İşte şimdi konuyu bu tablonun üzerine inşa edeceğiz. Size olay örgüsünün aşamalı ilerlediğini söylemiştim. Artık suçlular kaçamayacaklarını biliyorlar. Her yerde bombalar patlıyor. Suçluları tanıma vakti geldi.
Alınlardan ve Ayaklardan Yakalanma
Peki suçluları tanıma vakti geldiğinde, meleklerin göreceği ilk şey ne olacak? Yüzlerindeki o karanlık. Böylece kimi yakalayacaklarını çok iyi bilecekler. Hangilerini tutacaklarını bilecekler. Yani gidip onları yakalıyorlar. Peki nasıl yakalıyorlar? بِالنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ (Rahman, 41). Alınlarından ve ayaklarından.
Şimdi bazı insanlar نَّوَاص۪ي kelimesine bakıp… Bu arada نَّوَاص۪ي alnınızın tam önündeki saçtır (perçem). Yani onları o saçtan, alnın en üst kısmından yakalarlar. Hani bir hayvana eziyet ederek muamele ederseniz tam da böyle yaparsınız, değil mi? Kafasındaki tüylerinden kavrarsınız. Ensesinden bile değil, tam önünden. Böyle çekersiniz. Aslında bu çok vahşice bir eylemdir. Aynen böyle perçemlerinden ve ayaklarından zapt edilirler. فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاص۪ي Her biri. Sanki her biri dört bir yana kaçışıyormuş ve melekler hepsine yetişiyormuş gibi tasvir ediliyor. Hepsi teker teker götürülüyor.
Şimdi mesele şu, neden alın? Bazıları bunu diğer suredeki şu ifadeyle bağdaştırıyor: نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ (Alak, 16). Alın, başın bu kısmı, beynimizin yaratıcı merkezidir, kararları alan kısmıdır. İşte bütün o kötü kararlar burada verilmişti ve bu yüzden şimdi buradan yakalanıyorlar. Bunu bu surenin önceki kısımlarında geçen şu olayla da düşünebilirsiniz; güneşin ve ayın secde ettiğini görmüştük? Ama bu alın boyun eğmeyi reddetti. Kendini Allah’ın huzurunda alçaltmayı reddetti ve işte şimdi yakalanan şey de tam olarak bu oldu. Bu dinden bu ayaklarla uzaklaştın ve secde etmeyi reddettin. Yani inkâr eden kısım alındı, çekip giden kısım ise ayaklardı. İşte o iki uzuv şimdi yakalanıyor.
لنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ hakkında gerçekten ilginç olan bir diğer şey de şu; zihin niyetin merkezidir; ayaklar ise daha sonra aldığınız o kararları, yani eylemlerinizi hayata geçiren araçlardır. Dolayısıyla نواصي niyetlerimizin bir temsili olabilir; اقدام ise eylemlerimizin bir temsili olabilir. Kıyamet Gününde sadece eylemlerimiz yargılanmıyor. Peki başka ne yargılanıyor? Eylemle birlikte niyet de yargılanıyor. Evet, sadece yapılan işin hesabı sorulmuyor. İşte لنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ niyetin merkezi ve ardından gelen eylem; ikisi birleşiyor ve ikisi birden hesaba çekiliyor.
Hatırlarsanız, ilk bölümde yüz meselesi tasvir edilirken size bunun bu dünyada manevi bir etkisi olduğunu, ama ahirette fiziksel bir sonuca dönüştüğünü söylemiştim. Benzer şekilde Yasin Suresi’nde de Allah’ın insanların boynundaki manevi zincirlerden bahsettiğini görürsünüz. Boyunlarında onlara geçirilen prangalar var, başları havaya dikilmiş فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (Yasin, 8). وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَداًّ وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَداًّ (Yasin, 9). İşte bu, onların o kibrinin manevi bir tasviridir. Kendi kibirlerine hapsolmuşlardır. İşte bu dünyada onları manevi olarak esir alan bu zincirler, ahiret hayatında gerçekten fiziksel prangalara dönüşür. مُقَرَّنِينَ بِالْأَصْفَادِ Zincirlere vurulurlar. (İbrahim, 49)
Farklı alimler bu tabloyu zihinlerinde farklı şekilde canlandırmıştır. Örneğin Razi gibi. Gerçi tam Razi de sayılmaz. Biz ona “Pseudo-Razi” diyoruz; çünkü İmam Razi Ankebut Suresi’ne kadar yazdı, sonra tefsiri ondan sonra başkası tamamladı. Ancak o, tefsirinde şöyle yazar:
Belki de alın bölgesine bir tasma geçirilir, aynı şekilde ayaklara da prangalar vurulur ve kişi arkaya doğru aynen şöyle gerdirilir. Böyle arkaya doğru bükülüp birbirine bağlanır.
Ona göre لنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ budur. Islahi ise bu sure hakkında şöyle der:
Hayvanlar kızartılmak üzere götürülürken, kesilirken başlarından yakalanırlar. Onları başından tutarsınız, başkaları da ayaklarından tutar. Ya da büyük bir hayvan kesilmek üzereyken, bazıları ayaklarından, diğerleri de başından yakalar.
Dolayısıyla لنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ birine tıpkı kesilip kızartılacak bir hayvanmış gibi muamele etmeye benzer.
El-Beyan ve Karar Verme Yeteneği
Şimdi bu, surenin başında olan bitenle tam olarak örtüşüyor. Allah insana el-beyan’ı öğrettiğini söylemişti. Hatırladınız mı? Biz de beyan konusunu biraz detaylı işlemiştik. Karar verme yeteneğimiz ve fiziksel olarak göremesek bile, bazı şeyleri zihnimizde çözebilme kapasitemiz. Tıpkı fizik, kimya veya diğer bilim dallarını çalışmak gibi. Aslında henüz gözümüzle görmediğimiz şeyler hakkında bile hesaplamalar ve öngörüler yapabiliriz. Üstelik buna kalpten inanabiliriz de. Çok temel bir seviyede bile, bir bilim insanı olmasanız dahi, araba sürerken radyoyu açtığınızda ve haberlerde trafik durumunu dinlediğinizde, eğer “otoyolda beş mil ileride kaza var” diyorsa ne yaparsınız? Daha erken bir çıkıştan saparsınız, değil mi? Gerçi paralı otoyollarda çıkışlar neredeyse 37.000 milde bir olur ama… Hep aynı mesaj olur: Çıkışı kaçırdınız! Haha, artık seninle Delaware’de görüşürüz. Neyse, işin özü şu: O trafiği gözlerinizle görmeseniz de haberlere inanırsınız, çünkü bilgi güvenilir bir kaynaktan gelmiştir. Bu sizin için yeterlidir. Bizler her an kendimiz görmesek de güvenilir bilgilere dayanarak kararlar alırız.
Ancak hayvanlar, haberlerde yangın çıktığını duyduklarında buna inanmazlar. Onların o dumanı görmesi veya sıcaklığı hissedecek kadar yaklaşması gerekir, ancak o zaman tepki verirler. İşte bizim karar alma sürecimizle hayvanlarınki arasındaki asıl farkı yaratan “beyan” yeteneğidir. Çünkü biz, beyan yeteneği sayesinde çok daha ileri düzey kararlar alabilme kabiliyetine sahibiz. Allah bize yol göstermek için bu beyanı lütfetti. Hayvanlar beyanı bizim gibi kullanamazlar, bu yüzden onlara hayvan muamelesi yapılır. Kıyamet Günü’nde beyan nimetinden yararlanmayı reddeden insanlara ise ne muamelesi yapılıyor? Hayvan muamelesi. Çünkü onurlandırılmış bir insan olmalarını sağlayan o beyan hediyesini geri çevirmişlerdi. İşte bu, أَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ أَلْعَمَلِ yani cezanın suçun cinsinden olmasıdır. Bu ayette olan tam da budur.
Bu gerçekten oldukça ürkütücü. Görmeden inanmak istememiştiniz. اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا (Secde, 12). Oysa mahşer gününde, “Tamam, şimdi görüyoruz, tamam artık dinlemeye hazırız” diyecekler. Hani şu meşhur söz vardır ya: Görünce inanırım. İşte onlar da “Tamam, tamam, gördüm işte! Artık inanmaya hazırım” diyecekler. Tıpkı boğulma anı gelip çattığında Firavun’un yaptığı gibi: “Pekala, biliyor musun, sanırım artık şu iman meselesine hazırım.” Ama artık çok geç; çünkü şimdi gözünle gördün. Zaten asıl mesele يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ sınavın temeli buydu. Sen o treni kaçırdın. …Bunu açıkladım. O yüzden kolay olmalı.
Razi ekler: بِالنَّوَاصِي لِأَنَّ نَفْسَ الْأَخْذِ بِالنَّاصِيَةِ إِذْلَالًا وَإِهَانَةً Alından yakalanma detayı olaya belki de bambaşka bir aşağılanma boyutu ekliyor. Surenin içinde devam edegelen o diğer temaya, daha önce de bahsettiğim şu ‘yüz’ temasına bir bakalım.
- فَاكِهَة Yüzü tebessüm ettiren meyve.
- اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَان Yüzü süsleyen inci ve mercanlar. Rahmetin yüzdeki yansıması.
- وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ (Rahman, 27) Rabbinin yüzü…
İşte şimdi doğrudan o yüzünüzden yakalanıyorsunuz. لنَّوَاص۪ي yüzün bir bölümüdür. وَالْاَقْدَامِۚ Yani bu katmerli bir zillet. Niyet ve eylem meselesini de konuştuk.
Islahi’nin burada önemli bir katkısı var, ona da değineyim.
دوزخ میں پھینکے جانے کا مضمون محذوف ہے
Der ki; Cehenneme atılmaktan açıkça bahsedilmemiştir. Tek söylenen, onların yakalanacağıdır. Ayet “sonra yakalanacaklar ve Cehenneme fırlatılacaklar” demiyor. Cehenneme fırlatılma kısmı hiç geçmiyor.
اس کی وجہ یہ ہے کہ ان کے پکڑے جانے کی جو تصویر کھینچی گئی ہے، وہ پھینکنے ہی کی ہے۔
Çünkü böyle yakalanma düşüncesi o kadar dehşet vericidir ki, sonrasında ne olacağının tek tek anlatılmasına gerek bile kalmaz.
Bu da aslında o beyan yeteneğinin bir özelliğidir. İnsanlara A, B, C derseniz, ondan sonra ne geleceğini, bir sonrakinin D olduğunu tahmin edebilirler. Bu insani bir kabiliyettir; sonuçlara varabiliriz. Yani burada beyanın bir özelliği var. Bize sadece yakalanacakları söylendi ve gerisini açıklamaya gerek yok. Kimse “E yakalandılar, peki sonra ne oldu? Hiçbir şey mi?” demez. Tabii ki hayır. Hepimiz sonrasında neyin geldiğini adımız gibi biliyoruz. Onların Cehennem’in dibini boyladıklarını söylemeye bile gerek yoktur. Allah bizi ondan korusun.
Cehennem Kelimesinin Kökeni ve Anlamı
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahman, 42).
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ İşte bu Cehennem’dir. Bu Cehennem’dir… Aslında ‘Cehennem’ kelimesi Arapça değildir. Eskiden bazıları bunun Farsça kökenli olduğunu savunmuştu ama köklerinin aslında İbraniceye dayandığı daha net görünmektedir. “Gehinnom”, bu kelimenin İbranicedeki ilk telaffuzlarından biridir. Zamanında çok büyük bir azabın, muazzam bir işkencenin yaşandığı bir vadiyi tanımlamak için kullanılmıştır. Oradan türeyerek yaygınlaşmış, bildiğimiz anlamda Cehennem’i ifade eder hale gelmiştir. Allah Kur’an’da bunu ateş için özel bir isim olarak kullanmaktadır. Cehennem, ihtiva ettiği tüm işkenceleriyle birlikte, özel bir isim olduğu için muhtemelen en kapsamlı terimdir. Fakat Allah ateşe de özellikle vurgu yapar. O yüzden ya عَذَابُ جَهَنَّمَ der, ya da نَارُ جَهَنَّمَ Cehennemin azabı veya cehennemin ateşi gibi ibareler kullanır. Cehennem kelimesinin kendisi “ateş” anlamına gelmese de, daima ateşle özdeşleştirilir.
Allah هٰذِه۪ جَهَنَّمُ İşte bu Cehennem’dir, diyor. “Şu” zamirinin aksine, “bu” zamiri kullanılmış. “Şu” zamiri uzağı gösterirken “bu” zamiri yakını ifade eder. Yakın zamir kullanarak Cehennem o kadar canlı tasvir edilmiştir ki, bu görsel anlatım sayesinde insan Cehennem’i gerçekten dibindeymiş gibi hisseder. İşte bu Cehennem’dir. Bu da aslında Kur’an’daki o kelime seçiminin etkisidir.
Er-Rahman ve Azap Tasviri: Bir Öğrenciyle Anı
Bu durum akıllara şu soruyu getiriyor: Peki bu nasıl rahmet? ‘Er-Rahman’ olan Allah’tan böyle ürkütücü bir tablo nasıl çıkıyor?
Bu bana Boston’daki bir öğrenciyle sanırım 15 yıl kadar önce yaptığım o konuşmayı hatırlattı. Yanıma gelmişti. Arapçayı çok akıcı konuşuyordu; önce benimle İngilizce konuşmaya başladı, sonra lafın arasına o kadar kusursuz bir Arapça sıkıştırdı ki “Arap mısınız?” dedim.
“Hayır, Arapçayı sonradan öğrendim” dedi.
“Peki” dedim. Arapçayı öğrendikten sonra Kur’an’ın tamamını ezberlediğini söyledi. “Maşallah” dedim. Selamun aleyküm dedim, bunun üzerine “Hayır, ben Müslüman değilim” dedi.
“Müslüman değil misin?”
“Hayır, eskiden Müslümandım.”
Şok olmuştum. “Ne oldu da böyle oldu?” diye sordum. O sırada ders başlamak üzereydi. “Seninle dersten sonra mutlaka konuşmam lazım, neler olduğunu bilmek istiyorum” dedim.
“Benim asıl problemim Rahman Suresi ile başladı” dedi.
“Gerçekten mi?” diye şaşırdım.
“Evet, sorun Rahman Suresiyle başladı.”
Temel sorunu da şuydu: Rahman olduğunu iddia eden bir Tanrı, nasıl insanların yakalanıp, ateşe atılıp, o denli işkence görmelerini anlatabilir? Bu nasıl bir rahmettir? Ben böyle acımasız bir Tanrı’ya inanmak istemiyorum.
Önce bunu bir sindirmem lazımdı. Kaba olmak istemiyordum, ama bazı şeyleri gerçekten kavramasını da istiyordum. O yüzden yaptığım ilk hamle biraz saçmaydı, bunu kimseye tavsiye etmem ama o an öyle söyledim işte.
“Umarım cehennemde yanarsın” deyiverdim.
Çok kırıldı. “Bana bunu nasıl söyleyebilirsin?”
Dedim ki; “Niye alındın ki? Zaten sen Cehenneme inanmıyorsun ki! Yani sana ‘Umarım bir tek boynuzlu at gelir de boynuzunu sana geçirir’ deseydim kırılmazdın, çünkü bu senin için bir peri masalıdır. Bunu söylediğim için gerçekten çok özür dilerim ama bundan bu kadar rahatsız olman sence ne anlama geliyor biliyor musun? Bu gerçekten nefret ediyorsun ama ondan kaçamıyorsun da. İçindeki bir şey bunu bırakmana engel oluyor. Eğer bu senin için bir hiç olsaydı, zaten ‘Hahaha, cehennem falan yok ki’ der geçerdin. Duyguların bu kadar incinmezdi. İçini kemirip duran bir şeyler var ama gel istersen bunu bir konuşalım.”
Uyarı Bir Merhamettir
Farklı şekillerde anlatılabilir ama bu konudaki birkaç önemli nokta şu: Herkesin nefret ettiği bir hava durumu sunucusu, çıkıp da devasa bir fırtına beklendiğini söylediğinde, “Bu adamdan nefret ediyorum, başka kanalı aç” deriz, değil mi? Peki onun size fırtınanın yolda olduğunu haber verip şehri tahliye etmeniz gerektiğini söylemesi, aslında size bir iyilik yapması değil midir? Evet, size kötü bir haber veriyor, ama bir yandan da sizi koruyup kolluyor. Aslında size yardım ediyor.
Hatırlıyorum, yıllar önce Houston’da çok büyük bir kasırga çıkmıştı; adı Ike mıydı, neydi tam çıkaramadım şimdi. Houston’a doğru yaklaşan dev bir kasırga vardı. Ben o sırada Elhamdülillah Dallas’taydım, Houston’da değildim. Bütün şehri tahliye ediyorlardı. Mescidlerde de uyarılar yapıyorlardı; herkese fırtınanın geldiğini ve derhal kaçmaları gerektiğini söylüyorlardı. Bir adam kalktı, “Hayır ben gitmiyorum, sahile ineceğim” dedi. “Aklını mı kaçırdın, neden sahile iniyorsun?” dediklerinde “Allah’ın gücünü izlemek istiyorum” dedi.
Mesele şu, size bir yıkımın yolda olduğu önceden söyleniyorsa, bu uyarı tek başına başlı başına bir merhamettir. Bu öğreti, bu uyarı sistemi gelmiş geçmiş bütün dinlerde de vardı. اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ (Âla, 18) وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْـقٰىۜ (Âla, 17). Bütün kutsal kitaplarda her zaman var olmuştur.
Ancak sonra ne oldu biliyor musunuz? Karşılaştırmalı dinler tarihi okuyan herkes size şunu söyleyebilir; cehenneme dair inançlar ve cehennemin o ciddiyeti zamanla solup gitti, tamamen yok olmaya başladı. Eski Ahit, hacim olarak Kur’an’ın neredeyse beş katı büyüklüğündedir, ancak içinde cehennem ateşi neredeyse hiç geçmez. Kıyamet gününün o ürpertici ciddiyeti ortada yoktur; resmen buhar olmuştur. Onların Musa’ya verildiğine inandıkları bu kitap ile… Kur’an’da Musa’yı okuduğumuzda ne görüyoruz? Musa (as) Allah ile o dağda ilk kez konuştuğunda Allah’ın ona ilk söylediği şeylerden biri اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ “O saat kesinlikle gelecektir” uyarısıdır. Ancak bunu Kitab-ı Mukaddes’te göremezsiniz. Orada Musa’nın ahiret hayatı için böyle kaygılandığını göremezsiniz. Ahiret kavramı ne hale geldi dersiniz? Ahiretle ilgili giderek çok daha esnek görüşler benimsediler. لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًۜ (Bakara, 80). İş “Ateş bize dokunmayacak, dokunsa bile öyle pek bir şey olmaz” boyutuna geldi.
Hatta Hıristiyanlık öğretisinde ateş o kadar hafife alındı, o kadar ciddiyetini kaybetti ki, en sonunda bu toplumlar cennet ve cehennem meselelerini birer şaka malzemesine çevirdiler. İşte tam da bu yüzden eğlence endüstrisi, filmlere ve çizgi filmlere bunları yedirmeye başladı. Bilirsiniz, Simpsonlar‘ın cehenneme turistik gezi yapıldığı, şeytanla takılıp eğlenildiği bölümleri bile var. Veya eskilerden hatırlarsınız; alev alev yanan kuru kafa desenli Heavy Metal ceketleri, Highway to Hell (Cehenneme Giden Otoyol) gibi şarkılar… Bütün bunlar şaka malzemesi oldu. İnsanların ellerinde dirgenlerle şeytan kılığına girdiği Cadılar Bayramı partileri…
Sizce bir Müslüman Cehennem hakkında hiç şaka yapabilir mi? Neden biliyor musunuz? Çünkü Kur’an’ın tasviri o kadar canlı, öyle yoğundur ki… Bunu tarif edebileceğim tek kelime: Kan dondurucu. Bu o kadar dehşet verici, kan donduran bir manzaradır ki, bir Müslüman için asla şaka konusu olamaz. Hatta bu durum o kadar cidddir ki, kimi insanlar bu sarsıcı manzaralardan öylesine rahatsız olur ve “Benim bu dinle bir bağım olmasın” derler. Fakat mesele şu ki; o fırtınayla bir bağınız olsun olmasın, fırtına zaten kapıda! Fırtınanın geldiğini ve gerçek olduğunu önceden bilmeniz sizin hayrınızadır. Zaten başlı başına bundan haberdar etmesi Allah’tan bir rahmettir; bizden öncekilerin kaybettiği asıl rahmet de buydu işte.
Allah’ın İsimleri Arasındaki Denge
Bir tarafta Allah’ın (ac) Er-Rahman oluşu, öte yandan سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِۚ demesi (Rahman, 31). Allah Din Günü’nü tasvir ediyor, değil mi? Kur’an’ın şu inanılmaz tutarlılığına bir bakın! Fatiha’da ne okuyoruz? اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ve sonra مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ Rahman suresinde de önce Er-Rahman’ı sonra Din Günü’nü görüyoruz. Mantık tamamen aynı. O’nun Er-Rahman olması, bir hesap gününün olmayacağı anlamına asla gelmez.
Biz insanların istediği şey, sadece nefsimize hoş gelen, bize kendimizi iyi hissettiren isimlerine ve sıfatlarına sarılmak. Allah’ın diğer bazı isimleri ise bizi dehşete düşürür. Bizi hesaba çekecek, bize soru soracak olan Rabbimiz… Peki insanoğlu ne yapmak istiyor? Kendini iyi hissettiren o tek bir yüzüne tutunup, diğer tarafını görmezden gelmek istiyor. Neden Allah sadece böyle olmuyor ki? Neden sadece bu yönü olmuyor? Bizler Allah tasavvurunu tamamen kendi duygularımıza göre şekillendirmeye kalkıyoruz. Eğer bunu yaparsak asıl İlah kim olmuş olur? Bizim duygularımız asıl ilah olur. Çünkü Allah’ı bile kendi duygularımıza teslim etmiş oluyoruz. Oysa O, mutlak bir otorite makamından kendi adına konuşur. İşte bu yüzden bu surede de bir denge vardır. Bir yandan ‘Er-Rahman’ ile başladı; sonrasında ortada ve surenin sonunda ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ Allah’ın rahmeti, lütfu, sevgisi ve ilgisi de var; ama aynı zamanda görkemi, heybeti, uluhiyeti de var. İşte Cehennem mefhumu budur; gerçektir ve yaklaşmaktadır. İnsanlığın da uyarılması şarttır.
O yüzden هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ (Rahman, 43). Cehennemi yalanlamak… İnanılmaz bir şey, surenin başından beri تُكَذِّبَانِ۟ kelimesi tekrarlanır. Onların neleri yalanladıklarını bir sayalım;
- Başlangıçta O’nun Er-Rahman olduğunu yalanladılar.
- Kur’an’ı öğrettiğini yalanladılar.
- İnsanı yarattığını yalanladılar.
- İnsana bahşedilen o ‘beyan’ yeteneğini yalanladılar.
- Evrenin düzenini yalanladılar.
- Bu dünyadaki şaheser lütufları yalanladılar.
- Ölüme ne kadar yakın olduklarını yalanladılar.
- Yeniden diriltileceklerini yalanladılar.
Yalanladılar da yalanladılar… O kadar çok şeyi yalanlıyorlar ki, geriye tek bir şey kalıyor: Her şeyi yalanlıyorsan bile, hiç olmazsa kapına dayanan bu korkunç azabı yalanlama bari! O sana doğru geliyor, kendini bundan kurtar! İşte bu, inkarın artık son raddesi. Ama onu da yalanlıyorlar. Bakın Allah ne buyuruyor: الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ İşte bu, o günahkarların yalanlayıp durduğu Cehennem’dir. Onca şeyi yalanladıkları yetmezmiş gibi, üstüne bir de bunu inkar ediyorlar. Geriye ne kaldı ki? Adeta inkar edilmedik tek bir kırıntı dahi bırakmadılar.
Tüm bu detayları öğrenmek muazzam bir şey. Çünkü bu ayetler sadece Allah’a inanmayan belli bir kesimden ya da ahireti reddedenlerden veya Peygamberimize (sav) iman etmeyenlerden bahsetmiyor. Sanki bu ayette Allah, bunların HİÇBİRİNE inanmayan insanlardan bahsediyor. Madde madde, liste liste, hiçbirini kabul etmiyorlar. Hepsini topyekün reddediyorlar.
Ateş ve Hamîm Arasında Tavaf
İşte bu yüzden يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍۚ Cehennem yani ateşler ve hamim arasında mekik dokurlar. Hamîm kelimesi, erimiş pirinç (maden) anlamına gelen ‘Ham’ kökünden gelir. Bu arada pirinçten zaten bahsedilmişti. “Ham” aynı zamanda “حَمَّ الْمَاء” gibi de kullanılır, bu da suyu kaynatmak demektir. Yani kaynayan, fokurdayan, kavrulan her şeye Hamîm denir. Bunun yanına آن ya da آنِيَة kelimesi eklenir. آنِيَة de Kur’an’da geçer. آن vaktin gelmek, tamamlanmak üzere olduğu anı ifade eder. Yani suyu kaynatırsınız da minik baloncuklar çıkmaya başlar ya; ama iyice kaynatmaya devam edersiniz ve öyle bir noktaya gelir ki o baloncuklar artık delicesine fışkırmaya, zirve noktasına ulaşmaya başlar. İşte tam o fokurdama evresine ulaştığında آن derecesindedir; yani zirvesindedir.
Burada anlatılan manzara şu: Cehennem’deler ve feci şekilde yanıyorlar. Tavafın ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Tavaf sadece daireler çizmek değildir aslında, git geller yapmaktır; turlamaktır. Yani tavaf, önce bir yere, sonra başka bir yere, ardından diğer yere gitmek de olabilir. Buna da tavaf denir. Ring seferlere tavaf denir. İşte şimdi onlar ateşle kaynar su arasında tavaf ediyorlar. Ateş çok kavurucu gelince, belki oradaki su daha iyidir, belki biraz serinletir umuduyla suya koşarlar. Ancak vardıkları anda o su tekrar آن derecesine ulaşır; en korkunç, en fokurdayan haline geri döner. Su da dayanılamayacak kadar yakıcı olunca, bu sefer kurulanmaları gerektiğini, ateşin yardım edebileceğini düşünerek çaresizlikle tekrar daha iyi bir alternatif olarak gördükleri o ateşe atılırlar. Dayanamayınca bu kez nereye koşarlar? Suya. Üzerlerine dökülen o kavurucu erimiş metal, fokurdayan kaynar sular ve alevler arasında mekik dokurlar. Sıvı haldeki azap ile ateşten azap arasında oradan oraya çırpınıp dururlar. Bu bitmek bilmeyen, sonsuz bir tavaftır.
Ama asıl soru şu: Neden böylesine çarpıcı bir tasvir yapılıyor? اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ Bu gerçekten üzerinde düşünmemiz gereken bir şey. Ne zaman Kur’an’da bir azaptan bahsediliyorsa, mutlaka ceza suça tam uygun bir şekilde verilmiştir. Kur’an’daki bütün cezalar yapılan zulümle örtüşür. Peki işlenen bu suç nedir? İki taraf hep işbirliği yapıyordu; Şeytanlar (cinler) ve Peygamber’in azılı düşmanları. Ne yapıyorlardı? Tıpkı az önce dediğim gibi “Git şunu yap, onu burada tuzağa düşür,” diyerek aralarında her türlü tavafı yapıyorlardı. Allah’ın anlattığı gibi, وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِۚ (Al’i İmran, 179) Küfür davası için etrafta koşuşturanlar sakın seni endişeye sevk etmesin. Durmadan bir koşuşturma içindeler. En’am Suresi’ndeki ayette anlatıldığı gibi, يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ Birbirlerine fısıldayarak sürekli kötülük ilham ediyorlardı. Allah buyurur ki, لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِۜ (Ali İmran, 196) Kafirlerin gidip gelmeleri sakın seni aldatmasın. Bu, pek kısa süreli bir faydalanmadır. İşte İslam’ı bitirmek için etrafta gidip gelmeleri Kıyamet Günü nasıl cezalandırılıcak biliyor musunuz? Azaplar arasında çaresiz bir gidiş gelişe mahkum edilerek! Subhanallah! Dünyada yaptıkları buydu. Ahirette de bu türden ceza verilmeliydi.
Burada aynı zamanda bir gelişim… Önce نَّوَاص۪ي yani niyetlerinin sembolü geldi. Sonra اَقْدَامِۚ yani icraatların sembolü. Şimdi, niyet ile amel yan yana. Artık bu اَقْدَامِۚ ları yakalanmaları için kullanılıyor, bir o yana bir bu yana savruluyorlar. Allah bizleri Cehennemin o dehşetinden korusun. Bunlar size özetlediğim bazı kısımlardı.
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍۚ (Rahman, 44)
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟
Rabbinin Huzurunda Durmaktan Korkanlar
Ama bütün bunlardan sonra, şu muhteşem ifadeyi ele almadan bu oturumu bitiremem.
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ جَنَّتَانِۚ (Rahman, 46)
Ne kadar muazzam… Ve Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye… Aslında bu ayetin iki farklı meali vardır. Şimdilik birincisini okuyorum. Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır. Önceki ayetlerde aklımızı başımızdan alacak kadar bizi korkuttu ve hemen ardından da şöyle buyurdu: Bu arada, kim korkuya kapıldıysa ona iki cennet var. Nasıl bir rahmet! Bizi korkuturken bile, ödüllendirmek için korkutuyor. Yani eğer içinizde o korkuyu hissettiyseniz ve bu korku benliğinizi kapladıysa işte bu korkunun bizzat kendisi Allah katında iki cennetin bedelidir! Sübhanallah.
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّةً Şimdi bu ayetteki bazı ince noktalara bir göz atalım. Ayetteki من kelimesine dikkat edin. من burada مُبْحَم’dir, yani belirsizlik ifade eder: “Kim olursa olsun…” Düşünün, Peygamberimizin (sav) bir düşmanı olabilir ama bu ayetleri dinleyip bir anlığına korkuya kapılabilir Allah ona o an şefkatle bir davetiye uzatıyor. Diyor ki, Peygamberime on yıl boyunca zulmetmiş olsan bile eğer şimdi yüreğine bir korku düştüyse ve gidişatını değiştirmek istersen senin için hâlâ geç değil. O korkuyu hissetmiş olman iki cennetinin olabileceği demektir. Bu durum dünyadaki herkese aynı şeyi söylüyor. Asla çok geç değil. Kendi kendinize diyorsunuz ya, “Artık benim için çok geç. Allah beni asla affetmeyecek. Yapılmayacak bir sürü şey yaptım. Benim ipim çoktan çekildi. Cehennemin tasvirini her duyduğumda sanki benden bahsedildiğini hissediyorum. Ben kesin Cehenneme gideceğim. Kurtuluşum yok benim.” Allah buyuruyor ki, “Bu korkuyu taşıyorsan, ne ala! Güzel. Şimdi umutlan! Tam da bu histen dolayı umutlan!” İnsanı o hissin içinde boğmak yerine Allah o duyguyu alır, bir umuda ve güce dönüştürür.
Bu ayetteki bir diğer dikkat çekici nokta da şudur: Allah, “Rabbinin azabından korkan kimseye” demedi. Çünkü daha önce azabın kendisi tasvir edilmişti. Bunun yerine, “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye” (مَقَامَ رَبِّه۪) buyurdu. Yani, يعني مقام بين يدي ربه Doğrudan Rabbinizin huzurunda dikilmek. Başka bir deyişle, Allah diyor ki: Öyle insanlar vardır ki onları asıl korkutan şey Cehennem ateşi bile değildir. Biliyor musunuz asıl ne korkutur onları? “Ben Allah’ın karşısına nasıl çıkacağım? Kendimi O’na nasıl açıklayacağım? Bana bu kadar lütufta bulunduktan sonra O’na ne yüzle bakacağım?” İşte onları gerçekten korkutan şey budur. Allah’ın karşısına çıktıklarında O’nu hayal kırıklığına uğratmaktan öylesine korkarlar ki… Asıl dehşete düştükleri şey budur. Allah da diyor ki: “Biliyorum ki için için titriyorsun. Benimle karşılaşmaktan duyduğun bu korku var ya işte ben senin bu halini seviyorum. Sırf bu yüzden sana iki cennet vereceğim!”
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ جَنَّتَانِۚ
Makam Kelimesinin İki Anlamı
Şimdi gelelim makam kelimesinin iki farklı anlamına. Bu gramerle ilgili, gerçekten çok hoş bir konu. مَقَامَ رَبِّهِ (makāme rabbihî)… Biraz Arapça bilenleriniz bilir ki, مَقَام kelimesi bir مُضَاف (tamlanan), رَبِّهِ kelimesi ise bir مُضَاف إِلَيْهِ (tamlayan) dır. مَقَام kelimesi bir مَصْدَر (mimli masdar) veya bir ظَرْف (mekân zarfı) olabilir. Ve bir إِضَافَة (isim tamlaması) olduğunda muzafun ileyh kısmı, mana yönünden bir مَفْعُول بِهِ (nesne) ya da فَاعِل (özne) görevi görebilir. Burası işin biraz teknik kısmı. Peki bunu basitçe ifade edersek ne anlama gelir?
İlk anlamı; kulun, Rabbinin huzurunda durmasıdır (zarf/fail ilişkisi). İkinci anlamı ise; Rablerinin, kullarının üzerinde durup onları anbean gözetlemesinden korkmalarıdır (masdar/meful ilişkisi). Başka bir ifadeyle Rablerinin makamı; O’nun o yüce makamı, O muazzam makamı… Rablerinin o muazzam gücünden, ihtişamından, yüceliğinden korkan kimseye iki Cennet vardır. Şöyle düşünün; tüm o dehşetli tasvirleri duyuyorsunuz ve Rabbinize karşı içinizi bir saygı korkusu kaplıyor. Kâinatı yaratan Rabb, sizi var eden, yeryüzünü yaratan, Cehennemi ve Kıyamet Gününü yaratan Rabb… O’nun yüceliği karşısında saygıyla ürperiyorsunuz. Bu anlam مَقَام kelimesinden çıkar. Makam, Allah’ın büyüklüğü olabilir; çünkü O, قَائِم (kaim) dir. Her şeyi gözeten O’dur.
Bu kavram Allah için Kur’an’da şu şekilde kullanılır: اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ “Herkesin ne yaptığını gözeten O değil midir?” (Ra’d, 33). Allah bizim üzerimizde kaimdir; yani biri sizi sürekli izliyor gibidir. Tıpkı Nisâ Suresi 1. ayetteki gibidir: اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً “Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”
رَق۪يب kelimesi; uçuruma doğru giden o şaşkın koyunu boynunun arkasından yakalayıp uçurumun kenarından çeviren ve “Bu tarafa!” diyerek çeken çoban için kullanılır. İşte rakîb budur. رقب (rakabe) boyun demektir. رَق۪يب ise enseden tutup diğer tarafa doğru çeken kimsedir. Allah sizin üzerinizde Rakîb’dir. Örneğin Nisâ Suresi’nde bu hükümleri, sırf siz kendinizi uçurumdan atmayasınız diye ensenizden yakalayıp sizi çevirmek için koymuştur. “Şu kurallara uy ki kendini mahvolmaktan kurtar,” der. Allah’ın söylediği kelimenin tam anlamıyla budur.
İşte burada, Kendisini gözetleyen ve üzerinde kaim olan O Zat’tan, yani Allah’tan korkan kimsenin durumu tefsir edilirken şöyle denmiştir: وَالْمَقَامُ أَصْلُهُ مَحَلُّ الْقِيَامِ وَيُطْلَقُ عَلَى الشَّأْنِ وَالْعَظَمَةِ (“Makam; aslı itibarıyla durulan/ayağa kalkılan yer anlamına gelir. Aynı zamanda şan, şeref, itibar ve azamet/büyüklük anlamlarında da kullanılır.”)
Yani bu aslında Allah’ın kibriyası ve azametidir. Daha önce söylemiş olduğum diğer anlamı (kulun durması) ise şu ayette geçer: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “O gün insanlar, Âlemlerin Rabbinin huzurunda duracaklardır.” (Mutaffifîn, 6)
Neden İki Cennet?
Geriye tek bir şey kaldı. Sanırım onu bir sonraki derse bırakacağım. Neden iki cennet? İki cennetle ne yapacaksınız ki? Bir tanesi zaten harikadır, neden iki tanesine ihtiyaç duyulur? Evet, birini eşinize tahsis edersiniz, böylece tam manasıyla bir cennet olur. Çünkü biz sadece ayrı banyolar değil, ayrı cennetler istiyoruz! Sadece ayrı kıyafet dolapları yetmez! Onun kendine ait bir yeri olduğunda tam bir cennet olur, öyle mi diyorsunuz? Ben demedim, siz dediniz! Eve gidince bu cümlenin sonuçlarıyla siz yüzleşirsiniz artık!
Neyse inşallah bunu konuşacağız. Bu iki cennetin zikredilmesinden çıkarabileceğimiz çok derin hikmetler var. Allah (ac) neden iki cennetten bahsetmiştir? Geçmişteki âlimlerimizin de oldukça ilgisini çeken, mest oldukları bir konudur bu. Çünkü Allah Kur’an’ın başka hiçbir yerinde herkese ikişer cennet verileceğinden böyle bahsetmemiştir. Ama burada bunu söylemiştir. İşte biraz da bunu tartışacağız.
بارك الله لي ولكم السلام عليكم ورحمة الله وبركاته