رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

فَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ

وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

İki Cennetin Anlamı

  1. ayette kalmıştık. Allah’ın iki cennetten bahsetmesinin ne anlama gelebileceğini konuşuyorduk. Tefsir geleneğimizde bu konuda söylenenlerin bir özeti şöyledir: Biri misafirhane, diğeri ise asıl ikametgâhımız olacak; yani size ait, mahrem bir ev. Orada kendiniz olabileceksiniz. Gelecek misafirler için herhangi bir hazırlık yapmak zorunda kalmayacağınız, tamamen ama tamamen size özel bir yer.

Günümüzde evlerimizde bir oturma odası, bir de yatak odamız var, değil mi? Yatak odanız genelde kimsenin görmemesi gereken bir hâldedir, çünkü görseler size bir daha asla aynı gözle bakamazlar. Dağınık dolabınız falan filan. Oturma odasını ise, sanki orada medeni insanlar yaşıyormuş gibi derli toplu gösterirsiniz. Ama Cennette tamamen size özel, dışa kapalı ve sadece size ait koca bir malikâne olacak. Bir de misafirlerinizi ağırladığınız, sosyal vakit geçirdiğiniz başka bir yeriniz olacak.

Ayrıca, bence bu konuya girmeden önce şunu da belirtmek gerekir: Kur’an’ın başka yerlerinde, özellikle bu sure grubunda, Allah cennetin sosyal yönünü de tasvir eder. Birlikte vakit geçiren, beraber yiyip içen, karşılıklı sohbet eden, geçmişi yâd eden insanların ortamı gibi. Ama bu sure o surelerden değil. Bu surede anlatılan cennetler, tamamen sizin şahsi, mahrem deneyimlerinize odaklanıyor. Mesele sosyal yaşantı değil. Onlar Kur’an’ın başka kısımlarında geçiyor. Dolayısıyla burada, daha çok bireysel ve tamamen kişiye özel deneyimlerin vurgulandığını göreceksiniz.

Bazı âlimler, bunun biri evin içindeki, diğeri evin dışındaki iki bahçe olduğunu söylemiş. Peki neden evin içinde de bir bahçe olsun ki? Eğer gerçekten ama gerçekten zengin insanları tanıyorsanız, bunun ne demek olduğunu anlarsınız. Çünkü malikânelerin bir kapısı vardır; oradan arabayla girersiniz ve ağaçlarla kaplı, ormanlık, kıvrımlı uzun bir yoldan geçersiniz; etrafta golf sahaları, sağda solda türlü türlü şeyler, meyve bahçeleri ve daha bir sürü şey uzanıp gider. Sonunda ana malikâneye ulaşırsınız. İşte o malikânenin arka tarafında ise, sabahları çaylarını yudumladıkları o tamamen özel bahçeleri bulunur. Yani biri kendilerine özel şahsi bahçe, diğeri de arazinin genel bahçesi. İşte “Cennetân” kelimesine bu gözle bakanlar da var. Çeşitliliğin tadını çıkarabilmek için iki ayrı mülk.

Bu arada, Allah’ın her iki cenneti de tarif ederken; “şunda da ağaçlar var, ikisinde de pınarlar var, ikisinde de şu var, bu var” dediğini göreceğiz. O zaman şöyle düşünebilirsiniz:

“İyi de bunlar tıpatıp aynı. Dağın tepesinde bir cennetim var, aynı dağdan bir tane daha var, ev de tamamen aynı, yiyecekler de aynı… E o zaman niye iki tane olsun ki? Zaten her şey aynı. Bir cennet olmasından farkı yok ki, iki tane olsa ne olmasa ne?”

Fakat aslında bir şeyin çift olması, tıpkı gece ile gündüz, güneş ile ay, ya da kadın ile erkek gibidir. Çift olan şeylerin ortak yönleri olduğu gibi, aralarında son derece ilginç farklılıklar da bulunur. Böylece iki farklı güzelliğin de tadını çıkarırsınız ki insan fıtraten çeşitliliği sever. Yani bir yerde kalıp oranın keyfini sürerler, sonra diğer tarafa geçip biraz da onun tadını çıkarırlar. Derken tekrar ilk mekana dönerler ve onu yeniden tecrübe ederler.

Mesela kendimden örnek vereyim, eşimin ailesi Danimarka’da yaşıyor. Ben Teksas’ta yaşıyorum ama onlarla da epey vakit geçiriyorum. Kimi zaman Teksas’ta kendi ailemleyim, kimi zaman Danimarka’da eşimin ailesiyle. Yaz mevsiminde orada olmayı çok seviyorum çünkü normalde Teksas’ta yaşıyorum. Sıcaktan kaçıp oraya gidiyorum. Ama oranın kışı da aşırı kasvetli oluyor. Düşünün ki sadece dört saat gündüz, kalan yirmi yedi saat gece sanki. Gerçekten fena. Her yer karanlık, kapkaranlık. Haliyle kış gelince anında tası tarağı toplayıp kaçmak istiyorsunuz. Tabii kışın Ramazan ayına denk geliyorsa iş değişir, işte o zaman kesinlikle orada olmak isterim. Ama işte yaşayabileceğiniz iki ayrı yerin olması size bu çeşitliliği sağlar. Sürekli yepyeni bir şeyler deneyimleme imkanı sunar. Tazelenmiş hissedersiniz. Belki de buradaki maksatlardan biri budur.

İki ayrı mülk şu açıdan da ilginç, sürekli birinden diğerine gidip gelirsiniz. Şu muazzam zıtlığa bakar mısınız? Allah cehennemi anlatırken insanların ateşle kaynar su arasında mekik dokuduğunu söylemişti, değil mi? Şimdiyse cennetliklerin iki muazzam bahçe arasında dolaşmasını anlatıyor. Keyfini sürecekleri iki ayrı cennetleri var.

Günahlardan Sakınmak ve Salih Amel İşlemek

Şimdi, buradan çıkaracağımız başka dersler de var. Bazı âlimler demiştir ki, bir cenneti günahlardan sakındığınız için, diğerini ise salih ameller işlediğiniz için kazanırsınız. Kurtubi ve diğerleri bunu dile getirmiştir. Âlimlerin bu görüşte olması bana hep çok ilgi çekici geldi. Çünkü gerçekten de Allah’ın bu hayatta benden beklentisinin özeti şudur: Kötülükleri terk et ve iyilik yap. Bu ikisi birbirinden ayrı şeylerdir.

Tamam ama en azından kötü bir şey yapmıyorum, diyemezsiniz. Tamam namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum, iyilikler yapmıyorum ama olsun, en azından kimseye zararım yok. Bu yeterli değil. Sonra başkaları çıkıp der ki: Ben çok fazla iyilik yapıyorum, ee arada bir-iki ufak tefek kötü şeylerden ne çıkar ki? İşte Allah, Rabbinden gerçekten korkanların her iki cenneti de kazanacağını söylüyor olabilir. Hem günahlardan sakınmanın cennetini hem de salih amellerin cennetini. İkisini de kazanmalısınız. Aksi halde, insanlar şu iki sapkınlıktan birine düşerler:

  • “En azından büyük günah işlemiyorum, o zaman şu iyi şeyleri falan yapmasam da olur” derler.
  • Ya da “O kadar iyilik yapıyorum, ufak tefek kusurum da oluversin” derler.

İkisi de büyük bir yanılgıdır.

Elbette başka bir yorum daha var, açıkçası benim pek aklıma yatmıyor. Alışılmışın dışında bir görüş olduğunu düşünebilirsiniz ama neyin beni ikna edip etmediği konusunda dürüst olacağım. Kararınızı kendiniz verin. Bir görüşe göre, bu bahçelerden biri cinler için, diğeri ise insanlar içindir. Dilbilgisi açısından bu pek mantıklı görünmüyor çünkü ayet doğrudan Rabbinden korkan “kişiye” iki cennet verileceğini söylüyor. Yani “onlara iki cennet verilir” demiyor, bir kişiye iki cennet düşüyor. Yani cin bile olsa, bir cine iki cennet düşmüş oluyor.

Ama bu düşüncenin altındaki hissiyatı anlıyorum; “onların cenneti ayrı, bizimkisi ayrı olsun” hissi. Çünkü şahsen hiçbirini kendi cennetimde görmek istemem doğrusu. Yoksa orası pek cennet gibi gelmezdi bana. Onları görmek veya ne yaptıklarını bilmek istemem, değil mi? İlerideki ayetlerde belki de bunu ima eden bazı detaylar var. Ama cennetin niçin bize anlatıldığı şekliyle onlar için de aynı standartlarda sunulduğuna inanmadığımı açıklayayım.

İlk sebebim şu: Allah ağaçları, akan pınarları, göz kamaştıran evleri, bağları bahçeleri tarif ediyor. Bunlar hep insana hitap eden şeyler. Çünkü bu dünyada onların bir benzerini tecrübe ediyoruz. Bu bildiğimiz şeyler, Cenneti zihnimizde canlandırmak için birer sıçrama tahtası. Ama bunların hiçbiri cinlerin ilgisini çekmez. Cinler oraya kurulup da meyve falan yemezler; bağlarda bahçelerde sefa sürmezler. Topraktan çıkan bu dünyevi lezzetler, ancak topraktan yaratılmış olanların dikkatini çeker. Biz topraktan yaratıldık.

Bence bu meselede önemli olan bir diğer husus da şu: Hz. Âdem’in (as) kıssasına dikkatle baktığımızda, Cennete yerleştirilen kimdi? Âdem (as). Oysa cinler ondan çok daha önce yaratılmışlardı ama cennete konup sonrasında onlara “Bakın, çalışırsanız burayı tekrar hak edebilirsiniz” falan denilmedi. Bütün odak noktasında tamamen insan var. İsyankârlık uyarısı yapıldığında ise, İblis’in peşinden gidenler için şöyle deniyor: Sen ve sana uyan insanlarla birlikte, hepinizle Cehennemi dolduracağım.

Aslında, Ahkaf Suresi’nde de, cinler Kur’an’ı duyup bunu aralarında konuştuklarında bunun bir hidayet olduğunu belirtip “Hadi gidip kendi kavmimizi uyaralım” dediler. Şöyle dediler:

وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ (Ahkaf, 31)

Bu elçiye uyun ki sizi acı veren bir azaptan kurtarsın.

“O sizi cennete sokar” demediler. Tek söyledikleri şey “Sizi o korkunç azaptan korur” oldu. Görünüşe göre Allah onların cehennemden kurtuluşundan veya azap görmelerinden bahsediyor ama meseleyi hiçbir zaman onların Cennete gireceğini söyleyecek noktaya taşımıyor. Ebu Hanife’nin görüşü de tam olarak buydu: Sonrasında neyle karşılaşacaklarını bilmiyoruz ama onların da alacağı, bize vaat edilen cennet gibi görünmüyor. Olayların bu kısmına dâhil değiller.

Buna karşılık bazıları şöyle diyebilir: Ama sure boyunca cinlerden bahsedildi, demek ki bu kısım cinleri de kapsıyor olmalı. Buna cevabım şu olur: Surede bütün cinlerden bahsedilmiyor. Surede zikredilenler, isyankâr olan cinlerdi. Bu yüzden cehennem anlatılırken insanlarla aynı kefeye kondular. Ancak burada böyle bir ortaklıktan söz edilmiyor. Bu ayetlerde يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ hitabı yok. Burada bir ayrışma var. Değil mi?

Velhasıl, bu mesele gayba dair olduğu için kesin bir hüküm veremeyiz. Lakin Kur’an’daki işaretler, tamamen insan tabiatına uygun tasvir edilen bu cennetin onlar için düşünülmüş bir yer olma ihtimalinden bizi uzaklaştırıyor. Tabii “Belki de kendilerine göre pınarları, kendi yapılarına uygun içecekleri veya meyveleri vardır” diyebilirsiniz. Olabilir, onlarınki de öyle olsun. Ancak açıkçası metinden böyle bir anlam çıkmıyor. En doğrusunu Allah bilir.

İkil (Tesniye) Formunun Çokluk Anlamı

Başka ilginç bir nokta da, جَنَّة kelimesi ‘birçok bahçe’ anlamına da gelebilir. Arapçaya aşina olanlarınız bilir, جَنَّتَانِ bu kelimenin ikil (tesniye) formudur. Şey gibi, مُسْلِم tek bir Müslüman, مُسْلِمَانِ ise iki Müslüman demektir. يجوز أن تكون التثنية مستعملة كناية عن التعدد Arapçada bazen ikil formu çokluğu ifade etmek için bir mecaz olarak kullanılır. Bu kullanım birçok dilde vardır.

Malayca’nın, yani Bahasa’nın en harika özelliklerinden biri, çoğul anlamı elde etmek için kelimeyi iki kere tekrarlamalarıdır. Örneğin, “kanak” çocuk demektir, “kanak kanak” çocuklar olur. “Buku” kitap demektir, “buku buku” kitaplar olur. Çoğulu işte tam olarak böyle yapıyorlar. Sadece kelimeyi iki kez tekrarlıyorlar ve çoğul oluyor.

Benzer şekilde, وَهُوَ اسْتِعْمَالٌ مَوْجُودٌ فِي الْكَلَامِ الْفَصِيحِ Bu arada Urduca konuşanlar da bunu yapar. بَارْ بَارْ كَهَا يَمَنِي بَارْ بَارْ … بَارْ بَارْ “defalarca” demektir. کھا کھا کے مر گئے Biz de bunları kullanırız, kelimeyi iki kere söylediğimizde o şeyin sürekli yapıldığı anlamı çıkar. Aynı mantık Türkçede de var bu arada. Sana tekrar tekrar söyledim. Bu, sözü sadece iki kez söylediğiniz anlamına gelmez, defalarca söylediğiniz anlamına gelir, öyle değil mi? İşte bu, hem edebi Arapçada hem de Kur’an’da vardır. ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنَ Sonra gözünü çevir ve bak, tekrar tekrar bak. Defalarca bak. Yani çok kez bak demektir.

Dolayısıyla buradaki ‘Cennetân’, “kat kat bahçeler” anlamına geliyor olabilir. Yani, göz alabildiğine uzanan, iç içe geçmiş sayısız bahçeler… Bu anlama gelebileceği de âlimlerce belirtilmiştir. Elbette, Arapçada şöyle ifadeler de vardır: لَبَّيْكَ سَعْدَيْكَ دَوَالَيْكَ Ve لَبَّيْكَ aslında لَبَّيْنِي yani ikil (çift) formundadır. سَعْدَيْكَ de سَعْدَيْنِي kelimesinin formudur ve o da ikildir. Sonundaki “kef”, muhatap zamiridir. Gördüğünüz gibi bunlar da yapıca çifttir ama anlamsal olarak sayısız karşılama, sonsuz mutluluk ve pek çok tebrik manası taşırlar. Bunun gibi şeyler. Çift formu kullanılıyor. Edebi açıdan baktığımızda, kelimeyi sadece iki bahçe ile sınırlamak yerine, bu anlamıyla değerlendirmemiz de gayet mümkün.

İnkârcılara Yeni Bir Çağrı

فَبِأَيِّ آلَاءِ يَرَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ İyi ama şimdi bu ayetin burada ne işi var? Bu ayet hep inkâr edenlere sesleniyordu. Öyle hissediyorum ki -en doğrusunu Allah bilir- bu ayet kâfirlere yapılan yepyeni bir çağrı. Sanki şöyle deniyor:

“Bakın, cehennemi inkâr ediyordunuz. O sizi yeterince korkutmadı. Peki bir de inananlara verilecek olanları düşünseniz? Şunu bir hayal edin. Neyi inkâr ettiğinizi görüyor musunuz? Eğer kabul etseydiniz, sizin için hazırlanmış olan bu muazzam hediyeyi bir görün; ama siz inatla bunu reddediyor, elinizle bir kenara fırlatıp atıyorsunuz. Yapmayın, bu fırsatı çöpe atmayın.”

فَبِأَيِّ آلَاءِ يَرَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

Onlara destek veren cinler de var ya, sanki bu sefer cinlere de vicdan azabı çektiriliyor. Niye bu insanların böyle muazzam bir nimetten mahrum kalmasına razı oluyorsunuz? Niye hem kendinizi hem de onları mahvediyorsunuz.

Cennetin İçinde: Devasa Ağaçlar ve Dallar

Şimdi artık cennetin içindeyiz. Turumuz başladı. O iki bahçe… İkisi de öyle ihtişamlı, öyle ulu dallara sahip ki… Şimdi cennetin kapılarından içeri adım attığınızı hayal etmenizi istiyorum. Bir yürüyüş yolunda ilerliyorsunuz, her iki tarafınızda devasa ağaçlar var; ilk dikkatinizi çeken şey o ağaç dallarının akıl almaz büyüklüğü oluyor. Uzandıkça uzanıyorlar, bitmek bilmiyorlar; sanki her biri dev bir bina gibi! Hani Louisiana’dan gelip hayatında ilk defa New York’u gören biri şöyle der: Vay be her yer bina! Bilirsiniz işte, böyle devasa yapılara aşina değillerdir. Şimdi, ihtişamından dolayı sizi kendine hayran bırakan o devasa ağaç dallarını bir gözünüzde canlandırın.

وَالْفُنُونُ تَكُونُ فِي الْأَغْصَانِ وَهَذِهِ تَكُونُ فِي السُّوقِ الْغُصْنِ الْمُسْتَقِيمِ طُولًا وَعَرْضًا

Dümdüz, boylu boyunca uzanıyorlar, upuzunlar. Tabii “dallar” dediğinizde, o dalların üzerinde ne olacağını söylememize bile gerek yok, değil mi? Yapraklar, rengârenk çiçekler ve çeşit çeşit meyveler… Ama sadece devasa boyutlarıyla bile o dallar gözünüzü kamaştırmaya yetiyor. Ağaçların bir yönü vardır; görüş açınızı kapatırlar. Bu yüzden aralarında yürürken ileride sizi neyin beklediğini pek göremezsiniz. Öyle değil mi? Böylece yürümeye devam edersiniz.

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

Bu arada, ağaç eğer çok uluysa ve taa tepelerinde meyveler varsa onlara ulaşabilir misiniz? Hayır. Ama ister istemez merak edersiniz, Vay canına, elma mı onlar? Evet elmaya benziyor, şuna bak! Derken yürüdükçe çeşit çeşit renkleri ve meyveleri fark etmeye başlarsınız.

Akıp Giden İki Pınar

Sonra ayet der ki:

ف۪يهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِۚ (Rahman, 50)

İkisinde de akıp giden iki pınar vardır.

Yürürken bir açıklığa, bir kenara, belki de piknik yapabileceğiniz bir alana ulaşırsınız ve akan iki su kaynağı görürsünüz, değil mi? Gözünüzün önünden akan iki şelale. Kurtubi ve bazı diğer müfessirler bunun, Allah’ın Kur’an’ın diğer yerlerinde bahsettiği iki pınara işaret edebileceğini söylemişlerdir. Biri “Tesnîm”dir, ayette dendiği gibi:

وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْن۪يمٍۙ (Mutaffifin, 27)

ve diğeri de:

عَيْناً ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلاً (İnsan, 18)

Gördüğünüz bu iki pınar onlar olabilir. Hangileri olduğunu tam söylemiyor ama iki su kaynağı göreceksiniz.

Sonunda kendinizi bir şelalenin başında buldunuz. Manzara yavaş yavaş inşa ediliyor. Devasa ağaçlar vardı şimdi de şelaleden bahsedildi. Harika bir yer buldunuz yani. Doğruyu söylemek gerekirse, Doğu Yakası’nda bu tür yerlerden bolca var. Teksas’ta bu kadar tabiat parkı yok, gerçi orada pek bir şey yok ama hani bir tabiat parkına gidersiniz de, mesela bahar tatilinde ailenizle piknik yapmak için şöyle güzel bir köşe ararsınız ya su kenarındaki o en güzel yerler çoktan kapılmıştır. Size de anca otoparkın oradaki çöp tenekesinin yanı düşer, değil mi? O en güzel köşeler ya önceden alınır, ya da etrafı pis bırakılmıştır ya da aşırı kalabalıktır çünkü herkes suya atlamak ister. Ama şimdi tamamen size özel bahçenizdesiniz o meyve yüklü ağaçların arasından süzülerek yürüdünüz ve piknik için en kusursuz köşeyi buldunuz. Şelaleler orada, ağaçlar orada.

İşte müfessirlerin dedikleri مِثْلُ الدُّنْيَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً بِالزِّيَادَةِ وَالْكَرَامَةِ عَلَى أَهْلِ الْجَنَّةِ o çift olma, çokluk olma vurgusu burada da geçerli olabilir. Oraya vardıklarında şelaleler üstüne şelaleler, kademelerce akan şelaleler görecekler. Hani şu fantastik rol yapma oyunlarında olur ya; birden fazla şelale, sarayı andıran o görkemli yapılar vs. Aynen öyle bir şey düşünün; karşınızda akıp giden çoklu şelalelerin o inanılmaz, nefes kesici güzelliği duruyor.

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

İnkârcılar, inananları nelerin beklediğini gösterilerek hakikat mesajını kabul etmeye teşvik ediliyor, öyle değil mi? İşte şimdi فَبِأَيِّ آلَاء ayeti yepyeni bir tat, farklı bir anlam kazandı. فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ayetiyle ilgili bir başka husus da şu, biz elbette inkar etmiyoruz ama bu ayet aynı zamanda bizi şükretmeye çağırıyor. Ayet, tam anlamıyla şükreden kullar olmamızı, Allah’ın yarattığı o muazzam güzellikler karşısında hayranlık duymamızı istiyor.

Peygamberimiz (sav) zamanındaki sahabeler işkence görüyordu, değil mi? Şimdiyse o çektikleri acılarla, cennetteki bu ihtişamlı bahçelerde yürümenin ve şelaleleri seyretmenin bağlantısını kuruyorlar. Bu ayetin ikliminden çıkıp Allah yolunda yeniden bir eziyete maruz kaldıklarında, bunu sadece cennetteki o eşsiz köşklerinin yeni bir tuğlası olarak görüyorlar. Yani karşılaştıkları zorluklar için bile şükrediyorlar. Zorluklara şükrediyorlar.

Hani İslami işlere koşturan, gönüllü olan, birilerine yardım eden insanlar vardır; sonra derler ki:

“Evet, bir şeyler yapmaya çalıştım ama o kadar çok olumsuzlukla karşılaştım ki, üstelik kimse kıymetini bile bilmedi. Hatta bana sırt bile çevirdiler. Bu yüzden artık bu işlerle vaktimi harcamayacağım.”

İyi de senin niyetin yanlış. İşin zorlaşması, kimsenin kıymet bilmemesi, hatta işlerin ters tepmesi… bunların hepsi çektiğiniz çileye değer. Aslında bu işin böyle çetin olmasına şükretmeliyiz. Çünkü işler zorlaştıkça, ahiretteki mükafatımız da bir o kadar büyür. Kim bilir, belki de o yürüyeceğiniz yola çekilen her zorlukla yeni bir ağaç ekleniyordur. Manzaraya yeni bir şelale, cennete yepyeni bir tat ekleniyordur.

Dünyadaki Amellerin Cennetteki Tadı

Hatta meslektaşım Suhaib Saeed ile Bakara Suresi’ndeki كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ (Bakara, 25) ayetini konuşuyorduk. Cennette ne zaman önlerine bir meyve gelse, her tadışlarında, ilk söyleyecekleri şeyin ne olduğunu biliyor musunuz?

هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ

Bu bize daha önce verilendi.

Hatırladınız mı? Onlara bir meyve sunulur onlar da derler ki: Bu, bize daha önce verilendir. Bunun anlamlarından biri de şudur, meyveyi ısırırlar ve şöyle derler:

“Bu tat… Bu, o çok uykusuz olduğum bir gece kıldığım namazın tadı! İşte dünyada bana verilen buydu.”

Başka bir meyveyi ısırırlar;

“Ah, bu da… Hani o adam bana küfretmişti de ben sadece onu Allah’a davet etmeye çalışıyordum… Bu da, annemin bana o korkunç şeyleri söylediği ama benim ona tek kelime etmeden sustuğum o anın tadı!”

İşte her meyveyi tattıklarında, bu dünyada rızık olarak verilen, yaptıkları o güzel amellerle bir bağ kurarlar. Sadece dünyadaki meyvelerle değil, her bir ısırık, bu hayatta kazandıkları o değerli manevi birikimleri hatırlatan bir anı olur. Subhanallah, yaptığınız o güzel amelleri yeniden yaşarsınız.

Her Çeşit Meyveden Çiftler

ف۪يهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِۚ (Rahman, 52)

Şelaleri ve o ihtişamlı dalları gördük. Dikkat edin, artık yürümeyi bırakmış, şelalenin kenarına gelmişsiniz. Durmuş manzarayı içinize çekiyorsunuz ve her çeşit meyveden olduğunu fark ediyorsunuz. مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ her çeşit meyveler var ve hepsinden çiftler halinde. Bazıları bunun biri kuru biri yaş meyve demek olduğunu söyler. Veya çift ifadesi, elmanın ya da portakalın onlarca farklı rengi, varyasyonu olması gibi çok geniş bir çeşitliliği ifade ediyor olabilir.

Bu aşamalarda gerçekten çok ilginç bir uyum var. Önce dallar, sonra sular ve en son da meyveler sayılıyor. İnsan normalde dallar ve meyvelerin bir arada anılmasını bekler çünkü meyveler dalların üzerindedir. Ardından da suyun söylenmesi beklenir. Fakat önce dallar zikrediliyor, sonra Allah o pınardan bahsediyor. Çünkü pınar, sizin durup konaklayacağınız… Önce o manzaranın etkisinde kaldınız, sonra oturacak bir yer aradınız ve o yer de pınarın başı oldu. Peki kendinize yerleşecek o mükemmel noktayı bulduğunuzda aklınıza gelen ilk şey ne olur? Yemekleri getirdik mi? Piknik sepeti kimde? Etrafınıza bir bakarsınız ve hemen orada meyvelerin olduğunu görürsünüz. Ama bir sorun daha var: Oturacak yer neresi? Henüz oturacak bir yerden bahsetmedik. Açık havadayız tabiki.

Lüks Döşekler ve Gölgelikler

ف۪يهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِۚ

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى فُرُشٍ (Rahman, 54)

O şelalenin hemen kıyısındayız. Orada, benim lüks yastıklar olarak çevirdiğim yerlere yaslanacaklar. Miami veya Dubai’deki o gösterişli tatil köylerine, plajlara gittiyseniz bilirsiniz; oralarda gölgelikli özel localar vardır ve oturmak için para vermek zorundasınızdır. Geri kalan herkes, sanki yeterince esmerleşmemiş gibi kızgın güneşte kavrulurken, siz o seçkin azınlıktan olduğunuzu hissetmek isterseniz, bedelini ödeyip herkesin oturduklarından çok daha lüks ve konforlu olan o gölgeliklerden birine kurulup rahat edersiniz. Peki bu anlattığım manzara içinde şimdi o gölgeyi ne sağlıyor? Tabii ki o devasa dallar.

Bu lüks yastıklara yaslanıyorsunuz ve oturduğunuz o an… فُرُشٍ kelimesi çok derin. فُرُشٍ aslında geniş, büyük minderler demek. Aynı zamanda adım attığınız o son derece rahatlatıcı halı manasına da gelir. Hatta bir döşeğin en üst dokusu, kılıfı anlamına da gelir. İşte o döşeğin üzerine oturuyorsunuz; o kusursuz, muazzam lüks koltuklar tamamen o manzaranın kıyısında sizin için özel tasarlanmış. Oraya yerleştiğiniz anda, içinizden Vay canına, bu ne kadar yumuşak bir şey! İçinde ne var bunun, neden yapılmış bu böyle, diyorsunuz. Fark ettiğiniz ilk şey onun yumuşaklığı ve yastığın içinde nasıl usulca kaybolduğunuz oluyor.

Ben Pakistan asıllı olduğum için bu bana, bizdeki tipik bir teyze hareketini hatırlatıyor. Hani Araplarda ‘Halto’lar vardır, bizde de teyzeler vardır. O teyzeler birinin evine oturmaya gittiklerinde her zaman etrafı incelerler. Mesela misafirliğe gittiklerinde ev sahibinin arkasını dönmesini fırsat bilip şöyle perdelerin dokusuna falan bakarlar. Sizin anneleriniz de yapar mıydı bilmiyorum ama benim annem yapardı; kanepe için hazır kırlent almak pahalı olduğundan, annem yastık kılıfını kendi diker, içine de eski tişörtleri, bezleri falan tepip fermuarı çekerdi. Alın size kırlent, oldu bitti. İşte misafir odanızın durumu budur.

Ama eğer bir misafirliğe gittiğinizde o yastığın üzerine oturur da yumuşacık olduğunu fark ederseniz; o teyze ev sahibinin görmediği bir anı kollar, o fermuarı gizlice açıp içindeki malzemeye bir göz atmak ister. İçine ne konulduğunu merak eder. Mesele şu ki, siz bir yastığın içine ne doldurursunuz? En ucuz malzemeleri tıkıştırırsınız, değil mi? Çünkü yumuşak olduktan sonra kimse yastığın içini görmeyecek nasıl olsa. Önemli olan dışının nasıl göründüğü. Dışı pırıl pırıl, güzel işlemeli ve pahalı bir kumaştan olsun, yeter. Tıpkı şu abiye elbiselerde ya da yöresel kıyafetlerde olduğu gibi. O giysilerin dışı öyle bir süslenmiş, öyle şaşalıdır ki ama iç tarafı giyen kişiye resmen fiziksel işkence çektirir. Çünkü mümkün olan en ucuz malzemeyi kullanmışlardır; daha giyerken insanı tırmalamaya başlar. Zira bütün para dış tarafa harcanmış, iç taraf için bütçe falan kalmamıştır.

Bizim inşaat sektöründe ve hayatın diğer alanlarında yaptığımız şey de tam olarak budur. Bir evin çehresini yenilemek isterseniz tutup da evin temelini kazmazsınız; tesisatı baştan aşağı değiştirmezsiniz; sadece o eski tuğlalara bir kat boya çekersiniz, olur biter. Tuğla yine aynı eski tuğladır ama dışarıdan yepyeni görünüyordur. Biz bu dünyada hep dışı güzelleştirmeye uğraşırız, iç tarafa para dökmek istemeyiz. Ne de olsa kimse orayı görmeyecek, o yüzden de iç kısımlarda en ucuz malzemeleri kullanıp geçeriz. Otomobil üreticileri bile artık dış boyayı muazzam yapıyorlar ama arabanın kasası, o kullanılan ana malzeme gitgide kalitesizleşiyor. Eskiden inşaat yapımında kullandıkları o sağlam çelik, ağır döküm malzemeleri artık kullanmıyorlar.

Bayyinah yerleşkesi yetmişli yıllarda inşa edilmiş. Resmen tuğlalı, betonarme bir bina. Mimarımız modifikasyonlar için binayı incelediğinde şöyle dedi:

“Artık kimse betona, tuğlaya bu kadar para gömmüyor; en ucuz malzemeyi kullanıp işi bitiriyorlar ve yollarına devam ediyorlar.”

Çünkü eskiden kaliteye aşırı para harcanırken, bugün aynı büyüklükte bir çelik konstrüksiyon binayı belki eskisinin çeyreği fiyatına mal edebiliyorsunuz.

İşte insanlar o yastıklara oturduklarında, daha önce hiç ama hiç tecrübe etmedikleri türden bir yumuşaklık fark ediyorlar. O yüzden ellerini yastıkların içine, karnına (بَطَائِنُهَا) sokup bir bakıyorlar. O yastığın iç malzemesi de إِسْتَبْرَق Kur’an’da ipek için iki kelime kullanılır: سُنْدُس ve إِسْتَبْرَق İkisi de yabancı kökenlidir, Arapça kelimeler değillerdir. إِسْتَبْرَق Farsçadan gelir. Farslar o dönemde usta ipek tüccarlarıydı ve o pofuduk, kalın, lüks kadife benzeri ipek kumaş, üstünde altın işlemeli olan o ipek türüne إِسْتَبْرَق denirdi. Kraliyet mensuplarının o gösterişli pelerinlerinde falan kullanılırdı. İşte o yastığın “iç astarı” bile o malzemeden yapılmış. Dışı değil, içi!

Allah bize şunu anlatıyor, Cennetteki ilk tecrübeniz, işlerin sadece dışarıdan güzel görünmesiyle sınırlı olmadığı; iç tarafın bile hayal edilebilecek en gösterişli, en lüks malzemeden yapıldığıdır. İşte siz de oradasınız tamamen bu güzelliğin, o dinlendirici yaslanışın ihtişamına dalıp gitmişsiniz. Neyse, bu yaslanma konusuna döneceğim.

Eğilen Dallar ve Kusursuz Hizmet

O yumuşaklığın tadını çıkarırken aklınızdan bir şey geçiyor: Ah, keşke şu portakal benim olsa… Kime söylesem ki? Burada oda servisi var mı acaba, hangi numarayı arasam ki? “Ne yastıkmış be!” diye yastıkla oynamaya devam ederken, işte tam meyveyi gördüğünüz o devasa dal… Kopardığınız o meyvenin kendisine, koparılabilir olan o şeye (el-mecnî), “cenne” denir. Yani جَنَا الْجَنَّتَيْنِ her iki bahçenin o koparılmaya hazır meyveleri دَانٍۚ size doğru eğilmeye başlar. Öyle ki, o yastıktan kalkmanıza gerek kalmaz. Öylece yayılmışsınız, bir eliniz yastığın içinde ipekle oynuyor, “Ah, ne güzel yumuşacık” derken diğer yandan meyveler önünüze kadar iniyor.

جَنَا الْجَنَّتَيْنِ ibaresine dikkat edin; جَنَّتَيْنِ ikildir ve asıl şunu söyler: içeri girdiğinizde o sayısız ağacı, yüzlerce meyveyi gördünüz ve şimdi ta şelalenin başındasınız ama gözünüz o iki kilometre geride kalan ağaçlardan birindeki meyveye ilişmişti, değil mi? Peki o ağacın o dalına ne oluyor biliyor musunuz? Nerede duruyorsa oradan kilometrelerce uzayıp ta oturduğunuz yere kadar geliyor. Sizin yerinizden doğrulmanıza bile gerek yok. Bu herhalde o “kanepede yayılıp hiçbir şeye dokunmadan her şeyin ayağına gelmesi” fantezisinin zirvesidir. Hani bilgisayar oyununun en heyecanlı yerinde cipsiniz biter, kalkıp almanız gerekir ama oyunu durduramazsınız bile. Hemen bir şeyler atıştırmam lazım ama oyunun bitmesine on saniye var! diye kıvranırsınız ya… Siz sadece orada oturuyorsunuz ve meyve ayağınıza kadar geliyor.

وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ Bunu daha önce de söylemiştim; bu, Yüzüklerin Efendisi serisindeki ürkütücü, ürperten, hareket eden ağaçlar gibi bir şey asla değil. Bu son derece olağanüstü, insana huzur veren bir güzellikle gerçekleşiyor, ve meyveler eğilip tam avucunuzun içine, hizmetin en elit, en kusursuz şekliyle avcunuza konuyor.

Size az önce, cennetin bu kısmının tamamen mahrem olduğunu söylemiştim, hatırlıyor musunuz? Kur’an’ın diğer yerlerinde Allah, içecek ve yiyecek ikram eden hizmetkârlardan bahseder; ancak burada hizmetkârların esamesi bile okunmaz. Öyle size has, öyle mahrem bir bahçedesiniz ki Allah o özel anlarda yanınızda hizmetkârların dolanmasını bile istemiyor. Ağaçların kendisi hizmetinize amade kılınıyor. Dalların bizzat kendisi eğilip size hizmet ediyor.

Şimdi, dallardan neden ta en başta bahsedildiğini daha iyi anladınız, değil mi? “Durduk yere dallar da nereden çıktı?” derken bir bakıyorsunuz ki bütün o dalların asıl görevi buymuş. Buna dikkat edin, bu, surenin genel örüntüsü, Allah bir detayı veriyor, siz “Ha, demek sebebi buymuş!” diyorsunuz. Bir başka detay veriliyor, “Vay canına, demek ki ondanmış” diyorsunuz. Allah bu olağanüstü sahnenin perdelerini sürekli yepyeni anlamlarla aralıyor.

İç ve Dış Mekânın Bütünleşmesi

İşte şimdi minderlerimiz serildi; ev içi-ev dışının harmanlandığı o eşsiz atmosferdeyiz. Bu “iç-dış mekân” meselesi de oldukça mühim bir konu. Absürt meraklarım var. İç mimariye bayılırım. İç mimaride beni en çok cezbeden şeylerden biri de tasarımcıların dış mekanı alıp iç mekânla bütünleştirmeyi başarabilmesidir. Böylece arka cephesi tamamen camdan oluşan, dışarıya öyle bir bahçe kurarsınız ki, salona adım attığınızda evin içindesinizdir ama o yeşilliğin güzelliği içeri aktığı için kendinizi dışarıda hissedersiniz. O havuzun, akan suyun, pınarın veya ağaçların muazzam manzarasının tam anlamıyla içindesinizdir. Manzaradan alabildiğine beslenirsiniz.

Ancak burada şöyle büyük bir handikap vardır: Ne kadar çok cam, o kadar az mahremiyet demektir. Dışarının manzarası gelsin istersiniz ama dışarının gözleri de o manzarayla birlikte evinize girsin istemezsiniz. İşte cennette bu sorun da çözülmüştür. Kusursuz mahremiyetiniz vardır. Şahsi mülkünüzdesinizdir. Etrafta bir su kaynağı varsa ne yapmak istersiniz? Atlayıp yüzmek istersiniz. O suda eğlenmek istersiniz ve yüzmek istediğiniz anda, Acaba biri gelir mi? Eyvah Ömer bin Hattab ziyarete geldi! diye endişe etmezsiniz. Bu durumlara düşmek istemezsiniz. İşte bu ayet, bu alanın sadece ama sadece size özel olduğunu tasvir ediyor.

Daha fazla uzatmadan, Râzî ilginç bir zıtlığa dikkat çekiyor. Bakın, bütün bu tasvir dizisi, Rabbinin huzuruna çıkma korkusuyla yaşayanlarla başladı değil mi? İşte o korkuyla, şimdiki durumlarını bir karşılaştırın. Tamamen rahatlamış, yiyecekleri önlerinde, sular gürül gürül akıyor, keyiflerine bakıyorlar. Hiçbir dert yok.

Güzellikleri Paylaşmak

Ama işin aslı şudur; yeryüzünün en muhteşem yerinde bile olsanız, yanınızda onu paylaşacak biri yoksa orası pek de keyifli gelmez. Hatta bazen gittiğiniz en güzel mekânda olursunuz da, oraya varır varmaz ilk yaptığınız şey hemen manzaranın bir fotoğrafını çekip sevdiğiniz birine yollamak ve “Keşke şu an yanımda olsaydın, sensiz hiç tadı yok” demek olur. Çünkü önünde sonunda dünyanın en olağanüstü şelalesine bakıyor olsanız bile, “Tamam, çok güzel ama ben artık eve döneyim” moduna girersiniz.

Ama şayet yanınızda biri varsa,

Görüyor musun? Çok harika değil mi?

Evet, inanılmaz!

İşte o zaman ikiniz birbirinizin heyecanına ortak olursunuz. Aslında hayatımızdaki en muazzam tatiller, gittiğimiz o çok güzel mekanlardan değil; o tatili kiminle geçirdiğimizden ibarettir. Değil mi?

Gençken insanların böyle konuşmasına pek ihtimal vermezdim. Fakat Elhamdülillah, Allah lütfetti ve dünyanın dört bir yanına seyahat etme, hayal bile edemeyeceğim yerleri görme fırsatı bahşetti bana. Peki o yerlerden aklımda kalan şey ne oldu biliyor musunuz? Tanıştığım insanlar. Yoksa o manzaralar falan değil; dağlar bile bir süre sonra sadece bir dağdan ibaret kalıyor; o bembeyaz plajlar sıradan bir kuma ve suya dönüşüveriyor. Tamam, manzara harika ama günün sonunda arda kalan, edindiğiniz dostlar, size eşlik eden yoldaşınız, beraber biriktirdiğiniz anılardır. Sizinle kalan şeyler işte bunlardır.