الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على سيد الأنبياء والمرسلين

وعلى آله وصحبه أجمعين

أما بعد فأعوذ بالله من الشيطان الرجيم

فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ (Rahman, 39).

Es selamu aleyküm ve rahmetullahi teala ve berakatüh.

Surenin kalbindeki o ürkütücü kısımları konuşmayı neredeyse bitirdik sayılır. Bu derste yapmak istediğim şey, kaldığımız yerden devam edip genel bir bakış sunmak ve ardından inşallah denklemin diğer tarafına bakmak. Allah 39. ayette o gün kimseye sorulmayacak diyor.

لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ

Kimseye günahından sorulmayacak (Rahmân, 39)

Ne insana, ne de cine. Tekrar edeyim, bu da Kıyamet Günü’nün açılış sahnesi.

Buradaki ilginç kelime ذَنبُهُ. Kur’an’da günah için kullanılan birçok kelimeden biri. الإِثْمُ وَالْجُرْمُ وَالْمَعْصِيَةُ Arapçada günahlar için kullanılan farklı kelimeler var.

ذَنبُهُ kelimesi aslında şununla bağlantılıdır, hani bazı tencereler çok derindir ve kepçeniz vardır, hani dibe kadar inebilen ve elinizi yakmadan yemeği almanızı sağlayan çok derin bir kaşık. İşte o kaşığa مِذْنَبَة denir. ذنب ise bir hayvanın kuyruğudur. Bir kuyunun ta dibine kadar inen kovaya da ذنب denir.

Hatta اذنب kelimesi, hani politikacılar bolca nutuk atarlar, insanlar gaza gelir ve birçoğu da hiç düşünmeden onların peşine takılır. İşte ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar görüşlerini asla değiştirmeyip körü körüne politikacıların peşinden gidenlere اذنب denir. Kendi aklını kullanmayan, insanların en sefili.

Kuyruk, uzun kaşık, derin kova ve kıt akıllı insanlar. Tüm bu kelimelerin arasında ortak bir nokta var, ne? Düşüklük, sefillik. Değil mi? Aşağılık. Hatta adeta utanç verici bir şey.

ذَنبُهُ kelimesi, beni aşağı çeken, seviyemi düşüren bir eylem için kullanılır; haysiyetimi, statümü, makamımı alçaltan bir eylem. Ayrıca ذَنبُهُ kelimesini utanç verici bir şey olarak da düşünebilirsiniz. Tıpkı kuyruğun hayvanın bir nevi mahrem, utanç duyulacak yeri olması gibi.

Hatta, kendi kabilesinin onurundan bahseden bir şair vardı; kabilesinin lakabı أنف النقى idi. Devenin burnu. Kabilelerine “deve burnu” diyorlardı, çünkü deve çok uzundur ve burun da gururu temsil eder, ta yukardadır. Hani burnu havada tipler vardır ya, aynen öyle. Başka bir şair ise onları hicvederken, onlara ذنب النقى adını takmıştı. Devenin kuyruğu. Şair aslında lakaplarını devenin burnundan devenin kuyruğuna çevirerek onları rezil etmeye çalışıyordu.

Ayetteki meseleye dönersek, Allah ذنب kelimesini; yaptığımız utanç verici şeyler olduğunu belirtmek için kullanıyor ve o gün bu utanç verici günahların sorulmasına gerek kalmayacak, çünkü demin de dediğim gibi utanç nereden anlaşılacak? Yüzden, değil mi? İşte kelime bu duruma tam oturuyor.

“Zenb” Kelimesi ve Günah Standartları

Bir diğer ilginç nokta da سيئة ve ذنب arasındaki farklılık. İkisi de günah anlamına gelir ve Fetih Suresi bu iki kelimenin bir arada geçtiği çok güzel bir örnektir. ذنب aynı zamanda Peygamberimiz (sav) için de kullanılır.

لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ (Fetih, 2)

ذنب kelimesi Resulullah (sav) için kullanılıyor. Peki bunu nasıl anlayacağız? Bunun en kolay örneği şu olurdu:

Diyelim ki biri sabah namazı için bu mescide geliyor. Daha ezan bile okunmadan her gün buraya erkenden geliyor. Mesela ilk o gelir, kapıları açar ve namazını kılar. Bir de namaza hiç gelmeyen, sabah namazına dahi kalkmayan biri vardır. Ama bir gün kafasına eser ve sabah namazına gelmeye karar verir. Ama namazın başını kaçırır, ikinci rekata zar zor yetişip rükuya dahil olur. Yetişmiştir yetişmesine ama ucu ucuna kurtarmıştır.

Öte yandan her gün namaz kılan ve kapıyı açan o kişi, bir gün gecikmiştir. O da cemaate tam o esnada katılır. Cemaate aynı anda, ikinci rekatta katılan iki kişi vardır; ikisi de rükuya aynı anda yetişir.

İçlerinden biri için bu, manevi hayatının zirvesidir!

“Vay be sabah namazını camide kılıyorum! Üstelik rükuya da yetiştim,” der.

Yanındaki adam için ise bu, manevi hayatının en kötü, en utanç verici günlerinden biridir.

“Ne oldu bana böyle? Nasıl bu kadar geciktim?” diye kahrolur. Kendine çok kızar.

Asıl anlatmak istediğim şu; standartları yüksek veya düşük olduğu için insanların utandığı şeyler farklı olabilir. Ama öyle şeyler vardır ki, herkesin kötü hissetmesi gerekir. Hırsızlık yanlıştır mesela; bazıları utanmaz, bazıları çok utanır diye bir şey yok. Yanlış, yanlıştır. Yalan, yalandır.

Ama konu iyiliklere, bizden beklenen davranışlara gelince, bazıları kendi çıtasını epey yüksek tutar. Bazılarıysa “Bana asgarisi yeter. Yırtsam yeter” der. Bunu okullarda ya da işyerlerinde görürsünüz, değil mi? Bazı öğrenciler çıtayı çok yükseğe koyar ve sürekli mükemmeli hedefler. 95 alsalar bile depresyona girerler. Başka bir öğrenci ise 66 aldığı sürece…

65: Hmm, bilemedim, üzüldüm şimdi.

66: Güzel, ben bu işi biliyorum dememiş miydim?

Kısacası standartları düşüktür; geçsinler yeter, umurlarında olmaz. Hiç de gocunmazlar.

İşte bu aslında, toplum kötü görsün ya da görmesin, herkesin içinde bir ölçü olduğuna işaret ediyor. Çünkü biliyorsunuz, öyle bir çağda yaşıyoruz ki ilginç bir şekilde; ahlakın ve doğru-yanlış kavramlarının artık çok göreceli olduğu bir zamandayız. “Benim doğrum, senin doğrun” muhabbetlerini hatırlarsınız. Herkesin kendi doğrusu var artık. Herkesin günah standartları (ذَنبُهُ) kendine göre, anlıyor musunuz? Artık hepimizin “göreceli bir fıtratı” var.

Ama Kıyamet Günü gelir çatar ve herkes anlar ki; “kendi icadın olan ahlakınla” gururlanmak yok artık. Gerçek ahlaka döneriz ve ne kadar utanç verici şeyler yapıp söylediğimizi idrak ederiz. Toplumun biçtiği tüm o roller, kendi kendimize ördüğümüz o sahte maskelerin hepsi tek tek sıyrılıp düşer.

Allah وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ der (En’âm, 94). Sizi büründürdüğümüz tüm o rolleri arkanızda bıraktınız. İşte Kıyamet Günü, tüm o rollerden sıyrılınır.

Kimseye bir şey sorulmayacak. Soru sorulmamasıyla ilgili ince bir nokta da şu; hani gökyüzünden üzerlerine ateş fırlatılıyordu, hatırladınız mı? Gökyüzü onları topa tutuyor, bombalar yağıyor ve insan şöyle sorabilir:

“Hey, bana bunu neden yapıyorsun? Ne oluyor? Ben ne yaptım ki? Polis neden sorgusuz sualsiz bana ateş ediyor?” diyebilirsiniz.

Bunu sormaya hakları var gibi duruyor. Hayır, yok. Çünkü o gün, size sorulmasına bile gerek kalmadan, suça ne kadar battığınızı çoktan biliyor olacaksınız. İnsanlar suçlu değilmiş gibi numara bile yapamayacaklar. Buna yeltenemeyecekler bile. Sormaya hacet kalmayacak.

Adaletin Tecelli Etmesi ve Gösterilmesi

Buradaki bir diğer ilginç nokta şu: Adaletin iki yönü vardır. Adalet yerini bulmalı ve adalet gösterilmelidir de. Lütfen buraya dikkat edin. Adalet hem yerini bulmalı, hem de herkesin gözü önünde tecelli etmelidir.

Peki bu ne demek? Diyelim ki gizli bir mahkeme kuruldu. Birisi mahkemeye çıkarıldı ama duruşma gizli yapılıyor. Hakim çıkıp diyor ki:

“Deliller sır, ifadeler sır, duruşma gizli ama ben bu şahsın suçlu olduğuna hükmettim!”

Neden suçlu?

Söyleyemem, çünkü bunlar sır!

Ama adalet yerini buldu.

Halk ne düşünecek? Buna adalet derler mi? Hayır, çünkü biz sadece adaletin yerini bulmasını değil adaletin gözler önüne serilmesini de isteriz. Duruşmanın açık olmasını isteriz.

İşte Allah, mutlak adalet sahibidir. Adil olmak için aslında bir Kıyamet Günü’ne ihtiyacı yoktur. İnsanları öldükleri an doğrudan hesaba çekip dilediği gibi kimini Cehennem’e, kimini Cennet’e koyabilirdi. Bunu yapabilirdi. Çünkü hesap süreci, her amelin gösterilmesi, kayıtların açılması ve amellerin tartılması vesaire bütün bunlar aslında adaletin kendisi değildir, nedir? Adaletin tecelli edip gösterilmesidir! Adalet ile adaletin gösterilmesi arasında fark vardır.

O gün Allah sadece adaleti uygulamıyor; Adaleti gözler önüne seriyor. İnsanları gidecekleri yere koymadan önce onlara adaleti bizzat gösteriyor. Onlara sadece merhamet etmiyor, merhametini aşikar ediyor. Böylece ortada tek bir bahane bile kalmıyor. Birisi Cehennem’e atılıp da “Evet, Allah adildir diyoruz ama yargılanmadım ki ben” diyemesin diye. “Benim mahkeme günüm nerede kaldı?” diyemeyecek.

Allah, “Sana mahkeme günü vereceğim” diyor. “Sana o günü vereceğim.” Ama bunun henüz başlarında bile hiçbir yanlış yapmadığını iddia edecek o kişi dahi neyi yanlış yaptığını kendi içinde zaten bilecek.

Yüzlerdeki İşaretler: “Sîmâ”

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahmân, 40)

Şimdi bu ürkütücü üslupla Allah aynı soruya dönüyor.

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِس۪يمٰيهُمْ (Rahmân, 41)

Şimdi işleyeceğimiz ayet bu. Suçlular, yüzlerindeki işaretlerden tanınacaklar. سِيمَ yüzdeki işaretler olabileceği gibi, birazdan göreceğimiz üzere yüz ifadeleri de olabilir.

فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ

Sonra o kişi yakalanacak. Dikkat edin, يُؤْخَذُونَ değil, يُؤْخَذُ. “O (tekil) yakalanacak.” İlginç bir geçiş var. Şöyle olması beklenirdi: يُعْرَفُوا الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَهُمْ فَيُؤْخَذُونَ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ. Ama ayet şöyle: فَيُؤْخَذُوا بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ. Tekil form kullanılıyor.

Çeviride bu değişimi şöyle yansıtabiliriz: Suçlular yüzlerindeki işaretlerden tanınacak ve “o” yakalanacak. Çoğul kullanıldı diye “onlar yakalanacak” denmesini bekliyorduk. Çünkü bahsedilen kimdi? Suçlular (çoğul). Ama ayetin devamı “o yakalanacak” “perçemlerinden ve ayaklarından” diyor. Her biri tek tek perçemlerinden ve ayaklarından yakalanacak. Sonra yine çoğula dönülüyor. Burada çoğul ve tekil ifadelerin harmanlandığını görüyoruz. Birazdan bunun üzerine konuşacağız.

Burada ilk bilmenizi istediğim şey, sahnenin nasıl kurgulandığı. Bu ne demek? Kıyamet günü başladı; Allah diyor ki: “Senin hesabını görmeye vakit ayıracağım.” سَنَفْرُغُ لَكُمْ. Sonra açıkça meydan okuyor: Kaçabiliyorsanız kaçın. Hodri meydan! O suçlular -Allah bizi onlardan eylemesin- kaçmaya çalıştıklarında vurulacaklar.

مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ (Rahmân, 35)

Sonra bu da yetmezmiş gibi koca gökyüzü kanamaya, erimiş pirinç ve bakır gibi yağ gibi damlayarak kan kırmızısı bir renge bürünmeye başlar. O an kimseye sorulmasına gerek kalmaz. Soru sorulmasına hacet kalmasa bile, yüzlerindeki o ifade ve o işaret onları ele verir.

Yüzdeki bu işaret, Allah’ın amellerin ruhsal etkisini alıp somut, gözle görülür bir etkiye dönüştürebileceğini gösteren çok önemli bir detaydır. Bunu basitçe anlatayım, şu an salih amel işliyoruz, değil mi? Ama salih amel işleyince cildiniz güzelleşmiyor. İnsanların “yüzünde nur var” demesine bakmayın. O nur falan değil, sadece yüzüne bebek kremi sürmüşsün! Yüzündeki şey nur değil. Cildin yağlı, o kadar. Elbette böyle bir nur meselesi var ama biz bunu çok abartıyoruz. Aman Allah’ım, Instagram filtresiyle yüzlerine öyle bir nur indiriyorlar ki…

Ama Kıyamet Günü Allah, müminlerin göğsünden ve sağ yanından bir nur, bir ışık yayılacağını söylüyor. Eskiden, bu dünyada iyi amellerimizin üzerimizde fiziksel bir etkisi yoktu. Ama Kıyamet Günü, o iyilikler ve güzel niyetlerimiz neye dönüşüyor? Nura, ışığa dönüşüyor. Tam tersi de geçerli; kötülük yapan insanların her bir kötü ameli de… Bu dünyada hadislerin, Peygamberimizin (sav) bildirdiği gibi kalpte bir leke oluşur değil mi? Fakat Kıyamet Günü, bu gerçekten de katman katman somut bir karanlığa dönüşür.

İşte bu dünyada Allah, müminleri karanlıklardan nura çıkaracağını söylüyor.

مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ (Bakara, 257)

Tağut ise مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ nurdan karanlıklara götürür. (Bakara, 257)

Bu hayatta bu sadece manevi bir tasvirdir. Manevi bir nur ve manevi bir karanlıktır. Ama aslında o manevi, görünmeyen gerçeklik Kıyamet Günü’nde gözle görülür somut bir gerçeklik halini alır. O gün bambaşka bir gerçeklik vardır. İnsanların yüzündeki ifade, sadece “Eyvah, ne halt yediğimi anladım” diyen birinin korkusu değil; kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir karanlık onların üzerini kaplar.

Bu, insanların genelde yanlış anladığı ve ayetin mesajını gerçekten yanlış okuduğu bir konudur. Mesela Âl-i İmrân Suresi’nde Allah şöyle buyuruyor:

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ

O gün bazı yüzler ağaracak bazıları ise kapkara kesilecek. (Âl’i İmrân, 106)

İnkâr edenlerin veya kötülük yapanların yüzleri kararacak. Biri çıkıp, “Aha, Kur’an’da ırkçı bir ifade var! Yüzlerin kararması da ne demek?” diyebilir. Aslında bunun ten rengiyle uzaktan yakından bir alakası yoktur. Yüzlerin kararmasından kasıt şudur: Bir odadaki tüm ışıkları kapatırsam yüzlerimiz nasıl görünür? Hepsi kapkara olur. Neden? Çünkü kastedilen şey aslında, üzerlerinde hiçbir ışığın olmamasıdır. Yüzlerinde zerre nur yoktur. Zifiri karanlık bir gece gibi tamamen karanlığa gömülmüşlerdir. Ten renginden falan bahsedilmiyor.

İşte tam da bu yüzden aynı benzetme başka bir yerde قِطْعًا مِّنَ اللَّيْلِ şeklinde açıklanır. Yüzlerindeki karanlık zifiri karanlık geceden bir parça gibidir. (Yûnus, 27) Burada anlatılan şey, ışığın tamamen yok olmasıdır.

Ayette “Suçlular, yüzlerindeki işaretlerden tanınır” dendiğinde belki de yüzlerindeki işaret karanlıktır. Kur’an’ın başka yerlerinde Kıyamet Günü için عَلَيْهَا غَبَرَةٌۙ تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌۜ denir (Abese, 40-41). Yüzlerde bir is, bir toz bulutu bir kirlilik, bir karartı vardır. بَاسِرَةٌۙ vardır. (Kıyâme, 24) Yüzlerde bir karanlık vardır.

Öte yandan Kıyamet Suresi’nde نَاضِرَةٌۙ geçer. (Kıyame, 22) Aydınlık, pırıl pırıl yüzler. Çünkü Rablerine bakmaktadırlar. اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ (Kıyâme, 23)

اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ İşte bu karanlık ve aydınlık tasvirinin Kıyamet Günü gerçekten somut bir karanlığa ve ışığa dönüşmesi gerçekten ama gerçekten çok önemlidir. Yüzler kelimenin tam anlamıyla ışıldayacak. İnkarcıların yüzleri ise karanlığın gölgesinde kalıp boğulacak. Kötü amellerinin karanlığı ve iyi amellerinin ışığının eksikliği artık somut bir şekilde kendini gösterecek.

“Suçlular bu şekilde tanınacak” derken, “onlar tanınacak” edilgen fiili kullanılıyor. “Allah onları tanıyacak” veya “melekler onları tanıyacak” denmiyor. Sadece “Onlar tanınacaklar” deniyor. Fiilin edilgen hali kullanılıyor.

Edilgen fiillere bir örnek verelim. Mesela desem ki: Bu çocuk okulda dayak yedi. “Dayak yedi.” Kimi suçlamamış, adını vermemiş oldum? Kim dövdü? Bir kişi mi dövdü? Küçük bir kız mı, yoksa beş erkek çocuğu mu dövdü? Sekizinci sınıflar mı, üçüncü sınıf öğrencisini dövdü? Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey çocuğun dayak yediği. Faillerin kim olduğu zikredilmiyor. İşte “suçlular tanınacak” dendiğinde de, tanıyanın kim olduğunu belirtmemiş oluyor. Anladınız mı?

Peki o zaman durum ne? Müminler onları tanıyacak.

“Aman Allah’ım, sen benim en yakın arkadaşımdın ama yüzünde hiç nur yok!” diyecekler. Çok şükür ki hakiki dostum değilmişsin.

Aralarındaki fark ortaya çıkacak. Birbirlerinin üzerindeki karanlığı görecekler. Benim yerim burası mı… Melekler de bu karanlığı görecek. Onlara sadece bir gözden bakılmıyor; pek çok farklı göz bakıyor. Herkes birbirini görüyor.

“Mücrim” Kelimesi ve Surenin Bütünlüğü

Diğer bir ilginç nokta da şu; bu surede kâfirun, müşrikun, zalimun gibi Peygamber’i (asm) inkar edenler için kullanılan tipik ifadeler yok. Onun yerine “mücrimun” (suçlular) kelimesi kullanılıyor. Bu çok manidar; çünkü surenin başlarındaki, iyiliğe yapılan tek çağrı وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ emriydi (Rahman, 9). Ölçüyü adaletle yerine getirin. “Terazide haksızlık ve eksiklik yapmayın” buyuruluyordu.

Bu arada, terazide hile yapan ve insanları dolandıranlar aslında birer suçludur, öyle değil mi? İşte şimdi “mizan” kelimesi ile “mücrimun” kelimesi birbiriyle örtüşüyor. Surenin genelinde anlatılan bağlama cuk oturan bir kelime seçimi. Bu da bir suredeki kelimelerin birbirine nasıl bağlı olduğunun küçük bir göstergesi.

Suredeki kelimeler, o surenin içinde adeta bir ekosistem oluşturur. Neler olup bittiğini tam kavrayabilmek için ayetleri o surenin bütünlüğü içinde anlamak şart, tekil ayetleri bağlamdan koparıp, “Bununla ilgili şu ayet var, şununla ilgili bu ayet var” demek yerine. Peki bu hangi surede geçiyor ve o surenin genel iklimi ne? Bu, Kur’an çalışmalarının çok önemli bir hususudur.

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ Cürüm ya da mücrim kelimesi çok ilginçtir, ne anlama geldiğini söyleyeyim. “Kazanmak” anlamına da gelir, aynı zamanda ağaçtan düşen hurmaları toplayıp içine doldurup yüklendiğiniz bir sepet, çok ağır bir küfe anlamına da gelir. Çuvalın o ağır yükü. “Cirm” aynı zamanda cismin ağırlığı demektir. Mücrim ise çok ağır bir suç işlemiş kişi demektir. Kökeninde ağırlık kavramı yatar ki bu harika bir detaydır, çünkü mizan da terazidir ve neyi ölçer? Ağırlığı! Burada da kelimeler arasında uyum var.

Kur’an’da Yüz İfadeleri ve Karakterin Dışa Vurumu

Yüzlerle ilgili birkaç ayetle yüzlerin Kur’an’da ne kadar önemli bir yer tuttuğunu göstermek istiyorum. Yüzler ve yüz ifadeleri. Kur’an aslında yüz meselesine oldukça fazla vurgu yapar. İster müminin yüzü olsun…

Fetih suresinde س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ (Fetih, 29). Secde sebebiyle oluşan yüzlerindeki o izi görürsünüz. Bazıları bunun kelimenin tam anlamıyla alınlarındaki bir leke bir nasır falan olduğunu düşünür. Hatta giderler öyle seccadeler, musallalar -Urduca konuşanlar “caynamaz” derler- alna denk gelen yerinde hafif sert bir doku olan seccadeler alırlar ki hani س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ olsun diye! Burada kastedilen şey o değil. Burada anlatılmak istenen…

Böyle komik örnekleri severim çünkü meseleyi çok iyi anlatıyorlar. Başka çocuklara zorbalık yapmaya bayılan bir çocuk düşünün. Sınıfta oturmuş “Kime laf soksam, kimi ezsem” diye pusuya yatmış bekliyor. Öyle birinin yüzünde belli bir ifade vardır. Yüzünde böyle tekinsiz, sinsi bir ifade oluşur, değil mi? Eğer bunu alışkanlık haline getirirse, o ifade artık onun bir parçası olur.

Ergenler, kusura bakmayın ama siz ergenlik öncesinde ne kadar tatlı, ne kadar iyi çocuklardınız. Yüzünüzde hep bir gülümseme olurdu; “Selam anneciğim, selam babacığım, günün nasıldı?” derdiniz. Yüzünüz pırıl pırıldı. Sonra birtakım ortamlara takılmaya başladınız. Alaycı, sürekli eleştiren, sürekli her şeye kulp takan hep negatif şeyler söyleyen, her şeyi küçümseyen, “Aman banane”, “Hiç umurumda değil” diyen tiplerle takıldınız, tüm gün “ııı, ııı” modundaydınız bir de baktınız ki yüz ifadeniz değişmiş. Tüm o konuşmalarınızdaki negatiflik yüzünüze de yansımaya başlamış, değil mi? Bunun üzerinizde bir etkisi var.

Uzun zamandan beri hep karamsar, hep negatif olan insanların yüzüne bakarsanız, bunu okuyabilirsiniz değil mi? Kesinlikle. Öte yandan iyimser ve neşeli kalmaya çalışan insanların da yüzleri gülmese bile onların iç huzurunu yüzünden okuyabilirsiniz. Uzun vadeli davranış kalıplarımız dönüp dolaşıp nerede kendini gösteriyor? Yüzümüzde! Secdeyle geçen bir hayat, Allah’ın huzurunda gerçekten tevazuya büründüğün, hiçliğini idrak ettiğin bir hayat nereye yansıyor? Yüze yansıyor. Bu arada, yüze yansıdığını söylemek aslında kişiliğe de yansıyor demektir. Çünkü yüzünüz kişiliğinizin bir aynasıdır, değil mi?

Suçlular yüzlerinden tanındıklarında, onların yüzlerindeki o işaret, aslında sergiledikleri ortaya koydukları o karanlık karakterin dışa vurmuş yepyeni bir halidir. Bakın ayet ne diyor:

كَاَنَّـمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعاً مِنَ الَّيْلِ (Yunus, 27)

O gün sanki onların yüzleri geceden koparılmış bir parçayla örtülmüş gibidir.

اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌۢ (Naziat, 9)

Kıyamet günü gözleri dehşetle dolacak.

Göz bebeklerine şöyle bir yakından baksanız nasıl büyüdüğünü görürsünüz ki ayetler tam olarak bunu tasvir ediyor.

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌۙ (Abese, 40)

Üzerini toz bürümüş, is ve pas kaplamış yüzler.

Ayetin devamında perçemlerinden yakalanacakları kısmına birazdan değineceğiz. Ama biliyorsunuz, o yüz ifadesi var ya, kafirlerin o kibri bile yine onların yüz ifadeleriyle anlatılmıştır. İslam düşmanlarının cürümlerini sayarken, ثُمَّ نَظَرَۙ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَۙ ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَۙ (Müddessir, 21-23). Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı, derin derin düşünüyormuş gibi yaptı sonra arkasını döndü, diyerek Allah onun her bir mimik ve yüz ifadesini detaylandırıyor.

لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ (Kalem, 51).

Bu inkarcıların size öyle bir bakışı vardır ki o delici bakışlarıyla Kur’an’ı duyduklarında sizi adeta kaydırıp devirmek isterler. Siz Kur’an okurken gözlerindeki o kini o iliklerine kadar işlemiş nefreti görebilirsiniz. لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ (Kalem, 51). Aslında yüz kibri dışa vurmanın çok önemli bir organıdır.

Öte yandan, örneğin Lokman’ın (as) oğluna verdiği öğüde bakarsanız: Der ki (ra):

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ (Lokmân, 18)

İnsanlara yanağını bükme (kibirlenerek yüz çevirme).

Yine yüz vurgusu, değil mi? Kur’an’da bunu defalarca görürüz. Peki Peygamberimizin (sav) sünnetinde ne görüyoruz?

الْبَسْمَةُ فِي وَجْهِ أَخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ

Kardeşinin yüzüne gülümsemen sadakadır.

Bu sadece öyle sırıtarak “Selamun aleyküm kardeşim” demek değildir, bunun anlamı içindeki kin ve nefreti atıp art niyetlerinden arınarak karşındaki insana karşı gerçekten samimi, yumuşak ve şefkatli yaklaşmandır.