Burada bahçelerden bahsediliyor; yani iki farklı Cennet’in tasvirini görüyoruz, değil mi? Bahçelerle, pınarlarla ve meyvelerle başladık. Burası herkes için net mi? Tamam. Sonra o rahat oturma yerlerini ve sunulan hizmeti gördük. Ardından da hazine misali eşleri gördük.
Yani elimizde üç ana bileşen var, değil mi?
- Bahçeler, pınarlar ve meyveler
- Rahat oturma yerleri
- Hemen ardından hazine misali eşler
Sonraki Cennette yine bahçeleri, pınarları ve meyveleri gördük. Yine مُدْهَٓامَّتَانِۚ (Rahman, 64) عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِۚ (Rahman, 66). فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌۚ (Rahman, 68) Aynı şeyler. Sonra sıralamada bir değişiklik gördük; kusursuz eşler ve gösterişli bir oturma alanı. Yani ufak bir değişiklik olsa da aynı unsurlar var, değil mi? Elimizdeki tablo bu.
Ancak asıl ilginç olan, tasvirin en başında Rablerinin huzurunda durmaktan korkanları gördük. Yani, Allah’tan bahsedilmişti. Sonra iki tasvirin ortasında şöyle buyurdu: هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ (Rahman, 60) Siz Allah’a karşı ihsanda bulundunuz, Allah da size ihsanda bulundu. Allah’tan ortada da bahsedilmiş oldu. Ve kapanışta da; Rabbinin adı ne yücedir, dendi. İşte tüm bu anlatılanların temel direklerini bunlar oluşturuyor. Öyle güzel düzenlenmiş ki; Allah ile başlıyor, merkeze ihsanı alıyor ve yine Allah ile bitiyor. Bu, her iki bölümü de kapsıyor.
Surenin son bölümüne gelirsek, bu son Cennet tasvirinden bahsederken, gerçekten çok ilginçtir ki ihsan ile başladı. هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّى الْإِحْسَانِ Ve عَبْقَرِيٍّ حِسَانٍۚ ile bitti (Rahman, 76). O zaman da söylemiştik, Allah’ın ihsanı bizim hayal gücümüzün çok ötesindedir ve O, bu bölümü hayal edemeyeceğimiz nimetlerle noktaladı. İhsan ve hisan birbiriyle eşleşiyor.
Sonra مُدْهَٓامَّتَانِۚ olan bir şeye nasıl adım attığımızdan bahsetti. Yemyeşil bir ortama. Peki oturma yerleri hakkında ne hatırlıyorsunuz? Onlar da yemyeşildi. Bu da ortadaki nimetlerden sonra geliyor ki bunlar, su, yiyecek ve ortada anlatılan eştir. İşte bu da surenin sonlarına doğru Cennet’in nihai tasvirini oluşturuyor. Böylece surenin her bir parçası hakkında genel bir bakış açısı sunmuş oldum. Tabii ki son bölüm, yalnızca Allah’ın o mübarek isminden ibaret. Orası başlı başına bir bölüm. تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ (Rahman, 77)
Rahman Suresi’nin Ahengi ve Yapısı
Ama şimdi surenin tamamına bir daha bakalım. Başından sonuna kadar bütününe. اَلرَّحْمٰنُۙ ile başladık. Bunu herkes biliyor. Sonra en büyük rehberlik olan عَلَّمَ الْقُرْآنِ Ardından en büyük yaratılış, خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ Ve insana verilen en büyük yetenek, عَلَّمَهُ الْبَيَانَ Daha sonra bu dünyanın geçici kusursuzluğunu ve güzelliğini gördük. اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ Değil mi? وَالنَّخْلُ Ve ardından لَهُ الْجَوَارُ Tüm bunlar, bu dünyanın geçici güzelliği ve mükemmelliğiydi. Buraya kadar anlaşıldı mı?
Sonra herkesin ölümlü olduğunu gördük. كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانَ (Rahman, 26) Ve yalnızca Allah baki kalır. وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ (Rahman, 27) Sonrasında da suçluların hesaplarıyla yüzleşeceklerini görüyoruz. (Hesabınızı görmek için) sizin için vaktimizi ayıracağız. Kaçabiliyorsanız kaçın. Vurulup düşürüleceksiniz. Kıskıvrak yakalanacaksınız. İşte bu Cehennemdir. Tüm bunlar suçluların yaptıklarıyla yüzleşmesidir.
Sonra Allah’ın huzurunda yeniden diriltilmekten korkmak anlatılır. وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ (Rahman, 46) Allah’ın huzuruna çıkarılmaktan korkan kimse. Ardından da bundan bahsedildi. Sonra ahiretin o sonsuz mükemmelliğini okuyoruz. Cennetten bir manzara seriliyor önümüze. O devasa dallar ve okuduğumuz tüm o güzellikler. En sonunda, el ihsanın sonucundaki o en büyük ödülleri yani Cennetin adeta bir üst versiyonunu görürüz. Bu Cennetin en muazzam halidir. Her şeyin daha da güzelleştirildiği yer. Ve nihayetinde, Allah’ın o yüce ismini okuruz. تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ (Rahman, 78).
Şimdi bu sıralamaya tekrar bir bakalım. Rahman Suresi’nin bütününe şöyle hızlı bir göz attık. O halde şimdi bir daha bakalım. Er-Rahman ile başladık ve o mübarek isimle bitirdik. Bağlantı o kadar net ki.
- Surenin başında en büyük rehberliği, en yüce yaratılışı ve insana bahşedilen en büyük yeteneği görüyoruz. Sureyi de en büyük ödüllerle bitiriyoruz.
- Bu dünyanın o geçici mükemmelliğini ve güzelliğini görüyoruz. Öte yandan, ahiretin o hiç bitmeyen kusursuzluğunu ve güzelliğini de görüyoruz.
- Herkesin fani olduğunu görüyoruz. İstisnasız herkesin. Yalnızca Allah baki kalır. Diğer tarafta, öldükten sonra yeniden diriltilmekten duyulan o korku var. Allah’ın huzurunda durup O’nunla yüzleşmek zorundayız. Gerçek manada O’nunla yüzleşmek. Aslında, Allah’ın vechi (yüzü) baki kalacaktır deniyor. Kıyamet Gününde de Allah ile yüzleşmek zorundayız.
- Surenin ortasında ise suçlular hesaplarıyla yüzleşmek zorundalar.
Ne kadar inanılmaz, değil mi? Her şeyin birbiriyle böyle muazzam bir şekilde eşleşmesi tek kelimeyle harika. Sübhanallah. İşte bu, Kur’an’ın nazım ilmidir. Kur’an’ın düzeni ve yapısı. Bu yüzden ne zaman bir sure üzerine çalışsam, o surenin ahengini ve yapısını anlamayı çok severim. Benden başka da bu konuda kıymetli çalışmalar yapan insanlar var. Bu anlattıklarım benim kendi tespitlerimdi. Buna benzer birçok çalışmam oldu. Ancak bazı öğrencilerim bu bayrağı benden gerçekten çok iyi devraldılar. Bu konu üzerine birkaç ders verdim. Konumuz Kur’an’ın ahengiydi ve bunu gerçekten çabuk kavradılar. Hatta şu an kendileri de bu alanda epeyce çalışma yapıyorlar. Gerçekten büyüleyici.
Aynı zamanda, Kur’an’da nasıl bağlantılar kuracağımız ve nasıl “tekabül” (karşılıklılık) yapacağımız konusunda bize derin bir kavrayış kazandırıyor. Yani hangi ayet hangi ayete karşılık geliyor ve birbirlerinin ışığında onlara nasıl bakabiliriz? Bunu yapmaktaki asıl amacımız… Kur’an’ı çalışırken hem ayetleri tek tek, hem de daha geniş çerçevedeki konuyu ve konunun bütünlüğünü incelemememiz gerekir. Ancak aynı zamanda Allah’ın kelamını ne kadar güzel bir ahenkle ördüğünü de görebilmeliyiz. Ferahî’nin o güzel tabiriyle;
“Gökyüzündeki her bir yıldızı ve vücudumdaki her bir kemiği böylesine kusursuz düzenleyen Zat, neden kendi kelamını da aynı mükemmellikte düzenlemesin ki?”
Öyle değil mi? Hal böyleyken “Aaa, konu oradan oraya atlıyor” gibi hissiyatlara kapılıyoruz. İnsan kelamının bu kadar titizlikle düzenlenebileceğini hayal bile edemiyorum. Hele ki oturup yazmadan, öylece irticalen konuşan birinin konuşmasını bu ahenkte organize edebilmesine aklım ermiyor.
Hatırlarsanız, dünya ya da ahiretteki suçlularla ilgili kısmı işlerken, o bölümlerin her birinin kendine has bir yapısı vardı. Benim demin anlattığım genel bir çatıydı ama her bir bölümün kendi içinde de ayrı bir düzeni var. Yani inceliğin içinde bir incelik var, onun da içinde başka bir incelik… Bunun değeri bilinmesi gereken bir güzellik.
Kur’an Talebesi Olmak
Şimdi, sizlerle Rahman Suresi’nin tefsirini tamamladığıma göre bu seride arka planda neler olduğuna, neler yapmayı umduğuma ve inşallah bunlardan nasıl istifade edebileceğinize dair ufak bir fikir vermek istiyorum. Ardından, birkaç mercekten daha bahsederek bu dersimizi tamamlayacağız. Hatırlarsanız dün mercekler konusunu açmıştık. O yüzden birkaç mercek hakkında daha konuşmak istiyorum. Sonra da noktayı koyacağız.
Ancak benim ve ekibimin burada döktüğü onca terin gerçekten hakkını vermenizi ve bundan faydalanmanızı istiyorum. Sizlerin ömür boyu sürecek Kur’an talebeleri olmanızı ve burada attığımız temelleri alıp… Kur’an’ı en iyi biz anlıyoruz iddiasında değilim. Şunu söylemeye çalışıyorum; hani video oyunlarında adım adım çözüm rehberleri (walkthrough) olur ya? Biz de bir adım adım Kur’an rehberi oluşturmaya çalışıyoruz. Siz bu rehberi elinize alıp kendi yolculuğunuza çıkabilirsiniz. Kendinizi geliştirip yolunuza devam edip, çok daha derinlere inebilirsiniz.
Umudum, bizim bu çalışmalarımızın gelecek nesil için sadece bir “temel seviye” olmasıdır. Bu sadece giriş seviye olsun ve onların yapacakları bizi fersah fersah geçsin. Sonrasında onların bıraktığı miras da bir sonraki nesil için ancak temel teşkil etsin. Din bilgisi konusunda sürekli geriye giden nesillere şahit olduk. Ancak şimdi, o sancağı tekrar ayağa kaldırma zamanıdır, değil mi? Bu ilmi halkın geneline açma zamanıdır. Umuyorum ki, özellikle üniversite öğrencileri… Özellikle sizin içinizde Kur’an ilimlerine karşı bir merak uyanmasını istiyorum.
Arkadaşlar, bu bizim Kitabımız. Bu bizim kitabımız. Mealini okuyorsunuz, sonra: “Ben bunu anlamıyorum. Ayetlerle bağ kurmakta çok zorlanıyorum.” Bu yüzden… Bırakın bu tavırları. Tembellik etmeyi bırakın artık. Bahane üretmeyi bir kenara bırakın ve bu Kitaba hak ettiği değeri verin. Vaktinizi ayırın. Tüm dikkatinizi verin. Sonraki derste sizinle nereden başlayacağınızı ve bu işlere nasıl adım atacağınızı konuşacağım. Benim emeklerimden sistemli ve verimli bir şekilde istifade etmek isterseniz bunu nasıl yapacağınızdan.
TikTok’ta veya Instagram’da falan herhangi birinin 30 saniyelik videolarını bulabilirsiniz. Ben TikTok kullanmıyorum ama görünüşe göre videolarım oralara da düşmüş. Yani evet, herkes kısa videoları izleyebilir. Ama bu bir öğrenme yöntemi değildir. Bu sadece “Bunu arkadaşlarımla paylaşayım da İslam’a hizmet etmiş gibi hissedeyim” demekten ibaret. Öğrenmek bu değildir. Bu ilim tahsil etmek değildir. Ben sizin ömür boyu sürecek Kur’an talebeleri olmanızı istiyorum.
Umuyorum ki bu hafta, Kur’an’ın hayatınızda neler değiştirebileceğinin kısa bir fragmanını görmüşsünüzdür. O, tüm ilişkilerinizi kökünden değiştirir. Kur’an’la olan bağınızı yeniden inşa ettiğinizde, Allah’la olan bağınızı da inşa edersiniz. Aynı zamanda kendinizle olan ilişkinizi de değiştirirsiniz. Etrafınızdaki koca dünyayla olan bağınız değişir. Her şey yepyeni bir boyut kazanmaya başlar. Bu var olan en güzel şeydir; inanın en güzel şey. Bunu sizin için tüm kalbimle istiyorum. O yüzden, inşallah sonraki derste tüm bunların detaylarını konuşacağız.
Üçüncü Mercek: Benim Dünyam
Ama bugün, en azından şu üçüncü merceğe bir değineyim. Hadi siz bana hatırlatın bakalım, ilk merceğimiz neydi? İlk mercek “dil”di. İkinci mercek ise? Kur’an’ın kendi dünyasıydı. Üçüncü merceğimiz ise “benim dünyam” olacak. Yani bizzat benim kendi dünyam. Peki ne anlama geliyor bu “benim dünyam”?
Mesela, Rahman Suresi’ni çalışıyorum ve kendime dönüp şunu sormalıyım: Bu ayetler benim için ne ifade ediyor? Tamam, beni hangi dünyaya götürmek istediğini biliyorum. Ama nihayetinde bu, doğrudan bana hitap eden bir kitap. Bana bir şey anlatıyor. Benim için bir mesajı var. Şu bilinci kuşanmalıyım, Kur’an’da öğrendiğim her şey, günün sonunda, öyle ya da böyle benim hayatıma dokunan bir tefsir, hayatıma yön veren bir yorum olmalıdır. Peki bu benim hayatıma nasıl dokunacak? İşte bugün bu soruyu sizin için birkaç dakika içinde kapsamlı bir şekilde cevaplayabilmek istiyorum.
Öncelikle sloganlardan uzaklaşalım. Söyleyeceğim ilk şey bu.
“Kur’an’daki her şeyi öğrenmeli ve harfi harfine hayata geçirmeliyiz.”
Kim demiş? Bunu kim söyledi? Kur’an’ın tamamını pratiğe dökmek zorundasınız lafını nereden çıkardınız? Kur’an’da elbette eyleme dökmeniz gereken hükümler vardır. Bunu anlıyorum. Ama Kur’an’da isteseniz de hayata geçiremeyeceğiniz pek çok şey de vardır, çünkü bunlar birer eylem çağrısı değildir.
Kur’an bazen:
- Harekete geçmemizi ister.
- Düşünmemizi ister.
- Tutumumuzda bir değişiklik yapmamızı ister.
- Bir konu üzerinde tefekkür etmeyi gerektirir.
- Sadece kendi iç dünyamıza dönüp derinlemesine düşünmemizi ister.
- Ruhumuzda bir şükür ve sabır bilinci inşa etmemiz gerekir.
Evet, bazen eylem de vardır. Ancak “Her şeyi eyleme dökmeliyiz” dediğimizde… Pekala, hadi yapalım o zaman: “Elif, Lâm, Mîm.” Kayıt! Hadi ne yapacaksınız? Fakat Elif, Lâm, Mîm bana bir tavır öğretir: Her şeyi bilemem. O yüzden artık bilgisizliğimle barışığım. Bunda bir sorun yok. “Bilmiyorum” demek gururuma dokunmuyor. Bunu bir kez idrak ettiğimde, bildiğimi sandığım ayetlerde bile, anladığımı zannettiğim ayetlerde bile o tevazu kapısını hep açık tutmalı ve;
“Bunu anladığımı sanıyordum. Ama şimdi daha fazla öğrenince, işin aslının öyle olmadığını fark ettim.”
diyebilmeliyim. İşte bu bir yönelimdir.
Kur’an’ı kendi aklınızla, kendi merceğinizden, kendi hayat süzgecinizden geçirip tefekkür etmenin yollarından biri de şudur: Bu ayeti nasıl güzel bir duaya dönüştürebilirim? Bu, başlamak için gerçekten çok tatlı ve kolay bir yoldur. Diyelim ki Bakara Suresi’ni okuyorsunuz, okuduğunuz yer: ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ (Bakara, 2) Bu kitapta hiçbir şüphe yoktur. En basit mealde bile “Bu kitapta şüphe yoktur” yazar. Peki bunu nasıl duaya çeviririm? Söyleyin bana. Bunu bir duaya nasıl çevirirsiniz?
“Ya Rabbi, kalbimdeki tüm şüpheleri söküp at. Ya Rabbi, bu kitap hakkında içime bir zerre dahi şüphe düşmesine izin verme. Kalbimi tüm vesveselerden arındır.”
هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ (Bakara, 2) Bu, takva sahipleri için bir rehberdir. Basitçe bundan nasıl bir dua çıkar peki?
“Ya Rabbi, beni muttakilerden eyle ki, bu rehberlikten nasiplenen biri olayım.”
Gördünüz mü ne kadar kolay? Yani okurken bir yandan da dua etmeye başlayabilirsiniz.
Peki ya bir kıssa okurken ne yapacaksınız? Mesela İbrahim’in (as) ateşe atılması kıssası. Bunu nasıl duaya çevireceğim “Ya Rabbi, ateşe atılmama izin verme” mi? Biraz daha derinlemesine düşünün. İbrahim’in (as) ateşe atılmasını nasıl duaya çevirirsiniz?
“Ya Rabbi, üzerime ne kadar baskı gelirse gelsin, hayat beni köşeye sıkıştırdığında ve sosyal ya da ekonomik herhangi bir ateşin tam ortasına atılmak üzere olduğumu hissettiğimde… Ateş farklı şekillere bürünür değil mi? Ya Rabbi, tıpkı İbrahim (as) için yaptığın gibi o ateşleri bana serin ve selamet kıl.”
Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Böylece okurken, öğrenirken ayetlerin içinde kendinizi bulmaya başlarsınız, kendinizi görür ve kendi hayat tecrübelerinizi buna uyarlarsınız.
Ana Karakter Sendromu ve Yüzleşme
Ancak işin bir de uyarı kısmı var. Burası gerçekten çok önemli. Bir “Kıssa Gecesi” etkinliğinde konuştuğumda da bunu dile getirmiştim. Sakın ola kendi deneyimlerinizi Kur’an’a yansıtmayın. Yani şöyle demeyin:
“Biliyor musun, Yusuf’la o kadar bağ kuruyorum ki… O çok acılar çekti, ben de hayatta çok çile çektim ve aramızda böyle görünmez bir bağ var sanki.”
Bu nedir biliyor musunuz? Bu, ana karakter sendromudur. O, kıssanın ana karakteri, bu yüzden siz de kendi “kıssanızın” ana karakteri olmak istiyorsunuz. Ama Yusuf’un kardeşlerini okuduğunuzda “Evet ya, hayatımda bir sürü ‘Yusuf’un kardeşini’ tanıyorum” dersiniz. Onlar ana karakter değiller, dolayısıyla onlara benzeyemezsiniz. Siz illa Yusuf olmalısınız. Kendi kıssanızın Yusuf’usunuz. Kendi hikayenizde “haset eden kardeş” olamazsınız. Kendi hikayenizde “Mısırın Kralı” olamazsınız. Kendi hikayenizde kralın eşi olamazsınız. Hikayenizde hapisteki o diğer adam olamazsınız. Siz mutlaka hikayenizin Yusuf’u olmalısınız. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Kendi deneyiminizi ve kendi nefsi arzularınızı Kur’an ile bağdaştırıyorsunuz.
Eğer dürüst olacaksam, oradaki her karaktere, her kişiye, hatta Firavun’a bile bakıp “İçimde biraz olsun Firavunluk var mı?” diye sormalıyım. Birazcık olsun var mı? Mesela Firavun, Musa’dan (as) apaçık bir delil duyduğunda söylediği şeylerden biri şuydu: مَا رَبُّ الْعَالَمِينَ Bu da neyin nesi? Ne Rabbi? Acaba bazen insanlar ciddi bir konuyla beni yüzleştirmeye çalıştıklarında böyle reddediyor muyum? Bende böyle bir eğilim var mı?
“Aman her neyse. Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum. Lütfen kapat konuyu. Engelle gitsin.”
Ben Firavun değilim ama bu “Firavunca” bir tavır, değil mi? Eğer gerçekten dürüstsem, kendimde bazı eğilimlerimi görmeye başlarım, üstelik hiç de hoşuma gitmeyecek konularda bile. Bu her zaman öyle manevi olarak tatmin edici hissettirmez. Bazen aynaya bakıp kendinle yüzleşmektir. İşte Kur’an’ı kendi merceğimle, kendi hayat deneyimimle tefekkür etmek budur. Bu durum beni sorgulamaya ya da Allah’a sorular sormaya iter.
Mesela, Cennet’teki kadınlar ya da huriler hakkında konuştuğumuzda, bir kadın olarak kendinize şunu sormalısınız: Bu bende ne hissettiriyor ve neden? Allah bu konuda ne düşünmemi istiyor? Allah bu kitabı hem erkeklere hem de kadınlara verdi. Sadece erkeklere indirmedi. Bu ayetleri okuduğunuzda iç dünyanızda neler hissettiğinizi ben bilemem. Bilemem. Bunu yapmamın hiçbir yolu yok. Ama sizler de Allah’ın kullarısınız. Kıyamet Günü O’nun huzuruna çıkacaksınız. Ve bu… Derinlemesine tefekkür etmelisiniz. Çok derin düşünmelisiniz. Burada asıl anlatılmak istenen nedir?
Hanım kardeşlerimizden birine, hadis alanında yüksek lisansını yeni bitirmiş genç bir hanıma sordum: “Bu ayetleri okuduğunda ne hissediyorsun?” dedim. Şöyle cevap verdi: “Erkekler adına mutlu hissediyorum.” Söylediği tek şey buydu. Sadece erkekler adına mutlu oluyorum. Bunun üzerine, “Peki ya kendin hakkında ne hissediyorsun?” diye sordum. “Erkek olmadığım için mutluyum” dedi. “Allah bunu erkekler için hazırlamış. Allah benim için de başka bir güzellik hazırladı. Tek hissettiğim bu.” “Tamam, peki. Bu şaşırtıcı derecede kolay oldu” diyebildim sadece. Yani, dünyanın geri kalanı da bu teslimiyete katılabilirse, harika olur. İşte bu, geliştirmeniz gereken gerçekten de çok ama çok önemli bir mercektir. İşleri gerçekten güzelleştirecektir. Tekrar ediyorum, bu merceklerin her birinin ayrı bir değeri vardır.
Dil Merceği ve Gayret
Önceki derste biri, dil merceği hakkında çok önemli bir soru sordu: “Arapça bilmiyorum. Ne yapmam gerekiyor?” Bana katlanmak zorundasınız. Yani, yaptığım iş biraz da bu yüzden ehemmiyet taşıyor çünkü Arapça kaynaklarla İngilizce konuşan insanlar arasındaki köprüyü kuracak kadar kaynak maalesef yok. Eğer kolayca erişilebilen yeterince materyal olsaydı, benim yaptığım bu işin bir anlamı kalmazdı, değil mi? İşte benim de yapmaya çalıştığım şey, bu aradaki o devasa uçurumu biraz olsun kapatmak. Dilin tadına varmanız için bu sizin ilk atlama taşınızdır.
Öyle ki, benimle yeterince Kur’an okursanız, eninde sonunda içinize bir huzursuzluk çökecek ve “Artık bunu kendim okumak istiyorum” diyeceksiniz. Hatta öfkelenmeye başlayacaksınız. O öfkelendiğiniz an, işte o an, müthiş işler yapacağınız andır. Üzüldüğünüzde hiçbir şey elde edemezsiniz. “Ah, Arapça bilmiyorum. Ne kadar üzücü, cahilim işte.” derseniz elinize bir şey geçmez. Ama;
“Ben Arapça falan bilmiyorum. Buna daha fazla katlanamayacağım. Yetti artık. Gidip öğreneceğim bu dili.”
derseniz işte o zaman… Tabirim için affedin ama, mükemmelliğe ulaşmak için küplere bineceksiniz. Öfkeleneceksiniz. İşte o zaman… İşe koyulup bu meseleyi halledeceksiniz. Aslında sizde gelişmesini istediğim duygu da tam olarak bu. Belli bir seviye öfke, hırs.
Eğer o Queens’te oturup, Q70 otobüsünde veya F treninde gidip gelirken bunu yapabiliyorsa… Yemin ederim ki, 90’larda New York’un o halinde, internetin bile esamesinin okunmadığı bir zamanda… Bir kelimeyi sormak için sırf Arap diye, ta Brooklyn’deki bir imamın yanına trene binip gidebildiysem… Akşam namazına kadar bekliyordum. Sonra o geliyordu. Sonra insanlar onunla Arapça hararetli bir şekilde konuşuyorlar ve ben de orada öylece oturup, “Of hiçbir şey anlamıyorum” diyordum. Bu kelimenin anlamı nedir? O da Arapça konuşmaya başlıyordu ve ben de yine öylece kalıyordum. Ama bir yandan not ediyordum. Sinir bozucuydu ama yaptım.
Elhamdülillah, bu sureyi birlikte tefekkür etme fırsatı bulduğumuz için gerçekten çok mutluyum. Sonraki derste biraz da pratik yapacağız. Ondan önce sureyi kendi başınıza okumanızı istiyorum. Kendi tefekkürlerinizi paylaşacaksınız. Ben kendimin ve ekibimin tefekkürlerinden bazılarını sizinle paylaştım. Ancak siz okurken… Eğer dil merceğinden bakamıyorsanız, belki de Kur’an’ın kendi dünyası merceğinden bakarsınız. Belki de “benim dünyam” merceğinden bakarsınız. Böylece surede, sizin dünyanızdan olmadığım için benim asla göremeyeceğim bir şeyi fark edebilirsiniz. Sizin dünyanızı siz bilirsiniz, değil mi? Yani sadece sizin görebileceğiniz kendinize has bir şeyler göreceksiniz. Ve inşallah yarın bu tefekkürlerin bazılarını da birlikte paylaşacağız. Daha sonra diğer mercekleri de bitireceğiz ve umuyorum ki Kur’an’ın diğer surelerine başlamak için gereken o donanıma sahip olacaksınız inşallah.
Sözlerimi burada noktalıyorum.
بَارَكَ اللهُ لِي وَلَكُمْ السَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ تَعَالَى وَبَرَكَاتُهُ