En azından şu beş mercek meselesini artık toparlamak istiyorum. Bazı önemli tavsiyeler vermek istiyorum. Birinci mercek neydi, hatırlatır mısınız? Dil merceği. İkincisi ise Kur’an’ın dünyasıydı. Üçüncüsü de benim kendi dünyamdı. Doğru mu? Dördüncüsüne ise genel dersler diyebiliriz. Genel dersler.

Genel Dersler ve Evrensel İfadeler

Bu şu demek; biliyorsunuz ki Kur’an’da bazen evrensel olan ifadeler vardır. Mecaz veya deyimleri biliyor musunuz? Ben New York’tan Teksas’a taşındığımda, kendimi yeni bir kültüre, yeni bir Amerikan kültürüne alıştırmak zorunda kaldım. Çünkü orası kesinlikle New York gibi değil, anlarsınız ya.

Teksas’ta tanışma fırsatı bulduğum bazı yaşlı amcalar, mesela berberim gibi… Berberim çok eğlenceli bir adamdır. Bana, “Hey Nouman, nerelerdeydin?” der. Ben de “Seyahatteydim” derim. “Nereye gittin?” der. “Kuveyt’e” derim. “Kuveyt mi? Orada hangi dili konuşuyorlar? Korece mi?” Ben de “Tabi, tabi…” derim. Arkadaşlarıyla futbol maçından ya da nasıl ava gittiklerinden falan bahseder. Sonra da bir bakarsınız aniden şöyle der: “Bu hafta sonu büyük şehre gideceğim.” Ben de, büyük şehir mi? Nereye gidiyor ki? “Şu Oklahoma’ya gideceğim.” Ben de, Oklahoma mı büyük şehir? Oklahoma City yani…

Yani orası farklı, çok farklı bir dünya. Ama kendilerine has bazı sözleri var. Bayılıyorum onların bu laflarına. Biraz eğlenmek istiyorsanız internetten Teksas deyimlerine bir bakın, tamam mı? Gerçekten çok eğlenirsiniz. Her neyse, duyduğum bu sözlerden birinde kendi aralarında konuşuyorlardı. Biri dedi ki, “O adam zır delinin teki.” Ben de içimden, “Zır delinin teki mi?” dedim. Adam gerçekten çatlakmış.

İşte Kur’an’da da bazı deyimler ve evrensel ifadeler vardır. Pek çok duruma uyarlanabilirler. Mesela:

لَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ (Fâtır, 43)

Kötü plan, o planı tezgahlayandan başkasını boğmaz.”

Yani birisi size bir şekilde zarar vermek istediyse, bir süreliğine bundan paçayı sıyırmış olabilir. Ama eninde sonunda o kötü planın kıskacı gelip kendi yakasına yapışacaktır, öyle değil mi? Yani bu biraz “Ne ekersen onu biçersin” lafına benziyor, ama çok daha derin bir anlamı var. Belli bir bağlamda zikrediliyor ama ardında evrensel bir hakikat yatıyor.

Yani Kur’an’da evrensel hakikatler barındıran ifadeler bulunur. Fakat dikkatli olmalısınız çünkü çok ama çok spesifik olaylardan genel dersler çıkaramazsınız. Önce o spesifik durumu iyice kavramış olmalı ve olayı doğru anladığınızdan emin olmalısınız. Sonrasında ondan bir çıkarım yapabilirsiniz.

Buna bir örnek, Fatiha Suresi’ndeki şu kısımdır: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ (Fatiha, 7). Bir de peygamberimizin (sav) bu ifadeyi anlamamıza yardım eden bir hadisi var. “Gazaba uğrayanlardan ya da sapmışlardan eyleme” kısmındaki gazaba uğrayanlar Yahudilerdir. Sapmışlar ise Hristiyanlardır. Hadisin söylediği budur.

Burada sanki bütün Yahudilerin gazaba uğradığı ve tüm Hristiyanların da saptığı gibi bir algı oluşuyor. Ama aslında… Eğer Allah isteseydi, “Yahudiler ve Hıristiyanlar’dan eyleme” diyebilirdi. Allah (!) غَيْرِ الْيَهُودِ وَلَا النَّصَارَةِ derdi, (!)صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْيَهُودِ وَلَا النَّصَارَةِ ve konu kapanırdı.

Mesele şu ki, Kur’an aslında kendi kendini açıklar. Yani bir ifade kullanır… Peygamberimiz bir örnek veriyor. Belirli bir kesim Yahudi bu hatayı yaptı ve biz onların hatalarından ders çıkarmalıyız ki onlar gibi olmayalım. Bakara Suresi’nde olan da budur. Yahudilerden ve hepsinin değil, bazılarının yaptığı hatalardan bolca bahseder. Hatta aralarındaki iyi insanlardan da bahseder. Fakat bazıları hata yapmıştır ve bu yüzden Allah onlara öfkelenmiştir. İşte bu, الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ ifadesinin açıklaması olur.

Ardından Al-i İmran Suresi’nde Allah, Hristiyanların yaptığı teolojik hatalar gibi bazı hatalardan bahseder. Onlar, İsa’ya dair inançlarında yoldan sapıp bu hataları uydurarak yollarını kaybettiler. İşte ضَّٓالّ۪ينَ kelimesini de bu şekilde anlarız. Aynı surelerde Allah, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında dosdoğru olan, kitaba göre yaşayan, Allah’ın kendilerinden razı olduğu ve muttakilerden sayılan kişilerden de bahseder. Yani eğer bu, tüm Yahudiler ve tüm Hıristiyanlarla ilgili olsaydı, hepsi aynı kefeye konulup silinip atılırdı.

Bağlamı Gözetmeden Ders Çıkarmanın Tehlikeleri

Demek istediğim şu, genel bir ders çıkarmadan önce çok dikkatli olun. Bir sureden ya da surenin içindeki bir olaydan genel bir ders çıkarmadan önce düşüncelerinizi belli bir süzgeçten geçirmelisiniz. Bazen kıssalardan genel dersler çıkarıyoruz. Kur’an’daki kıssalardan ders çıkarmak önemlidir ama sadece anlatılanların bağlamını kavradıktan sonra ders çıkarabilirsiniz.

Mesela size en uçuk örneği vereyim, gerçi kimse bunu yapmaz ama ben en uçuk örneği vereceğim. Musa’nın (as) annesi, bebeği Musa’ya ne yaptı? Bebeği bir sepete koyup nehre bıraktı. Kur’an’dan ilham almış olayım, ben de çocuklarıma yüzmeyi erken yaşta öğretmek istiyorum. O yüzden gidip hasır bir sepet aldım, bebeğimi içine koyup, sırf biraz antrenman olsun diye arka bahçedeki havuza salıverdim. Hayır, kimse bu kadar psikopat değil, kimse bunu yapmaz, değil mi? Çünkü oradan çıkarılacak ders bu değildir, anlıyor musunuz? Ama oradan alınacak bir ders vardır. Bir ders var, fakat bunu anlamak, bu tarz saçma sapan bir mantıktan çok daha fazla incelik gerektiriyor.

Şimdi size insanların gerçekten yaptığı bir şeyi anlatacağım. Bu yaşanmış gerçek bir olay. Malezya’da yaşanmış. 70’lerde ve 80’lerde aslında bir akım başlamış. Zira Malezya, çoğunluğu Müslüman olsa da içinde Budistlerin, Hinduların, Hıristiyanların da yer aldığı uzun bir tarihsel geçmişe sahip. Malezya’da kadim Budist tapınakları var, değil mi? Orada bir hatip, bir imam bayağı gaza gelmiş. Demiş ki:

Biz İbrahim’in (as) dinindeniz. İbrahim putları kırıp dökmüştü. İbrahim (as) putları yerle bir etmişti ve biz onun dinindeniz. O yüzden İbrahim’in (as) mirasının itibarını yeniden oluşturmalıyız. Bu yüzden gidip biraz put kırmamız lazım.”

Onu görünce bir grup genç bu put kırma işi için iyice galeyana gelmiş. Gidip gece geç saatlere kadar tapınaktaki herkesin ayrılmasını beklemişler, sonra da Budist tapınaklarını topluca tahrip etmiş, paramparça etmişler. Onlar kendilerince İbrahim’in (as) mirasını sürdürdüklerini sanıyorlardı, çünkü açık ki, Kur’an’a göre İbrahim’in (as) yaptığı şey buydu! Hatta bir de balta bırakıp üzerine “Büyük olanı yaptı” diye not yapıştırmışlar çünkü İbrahim de (as) öyle yapmıştı.

Tabi o topluluklar aptal değil. Sonunda neler olup bittiğini anlamışlar; o gençlerin gelip saldırmalarını beklemişler. Ardından kanlı bir katliam yaşanmış, hayatlar kaybedilmiş, anlıyor musunuz? Bu sözde Kur’an yorumu yüzünden bütün ülke çapında isyanlar patlak vermek üzereydi.

Peki bu kişi ne yapmaya çalışıyordu? Genel bir ders çıkarmaya! Bağlamı hiç gözetmeden, Allah’ın İbrahim (as) hakkında nasıl konuştuğunu hiç anlamadan genel bir ders çıkarmaya! Eğer gerçekten İbrahim’in (as) ayak izlerini takip edip ailenizi bir çölün ortasına bırakıp yürüyüp gitmek istiyorsanız; sırf onun yaptığı her şeyi harfiyen yapmak için… O zaman gidip devasa bir ateş yakmalı, içine atlamalı ve Allah’tan onu soğutmasını istemelisiniz, değil mi? Eğer gerçekten o yola girmek istiyorsanız, hadi İbrahim Otobanı’na girelim de sonunuz nasıl oluyor bir görelim!

Allah buyuruyor ki; bunlar, sadece İbrahim’e (as) mahsus olan, eşsiz argüman geliştirme yöntemleriydi. Allah kelimenin tam anlamıyla bunu söylüyor:

تِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ (En’am, 83)

Bunlar, hakikati savunmak için yalnızca İbrahim’e (as) verilen yollardır.”

Elbette bunlardan dersler çıkarmalıyız ama kesinlikle nasıl davranacağımıza dair evrensel dersler değil. Bu arada, biz İbrahim’in (as) mirasına, Resulullah’ın (sav) kendisi kadar bağlı değiliz. O halde Peygamberimiz gençken ve İslam davası henüz tazeyken, sözüm ona o da İbrahim’in (as) izinden gitmeliydi; müşrikler bir yerde meşgulken o da gidip bu teoriye göre bütün putları kırıp ardından oraya bir balta bırakmalıydı. Peygamber (asm) öyle mi yapıyor? Hayır, böyle bir şey yapmıyor, değil mi?

Yani burada uyarı şudur: Genel dersler çıkarmalıyız elbet, ama bunları dikkatli çıkarmalıyız, çok ama çok dikkatli çıkarmalıyız.

Buna dair son bir örnek vereceğim. Bu en sevdiğim örnek, çünkü en uçuk olanı bu. Bunu bizzat bir konferansta duymuştum; konferansta dinleyiciler arasındaydım ve tekbir getiren bir sürü insan oldu. Bense, “Yok artık” dedim. Adam diyordu ki:

İblis, Şeytan hileler, tuzaklar kurduğunda, hani Allah şeytanın tüm hileleri hakkında اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفاً۟ (Nisa, 76) buyuruyor ya, yani şeytanın tuzağı daima zayıftır. Şeytanın tuzağı zayıf olarak nitelendiriliyor. Sonra adam dedi ki: Ama bakın Allah (svt) kadınların hileleri hakkında ne diyor: اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ (Yusuf, 28) Şüphesiz siz kadınların tuzağı çok büyüktür. Öyleyse ey kardeşlerim, kadınların tuzağı çok büyüktür; şeytanınki ise buna kıyasla çok zayıftır. Bu yüzden eğer şeytanın tuzağından Allah’a sığınıyorsanız, kadınların tuzağından çok daha fazla sığınmalısınız.”

İnsanlar da “Tekbiiiiirrrr!!” diye bağırıyordu. İşte bu “muhteşem” tefsir ve tedebbürün sorunu şu: Yusuf kıssasında bir politikacı vardır ve bu adamın tam bir ‘umutsuz ev kadını’ diyebileceğimiz bir karısı vardır, tamam mı? Kadın, hizmetçileri genç Yusuf’a biraz kafayı takmış ve onunla birlikte olmaya kalkışmış ama başaramamış. Başarısız olup kapıya vardığında, kıssayı biliyorsunuz, politikacı koca kapıdadır. Adam sadece evin beyi değil, bir politikacı! O ve hizmetçiler kapının önündeler. Kadın da ağlayıp kriz çıkarınca tüm herkesin başına toplandığı anlaşılıyor, hizmetçiler, aşçılar, temizlikçiler, bahçıvanlar, herkes orada toplanmış, olan biteni izliyor.

Kadın onu suçluyor. Sonra adam ve oradaki herkes fark ediyor ki, aslında asılan kadınmış ve Yusuf masummuş. Şimdi mesele şu; bu sadece kadının utanması gereken sıradan bir aile meselesi değil; kadın, defalarca dedim ya, bir neyin karısı? Bir politikacının! Adam böyle bir skandalı göze alamaz, çünkü bu siyasi kariyerinin bitmesi demektir. Ona, “Daha kendi evinde olanları bile kontrol edemiyorsun, bütçeyi nasıl yöneteceksin? Askeriye veya bütçe hakkındaki önerilerini ya da yönlendirme komitesindeki tavsiyelerini nasıl dikkate alacağız? Sen daha kendi evine söz geçiremiyorsun,” diyebilirler. Yani bu duyulursa kariyeri fiilen biter, değil mi?

Bu yüzden, politikacıların binlerce yıldır yaptığı şeyi yapmalı. Artık yapmıyorlar gerçi (!) ama gerçekte olan bitenin üstünü örtbas etmesi gerekirdi, değil mi? Artık böyle şeyler olmuyor (!) ama o zamanlar öyle düşünüyorlarmış. Bu yüzden adam karısına diyor ki, “Siz kadınlar hepiniz böylesiniz, sizin bu tuzaklarınız var ya çok büyük.”

اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ (Yusuf, 28)

Peki kimin sözleri bunlar? Allah’ın mı, o politikacının mı? Bunlar o politikacının sözleri! Sonra Yusuf’a dönüp diyor ki, “Yusuf, sen bunu görmezden gel. Bu hiç yaşanmamış gibi davranalım, tamam mı?”

Peki adam burada ne yapmaya çalışıyor? İlk olarak, sadece karısının değil bütün kadınların çatlak olduğu algısını yaymaya çalışıyor ki buna “sorumluluğun dağıtılması” denir, değil mi? Bunu yapıyor çünkü bu sayede şöyle diyebilecek: “Ah bu kadınlar! Kadın milleti işte, bilirsin Yusuf.” Gerçekte olanın üstünü örtmeye çalışıyor.

Allah, başka amaçlar uğruna gerçekte olanı örtbas etmeye çalışan insanların durumu hakkında bize çok derin bir ders veriyor. Böyle insanlara asla güvenilemeyeceğini öğretiyor. Zira adam başlarda Yusuf’a iyi davransa da, siyasi kariyerinin tehlikede olduğunu görünce onu zindana atmanın, mahkemeye bile çıkarmadan yıllarca alıkoymanın en iyi seçenek olduğuna kanaat getiriyor. Bunun kendisi için en iyi seçenek olduğunu anlıyor.

Allah bize tüm bunları, adamın “Sizin (kadınların) tuzağınız çok büyüktür” sözünü aktararak öğretiyor. Bu “harika” vaazı veren adamın sorunu, doğrudan Allah’ın kendi sözüyle, bir politikacının sözünü, sanki Allah o politikacının ifadelerini tasdik ediyormuş gibi bir tutmasıdır. Allah, şeytanın sözünü de aktarır ama şeytanın ifadelerini onaylamaz. Allah Firavun’un sözlerini de aktarır ama Firavun’un fikirlerini tasdik etmez. Dolayısıyla Allah’ın bu politikacıyı alıntılaması, onun ifadelerini onayladığı anlamına gelmez.

İşte genel dersler derken bunu kastediyorum. Genel dersler elbette çıkarmalıyız, ama dikkatli de olmalıyız. Dikkatli olmalıyız. Peki nasıl dikkatli olacağız?

Beşinci Mercek: Bağlantılar

Bu, Kur’an üzerinde tefekkür etmenin son anahtarı yani bağlantılardır. Yani ihtiyacımız olan son mercek bağlantılardır. Genel dersler çıkarmak istiyoruz, ancak bağlantıları idrak etmeden genel bir ders çıkarmamalıyız.

Allah’ın, kitabını tarif etme biçimlerinden biri اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ayetidir (Hud, 1). Ben “bölüm/satır” kelimesini sevmiyorum. “Ayet” kelimesine alışmanızı istiyorum. Kur’an’ın ayetleri… Allah onların birbirine örüldüğünü söyler. Birbirlerine dokunmuşlardır. Örgü ve dokumanın olayı şudur; kumaş dokunduğunda, birbirine örüldüğünde iç içe geçer ve ayrılmaz bir bütün olur. Artık tek tek ipleri değil, boylu boyunca bütün bir kumaş görürsünüz. İşte Allah’ın Kur’an için çizdiği tablo budur. اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ İhkam aslında örmek ve dokumak demektir.

Bunun anlamı şudur: Kur’an’da bir konuyu, bir ayeti çalışırken, öncelikle onun bir sure içine dokunduğunu bilmelisiniz. Dolayısıyla üzerine düşünmem gereken adımlar şunlardır:

  1. Bu ayeti anlamak için sure içinde nasıl bağlantılar kuruluyor? Bu, en önemli ilk adımdır.
  2. Daha sonra Kur’an’ın başka yerlerinde benzer ayetler bulabilirsiniz, değil mi? Oralarda söylenenlerle bağlantılar kurabilirsiniz. Başka yerlerde de bağlantılar aramak ikinci adımdır.
  3. Üçüncü adım, Peygamberimizin (sav) hadislerine bakmaktır. Allah’ın buyurduklarıyla, Peygamberimizin (sav) söyledikleri arasında bir bağ kurabiliriz.

Ancak burada çok çok ama çok dikkatli olmalıyız. Nedenini söyleyeyim; bu her Müslüman için gerçekten çok önemli. Her Müslüman için! Çünkü tarihte eşsiz bir dönemde yaşıyoruz. Artık Google’a veya ChatGPT’ye girip Peygamberimizin (sav) ne söylediğine bakabileceğimiz bir çağdayız. Ne var ki, ne zaman ve kime söylediğini bulmak o kadar kolay değil. Ne zaman, kime söyledi… Bunlara ulaşmak pek kolay değil. Bunlar hâlâ ilmi çalışmalar gerektirir.

Ama Google’dan bu Buhari’de mi Müslim’de mi diye bakabilir, sunnah.com’a veya herhangi bir hadis kaynağına girebilirsiniz. Peygamberimiz “Bunu demiş, şunu demiş, bunu söylemiş” şeklinde görürsünüz. Fakat Peygamberimizi (asm) anlamanın en doğru yolunun neden bu olmadığını açıklayayım.

Hadisleri Bağlamıyla Anlamak

Şimdi bir genç yanıma gelip, “Depresyondayım, babam benden nefret ediyor” derse, “Tamam. Ne zamandır böyle hissediyorsun?” diye sorarım.

“Üç yıl oldu, bir şeyler yaşandı.”

“Ne oldu?”

“İşte, kaza yaptım ve onun en sevdiği arabasını hurdaya çevirdim, falan filan…”

Bana asıl hikayeyi anlatır. Ben de onunla oturup konuştuktan sonra babasıyla arasını nasıl düzelteceğine dair ona bazı tavsiyeler veririm. Hangi adımları atabileceğini söylerim. Sonra o ne yapar? Gider YouTube’a veya TikTok’a, “Arkadaşlar, babalara nasıl davranılır” diye video çeker. Bunu yapar.

Peki numarası bende varsa ben ne yaparım? Onu arayıp derim ki: “Sen ne yapıyorsun yahu? Bu kime özel bir tavsiyeydi? Sana! Bu bütün evlatları ve bütün babaları kapsamıyordu. Bu sadece seninle ilgiliydi. Sen kendi deneyimini genelleştirip bunun herkes için geçerli olduğunu sanıyorsun.” Bu arada, TikTok’un geneli böyle değil mi zaten? Kendi başınızdan bir tecrübe geçiyor ve herkesin aynı deneyimi yaşadığını varsayıyorsunuz, değil mi? Kendi dünya görüşünüzü evrensel dünya görüşü sanıyorsunuz.

Peki insanlar Peygamberimizin (sav) yanına özel olarak gelmezler miydi? Gelip ondan tavsiye isterler miydi? Evet. Peygamberimiz de onlara nasihat ederdi. Peki, tavsiye istemeye gelen o kişinin arka plandaki hikâyesini her zaman biliyor muyuz? Hayatında neler oluyordu, ne durumdaydı biliyor muyuz?

Ayrıca şunu fark ettiniz mi? İnsanlar Peygamberimize gelip hep aynı soruyu sorarlar, ama O, onlara farklı cevaplar verir.

“Yapabileceğim en hayırlı iş nedir?” Cevap A.

Başkası gelir: “Yapabileceğim en hayırlı amel nedir?” Cevap B.

Bir diğeri gelir: “En hayırlı amel nedir?” Cevap C, değil mi?

Ya da şarkılara bile konu olan favori hadisim:

“Sonra kim?” Aaannen.

“Sonra kim?” Aaannen.

“Sonra kim?” Aaannen.

Sonra oturma odasındaki babalar şöyle der: “Eee, peki ya baaaban?”

Sadece bir anlığına hayal gücünüzü kullanın. Farz edin ki Sahabe döneminde yaşıyorsunuz ve Peygamberimizle konuşma şansınız var. Aklınızda tek bir soru var: Kime karşı en iyi davranmalıyım? Gidip Peygamberimize soruyorsunuz: “İyilik etmeye en layık kimdir?” O da size “Annendir” diyor. Yani ben olsam, Peygamberimizle konuşma şansı bulup bu cevabı alsaydım mutlu bir şekilde çeker giderdim herhalde.

Fakat o adam bunun yerine ne yapıyor? “Hayır hayır hayır, başka kim?” diyor.

“Annendir.”

Bakın Peygamberimiz aynı cevabı ikinci kez verdi. Sanırım bu noktada “Anladım, kusura bakmayın” deyip gitmeliydim. Ama ben ne yapıyorum? “Hayır hayır, başka kim?”

“Annendir.”

Bu aşamada, gerçekten, “Tamam, ben cevabımı aldım” deyip çekip gitmeliyim. Ama bunun yerine ne yapıyorum? “Başka kim?” O da, “Babandır” diyor ve adam ayrılıyor.

Peygamberimiz (sav)… Böyle bir olaya benim bakışım şu, doğru cevap bende demiyorum ama, şu oldukça muhtemel değil mi; Peygamberimiz o kişinin durumunu teşhis ediyor ve bu adamın annesiyle çok sorunlu bir ilişkisi olduğunu seziyor. Adam annesiyle iyi geçinemediği için kendisini kötü hissediyor ve kendisini bu kadar kötü hissetmemek için annesini boş verip, başkasına karşı iyi olmak istiyor. Peygamberimiz bunu anlıyor ve ona “Annendir” diyor, ama adam bunu duymak istemiyor. Tekrar soruyor, tekrar soruyor…

Peki bu olay, annenin değerinin babanınkinin üç katı olduğunu mu kanıtlar, yoksa başka bir şeyi mi? Ya da, bilmediğimiz başka bir hikâye mi var arkasında?

Size verdiğim şu örneği hatırlamanızı istiyorum: Bir kapıda anahtar deliği var. Siz o delikten içeri bakıyorsunuz. Tüm odayı görebilir misiniz? Tüm odayı göremezsiniz. Şuradan biraz, buradan birazcık görürsünüz. Sonra da çıkıp, “Ben bu oda hakkında her şeyi biliyorum, size bu odanın ne olduğunu anlatacağım” dersiniz. Peygamberimizin (sav) birçok hadisinde yaşanan da tam budur; sadece bu kadarcık bir görüntüye sahibiz. Elimizdeki bu kadardır ama sanki resmin bütününü görüyormuşuz gibi ahkâm keseriz ki bu da bir sürü sorun doğurur.

Bu, sünneti inkar etmek değildir. Bu aslında sünnete gereken hürmeti ve edebi göstermektir. Sorun sadece bir hadisi alıp evrenselleştirmek değil; aynı zamanda o hadise, Peygamberimizin kastetmediği bir manayı yüklemek de aynı derecede kötü bir sorundur. Bu da o mukaddes sözün suistimalidir. Bu da mukaddes bir öğretinin istismarıdır.

İşte bu noktada, sadece ortada bir hadis olduğunu bilmek yeterli değil, biraz da bağlamını, arka planını, tarihçesini bilmek gerekir. İşte hadis şerhleri tam da bunun içindir. Bazen onların bile elinde yeterli bilgi bulunmayabilir. Eğer ellerinde yeterli bilgi yoksa, belki o zaman bizim de kibrimizi biraz bir kenara bırakıp şöyle dememiz gerekir: “Sanırım bunu genelleştirebilmek için bu ifadeden yola çıkacak yeterli bilgiye sahip değiliz.” Dinimizi doğru anlamanın mühim bir parçası budur.

Yani, bağlantılar kurmaya başlamadan önce, büyük resme karşı çok daha alçakgönüllü yaklaşmalıyız. İşte tüm bu merceklerle, inşallah inancınız hakkında çok güzel, çok derin ve zengin bir anlayış geliştireceksiniz ve dininizdeki her mesele üzerine daha derinlemesine tefekkür edeceksiniz. Derinlemesine soruşturup bir sonuca vardığınızda da inancınız çok daha sağlamlaşacaktır.

Bir şeyler duyduğunuzda… Bazen duyduğunuz bir şey canınızı sıkar. “İslam’da, Kur’an’da şöyle bir şey varmış” denilince kafanızı kurcalar. Bunun kafanızı kurcalamasının sebebi henüz doğru bağlantıları kuramamış olmanızdır. Henüz doğru bağlamı anlamadığınız içindir, değil mi? Dolayısıyla “Bunun yanlışlığını nasıl kanıtlarım?” demek yerine, “Hayır, ben bunu önce doğru şekilde nasıl idrak edebilirim?” demelisiniz. “Bunu bağlamına nasıl oturtabilirim?” Daha sonra bunu başkasına nasıl izah edebileceğimizi düşünebiliriz, değil mi?

İşte bunlar, inşallah Kur’an yolculuğunuzda size gerçekten çok yardımcı olacağını düşündüğüm önemli merceklerdir.