarak bakarsanız, hatırladınız mı? Bu demektir ki, bu dünyada inci ve mercan çıkar. Ama başka inci ve mercanlar da nereden çıkar? Görünmeyen alemden.
Görünmeyen alemin inci ve mercanlarını nasıl bilebilirim ki diye düşünmeye başladım. Sonra aklıma geldi, ah evet;
كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ (Vakıa, 23).
Cennetteki hizmetkârlar tıpkı inci gibi, لُّؤْلُؤُ۬ olarak tarif ediliyor. Yine bu surenin ilerleyen ayetlerinde oradaki eşler şöyle anlatılıyor:
كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ (Rahman, 58).
Bu dünyadaki eş değil, ahiretteki anlatılıyor. Bu dünyada bu tür inciler ve mercanlar var. O dünyanın ise kendine has inci ve mercanları olacak. يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ۬ وَالْمَرْجَانُۚ Sübhanallah. Bunu böyle bağlaması ne kadar da güzel. Yani bu sadece iki farklı su türü ya da iki denizle ilgili değil; belki de bu dünyanın لؤلؤ ve مرجان ‘ı ile görünmeyen alemin لؤلؤ ve مرجان ‘ıdır. Yani o dünyanın da bir güzelliği var.
Fakat burada başka detaylar da var. يَخْرُجُ kelimesi يُخْرِجُ olarak da okunabilir. Ötre (damme) ile يُخْرِجُ. Eğer ötre ile okursanız, “O” çıkarır anlamına gelir; yani Allah لؤلؤ ve مرجان ‘ı çıkarır. Eğer يَخْرُجُ şeklinde okursanız, لؤلؤ ve مرجان kendiliğinden çıkar demektir. Ortaya çıkarlar. Eğer üçüncü bir kıraat olan يُخْرَجُ şeklinde okursanız, يُخْرَجُ مِنْهُمَا الْلُؤْلُ وَالْمَرْجَانِ o zaman bu da incinin ve mercanın oradan çıkarıldığı anlamına gelir. Yani eğer çıkarılıyorsa, insanlar tarafından çıkarılıyordur.
يُخْرِجُ Allah çıkarır. يَخْرُجُ kendileri çıkar. Meydana çıkarlar. İşte kıraate bağlı olarak tek bir ayetin içinde bu üç farklı manayı bulmak mümkün. Eğer يَخْرُجُ derseniz, o zaman لؤلؤ ve مرجان mensup olur. يُخْرِجُ مِنْهُمَا الْلُؤْلُ وَالْمَرْجَانَ harekesi değişecektir.
Çirkinlikten Doğan Güzellik
Fakat asıl üzerinde düşünülmesi gereken mesele – ki bu tefsirdir – aradan önce biraz da tedebbür yapalım. Bunlardan neden bahsediliyor? Tamam, çok güzeller. Ama biraz daha derin düşünnelim.
İncinin ne olduğunu biliyor musunuz? İncilerin neye benzediğini biliyorsunuz. Peki inciler nerede oluşur? Evet, istiridyelerde. İncilerin aslında ne olduğunu biliyor musunuz? İstiridye atığı. Bu aslında istiridyenin salgısıdır. Onun atığı inciyi oluşturur. Bir canlının atığı, diğerinin hazinesidir. Kelimenin tam anlamıyla.
Peki mercan taşlarının nereden geldiğini biliyor musunuz? Bu mercanlar ölürler. Öldüklerinde kristalleşirler. Sertleşirler. Biz de onları mücevher olarak kullanırız. Üstelik şifalı özellikleri olduğu söylenir. Kanı temizler ve daha bir sürü işe yararlar. Yani bir canlının cesedi, bir diğerinin hazinesi oluveriyor.
İnsanoğlu için en iğrenç iki şey vardır; dışkı ve cesetler. Dışkı ve cesetler. Bu iki hazine de aslında dışkı ve cesetten ibarettir. Allah bize burada gerçekten çok derin bir şey anlatıyor. Allah, hiçbir değeri olmayan bir şeyi almayı seçti. Hatta özünde iğrenç olan bir şeyi. Ama O, bunu kimin için güzelleştirdi? İnsanlar için. Ölü olan bir şeyi alıp onu bir hazineye çevirdi. Evet. Allah işte bunu yaptı. Güzellik üzerine ne muazzam bir yorum! Çirkinliğin zirvesindeki bir şeyi alıp onu güzel bir şeye dönüştürmek. Allah işte tam da bunu yaptı.
Değer Algısı ve Gösteriş
Üzerinde düşünmemiz gereken bir şey daha var. İnsanlar, eşyanın kökeninin ne olduğunun farkına varmadan onlara değer atfederler. Biliyorsunuzdur eski çağlarda inciler bir tür asalet ve güç göstergesiydi. İnci ve mercan birer statü sembolüydü. Çünkü bizde o şatafat var. Denizcilere ödeme yapacak, o denizlerin derinliklerine dalıp o incileri çıkarttıracak paramız var. Sonra ondan tam boy bir inci kolye yaptırıp onunla ortalıkta salınırım.
Krallar takardı bunu. Sadece kraliçeler değil. Krallar da inci kolyeler takar ve yanlarında mutlaka mercan bulundururlardı. Çünkü bu sadece güzellikle ilgili bir mesele değildi. Bu bir gösteriş ve güç sembolü meselesiydi. İnsanların nasıl marka takıntısı olduğunu bilirsiniz. Ve o logonun çantada mutlaka göze çarpmasını isterler. Chanel’leri, Louis Vuitton’ları olur, sonra da bir bayram buluşmasına gittiklerinde, başlarlar, Chanel’im nerede? Nereye koydum ben onu? Sonra onu yemek masasının yanında bir yere koymak zorundadırlar. Ve onu öyle bir açıyla yerleştirirler ki, şu taraftakiler görebilsin. Sonra oradakiler de görebilsin diye açısını değiştirirler. Bunun gösterişini yapmanız gerekir.
Fakat gösteriş yapma mantığını görüyorsunuz. Bu nereden geldi? Sonuçta bir düşünün; o Chanel çantayı bir an için düşünün. O ölü bir inek. İyi dikilmiş. Esnetme işleminden geçmiş. İyi güzel ama sonuçta o ölü bir inek. O ineğin büyük bir kısmı birilerinin hamburgeri oldu. Sonra öbür taraftan çıkıp toprağı besledi. O ineğin bir kısmına, siz böylesine paha biçilemez bir değer yüklemeye karar verdiniz. İşin özüne indiğinizde, aslında olay bundan ibarettir. Eğer yanlışlıkla çantanızı düşürseydiniz veya bir çiftlikte öylece bir yerlerde bıraksaydınız, birkaç on yıl içinde kumun içinde parçalanır ve aslına geri dönerdi. İşte akıbeti tam olarak bu olurdu.
Ama biliyor musunuz? Allah, özünde… Bunlar aslında özleri itibarıyla hiçbir şeydirler, ama biz onlara değer veririz. Sırf güzel oldukları için.
İşte bu hayata dair bir şey öğreniyoruz. İnsanoğlu bu dünyada güzelliğe ne kadar büyük bir değer atfediyor. Sonra o değer bir güç sembolüne dönüşüyor. Güzellik üzerinden güç yapıları inşa ediliyor. Bütün bir toplum güzellik algısı etrafında, güzelliğin o cazibesiyle şekilleniyor.
Örneğin adı sanı duyulmamış bir kasabaya gidip devasa ve harika bir tatil köyü inşa ederler. Sonra ne olur biliyor musunuz? İnsanlar o bölgeye akın etmeye başlar. Ardından bölgeye başka yatırımlar gelir ve bütün bir ekosistem kurulur. Hepsinin asıl sebebi nedir? Sadece güzellik yüzünden, evet sadece güzellik yüzünden.
Telefon sektörü, otomotiv sektörü gibi tüm büyük endüstrileri, teknoloji sektörünü bir düşünün. Tüm bu sektörler ürünlerini nasıl satılabilir kılıyorlar? Ürünü daha fonksiyonel hale getirerek mi? Hayır. Aslında günün sonunda o ürünü asıl sattıran şey görünüşüdür. Mesela 2015 model Range Rover ile 2023 model Range Rover temelde hala bir Range Rover’dır; motoru aşağı yukarı aynıdır, aynı şanzıman sorunlarını yaşatır, özünde tamamen aynı araçtır; aynı lastikler, aynı kauçuk, aynı metal, aynı mekanik. Peki değişen ne? Ooooo görünüşü efsane, içi muazzam, O deri koltukları yapmak için tamamen farklı türden bir inek kestiler. (!)
İnsan güzelliğe değer veriyor. Mona Lisa tablosu nedir? O, sadece ona bakan bazılarının gözünde güzel olan bir tablodur. Orijinal Mona Lisa tablosu sizce ne kadardır? Mona Lisa’yı geçtim. Gözünde tek bir mercek olan o çirkin maymunun NFT’si ne kadar ediyordur ki? Oldukça çirkin bir resim ama birileri ona bir değer atfediyor. Biz her şeye değer biçebiliriz. İnsanlar nesnelere öznel bir değer yüklerler ardından bütün bir dünya bu öznel değerden etkilenir. Öyle değil mi? Bütün bir dünya, nesnelere yüklediğimiz değer etrafında şekilleniyor.
Gerçek Değer: Allah’ın Kelamı
Allah bize bu meseleyi öğretiyor çünkü bütün bu şeylerin değeri aslında sadece bizim zihinlerimizin içindedir. İşin aslı şu ki, gerçekte ne bir değerleri vardır ne de kalıcılıkları. Çünkü bizzat bizim bir kalıcılığımız yok. Onlara değer atfeden biziz, değil mi? Allah içimize bir güzellik arzusu yerleştirdi. Biz de kalkıp bunlara değer vermeye karar verdik.
Ancak dünyada bizim değil de bizzat Allah’ın değer verdiği bazı güzel ve değerli şeyler de vardır. Nedir bu biliyor musunuz? Allah’ın kelamı. O’nun rehberliğidir.
Allah’ın kelamının değeri bizim ona atfettiğimiz bir değerden kaynaklanmıyor. Bu, Allah’ın ona verdiği değerden kaynaklanıyor. İnci ve mercan güzel yaratılmıştı, ama onların bu kadar pahalı olmasına kim karar verdi? Biz verdik. Fiyatını biz belirledik. Onları bulmak için denizlere açılan biziz. İşte aradaki fark bu.
Allah bize kendi zaaflarımıza ve nasıl bir değer algısı yarattığımıza dair bir şeyler öğretiyor. Allah’ın bizim bu değer kavramını nasıl yeniden düşünmemizi istediğini gösteriyor bu güzellikleri inkar ederek değil, onlarla uyum içinde olarak. Yine de bütün bu şeylerin güzelliğinin tadını çıkarabilirsiniz, ancak gerçek değerin neyden ve nereden geldiğini tam olarak anladığınızda.
Yüce Allah bizlere, gerçekten değer taşıyan şeylerin kıymetini bilmeyi nasip etsin.