“Hocam, son zamanlarda Bakara Suresi’ni okuyorum. Aklıma bir ayet geldi:

الْحَقِّ مِن رَّبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ

El-hakkı min rabbike fe lâ tekûnenne minel mumterîn

Hak Rabbindendir. O halde şüphe edenlerden olma.

Merak ediyordum, bu ayet özelinde ne gibi düşünceleriniz var? Şüphenin doğası nedir? Ve Allah bize şüphe hakkında ne öğretiyor?

Âl-i İmrân Suresi’nde de benzer bir ayet var: فَلَا تَكُون مِنَ الْمُمْتَرِينَ (Fe lâ tekûn minel mumterîn). Burada neler olup bittiğini anlamak için bu ikisini karşılaştıralım.

الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ (El-hakku min rabbik) “Hak, Rabbinden gelir.”

فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ (Fe lâ tekûnenne minel mumterîn) “Sakın şüpheye düşenlerden olma.” (Bakara, 147)

Diğeri ise, الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ (El-hakku min rabbik) “Hak, Rabbinden gelir.”

فَلَا تَكُون مِنَ الْمُمْتَرِينَ (Fe lâ tekûn minel mumterîn) “Şüpheye düşenlerden olma.” (Ali İmran, 60)

Yani biri, “Sakın şüpheye düşme” diğeri ise, “Şüpheye düşme” diyor. Birinde şüphe duyma olasılığı daha yüksek gibi görünüyor. Daha büyük bir şüphe tehdidi var. Yani peygambere “Şüpheye düşme” deniliyor.

Şüphe Kelimesinin Kur’an’daki Karşılığı

Bu arada, buradaki şüphe kelimesi hakkında biraz konuşayım. Kur’an’da şüphe için ”رَيْب” ,”شَك” ,”مِرْيَة” ,”مَرَج” (Rayb, şek, mirye, merec) kelimeleri kullanılır. Burada مِرْيَة (Mirye) kelimesi kullanılıyor. Ayette kelime مُمْتَرِينَ (Mumterîn) olarak geçiyor. Bu kelimenin ne anlama geldiğini açıklayayım.

Bir şeyden oldukça emin durumdasınız ama birilerinin karşı argümanları ve sizin görüşünüze yönelik saldırıları nedeniyle, asıl temeliniz sarsılmaya başlıyor ve kendinizden şüphe etmeye başlıyorsunuz. Bu türde bir şüpheye “مِرْيَة (Mirye)” denir. O halde temellerini kaybeden ve inandıkları temelden şüphe etmeye başlayanlardan olmayın. Peygamber’e söylenen şey buydu. Peki, bu ikisinin arasındaki karşılaştırma nedir?

Akademik Şüphe ve Kıble Değişimi

Bakara’daki ayet aslında, Müslümanların kıblesinin Kudüs’ten, Kabe’ye yani Mekke’ye dönmesi kıssasına aittir. Kıble değiştiğinde, Yahudi cemaatinin alimleri, Müslümanları, bu durumun ne kadar saçma olduğunu söyleyerek eleştirdiler. Mekke’nin kutsal bir değeri olmadığını, tarihi olarak kutsal evin Kudüs olduğunu söylediler.

Ve tabii ki onlar âlimdiler. Peygamberimiz ise ümmî idi. Peygamberimiz (sav), okuma yazması olmayan bir peygamberdir. Bunlar ise Kur’an’da tam anlamıyla “ahbâr” yani mürekkep alimleri olarak tanımlanan kişilerdir. Elleri her zaman mürekkep lekesi olurdu çünkü sürekli ve çok yazı yazıyorlardı. Bunlar, doktora sahibi ve benzeri kişilerdi. Ve sana “Konuştuğun konu hakkında hiç bilgin yok” diyorlar.

Şimdi, bir akademisyen, çok fazla entelektüel geçmişi, referansı olan biri size, “Konuştuğun konu hakkında hiç bilgin yok” dediğinde bu kafanızı karıştırabilir. Liseli bir öğrenci üniversiteye geçer, felsefe alanında doktora yapan birinden Felsefe 101 dersi alır; onun akademik referansları öğrencinin gözünü korkutacaktır. Şöyle hissedecektir: “Bu kadar çalıştıktan sonra bu kişi daha fazlasını bilmek ve haklı olmak zorunda. Yani nasıl haksız olabilir ki? Sonuçta o bir uzman.” Söylemeye çalıştığımı anlıyor musunuz?

Burada bağlam, eleştiriler akademik olarak üst düzey kişilerden geldiği için, gözün korkutulma ihtimalinin olmasıdır. Bu göz korkutma, kendinizi sorgulamanıza neden olabilir. “Yapma. Hak, Rabbinizden gelir. Şüpheye düşenlerden olma.”

Sonuçta, Kâbe’nin tarihî mahiyeti tarihî bir tartışmadır. Çok fazla araştırma gerektiren bir konudur. Allah, insanlık için kendisine ibadet edilmek üzere inşa edilen ilk evin Mekke veya Bekke şehrinde olduğunu bildiriyor. Bu, çok fazla tarihsel araştırma gerektiren bir şey. Ve açıkçası Yahudi ve Hristiyan alimlerinin de kolayca kabul etmeyeceği bir şey. Hemen, “Ha, evet, tabii ki” diyebilecekleri bir şey değil. Hayır, böyle olmayacak.

Bu arada, Müslüman âlimler bu konuda, tercüme edilmesi gereken inanılmaz çalışmalar yaptılar. Aslında Kitab-ı Mukaddes’te de oranın Mekke olduğunu gösteren bir araştırma yaptılar. Tevrat’ta ve Tanah’ta da Mekke olduğunu gösteren… İnşallah, bir gün oraya da geleceğiz.

Duygusal Şüphe ve Zihinsel Şüphe

Bir yandan da, Peygamber (sav), Necran’dan gelen Hristiyan cemaati ile konuşuyor, bu da Âl-i İmrân Suresi’nde geçiyor. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğundan bahsediyorlar. Bu akademik bir karmaşıklık değil. “Hak, Rabbinden gelir. Şüpheye düşme.” Burada “Sakın şüpheye düşme” ifadesi yok. Çünkü bir tehdit yok. Dolayısıyla yalnızca, “Şüphe etme” deniyor. İnançlarını haklı çıkarmak için bazı felsefi argümanlar ortaya atabilirler ama ortada büyük bir şey yok. Burada gerçek bir tehdit yok, korkulacak bir şey yok. Sadece gerçeğe bağlı kal.

Ve elbette sizin ve benim için çıkarılacak ders, iki tür şüphenin olduğudur. Duygusal şüphe vardır ve zihinsel şüphe vardır.

Duygusal şüphe, Hristiyan topluluğundan gelen bir şüphe. Tanrı sevgisinden, kurtuluşa duyulan özlemden dolayıdır. “Bir teminata sahip olmak istemez miydin? Kurtuluşa ermek istemez miydin?” Ve bu arada, insanlar Müslüman toplumda sevgi görmeyip Hristiyan topluma gittiklerinde ve orada sevildiklerini hissettiklerinde, İslam’dan şüphe etmeye başlıyorlar.

Zihinsel bir sorun olduğunu düşünüyorsun ve tartışmaya başlıyorsun: “Üç bir değildir, bir üç değildir. Onların İncil’ine bak, ne kadar değiştirilmiş!” vesaire. Sen zihinsel argümanlar ortaya koyuyorsun ama onların şüphesi zihinsel değil. Onların şüpheleri duygusal. Onların şüphesi; “Eğer bu insanlar yanlış yoldaysa neden bu kadar iyi ve kibarlar? Ve eğer biz doğru yoldaysak, biz neden bu kadar kaba ve duyarsızız?” şüpheleri bu.

Ama akademik şüphe tamamen farklı bir şeydir. Akademik şüphe, çok fazla ayrıntılı argüman üretmekle ilgilidir ve tüm bu terminolojiler, kitaplar, makaleler ve araştırmalarla o kadar şaşırtıcı ve korkutucu görünür ki, “Dostum, artık inandığım şeye inanıp inanamayacağımı bilmiyorum. Çünkü onun bir peygamber olmadığını söyleyen çok sayıda doktoralı kimse var” dersiniz. Bu zihinsel şüphe.

Ve tabii ki Müslümanlar ikisiyle de mücadele etmek zorunda. Allah hiçbir şüpheyi görmezden gelmemiştir. Akademik şüphe, Yahudi topluluğundan, Yahudi ilim adamlarının saldırısından kaynaklandı. Duygusal şüphe, Hristiyan cemaati tarafından ortaya atıldı ve Allah her ikisine de işaret ediyor. Ve akademik olanın daha tehlikeli olduğunu tasdik ediyor.

Bu arada, şimdi duygusal şüphenin neden daha az tehlikeli olduğunu da anlatayım. Nedenini söyleyeyim. Peygamber (sav) bir âlim değildi. İlahiyat okulunda okumadı. Doktora derecesi yok. Bir akademisyen değil, kitap yazmıyor. Yani bu anlamda, bir üstünlükleri olduğunu düşünüyorlar, öyle değil mi?

Ama Hristiyanlarda olan şey… Sevgi, yumuşaklık, karakter, nezaket, şefkat, merhamet… Peygamber (sav)’de bunlar herkesten daha fazla var. Bu yüzden Peygamber (sav)’i bu konuda karşılaştırmak mümkün değil. Peygamber (sav)’in o güzel özelliğini kaybettiğimiz için, şu anda bizim bir sorunumuz var. Yani her iki tür şüpheden de saldırıya uğruyoruz.

İşte bu yüzden ikinci şüphe bu ayette o kadar büyük bir tehdit oluşturmamaktadır. Çünkü onların şimdiye kadar deneyimledikleri kibarlık, nezaket, sevgi ve merhamet bakımından sunulabilecek her şey zaten Resulullah (sav)’in şahsında mevcuttur.

Allah Azze ve Celle bizleri her türlü şüpheden uzak bir toplum eylesin. Ve bu kudretli ayetlerle bize ne denli büyük dönüşüm dersleri verdiğini anlamamızı nasip etsin. Allah beni ve sizi bereketlendirsin. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.