أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍۚ (Rahman, 76)
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahman, 77)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللّٰهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ
Herkese tekrardan selamun aleyküm ve rahmetullahi teala ve berakatuhu.
Cennetin İkinci Seviyesi ve Rafraf
Surenin neredeyse sonuna geldik. Allah, cennetin bu ikinci seviyesinin zirvesini, arkasına yaslanıp rahatça oturan insanları tasvir ederek bitirecek. Söylediğim gibi, görünüşe göre ihsan ehli için en büyük ödül, Rablerini razı etme konusunda nihayet rahatlamaları ve artık endişe duymamaları. Bu aynı zamanda cennet bahsinin başladığı yere çok uygun bir son gibi görünüyor. Her şey, Rablerinin huzuruna çıkmaktan korkmalarıyla başlamıştı. Ve arkalarına yaslanıp rahatlamalarıyla bitiyor. Cennetle ilgili bu konunun başı ve sonu çok güzel bir bütünlük oluşturuyor.
Şimdi bu tasvir başka bir boyut kazanıyor. Allah, عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ diyor. اتَّكَأَ arkaya yaslanmak demektir. Bu fiilin bir başka varyasyonu daha var: تَوَكَّأَ. Tıpkı اَتَوَكَّـؤُ۬ا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلٰى غَنَم۪ي ayetinde olduğu gibi. (Taha, 18) Musa (a.s.) bazen asasına “yaslanırdı”. اتَّكَأَ tamamen arkaya yaslanmaktır. Sırtınız rahattır. Bütün ağırlığınızı oturduğunuz mindere ya da kanepeye verebilirsiniz.
İşte onlar رَفْرَفٍ üzerinde oturacaklar. رَفْرَفٍ aslında narin ipeklerdir. Geçen sefer iç kısımlarda istebrak görmüştük. Şimdi ise dış kısımlarında zarif ipek kumaşlar olduğunu görüyoruz. Bu temel olarak yatak örtüsü, minder yüzü, kanepe örtüsüdür. Oldukça narin malzemeler olarak tasvir edilen şey budur. Aynı zamanda parlak bir şeydir. Kendine has bir ışıltısı var. Kadife gibi bir şey düşünebilirsiniz. Allah’ın tasvir ettiği oturma yerleri, ince bir kadife gibi. Renk yine karşımıza çıkıyor. رَفْرَفٍ خُضْرٍ O, yeşil bir kadifedir.
Gerçekten çok ilginç. Cennetin bu ikinci seviyelerinin tasviri yemyeşil manzaralarla başlamıştı şimdi de o yeşil kadifelerin içinde oturuyorsunuz. Oturma alanlarını şöyle de düşünüyorum… Hani iç mekanı dışarıyla bütünleştirmekten bahsetmiştik ya? Yeşilliklerle çevrilisiniz ve oturma alanınız dışarının dekoruyla uyum içinde. İç mimariyi veya genel olarak tasarımı düşündüğümüzde, içerisi için mi yoksa dışarısı için mi tasarladığımıza karar vermeliyiz, değil mi? Kullanılan malzemeler de farklıdır. Narin malzemeleri dışarısı için kullanamazsınız. Çünkü hava şartları o malzemeleri mahveder. Bu yüzden dışarıda suya, rüzgara, daha çetin hava koşullarına dayanıklı şeyler kullanmak zorundasınız ki bozulmasınlar.
Oturma odasındaki en pahalı kanepenizi alıp arka bahçeye koyarsanız, mahvolması sadece üç gün sürer. Toza toprağa bulanır. Ama cennet farklı bir hayattır biliyorsunuz. Dışarıdayız. Yeşillikler ve şelalelerle çevriliyiz. Şimdi de bu minderlere oturuyoruz. Tabii ki bu, az önce anlatılan çadırların içindeki minderleri de tarif ediyor olabilir. حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ tasviri bu şekilde مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ ayetiyle güçlendiriliyor olabilir.
Fakat görünüşe göre bu, insanların oturduğu ve belki de misafir ağırlamaya hazırlandığı özel bir oturma alanı. Çünkü رَفْرَفٍ خُضْرٍ bir nevi başkalarıyla sohbet edecekleri bir yer olan oturma odası alanını andırıyor. Ancak Allah başka bir misafirden bahsetmiyor. İlginç olan şu ki, hemen bir sonraki ayette Allah kendisinden bahsedecek. Kiminle orada olunacağına dair ince bir ipucu var. Allah ile.
Mesele şu ki, bizler Allah’ın huzuruna çok resmi bir tavırla, büyük bir edeple çıkarız. Allah’ın huzurunda kıyamda dururuz. Ellerimizi bağlarız. Boynumuzu eğeriz. Hac ihramıyla Allah’ın huzuruna varırız. “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” deriz. Ama cennette, Allah’ın huzurunda rahat olabileceksiniz. Bu yeni bir şey. Değil mi? Bu, Allah ile daha önce yaşamadığımız yepyeni bir tecrübe. Çünkü Allah’ın sizden beklentilerini zaten karşıladınız. Artık Allah’ın huzurunda çok daha rahat bir halde olabilirsiniz. O yüzden مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ.
رَفْرَفٍ üzerine bazı yorumlar da şöyle:
هُوَ مَا يُبْسَطُ عَلَى الْفِرَاشِ لِيُنَامَ عَلَيْهِ
Bu, uyuyabileceğiniz yatakların üzerine serilen bir tür örtüdür. Basitçe çarşaf veya yastık yüzü gibi bir şey.
وَهِيَ تُنْسَجُ عَلَى شِبْهِ الرِّيَاضِ، وَيَغْلِبُ عَلَيْهَا اللَّوْنُ الْأَخْضَرُ
قَالَ الْجَوْهَرِيُّ الرَّفْرَفُ الثِّيَابُ الْخُضْرُ الَّتِي تُتَّخَذُ مِنْهَا الْمَجَالِسُ
Ayrıca cibinlikler yaptığınız yeşil örtülerdir. Yatakların cibinliği ve benzeri şeyleri olur ya, onu da kastediyor olabilir. Ancak kesinlikle geniş alana yayılan bir şeyi ifade ediyor. رَفْرَفٍ kelimesinin yaygın bir anlamı da bu. Sadece tek bir tane değil. Her yere serilmiş gibi. Dolayısıyla büyük bir yaşam alanı burası. Bu sadece bizim oturmamızla ilgili olsaydı, رَفْرَفٍ kelimesi kullanılmazdı. Mananın içinde bir genişlik var.
Abkari: Eşsiz ve Görülmemiş Güzellik
Şimdi عَبْقَرِيٍّ kelimesine geçelim. عبقر günümüz modern Arapçasında zeki anlamında kullanılır. Ama bu modern Arapça. Çağımızın fasih Arapçası. Klasik Arapçada ise durum biraz daha farklı.
وَالْعَبْقَرَ وَالْعَبْقَرَ مِنَ النِّسَاءِ الْمَرْأَةُ التَّارَّةَ الْجَمِيلَةَ
Çok güzel, eşsiz güzellikte, baş döndürücü güzellikteki bir kadına عَبْقَرَ denirdi. Aynı şekilde:
الطَّنَافِسُ الثِّخَانُ وَاحِدُهَا عَبْقَرِيَّةٌ وَالدِّيبَاجُ
Başka diyarlardan getirtilmiş, üzerinde el işlemesi olan oldukça egzotik, ithal halılara da عَبْقَر denirdi. Şu an daha önce benzerini hiç görmediğiniz güzellikte bir kadın veya dışarıdan, başka bir yerden geldiği için tasarımını daha önce hiç görmediğiniz halılar görüyoruz. Bunlara عَبْقَر denir.
الْفَاخِرْ مِنَ الْحَيَوَانِ وَالْجَوْهَرِ
Bu aynı zamanda egzotik bir hayvandır. Buna da عَبْقَر denebilir. Egzotik, eşsiz bir mücevhere de عَبْقَر denebilir.
ذُلْمٌ عَبْقَرِي مَالٌ عَبْقَرِي رَجُلٌ عَبْقَرِي كَامِلْ فِي صِفَتِي كَأَنَّهُ لَا نَظِيرَ لَهُ
Bir kişiye, bir adama عَبْقَرِي denebilirdi. Paraya عَبْقَرِي denebilirdi. Görülmemiş bir suça bile عَبْقَرِي denebilirdi. Benzerini daha önce hiç görmediğiniz her şey. Daha önce bir eşini benzerini görmediğiniz bir şey. Bu sadece mükemmellik değil. Duyulmamış, görülmemiş, hayal bile edilmemiş bir şey. Daha önce hiç görmediğiniz bir şey görüyorsunuz. Buna عَبْقَرِي denir.
Kullanılan dilde bir değişim söz konusu. Daha önce hiç görmediğimiz türde hurma ağaçları gördük. Daha önce hiç görmediğimiz türde bir nar. نَخْلٌ وَرُمَّانٌۚ Daha önce, hiç görmediğimiz türden bir ateş olduğunu görmüştük. مَارِجٍ مِنْ نَارٍ nekreydi. Bir çeşit ateş ama ne tür bir ateş olduğunu bilmiyoruz. Şimdi ise güzel, çok egzotik şeyler görüyoruz.
Bu arada, sırf bir şeyi daha önce hiç görmemiş olmanız, onun güzel olduğu anlamına gelmez, değil mi? Söyleyip duruyorum, iç mimari tarzı şeylere ilgim var. Bazen ev dekorları satan, tasarım ofisi gibi yerlere gittiğinizde, perakende satış yapan hani bilirsiniz, Ikea gibi yerler var. Ama bir de özel tasarım yapan yerler vardır, oralarda köşe dekorları, vazolar filan satarlar. Oradaki bazı eşyalar o kadar ama o kadar çirkin ki… Üstelik bir de çok pahalı. Kırık dökük bir çömleğe 8.000 dolar istiyorlar, güya sanatçının ruhundaki yıkımı temsil ediyormuş. Ya da devasa bir tuval resmi koyuyorlar, ortasına sadece bir avuç boya sıçramış ve değeri de 20.000 dolar çünkü kaosu temsil ediyormuş. Adam sırf boyayı fırlatması için bir maymun kiralamış olsa bile, onu size öyle bir satıyor ki…
Bu da عَبْقَرِيٍّdir. Yanlışlıkla boya dökülmesi haricinde kesinlikle eşi benzeri görülmemiş bir şey. Ama حِسَان değil. Güzel değil, değil mi? Bir şeyin عَبْقَرِيٍّ olması, onu illa güzel (حِسَان) yapmaz. “Bu bir sanat”. Evet, sanat ama benim bunun için başka kelimelerim var.
İşte burada عَبْقَرِيٍّ ve حِسَانın yan yana gelmesi bize şunu söylüyor: Daha önce hiç görmediğiniz şeyler göreceksiniz ama bu şeyler gerçekten gördüğünüz her şeyden çok daha güzel olacak. Tasarım dünyasında ilginç olan, ister moda tasarımı, ister mimari veya iç tasarım olsun, insanlar bazen sırf farklı olsun diye tuhaf şeyler yaparlar. Herkes de çıkıp “Vay canına, bu harika” der. Gerçekten harika olduğu için değil, sırf farklı olduğu için. Sırf birisi yakası veya omuz vatkası tuhaf bir şekilde dışarı fırlayan uzaylı gibi göründüğü acayip bir gömlek tasarladı diye adam podyumda yürüyor. Vay be, işe giderken giyeceğim şey tam olarak bu (!)
Tabii ki bu yeni bir durum da değil. Krallar, asiller eskiden o kadar gülünç cübbeler giyerlerdi ki. Eski krallara ve giydikleri şeylere şöyle bir bakarsanız… Üzerlerinde çiçekli, ejderhalı ve daha bir sürü tuhaf desenli kıyafetler var, tamamen absürt ama diğer herkesten farklı görünüyorlar, değil mi? Sırf farklı olmanız gerektiği için, bu inanılmaz bir şey olarak algılanıyor. İnsanoğlunun عَبْقَرِيٍّ olana duyduğu arzudur bu.
Ayrıca عَبْقَرِيٍّ ilginç bir şekilde:
وَصْفٌ لِمَا كَانَ فَائِقًا فِي صِنْفِهِ عَزِيزَ الْوُجُودِ
إِسْمُ بِلَادِ الْجِنِّ فِي مُعْتَقَدِ الْعَرَبِ
Arap mitolojisinde ve Arap şiirinde عبقر cinlerin diyarı, cinlerin dünyası olarak kabul edilirdi. Peki bu neden önemli? Çünkü cinlerin başka bir alemde yaşadığını düşünürlerdi. Oradan bir şey getirseydiniz, onu cinlerin diyarından getirmiş olurdunuz. Bu yüzden ithal bir eşya gördüklerinde, o eşyaya عَبْقَرِيٍّ derlerdi. Zaman makinesiyle Arabistan’a bir akıllı telefon, bir iPhone götürüp birine gösterseydim, emin olun “Oo, عَبْقَرِيٍّ” derlerdi. Çünkü bu tamamen yabancı, daha önce hiç görmedikleri bir yerden geliyor. Bu kelime, ithal mallara olan düşkünlüğümüzü çok güzel açıklıyor.
İlginçtir ki bugün bile ithal ürünler yerli ürünlerden çok daha pahalı. Mesela Türkiye’ye ya da Somali, Pakistan gibi herhangi bir Müslüman ülkenin şehirlerine giderseniz, kendi yöresel sanatları ve el işçilikleri olduğunu görürsünüz. Oradaki yerli halkın hiçbiri onları satın almaz. Bunları kim alır? Turistler. Çünkü memleketlerine döndüklerinde “evimde ithal bir eşya var” diyebilirler. Alıp ülkelerine götürürler.
Toronto’da içinde rikşa (çekçek araba) olan bir Pakistan restoranı var. Aslında şimdi Dallas’ta da bir tane var. İçine rikşa koymuşlar. Bir de hasırdan yapılma, charpai denilen şu divanlar var ya, hani üzerinde uyuduğunuzda sırtınızda o güzelim izleri bırakan cinsten. Restoranda onlardan var ve müşteriler sırf egzotik göründüğü, ithal olduğu için üstünde oturuyor. Başka bir diyara ait olma hissi veriyor. İşte Allah tam da bunu tarif ediyor; cennetin öyle bir yerindeyiz ki, daha önce hiç kimsenin görmediği, eşi benzeri olmayan bir güzellik görüyoruz.
Cennet hakkındaki bahsi sonlandırmanın gerçekten çok derin ve etkileyici bir yolu. Çünkü bizi az çok hayal edebileceğimiz şeylerden… Mesela şelaleleri, meyveleri, rahat koltukları veya yeşil minderleri hayal edebilirsiniz. Fakat عَبْقَرِيٍّ kısmına geldiğinizde bu bambaşka bir kategoridir. Üstelik عبقر kelimesi çoğuldur ama çoğul formu kullanılmamış. حسن kelimesi çoğul kullanılmıştır. Sıfat çoğul gelmiştir. Bu benzersiz bir kullanımdır çünkü Arapçada isim tekilse, sıfatın da tekil olması gerekir. Fakat burada isim tekil, ama onu niteleyen sıfat çoğul olarak gelmiş.
Burada sanki şunu ima edercesine olağandışı, retorik bir sanat kullanılmış: Cennetteki her bir eşyanın, güzelliğin birden fazla boyutunu barındıracağı anlatılıyor. Belki kokusu, belki görünüşü, belki rengiyle… Belki de ona her farklı açıdan baktığınızda yepyeni bir güzelliği ortaya çıkacak. Peki bu eşyalar ne? Yiyecek bir şeyler mi? Lambalar mı? Saraylar mı? Yoksa insanlar mı? Bunlar nedir? Bize söylenmiyor. Bize sadece o koltuklara yaslanıp oturduğunuzda sizi bekleyen, anlatılamaz güzellikte, çok boyutlu eşsiz bir şey olduğu söyleniyor.
Bakın, daha önce meyveleri görmüştünüz ve oturduğunuzda meyveler size doğru iniyordu, değil mi? Ama meyveler hala me’lûf, yani bildiğiniz şeyler. Tabi meyvenin ne olduğunu biliyoruz. Ama şimdi arkanıza yaslanıyorsunuz ve adeta “Vay canına, yok artık” diyorsunuz. Bu yepyeni, olağanüstü şeyleri seyrediyorsunuz. Elbette tüm bu deneyimlerin de ötesinde en üstün güzellik olacak.
إِنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالِ (Müslim, Îmân, 147)
Böylece O, cemalini gösterecek ve bizler Allah (ac) ile muhteşem şekilde müşerref olacağız.
Tebareke ve Bereket Kavramı
Öyleyse فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ
Son ayet, تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ (Rahman, 78)
Bu ayet, surenin çok ağır, çok güçlü ve muazzam bir kapanışıdır. تَبَارَكَ kelimesi… Ayeti kabaca bir çevireyim. Basit bir ifadeyle, aslında o kadar da basit olmayan ifadeyle çevirisi şudur: Rabbinin adı ne yücedir, ne mübarektir.
ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ Celal ve ikram sahibi. الجلال büyüklük, yücelik anlamına gelir, الإكْرَام ise cömertliktir. Azamet ve kerem sahibi. Az önce duyduklarımızla bağ kuracak olursak, elbette Allah’ın yüceliği ve azameti, nihayet Allah ile gerçekten müşerref olduğumuz an tecelli edecektir. Sonsuz cömertliği ise, başından beri bahsettiğimiz, kereminin onca farklı boyutuyla cennette zaten tecelli etmektedir.
Ama, bu ayetin her bir parçasını tek tek ele almalıyız. تَبَارَكَ kelimesi, suyun durulup birikmesi ya da bir devenin çöküp yerinden kalkmaması anlamına gelen بِرْكَ kelimesinden gelir. Bir şeyin yerleşmesi ve orada sabit kalmasına aslında بِرْكَ denir. Şöyle ki, egzotik bir yere gittiğimizde, hepimiz normal hayatımızın dışında farklı yerlere tatile gitmişizdir, değil mi? Böyle harika bir yere gittiğinizde orada sonsuza kadar kalamayacağınızı bilirsiniz. Bu geçicidir. Şimdi ise egzotik ve mükemmel olanın zirvesindeyiz. Fakat bu geçici bir konaklama değil, kalıcıdır. Tamamen kalıcıdır.
Ayrıca cennet bahçelerinin açıldıkça açıldığını, güzelliklerin katlanarak arttığını görmemiz de çok ilginçtir. Giderek daha fazlasını keşfediyoruz. Ama şimdi oturuyoruz ve etrafımızdaki dünya değişiyor. Hiçbir yere gitmiyoruz bile. Aynı yerdeyiz ama manzaramız sürekli olarak yenileniyor. Bir yere yerleştiğimiz ve sürekli daha fazlasının sunulması durumu var. الْبِرْكَ yine devenin yere çöküp kalmasını ifade eder.
بَرَكَ kelimesinin bir diğer önemli anlamı ise:
ثَبَاتٌ وَاسْتِمْرَارٌ مَعَ لُطْفَ مِن ذَلِكَ الْبَرَكَ مُحَرَّكَ النَّمَاءُ وَالزِّيَادَ
Bir şeyin hem sabit kalması hem de sürekli büyüyüp gelişmesi demektir. Bu tür kelimeleri çocuklara öğretirken hoşuma giden bir örnek var, sırf بَرَكَ kavramını anlasınlar diye anlatırım. Hiç Jenga oynadınız mı? Hani kule yükseldikçe denge daha da bozulur, sallanmaya başlar. Şimdi o Jenga kulesinin büyüdükçe daha da sağlamlaştığını, denge kazandığını hayal edin. İşte bu بَرَكَ olurdu. Hem stabil kalması, dengesinin artması hem de büyümeye devam etmesidir.
Çünkü dünyadaki diğer her şey büyüdükçe dengesini kaybeder. İnsanlık tarihi böyledir. İmparatorluklar büyür. Büyüdükçe içten içe çürümeye, zayıflamaya başlarlar. Roma İmparatorluğu da ayakta kalamayacak kadar çok büyümüştü. Ordularına ve eyaletlerine ihtiyaç duydukları kaynakları sağlayamadılar, güçleri çok geniş bir alana yayıldı ve sonunda parçalandılar. Hükümetler de gereğinden fazla büyüyüp çökebilirler. Şirketler aşırı büyüyüp iflas edebilirler. Artık aynı kaliteyi koruyamaz hale gelirler. Bunlar hep olan şeyler.
Bu arada aynı şekilde bazen cemaatler de çok büyürler ve işler sarpa sarar. Cemaat küçükken herkes iyi anlaşıyordur sonra büyürler ve maşallah, yepyeni kavgalar, yepyeni dramalar, yönetim kurulu seçimleri falan filan bir sürü dert çıkar. Allah topluluğumuzu fitneden korusun. Ama işte içinde بَرَكَ olmayınca böyle olur. Oysa بَرَكَ bir şeyin hem büyümesi hem de büyürken dengesini korumasıdır. İkisi bir arada olur.
Bizler “İnşallah Allah işine, ailene بَرَكَ versin” diye dua ederiz, bunu hep söyleriz değil mi? Burada aslında şunu kastediyoruz: Umarım Allah aileni büyütür, geliştirir, rızkınızı, sağlığınızı artırır ve bu iyilik halini de daim kılar. Bu büyüme ve iyilik, ailenizin huzurunu bozmaz. İşte bu ikisinin bir arada olması, بَرَكَ’nin tam karşılığıdır. تَبَارَكَ içinde bereketi barındıran demektir.
Allah Kendi ismini, içinde bereket barındıran bir isim olarak andığında, bu, Allah’ın ismini zikrettiğimizde, O’nun ismini andığımızda, yaptığımız her işe bereketi çağırmaya çalıştığımız anlamına gelir. Herhangi bir şeye bereket, huzur ve istikrar getirme gücüne sahip olan şey, aslında Allah’ın isminin bizzat kendisidir. İşte bu yüzden, “Rabbinin ismi ne kadar da bereketlidir” buyuruyor.
Allah’ın İsminin Yüceliği
Buradaki asıl mesele şu: Allah’ın ismi Allah’tır. Allah lafzı tüm sure boyunca hiç kullanılmamıştır. Ama inanılmaz olan şey şu, size ilk ayetin neden tek başına bir bölüm olduğunu söylemiştim. Bu surenin ilk ayeti neydi? الرَّحْمَٰن Ve surenin son ayeti “Rabbinin ismi ne mübarektir” der. Bunun ne kadar muazzam görüyor musunuz? Bizi en baştaki birinci ayete geri götürüyor ve o ismin ne kadar muazzam olduğunu söylüyor. O kadar güzel ki, ne zaman bir işimizde bereket olmasını istesek, بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰن الرَّحِيم deriz. Bu isimlerin tam merkezinde الرَّحْمَٰن yer alır ve işimizi bereketli olması için O’nun adıyla yaparız.
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ Ne mübarektir Rabbinin adı. İsim aynı zamanda vasıf veya özellik anlamına da gelir. Tüm bu tefsir alimlerinden yorumları okuyacağız çünkü hepsi gerçekten çok güzel tespitler.
وَصَفَهُ تَعَالَى بِكَمَالِ الْبَرَكَةِ وَالْبَرَكَةُ وَالْخَيْرُ الْعَظِيمُ
وَالنَّفْعَ تُطْلَقُ الْبَرَكَةُ عَلَى عُلُوِّ الشَّأْنِ
Allah kendi yüceliğine işaret ediyor. Allah o kadar yücedir ki, sadece ismini anmak bile hayatınıza sayısız iyilik ve bereket getirir. Sırf O’nun ismini zikretmek hayatınızı bereketlendirir. Günümüzde insanlar “pozitif enerjiyi çağır, evrene olumlu mesaj gönder” diyor. Aptallık. Git Allah’ın ismini an, asıl pozitiflik budur. Eğer iş görüşmesinin iyi geçeceğine inanırsanız, gerçekten de iyi geçer. Hayır. Yaptığınız işe bereketi katmalısınız. Allah’ın zaten bahsettiği onca güzelliği alıp, Allah’ı denklemin içinden çıkarıp konuşuyorlar. Yaptıkları tek şey bu. Sonra da insanlar gelip “Hocam hayatımıza pozitif enerjiyi çekmek hakkında ne düşünüyorsun?” diyorlar. Lütfen gidip bir Fatiha okur musun? İşte asıl iyiliği çağırmak budur. İnsanların peşinden koştuğu bu süslü ve yeni trendler aslında ne süslü ne de yeni. Çünkü Allah (svt) tarafından bize çok daha iyisi verilmiştir.
تَنْزِيهٌ وَتَقْدِيسٌ لَهُ تَعَالَى فِيهِ تَقْرِيرٌ
لِمَا ذُكِرَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ مِنْ آلَائِهِ
جَلَّ شَأْنُهُ الْفَائِضَةِ عَلَى الْأَيَّامِ
Diyor ki, bu isim… Sanki bunca zamandır فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ derken, Daha ne kadar mucizeyi yalanlamaya, küçümsemeye devam edeceksiniz? Allah’ın her işi, O’nun güzel isimlerinden birinin tecellisidir. Allah’ın kudretli işlerinden birini gördüğünüzde, O’nun isimlerinden birini, yüceliğini ve yarattığını nasıl yarattığını düşünürsünüz.
Tıpkı her şeyi ölçüyle yaratan ve kontrol eden El-Kadir ismi gibi, evrene baktığınızda bizzat El-Kadir‘in tecellisini görürsünüz. Bir meyve yediğinizde, er-Rezzak isminin tecellisini görürsünüz. Bir bebek gördüğünüzde, er-Rahman ve el-Vedud isimlerini görürsünüz. El-Vedud çokça sevendir. Bir anne ve babanın çocuğuna duyduğu sevgi, aslında tüm sevginin kaynağı olan, El-Vedud isminden gelir. Etrafınızdaki her şeyde O’nun isimlerinin yansımasını görürsünüz.
Aslında sadece Allah’ın mucizelerini reddetmiş veya nasiplenmemiş olmuyorsunuz, aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden de mahrum kalıyorsunuz. Allah’ın yarattığı her güzelliğin arkasında O’nun bir ismi vardır. Allah en sonunda buyuruyor ki, inkar etseniz de etmeseniz de o isimler baştan aşağı bereket doludur. تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ
Devamındaki açıklamada;
إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ الْبَاقِيَ وَالدَّائِمَ لِذَاتِهِ هُوَ اللّٰهُ تَعَالَى لَا غَيْرُ وَالدُّنْيَا فَانِيَةٌ
Konu tekrar aynı meseleye dönüyor. Dünya yok olacak ve geriye kalacak tek şey, gücü giderek artmaya devam edecek olan tek şey, Allah’ın ismidir. Sonsuza dek kalacak olan tek şey O’dur. İlginçtir ki buna benzer bir kavramı en son كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ ayetlerinde duymuştuk (Rahman, 26-27). Aynı konunun surenin sonunda benzer bir dille pekiştirildiğini görüyoruz.
إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ أَتَمَّ النِّعَمِ عِنْدَ اللَّهِ وَأَكْمَلَ الذَّاتِ ذِكْرُ اللَّهِ تَعَالَى
Sanki Allah bize bir insanın sahip olabileceği en büyük nimetin O’nun adını zikretmek olduğunu söylüyor. Sadece ve sadece Allah’ın adını anabilmek, bize bahşedilen en büyük lütuflardan biridir. İnsan Suresi’ni işlerken buna değinmiştim, ama hala aklımdan çıkmıyor. Ne zaman bahsetsem… Bu konu üzerinde uzun uzun tefekkür etmeliyiz.
Sık sık söylerim; bilinen evren yaklaşık 13.9 milyar ışık yılı genişliğinde. Işığın ne kadar hızlı olduğunu biliyoruz, buna rağmen evrenin o uzak uçlarından bize ulaşması 13.9 milyar yıl sürüyor ve evren hâlâ genişlemeye devam ediyor. Şimdiye kadar keşfedebildiğimiz bu. Güneş bizden o kadar uzak ki, ışınlarının bize ulaşması tam sekiz dakika alıyor. Bunu daha önce de söylemiştim. Ama bu sadece birinci kat sema. Peki toplam kaç kat sema var? Yedi kat sema var ve Allah bu yedi semanın ötesindedir. Arş’ın etrafında tavaf eden melekler falan var ya hani. İşte tüm bunlar o yedi semanın çok ötesindedir.
13.9 milyar ışık yılı genişliğindeki bu birinci sema, ikinci semanın yanında çöle atılmış bir yüzük gibidir. İkinci sema da üçüncü semanın yanında öyledir. O hadisi biliyorsunuz, değil mi? Bu, yedinci semaya kadar böyle devam eder. Işık hızı ne kadar hızlı olursa olsun, evrendeki devasa mesafeleri aşacak kadar hızlı değildir. Şu an gökyüzünde ışığını gördüğünüz bir yıldız, belki de milyarlarca yıl önce ölmüş olabilir. Işığının buraya ulaşması o kadar uzun sürdüğü için onu yeni görüyorsunuz. Işığı bize ulaşana kadar o yıldız çoktan yok olup gitmiştir.
Oysa ses hızı, ışık hızından çok daha yavaştır. Öyle değil mi? Sesten hızlı uçan jetler bile var. Ses duvarını aşıyorlar. Ama ben Allah’ı zikrettiğimde, ‘Elhamdülillah’ dediğimde, bu bir sestir öyle değil mi? Bu ses, çıktığı o an, tam o saniye yedi kat göğü aşıp, Allah’a ulaşır. Allah da icabet eder. اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ (Bakara, 186). İşte Allah’ın adının gücü budur. تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ Göklerin ötesinden anında Allah’a ulaşır, çünkü bizimle Allah arasında tüm bu devasa evrenden çok daha büyük bir bağ vardır.
Bunu bir düşünün. Sonra sırf Allah’ın adını anmanın ne anlama geldiğini düşünün. Allah’ı zikretmek ne demektir? Sırf kalbinizden O’nu geçirmek. “Sübhanallah”, “La ilahe illallah” ya da “Allahu Ekber” kelimelerini düşünmek veya Kur’an’dan bir ayet okumak… Her şey bir anda değişiverir. Evren, Allah’ın kelamının ve adının karşısında küçücük kalır.
Ardından:
أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ جَمِيعَ اللَّذَّاتِ فِي الْجَنَّةِ
وَلَمْ يَذْكُرْ لَذَّةَ السَّمَاعِ
وَهِيَ مِنْ أَتَمِّ أَنْوَاعِهَا فَقَالَ مُتَّكِئِينَ عَلَى رَفْرَفٍ خُضْرٍ
يَسْمَعُونَ ذِكْرَ اللّٰهِ تَعَالَى
Diyor ki, Allah cennetteki bütün nimetleri zikretti fakat işitme nimetinden bahsetmedi. Görecek, tadacak, dokunacak şeyler var ama işitmeyle ilgili bir şey yok. Duyulardan biri eksik. Sonunda arkalarına yaslanmış oturduklarında Allah’ı zikrediyorlar ya da bizzat Allah ile konuşma şerefine eriyorlar. Nimetlerin en yücesi; bizzat Allah’ı işitmek. Sübhanallah. Ne muazzam bir uyum! Sure Kur’an ile Allah’ın bizimle konuşmasıyla başlamıştı; ve cennette Allah’ın bizimle konuşmasıyla bitiyor. Bu surenin içinde muazzam şeyler oluyor.
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ
تَبَارَكَ بِمَعْنَى عَلَا، فَمَنْ عَلَا اسْمُهُ كَيْفَ يَكُونُ الْمُسَمَّى
Diyor ki, Tebârake; Allah’ın adının ne kadar yüce, ne kadar ulu olduğunu ifade eder. İsmi böylesine muazzamsa, O’nun bizzat kendisi nasıldır? Bu sadece ismidir. Kendi zatı kim bilir nasıldır? Bu dünyada sadece O’nun ismini anmakla şerefleniyoruz. Ama ahirette sadece ismini değil, bizzat O’nunla müşerref olmayı tecrübe edeceğiz.
Bunlar bazı yorumlardı. Diyor ki, bu kelime o kadar güçlüdür ki; şu an biliyoruz ki, sırf bu kelimeyi söylemekle, kafir dostlarına yardım eden bütün şeytanlar size hiçbir şey yapamaz. Çünkü elinizdeki güç, dilinizdeki Allah kelamı onlardan katbekat üstündür. Üstelik buna, Allah’ın isminin sonsuz doğasını ve kalıcılığını da ekliyor. Allah, bu ismi kalbinde taşıyanlara cennette sonsuzluk bahşeder. Gördünüz mü? Allah’ın isminin baki olması ile cennetin sonsuz nimetleri arasında kusursuz bir bağ kuruluyor. Sadece تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ diyerek.