Sultan (Yetki) Kavramı
İncelemek üzere olduğumuz bu ayetler aşamalı bir gelişim gösteriyor. Bununla kastettiğim şu: Önce Allah, benim çok meşgul olduğumu mu sanıyorsunuz, dedi. Size ne kadar müsait olabileceğimi göstereceğim. Bütün bir evrenin işleyişini bir kenara bırakıp tüm dikkatimi sizin üzerinize yoğunlaştıracağım. Sonra da “Hadi, kaçabiliyorsanız kaçın” diyor. Ve ardından ekliyor:
لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ (Rahman, 33)
Ancak bir sultan (سُلْطَان) ile kaçabilirsiniz. Sultan yetki demektir. Özel bir yetki türüdür. Sultan aslında uzun bir mızrak için kullanılır. Uzun bir mızrak.
“Kanunun kolu uzundur” tabirini hiç duydunuz mu? İşte bu, sultan kelimesinin klasik anlamına çok yakındır. Sizi durduran polis memurunun aslında kendinden menkul bir gücü yoktur. Ona bu gücü devlet vermiştir. Dolayısıyla ona karşı gelmek, devlete karşı gelmek sayılabilir. Yani onun gücü, aslında devletin bir uzantısıdır. O, devletin bir temsilcisi konumundadır. Üniforması aslında devleti temsil eder. Rozeti devleti temsil eder.
Eğer aynı polis memuru emekli olursa ve artık üniforma giymiyorsa, insan olarak aynı kişidir ama artık o güce sahip değildir. Neden? Çünkü artık devleti temsil etmiyordur. Yani artık sultanı yoktur.
Benzer şekilde, bir pasaportu düşünün. Pasaport, gücünü devletten alan bir belgedir. Nihayetinde tıpkı diğerleri gibi bir kağıt parçasıdır ama bir hükümetin verdiği yetkiyi temsil ettiği için sınırı geçmenizi sağlayabilir. Çünkü o devletin diğer devletle bir anlaşması vardır ve en üst makamlardan doğrudan yetki alarak gelen bu kağıt parçası sayesinde artık o ülkeye giriş yapabilirsiniz. Sırf bu kağıt parçası sayesinde. İşte o kağıt parçasına, o yetkiyi taşıdığı için ne ad verilebilir? Sultan (سُلْطَان).
Aslında güç kuvvettir (قُوَّة), ancak vekaleten gelen güç, yani bir şeye başka bir makam tarafından yetki verilmesiyle oluşan güce sultan denir. Benzer şekilde, sultan kelimesi aynı zamanda delil ve argüman için de kullanılır. Eğer argümanınız çok güçlü bir şeye dayanıyorsa, o zaman buna sultan denir.
Yani burada, “Sultan (yetki/delil) olmadan geçemezsiniz” derken kastedilen şey, sınıra dayanacaksınız ve orada bir sınır kontrolü olacak. Vay, kaçmak istiyorsunuz demek, hangi yetkiyle? Görelim belgelerinizi.
Bu arada belgeler ne olacak dersiniz? Amellerimiz.
— Belgelerinize bakalım.
— Ne biliyor musun, ben şansımı başka bir kapıda deneyeyim.
لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ
Yetkiniz olmadan hiçbir yere gidemezsiniz. Bunu yapacak gücünüz yok. Bunu yapacak yetkiniz yok. Gerekli izniniz yok. İşte Allah’ın şimdi onlara bildirdiği şey tam olarak bu.
Şuvaz (Ateş) ve Nuhas (Madde)
Pekâlâ. Şimdi, ek bir sorun daha var. Önce Allah, “Hadi kaçın” dedi. Sonra da şöyle diyor:
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ (Rahman, 35)
Üzerinize şuvaz (شُوَاظٌ) salınacak. Şuvaz ağır bir ateş türüdür. Çok eşsiz bir ateştir. Alev ve dumanın birbirine karışmış halidir. Bazıları dumanı olmayan salt alev olduğunu söyler. Kimileri de alev ve dumanın bir arada olduğunu belirtir. Fakat aslında bu, saf ateştir. Yanan bir nesne bile değildir. Doğrudan ateşin ta kendisidir. Sanki alev parçaları üzerinize mermi gibi yağıyor, deniyor.
Şimdi, bunlar nereden atılıyor? Eğer Allah bunların üzerinize salınacağını söylüyorsa, o zaman gökten geliyorlar demektir. Cinler nereye kaçmaya çalışıyordu? Gökyüzüne. Şimdi onlar gökyüzüne doğru kaçarken gökten aşağı ne iniyor? Ateşlerin indiği yöne doğru kaçamazsınız. Bir önceki ayet, “İstiyorsanız kaçın, bakın bakalım ne oluyor” demişti. Kaçış planlarını yaparken, kendilerine doğru neyin geldiğini fark ederler? Üzerlerine ateş gelmektedir.
Oysa kendileri de ateşten yaratılmıştı. Biliyorsunuz, Allah zaten bahsetmişti:
وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ (Rahman, 15)
Bu yüzden “Aa ateş mi, o bizim kuzenimiz sayılır. Sıkıntı olmaz” diye düşünürler. Hayır, bu mâricin min nâr (مَارِجٍ مِنْ نَارٍ) değil. Bu, şuvâzun min nâr (شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ) bambaşka bir ateş; farklı bir sıcaklık, farklı bir yoğunluk. Henüz bilmediğimiz türden bir ateş; zira nâr (نَارٍ) kelimesi nekradır (belirsiz). Yani kıyamet günü için özel olarak tasarlanmış ve yeryüzüne inecek, yepyeni bir ateş türü tanıtılıyor.
Bu ateş her ikinizin de üzerine salınacak. Yani buradaki kumâ (كُمَا) eki, fe-bi-eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân (فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ) ayetine atıf yapıyor. Peki bu ne anlama geliyor? Aslında hedefe konulanların, inkâr edenler olduğu anlamına geliyor. Yani bu ateş yağmurunun inananları hedef aldığı anlamına gelmiyor. Fahreddin Razi bile şöyle der:
لِأَنَّ جَمِيعَ الْإِنسِ وَالْجِنِّ لَا يُرْسَلُ عَلَيْهِمُ الْعَذَابِ وَالنَّارِ
Bu ateşe maruz kalacak olanlar, insanlığın geri kalanı değildir. Sadece hakikati yalanlayanlar kastediliyor. Kıyamet gününde onlar hedef alınacak. Bazen bu detaya dikkat etmediğimizde, “Acaba bir mümin de hedef alınma korkusu yaşamalı mı?” diye düşünüyoruz. Elbette endişelenmeliyiz çünkü Allah’a karşı isyankar olmamalıyız. Kimse tamamen güvende değildir. Fakat “Kesin biz de bu azabın bir parçası olacağız” diyerek bir anksiyete içine de düşmemeliyiz. Bu ayetler, Allah’ı tamamen reddedenlerin durumunu tasvir ediyor. Allah bizi onlardan eylemesin. Allah bizleri sağlam bir umuda tutunanlardan eylesin.
Şuvâzun min nâr (شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ)… Biraz da şuvaz kelimesine bakalım.
لَهَبٌ لَا دُخَانَ فِيهِ
Kelime anlamı itibarıyla bunun bir anlamı içinde hiç duman barındırmayan ateştir. Buna temel olarak saf enerji diyebilirsiniz. Gökten saf ısı enerjisi geliyor. Araplar bu ifadeyi mecazi olarak da kullanırlar. Mesela, cemelun bihi şuvâz (جَمَلٌ بِهِ شَوَاظٌ) derler; yani susuzluktan ölmek üzere olan bir devenin içinde şuvaz vardır. İçinde susuzluk ateşi yanıyordur. İçi kavruluyordur. O yüzden “Onda şuvaz var” derler.
Öğrenci grubumuzdaki çalışma arkadaşlarımızdan biri kimyagerdi. Şöyle bir katkıda bulundu: Yüksek oktanlı yakıt en iyi yanmayı sağlar, daha yüksek sıcaklıklara ulaşır ve ses çıkarmaz. Oktan düşük olduğunda ise, yanmamış karbon duman şeklinde dışarı atılır ve ses çıkarır. Bunun önemli olmasının sebebi şu: Nuhas (نُحَاس) bir sonraki kelime aslında ateşi olmayan ama dumanı olan bir şeye işaret ediyor. Şuvaz ise dumanı olmayan ateştir. Yani birbirine tamamen zıt iki şey. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Azaplardan biri enerji, yani ısı enerjisi saldırısı; diğeri ise doğrudan madde saldırısıdır.
Ve nuhas kelimesi pirinç (maden) için de kullanılır. Yani bunu bir meteor yağmuru gibi düşünebilirsiniz. Gökten erimiş pirinçten meteorlar yağıyor. Dünyaya doğru hızla düşüyorlar. Üzerlerinde ateş yok ama arkalarında bıraktıkları bir duman izi var; yani üzerinize doğru gelen koca bir duman. Ve yeryüzünde bomba gibi patlıyorlar.
Şimdi asıl sorun şu: Cinler gökyüzüne kaçmaya çalışırken üzerlerine ateş yağdırılıyor. İnsanlar nereye kaçmaya çalışıyor? Yere, yeraltına. Bir bina, bir mağara, sığınacak bir delik arıyorlar. Hangi yana dönseler, oraya bir bomba düşüyor. Buraya düşüyor, şuraya düşüyor. Bombalanmaktan kaçarak kurtulmaya çalışıyorlar. Çünkü yeryüzünün her köşesine nuhas yağıyor.
فَلَا تَنْتَصِرَانِۚ
Buna karşılık veremeyeceksiniz. Şuvaz için kırmızı bir alev gibidir de derler. Sanki gökyüzünden üzerinize doğru mermi gibi fırlatılan kırmızı alevler görmeye başlarsınız. Nuhas kelimesi aslında zulüm kökünden gelir. Nahs (نَحْس) veya nuhas da zulüm demektir. Çok çetin geçen bir yıla da nuhas denir; fakat aynı zamanda pirinç madeni için de kullanılır.
Benden size küçük bir not. Belki de şuvaz enerjiye, nuhas ise maddeye bir işarettir. Duman, kor, zehirli gaz… Bunların hepsi ayrı birer azap türüdür. Isı enerjisinden yayılırlar. Hani illa yanmanıza gerek kalmaz, sadece sıcaklığı bile sizi kıvrandırmaya yeter, değil mi? Öyle bileşikler vardır ki, yalnızca kokusunu solumak bile ölüme veya iç organların erimesine yol açabilir. Kimyada öyle maddeler vardır ki, eldiveninizden sızıp teninize değse, tek bir damlası bile iç organlarınızı eritmeye yeter. Isı enerjisi işte bu kadar tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Sizi bir anda için için yakıp kavurabilir.
Gökten nelerin ineceğini tam olarak bilmiyoruz. Allah şuvâzun min nâr diyor, bir tür ateş. Bizleri mahvedecek ne tür dehşet verici şeylerin olduğunu az çok tahmin edebiliyoruz… Havada bulunduğunda ve gözünüz ona maruz kaldığında sizi anında ve kalıcı olarak kör edebilecek kimyasallar var. O kadar tehlikeliler. Bu maddeler şu an dünyamızda mevcut.
Karşılık Verememe Hali (Fe Lâ Tentesırân)
Şimdi fe lâ tentesırân (فَلَا تَنْتَصِرَانِ) kısmına geliyoruz. Karşılık veremeyeceksiniz. Tentesırân aynı zamanda, kendinize yardım edemeyeceğiniz anlamına da gelir. Bazıları bunu testensırân (تَسْتَنْصِرَان) şeklinde de tefsir etmiştir; yani yardımınıza koşacak hiç kimseyi bulamayacaksınız.
Biliyorsunuz, büyük bir ülkeye saldırıldığında ne yaparlar? Misilleme yaparlar. “Buna öylece seyirci kalamayız, karşılık vereceğiz” derler değil mi?
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ (Zariyat, 45)
Aynı kelime, gördünüz mü? Allah’tan gelen o azaba karşı koyamadılar ve intikam alamadılar, herhangi bir misilleme yapamadılar. Burada da Allah, “Artık karşılık verecek bir konumda olmayacaksınız” diyor. Artık kendinize bile faydanız olmayacak. Bu ateş fırtınası üzerinize gelirken tamamen çaresiz kalacaksınız.
Durum gerçekten vahim. Fakat burada çok spesifik bir detay var. Nedir? Bu ateş sağanağı tam olarak nereye yağıyor? Her yere rastgele mi yağıyor? Yoksa doğrudan o suçluları mı hedef alıyor? Aslında doğrudan onları hedef alıyor, çünkü yurselu aleykumâ (يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا) diyor. Yani sadece “yeryüzüne” (عَلَى الْأَرْضِ) demiyor, “ikinizin üzerine” (عَلَيْكُمَا) diyor. Yani bunlar noktasal, güdümlü atışlar. Kalabalık şu tarafa mı koşuyor, ateş hemen oraya iniyor. Cinler bu tarafa mı kaçıyor, oraya bir ateş isabet ediyor. Yani bu hedefe kilitlenmiş bir ateş.
Bütün bunlar yaşanırken, fe-bi-eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân (فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ) deniliyor. Şimdi, bunca şeyden sonra ne kadar nankör, ne kadar umursamaz hissediyorsunuz? Belki de fe-bi-eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân sorusu Mahşer günü ilahi bir megafondan tüm evrende yankılanacak. Onlar kaçışıp sağa sola savrulurken:
فَبِأَيِّي أَلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ
Düşünebiliyor musunuz? İşittikleri o dehşetli sesi ve zihinlerinde canlanan manzarayı? Hâlâ eskisi gibi kafa tutabiliyor musunuz?
Gökyüzünün Yarılması
Ve Allah buyuruyor:
فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ
Gökyüzünün bizzat kendisi yarıldığında…
فَكَانَتْ وَرْدَةً
İşte o zaman gök, tıpkı bir aslanın postu gibi kırmızımsı bir renge bürünecek. Verdeh (وَرْدَةً) aslanın kırmızımsı postuna denir. Verdeh aynı zamanda çiçek anlamına da gelir, fakat kökeni eski Farsçaya, hatta Farsça öncesi dillere dayanır ve oradan Arapçaya geçmiştir. İlginçtir ki İngilizcedeki ‘rose’ (gül) kelimesi de verd (وَرْض) kelimesiyle aynı kökten gelir. Sadece R, S ve D harfleri yer değiştirmiştir. Kelimenin ilginç bir tarihsel serüveni var. Her neyse, gökyüzü bu kırmızı-turuncu renge bürünmeye başlayacak.
Yani artık sadece üzerinize kırmızı alevler yağdırılmıyor, göğün ta kendisi yarılıp parçalanıyor. Durum giderek kötüleşiyor. Bütün gök kubbe yırtılıyor. Peki göğün yırtılmasını nasıl tasvir edersiniz? En azından bugün bizim, kara deliklerin evrenin o fiziki dokusunu yırtması ya da antimadde gibi kavramlar sayesinde az çok bir fikrimiz var. Bunun gerçekte ne anlama geldiğini bilemeyiz ama çıkarabileceğimiz bir mana şu: Semâ (السماء – gök) yukarıda olan her şey demektir. Gezegenler, ay, güneş, yıldızlar… Eğer çöken gezegenlerin ya da patlayan yıldızların bir resmini gördüyseniz ve tüm o yıldızların, gezegenlerin, bütün o devasa gök cisimlerinin aynı anda patlamaya başladığını düşünürseniz, gökyüzü sanki boydan boya yırtılmış gibi görünecektir.
Fe-izâ’nşakkati’s-semâu (فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ)… İşte bu, bugün çalışırken beni en çok zorlayan kısımlardan biriydi. Umarım hakkını verebilirim. Çünkü manası çok derin. Allah, az önce size bahsettiğim o aslan postu anolojisini kullanıyor; fakat bu benzetmenin altında yatan çok daha derin şeyler var. Verdeh kan kırmızısı ya da turuncumsu, aslan postu kırmızısı demektir. Fakat post… Analoji bu. Ama sonra bir benzetme daha var. Benzetme içinde bir benzetme var. Allah diyor ki:
كَالدِّهَانِۚ
Yağ gibi. Dihân (دِّهَانِ) temel olarak yağ demektir. İşte analojinin karmaşıklaştığı nokta burası. Önce posta atıf yapıyor, sonra yağa. Peki bu ikisini nasıl bir araya getirebiliriz? Zevâbuhâ (ذَوَابُهَا) ve harâbuhâ (خَرَابُهَا). Hatırlarsanız Allah gökten inen erimiş pirinçten bahsetmişti. Ardından Allah tüm gökyüzünün nasıl deriye benzeyeceğini anlatıyor. Bir hayvanın derisinin yüzüldüğünü hayal edin. Sanki bir aslanın derisi yüzülmüş, etleri açıkta kalmış, ateşte kızartılıyor ve o eriyen yağlar damla damla ateşe düşüyor.
Temel olarak gezegenler patlıyor ve bu gezegenlerin parçaları, enkazları, o devasa yıldızlar ve galaksiler, kızgın yağ damlaları gibi yeryüzüne dökülüyor. Ke’d-dihân (كَالدِّهَانِۚ), kızgın bir yağ gibi. Kıpkırmızı olmuş gökyüzü resmen eriyip damlıyor. Çiseleyen yağmur damlaları yerine erimiş madenler, erimiş pirinçler gökten yağıyor.
فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِۚ (Rahman, 37)
Aslında dihân bir ağacın içini sıkıp çıkardığınız o öze, o yağa denir. Yani belki de burada, gezegenlerin ve dev gök cisimlerinin adeta sıkılıp, ezilip, yakılacağına ve ardından bu posaların üzerimize damla damla yağacağına dair bir işaret vardır. Aslında NASA tarafından çekilmiş, yok olan bir yıldızın fotoğrafı var. Ve hakikaten bir güle benziyor (verdeh). Bazıları bu ayetle o görüntü arasında bir bağ kurmaya çalıştı. Çünkü verdeh aynı zamanda gül demek. Belki de gökyüzü gerçekten böyle görünecek; tümüyle kan kırmızısına bürünecek ve o gün o eriyen damlalar yağmur gibi yağacak.
Peki ne oldu şimdi? Hatırlarsanız konuşma, “İstiyorsan kaç, hadi durma” diye başlamıştı. İlk başta üzerlerine bazı ateş topları yağdırıldı. Sonra işler öyle çığrından çıktı ki, ateşi falan unutun, tüm gök kubbe yarıldı. Islahi bu ayet hakkında, gökyüzünün derisi yüzülmüş bir hayvana benzetildiğini savunmuştur. Sanki Allah gökyüzünü kesiyor, içindeki o kızıllığı ortaya çıkarıyor. Sonra tüm bunlar olup o damlalar düşmeye başladığında… Nereye düşüyorlar? Yeryüzüne. İşte bu, akla gelebilecek en dehşet verici manzaradır.
Bu ayet de bizi, bu derste işlemek istediğim son ayete getirecek. Bu arada Âlûsî, yağan bu damlaların farklı renklerde olduğunu belirtir ki bu çok mantıklı. Çünkü o yağ, o post kırmızıydı ama dökülen o enkaz, bütün o farklı gök cisimlerinin erimesiyle oluştuğu için gökkuşağı gibi çeşit çeşit renklere bürünerek yağıyor.
تَتَلَوَّنُ أَلْوَانًا
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Günahların Sorulmaması
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ (Rahman, 39)
O gün hiçbir insana veya cine günahları sorulmayacak. Kulağa kafa karıştırıcı geliyor, değil mi? Hiçbir insana veya cine günahları sorulmayacak. Bir saniye, kıyamet gününün bütün esprisi bu değil miydi? Günahların hesabının sorulması? Ama şimdi o gün kimseye günahlarının sorulmayacağını söylüyor. Ne insana ne de cinne. Bu nasıl olabilir? Bunun nasıl bir mantığı var?
İzah edeyim. Hiç, bir sınava girip fena halde batırdığınızı anladığınız oldu mu? Hiç yaşadınız mı bunu? Eğer berbat ettiğinizi bildiğiniz bir sınava girdiyseniz; öğretmen elinde bir tomar kağıtla içeri girip onları masaya çarptığında… Ben bir öğretmen olarak sadece sınıfa şöyle bir baksam, notunuzu yüzünüzden okuyabilirim. Yani notunuz kağıttadır ama aslında çoktan yüzünüze yansımıştır, değil mi? Size “Nasıl geçti?” diye sormama gerek yok. Hatta notlandırmayı bir kenara bırakın, sınav kağıdınızı bana teslim etmenizi istediğimde; daha kağıdınıza bakmamış bile olsam, o kağıdı bana uzatırken notunuzu görebilirim. Nerede mi görürüm? Bunu sormama gerek yok.
Kıyamet günü gelir. İnsanlar diriltilir. Doğrudan üzerlerine gelen o ateş gücünü görürler. Göğün eriyişini görürler. Ve derler ki, “Aman Allah’ım, gerçekmiş! Hepsi doğruymuş… Ooofff” Onlara bu aşamada bir şey sorulmasına gerek var mı? Hayır, sorulmasına gerek yok. Neden mi? Çünkü yüzleri her şeyi anlatıyordur, haksız mıyım?
Bu arada, bir sonraki ayette Allah’ın “Suçlular yüzlerindeki ifadelerden tanınacak” dediğini göreceğiz.
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِس۪يمٰيهُمْ (Rahman, 41)
Yani o anda her insan, neler yaptığını en sarsıcı şekliyle idrak edecek. Amel defterleri henüz açılmamıştır bile. Henüz hesaba çekilmiyorsunuzdur. Hiçbir şey olmamıştır. Sadece, gözünüzün önünde evrenin çöküşüne ve eriyip bitişine şahit oluyorsunuzdur. Ve dehşet içinde “Olamaz! Denge…” diyorsunuzdur. Hatırlayın, Allah sureye gökyüzüyle ve onun dengesiyle başlamıştı.
وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ (Rahman, 7)
Olamaz, tüm o düzen yerle bir oldu. İşte o mizan (denge) yok olduğunda, yeni bir mizan kurulacaktır; ve o da amellerimin mizânıdır. Bu yüzden evrenin mizanı yıkılırken fark ederim ki, eyvahlar olsun, şimdi benim mizanımın kurulma vakti geldi, kıyamet kopuyor. Sadece bu farkındalık bile kimseye hiçbir şey sorulmasına gerek bırakmaz.
لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ
Bunun bir başka anlamı da şudur; aslında size sorulmasına gerek kalmaz, zaten siz kendiniz itiraf edersiniz. Sorulmasına lüzum bile kalmadan, öylece “Biz haksızdık, Rabbim yanlış yaptık, her şeyi berbat ettik” dersiniz. Bir şey sorulmaz çünkü uzuvlarınız zaten her şeyi harfi harfine anlatacaktır. Size bir şey sorulmasına gerek yoktur çünkü amel defteriniz zaten açıktır. Sizden gelecek hiçbir cevaba ihtiyacımız yok, çünkü her şey zaten kayda alınmış durumda. Hiçbir şey sorulmayacak.
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ
Görüyorsunuz değil mi cinler de bu ayette nasıl dehşete düşmüş. İnşallah bu korkutucu sonla ilgili dersimizi burada noktalayacağız. Henüz bitirmedik, sona yaklaşıyoruz ama bir sonraki derse bırakmak istediğim birkaç ağır ayet daha var inşallah. Sonrasında inşallah Cennet konusuna geçmeye başlayacağız. Ama oraya geçmeden önce bu zorlu yolculuğu tamamlamamız gerekiyor.
Kurtuluş Meselesi ve Tebliğ Sorumluluğu
Bitirmeden önce sizinle sadece bir konuyu daha konuşmak istiyorum, ondan sonra dersi sonlandıracağım. Kurtuluş meselesi… Kimin cennete gidip kimin gidemeyeceği gibi sorular. Biliyorsunuz, bu konu oldukça tartışmalı bir konu ve birçok farklı görüş var. Geleneksel görüşler var, bu geleneksel yaklaşımın kendi içinde barındırdığı bazı farklılıklar var. Ben size kendi adıma en ikna edici bulduğum cevabı paylaşabilirim.
Allah (c.c.), peygamberlere kendi kavimleri için bir rehberlik verdi. Ancak bizim Peygamberimize (s.a.v.) sadece tek bir millete mahsus değil, tüm insanlığı kapsayan bir rehberlik, bir hidayet verildi. Sonra Allah, bu hidayeti insanlığın geri kalanıyla paylaşma sorumluluğunu bu ümmete yükledi. Bu görevi omuzlarımıza yükledi. Dolayısıyla, elimizden gelenin en iyisini yapmalı ve bu mesajı insanlığa en açık haliyle ulaştırmalıyız. Bizim işimiz insanları zorla Müslüman yapmak değil; onlara bu mesajı net bir şekilde açıklamaktır. Böylece ne bizim Allah’ın huzurunda “Biz tebliğ etmedik” diyecek bir kusurumuz kalır; ne de onların “Bu bize net bir şekilde açıklanmadı” diyecek bir bahanesi olur. İşin özü budur. Birisine bu mesaj açıkça ulaştıktan sonra artık karar vermek onlara düşer.
Peki ya biz tebliğ görevimizi hakkıyla yapmadığımız için mesajı hiçbir zaman net bir şekilde alamayan insanlar ne olacak? Onların durumu nedir? İşte bu konu, ne sizi ne de beni mesajı iletme sorumluluğundan kurtarır. Fakat hiçbir zaman haberi olmamış insanların var olma ihtimali de var. Mesajı hiç duymamışlar; Hindu olarak doğup Hindu olarak ölmüşler. Bu olabilir. Budist doğup Budist olarak ölmüşler, bu da mümkün.
Benim anladığım kadarıyla (Allah en iyisini bilir) Allah bu insanlar hakkında açık, kesin bir hüküm bildirmiyor. Hakikatin kendisine hiçbir zaman açıkça ulaştırılmadığı o kimseler hakkında açık bir yorum yapmıyor. Allah Cehennemden bahsederken, mükezzibînden, yani yalanlayanlardan bahsediyor. Hakikatle karşılaşıp sonra da onu yalanlayan kafirlerden, hakikati reddedenlerden bahsediyor. Peki hakikati duymayan bu insanlara ne olacak? Allah bunu açıkça belirtmemişse, ben de kesin bir şey söyleyemem. Kur’an’da bazı yerler vardır ki, bir yöne ya da diğerine işaret eder; yani durum yoruma açık kalır.
Örneğin Allah buyurur ki:
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ (Al’i İmran, 19)
Allah katında kabul gören tek din İslam’dır.
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ (Al’i İmran, 85)
Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu ondan asla kabul edilmeyecektir. Allah bunu çok net, açık bir şekilde söylemiştir. Ancak bunu, Peygamberi (s.a.v.) ziyarete gelen rahiplerle konuşurken söylemiştir. Evet, bu evrensel bir ifadedir ama ilginç olan şudur ki, aynı surede, Âl-i İmrân’da, daha sonra Ehl-i Kitap arasında dosdoğru kimseler olduğundan bahseder:
يَتْلُونَ اٰيَاتِ اللّٰهِ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠ (Al’i İmran, 113)
يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ (Al’i İmran, 114)
Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder kötülükten sakındırırlar. Salih ameller işlemeye gayret ederler ve iyi insanlar arasındadırlar. Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ
Allah, müttaki olanları çok iyi bilendir.
Kur’an’ın bir başka yerinde ise Allah şöyle buyurur:
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى (Necm, 30)
Kimin yoldan saptığını en iyi Allah bilir; ve kimin doğru yolda hidayete erdiğini de en iyi O bilir.
Ben meseleye biraz da Selman-ı Farisî (r.a.) üzerinden bakıyorum. Önce Zerdüşt’tü, sonra Hristiyan oldu ve sonunda İslam’ı buldu, değil mi? Yani sürekli bir arayış yolculuğundaydı. Birinin peygamberlik iddiasında bulunduğunu duydu ve yola koyuldu. Şimdi düşünün ki Selman-ı Farisî gibi biri hakikati arama yolculuğunda. Bu “yolda olma” halinin, Kur’an’da bir nevi ön şart gibi olduğunu düşünüyorum. Birinin hidayeti araması.
Şimdi düşünün ki, Selman-ı Farisî gibi biri Medine’ye hiç ulaşamadan vefat etmiş olsun. Yani kelime-i şehadetin başlangıç çizgisine asla varamadı ama hep o yöne doğru adım atıyordu ve sonra öldü. İşte Allah’ın onu nasıl yargılayacağını bilmeme imkan yok. Bu konuda kesin bir yargıya varmam mümkün değil. Bu yüzden, Kur’an metninde bu konunun öyle basite indirgenmiş bir cevabı olduğunu sanmıyorum. Bu konuda genellemeler yaparak hüküm vermemeliyiz.
Ancak kesin olan bir şey var ki, eğer “Herkes Cennete gidebilir, hiçbir sorun yok” dersek, bu sefer ortaya büyük bir problem çıkar. O zaman hiç kimseye tebliğ yapmanıza gerek kalmaz. Bu mesajın paylaşılmasına lüzum yok, zaten paylaşmazsak işleri çok daha kolay olur. İnsanlar bir şey bilmezse cennete daha rahat girerler, mantığı doğar. Eğer durum gerçekten böyle olsaydı, o zaman Peygamber’in (s.a.v.) bize Kur’an’ı getirmesine de gerek kalmazdı, onsuz da gayet iyi idare ederdik. Yani, tutup da “Her şey yolunda, nasıl olsa Allah her şeyi affedecek” derseniz, aslında vahyi anlamsız ve gereksiz kılmış olursunuz. Bunun böyle olamayacağını anlıyorsunuzdur.
Fakat hidayet yolunu arayan ama varış çizgisine bir türlü ulaşamayan insanların durumu nasıl olacak? Allah onlara nasıl bir muameleyi uygun görürse, o şekilde muamele edecektir. Ne var ki Kur’an bu tür durumlar hakkında açık ve kesin bir yorumda bulunmamış, sadece yer yer bazı ipuçları vermiştir. Bu yüzden konuya oldukça hassas yaklaşmalıyız. Aslında bu, sadece benim öne sürdüğüm bir şey değil; klasik dönem alimlerinin de bu konuya incelikli yaklaşımları olmuştur. Konunun derinlikleri vardır ve öyle “siyah-beyaz” şeklinde kesilip atılamaz.
Zaten dinimizin en güzel yanlarından biri de budur; bizi içinden çıkamayacağımız labirentlere ve çıkmazlara sürüklemez. Allah’ın rahmetini, hikmetini ve hidayetini asla boşa çıkarmaz. Tüm bunları bir arada tutarak bu derin ve güzel hayatı anlamlandırarak yaşayabiliriz.
İşte Cehennem hakkında ve kıyamet günündeki kurtuluş meselesiyle ilgili sizin de bilmenizin önemli olduğunu düşündüğüm detaylar bunlar. Bunun üzerine tefekkür etmeliyiz. İnşallah bununla birlikte bu dersi sonlandırıyorum.