Allah’ın Kur’an üzerine düşünmemizi emrettiğini biliyoruz. Kur’an üzerine derinlemesine düşünmeliyiz. Eğer bunu yapmıyorsak sebebi kalplerimizin üzerinde kilit olması olabilir. Aslında bu çok ciddi bir mesele. Allah gerçekten bizden Kur’an üzerine düşünmemizi istiyor.

Sorun şu ki, çoğumuz nereden başlayacağımızı bilmiyoruz. Kur’an’ı nasıl tefekkür edeceğimizi bilmiyoruz. Benim yaptığım bu derslerin dışında ve belki tefekkür konusunda biraz yardımcı olmamın haricinde, kendi başınıza bunu en verimli şekilde nasıl yapabilirsiniz?

İşte Şeyh Suhaib’le birlikte, Kur’an tefekkürü için beş mercek ve bu beş mercekten önce gelen çok önemli bir ön şart kavramı geliştirdik. Bugün size kısaca bu ön şarttan ve belki bir mercekten bahsedeceğim.

Kur’an Tefekkürü İçin Ön Şart

Ön şart şudur, Kur’an’a yaklaşırken kalbim nasıl bir durumda olmalı? Nasıl bir ruh halinde olmalıyım? Bu kitaba karşı tavrım nasıl olmalı?

Bakın, Allah’ın kelamının kusursuz olduğuna inanıyoruz. O’nun bizzat Allah’tan geldiğine ve içinde hidayet barındırdığına inanıyoruz. Bunların hepsi güzel ama iş pratiğe gelip Kur’an’ı açtığınızda ve bir sureyi çalışmaya başladığınızda zihnen hazırlanmalı ve kendinize şöyle demelisiniz:

“Bu surenin içindeki her şey kusursuz ama ben değilim.”

Benim anlayışım mükemmel değil. Eğer gerçekten tedebbür yapacaksam, Kur’an’a bir eleştirmen olarak yaklaşamam. Diğer herhangi bir kitaba eleştirmen olarak yaklaşabilirsiniz. Kur’an’a gelince; onu bir kez kabul ettiğinizde… Eğer Müslüman değilseniz, o zaman buyurun bir eleştirmen olarak yaklaşın. İstediğiniz kadar eleştirin. Ta ki bu Kitabın eleştirinin ötesinde olduğu sonucuna varana dek.

Allah, ona sorular sormamızı bile söyler, sorun yok. Ancak iman ettiğinizde, bunun ilahi olduğunu kabul ettiğinizde, artık tavrınız “Bu ayet bana mantıklı gelmiyor, neden böyle diyor, bundan rahatsız oldum” olmamalıdır. Hayır, hayır, hayır. Kur’an’a kusursuz olduğunu bilerek yaklaşmalıyım ve bilmediğim şeyler karşısında mütevazı olmaya hazır olmalıyım.

Eğer Kur’an’a tevazu, mutlak bir tevazu ile yaklaşmazsam, hiçbir şey bilmiyor gibi yaklaşmazsam… Bakın bu Kur’an’daki en önemli derslerden biridir, Elif-Lam-Mim ile bile öğretilir. Mushaf sırasına göre hidayet istedikten sonraki ilk sure olan Bakara’ya Allah, hiçbir insanın ne anlama geldiğini bilmediği Elif-Lam-Mim ile başlamıştır. İlk ders “sen bilmiyorsun” dur.

Her şeyi anlama ihtiyacınızı kontrol altına alın, onu kapıda bırakın. Bundan sonra Kitabı öğrenmeye hazırsınız. وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ (Bakara, 216) Allah bilir, siz bilmezsiniz. Bundan sonra Kitabı çalışmaya başlarsınız.

İşte kalbin süzgeçleri dediğim şeyin en önemli ilk kısmı budur. Mesele sadece tevazu değil, aynı zamanda “bu Kitabı neden öğreniyorum?” sorusudur. Rahman Suresi’ni neden öğreniyorum?

Allah’ın kelamının amacı, Allah ile benim aramda bir bağ kurmak, O’nunla aramdaki bağı güçlendirmektir. Amaç Arapça dilbilimi öğrenmek değildir. Amaç kendimi ya da başkalarını etkilemek de değildir. Amaç ilginç bilgiler edinmek değildir. Bunların hiçbiri değerli bir hedef değildir. Tek bir hedef vardır, kendimle Allah arasında daha derin bir bağ kurmak istiyorum ve O’nunla kurabileceğim en iyi bağ, bana doğrudan verilen kendi kelimeleridir, bu bağı kurmak benim için kolaylaştırılmıştır.

Dolayısıyla bunun bir nedeni vardır ve o neden… وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً (Âl-i İmran, 103). Allah’ın ipine sarılın.

Tavrımız bu olduğunda, Allah şunu garanti ediyor; bu tevazu ile Allah’ın hidayetini arayarak O’na gelenlerin yoldan çıkmasına Allah izin vermez. Allah bunu garanti ediyor.

Belki de korkuyorsunuz, hangi tefsiri okumalıyım? Hangi meali okumalıyım, hangi alime güvenmeliyim, hangisi, hangisi… Bu konuda sayısız görüş var, değil mi? Kimi dinlemeniz gerektiğini sorduğunuz her insan size farklı bir cevap verecektir. Öyle değil mi? Bilgi edinmek için çok fazla seçeneğiniz var ve doğru bilginin kimde olduğu konusunda herkesin kendi fikri var.

Eskiden antik medeniyetler bilgiye erişimleri olmadığı için yollarını kaybederdi. Biz ise bilgiye çok fazla erişimimiz olduğu için kayboluyoruz. Her yerde bilgi seli var. Kaybolmayacağınızı garanti edebilecek tek kişi bizzat Allah’tır.

Allah’a o mütevazı tavırla geldiğimde, o sonsuz görüş ve bilgi labirentinde bile kesin olan tek bir şey vardır: Allah beni hidayetsiz bırakmayacaktır; çünkü bana beni O’na bağlayan bu ipi vermiştir. Öyle ki Kur’an hakkında bir sonuca varsam ve bu yanlış olsa bile, bu olabilir elbette, ama yine de yoldan çıkmış olmam. Hatalar yapabilirim ama yoldan sapmam. Öğrenebilirim, kendimi geliştirebilirim ama sapıklığa düşmem.

Bu tavrın başka faydaları da var. “Ama ben şeyhimden şunu öğrendim”, “Ama ben şunu şunu okudum…”

Bakın, ben çok sevdiğim insanlardan bir şeyler öğrendim. Mesela rahmetli Dr. Israr Ahmed’i çok severim. Onun yanında epey Kur’an çalıştım. Dr. Abdus Samie’i çok severim. Allah onu korusun ve muhafaza etsin. Onunla beraber Kur’an okumalarına katıldım. Maskat’taki Şeyh Davud Busnan’ı çok severim, onunla da Kur’an üzerine tedebbür yapmıştım. Birlikte Kur’an çalıştığım ve Kur’an’ı öğrendiğim insanları seviyorum.

Mesela Şeyh Şaravi; vefat etmeden önce tefsirinin neredeyse tamamını, Necm Suresi’ne kadar okuduk. Allah rahmet eylesin ama bu, onlara sadık kalacağım anlamına gelmiyor. Çünkü eğer çok sevdiğim birinden bir şey okursam ve sonra başka bir yerde ikna edici bir delil bulursam, onlara olan sevgimden dolayı “buna karşı çıkamam” demem. Kendimi Allah’ın kelamı ve gerçek karşısında alçaltırım. Bu şimdiye kadar hatalı olduğumu veya daha az ikna edici bir şeye tutunduğumu görmek anlamına gelse bile.

Sizinle bir şey paylaşabilirim, mesela كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ (Rahman, 58) ve aranızdan biri dersten sonra gelip “Bu arada sanırım yanılıyorsunuz, işte nedeni ve okuduklarım, araştırdıklarım” diyebilir. Mümkün mü? Evet, tamamen mümkün ve iki seçeneğim var;

  • “Biliyor musun, benim okuduğum kitaplar ve öğrendiğim hocalar böyle dedi. O yüzden sen kendi küçük fikrini al ve geldiğin yere, Güney Jersey’e geri dön!” diyebilirim.
  • Ya da, “Biliyor musun, teşekkür ederim. Allah’ın kitabında daha önce göremediğim bir şeyi görmemi sağladın, daha önce hiç açılmamış bir kapıyı açtın” diyebilirim.

Bu ancak kendimize ve kendi ilmimize hayran olmadığımızda, Allah’ın kelamı karşısında gerçekten mütevazı olduğumuzda gerçekleşir. Benim tek sadakatim şudur; sadece Kur’an’ı daha iyi anlamak istiyorum, hepsi bu. Tek istediğim bu.

Tamam, işte bu ilk ve en önemli ön şart. Bunu kavradıktan sonra, Kur’an tefekkürüne yardımcı olmak için takabileceğiniz beş mercek var. Bugün sizinle paylaşmak istediğim ilk mercek, dil merceğidir.

1. Dil Merceği

Buna dil merceği diyoruz. Allah’ın Arapça’yı seçmesinin bir nedeni var. Arap dili son derece zengindir, derinliği vardır. Sadece kelime değil, kelimenin içinde koca bir hikaye vardır. Defalarca gördüğünüz gibi.

Ama bununla da kalmaz; dilbilgisi, cümlelerin kuruluş biçimi, kelimelerin yazılışı, morfolojisi ve sarf ilmi var. Dilbilgisi, sözdizimi, nahiv ilmi var. Söz sanatları, belagati, meâni, bedî’ ve beyân ilmi var.

Arapça’nın insana ağır gelen ve sanki, “Ben bunları bilmiyorum, Arap değilim, Bangladeşli bir Müslümanım, Tayvanlı bir Müslümanım, Endonezyalı bir Müslümanım, ben bu işlerden anlamam. Kur’an’ı dil merceğinden nasıl tefekkür edeceğim?” dedirtecek pek çok ilmi var.

Şimdilik iki seçeneğiniz var. Ya dili daha iyi bilen birine güvenmek zorundasınız, o size yardım edebilir. En azından şunu diyebilirsiniz: “Bu ayetin mealini okudum, Allah öfkelendiğini söylüyor. Bana Arapçadaki öfke kelimesi hakkında daha fazla bilgi verebilir misin? Bu kelimenin ardında başka bir anlam daha var mı?”

Bilgisi olan birine gidersiniz, o sizin için kelimenin derinine iner ve siz de bunun anlamı üzerine tefekkür edebilirsiniz. Arapçasını incelemek için böyle bir arzunuz olmalı.

Eğer yarı zamanlı olarak bir buçuk yılınızı ayırmaya istekliyseniz, kendi başınıza Kur’an araştırması yapabilirsiniz. Tam zamanlı değil, yarı zamanlı olarak. Kendi kendinize Arapça çalışabilirsiniz.

Alıntı yaptığım tüm bu sözlükleri ve diğer şeyleri kendiniz açıp o derinlemesine incelemeyi kendiniz yapabilirsiniz. Sadece biraz kararlılık gerektiriyor. Şimdilik başkasına güvenebilirsiniz ama “Allah bu dili seçtiği için Kur’an tefekkürünü dil merceğinden yapmak istiyorum” gibi güçlü bir isteğiniz olursa o noktaya ulaşabilirsiniz. Bu, asla ulaşılamayacak deli saçması yüce bir hedef değil. O noktaya gelebilirsiniz, bu ulaşılabilir bir hedeftir.

Tamam, işte bu ilk mercek. Bu dersi ikinci mercek ile bitireceğim.

2. Kur’an’ın Dünyası

İkinci mercek, benim en sevdiğim mercek olan, “Kur’an’ın dünyası” adını verdiğim şey. Buna Kur’an’ın dünyası diyorum.

Allah iki denizden veya gemilerden bahsettiğinde… Eğer gerçekten tedebbür yapıyorsam ne yapmalıyım biliyor musunuz? Gemileri, denizcilik tarihini ve yol bulma konusunu araştırmalıyım, suyun kaldırma kuvvetini incelemeliyim. Eğer Allah bir şeyden bahsetmişse o şeyin dünyasına girmeliyim. Allah beni o dünyanın içine çekiyor, içeri girip derinlere dalmalıyım.

Şeyh Suhaib’le birlikte Zariyat Suresi’ni çalışırken Allah rüzgarlarla başladı: “Taşıyan rüzgarlara andolsun.” Taşıyan rüzgarlara… Bilin bakalım biz ne yaptık? Neyi araştırmaya başladık? Rüzgarları.

Sadece Kurtubi ve Celaleyn‘in tefsirinde rüzgar hakkında ne dediklerine bakmadık. Hayır hayır, National Geographic açtık, arka arkaya makaleler okuduk, rüzgar üzerine belgesel üstüne belgesel izledik ve inanılmaz şeyler öğrendik.

Mesela okyanusları aşan rüzgar yolları varmış. Florida kıyılarındaki kumlar, Sahra altı Afrika’dan binlerce mil ötedeki okyanusları aşarak gelmiş. Allah taşıyan rüzgarlara diyor… Aman Allah’ım, bütün bir atmosferik basınç taşınıyor, nem taşınıyor, polenler taşınıyor, volkanik küller kıtalar arası taşınıyor. Rüzgarla taşınan toprağın miktarı inanılmaz, akıllara durgunluk veren cinsten. Allah bu inanılmaz ekolojik gerçeği sadece tek bir sözle özetliyor: وَالذَّارِيَاتِ ذَرْواًۙ (Zariyat, 1). Hepsi bu.

Kur’an’ın dünyasına girmekle ilgili bir örnek daha vereyim. Melekler çok yaşlı olan İbrahim’in (as) evine gelip oturdular. Onlara neden geldiklerini sordu. Onlar da, O’na bir çocuğunun olacağı müjdesini vermek için geldiklerini söylediler.

Onlar böyle deyince, karısı… Allah diyor ki, فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ (Zariyat, 29) Karısı çığlık atmaya başladı, aaaaaaaa…. فَصَكَّتْ وَجْهَهَا kendi yüzüne vurdu ve وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ “Ben yaşlı, kısır bir kadınım!” dedi. İki kelime söyledi: Yaşlı ve kısır.

Allah sadece eşinin şok olduğunu söyleyebilirdi ama ne dedi? Çığlık attı, yüzüne vurdu, yaşlı kadınım dedi, kısırım dedi. Ama melekler onunla konuşmaya gelmemişti, İbrahim’le (as) konuşmaya gelmişlerdi.

Melekler şöyle diyebilirdi: “Affedersiniz efendim, eşinizi biraz kontrol edebilir misiniz? Burada bir peygamberle Allah arasında resmi bir ilahi vahiy işi yürütülüyor. Hanımefendi, lütfen bir saniye sakinleşir misiniz? Lütfen evinize biraz çeki düzen verin, bayanlar tarafı biraz sakinleşebilir mi?”

Ama kadın kendini kaybetmişti, gerçekten perişandı ve bu sözleri haykırıyordu. İşin ilginç tarafı, meleklere bağırıyordu. Meleklere kim bağırır ki? Kimin bağırdığını söyleyeyim: İbrahim’in (as) eşi! Onlara bağırdığında, melekler de onunla konuşmaya başlar. Aslında İbrahim (as) ile konuşmaya gelmişlerdi ama Kur’an’da şimdi kiminle konuşuyorlar? Eşiyle! Demek ki bu da Allah’ın planının bir parçasıydı. Onun şok olması ve bu olayın böyle sonuçlanması Allah’ın bir planıydı.

Şimdi şunu düşünün. “Kur’an’ın dünyasına girin” derken, bir an için hayal gücünüzü kullanın. İbrahim (as) yüz yıldan fazla yaşadı, tamam mı? Bir günde kaç saat var? 24. Bir saatte kaç dakika var? 60. Bir dakikada kaç saniye var? Peki, bu konuşma toplasanız belki 20 saniye.

Bu 20 saniyelik konuşma, İbrahim’in (as) yüz küsur yıllık hayatındaki sayısız günden sadece bir kesit. Allah bana İbrahim’in (as) hayatı hakkında pek çok şey anlatabilirdi, çünkü anlatacak yüz küsur yılı vardı. Peki bu uzun hayattan bana neyi anlatmayı seçti? Bana oradan buradan birkaç saniyeyi anlatmayı seçti. Seçtiği o saniyelerden birinde, eşi yüzüne vurup çığlık atarak sadece iki kelime söylüyor. Biliyor musunuz, Allah o kadının dünyasına girmemi istiyor. Öylece geçip gidemem, burada neler olduğunu bilmeliyim.

Zariyat Suresi’ni çalışırken bir de kısırlık üzerine araştırma yapmamız gerekmişti. Yaşlanmış ve hiç çocuğu olmamış kadınları ve onların psikolojik durumlarını incelemeli, depresyon ve kısırlık arasındaki ilişkiyi, öz imaj ve kısırlık arasındaki bağlantıyı okumalıydık. İnanılmaz şeyler öğrendik. Kısır kadınlar üzerine yazılmış psikolojik tezleri, araştırma makalelerini, sosyolojik çalışmaları ve kısırlık oranlarını inceledik.

Şu an dünyadaki kadınların yaklaşık %10’u kısır, ne kadar korkutucu bir rakam değil mi? Peki bu kadınlar neler yaşıyor? Çünkü bu kadın da aynısını yaşıyor ve İbrahim (as) ile evli. İbrahim (as) daima neslinin devamı konusunda endişeleniyor ama eşi ona bir çocuk veremiyor. Buna rağmen İbrahim (as) onu terk etmiyor ve onunla birlikte yaşlanıyor. Sizce de bunca yıl sevdiği adama, İbrahim’e (as) bir çocuk verememenin yükünü hissetmemiş midir?

Bütün o yıllar boyunca çocuğu olmuyor, artık yaşlanmış, bir ayağı çukurda. Derken melekler çıkagelip “Tebrikler, çocuğunuz olacak!” diyor. Eşi de haliyle, “Pardon ama son 90 yıldır neredeydiniz? Şimdi bana çocuk mu müjdeliyorsunuz? Bu mu güzel haber? Bu عَجُوزٌ halimdeyken mi? 25 yaşındayken, 35, 45, 55 yaşındayken bana çocuk müjdesi vermediniz. Şimdi neredeyse 95 yaşındayım ve bana bebek müjdesi vermek istiyorsunuz, öyle mi? O çocuğu nasıl dünyaya getireceğim? Nasıl emzireceğim? Ben bile zor yürüyorum, bir de bana bebeğe bakmamı söylüyorsunuz. Onca zaman çocuk sahibi olmak için çabaladım durdum, kısır kaldım, evlatsız kaldım.”

Kadın öfkeli! Neden şimdi diye öfkeli. Aklında iki soru var: عَجُوزٌ Neden şimdi demektir. عَق۪يمٌ ise neden daha önce değil. Çok hüsran içinde ve o kadar öfkeli ki meleklere bağırıp çağırıyor. Onun için inanılmaz duygusal bir an, yüzüne vurup feryat ediyor. Kur’an’daki çok çarpıcı anlardan biridir bu. Onun hissettiklerini biz de hissetmeliyiz, yaşadıklarını yaşamalıyız. Eğer Kur’an’ın dünyasına girmezsek olup biteni fark etmeden öylece geçip gideriz.

Yusuf’u görüp ellerini kesen kadınları gerçekten anlamak istiyorsanız ne yapmalısınız biliyor musunuz? Antik Mısır’a ve o umutsuz ev kadınlarının dünyasına girmelisiniz. O zamanın seçkin ailelerinin nasıl yaşadığını anlamalasınız. O kadınların nasıl partiler düzenlediklerini görmelisiniz. Nasıl giyiniyorlardı, ne yiyip ne içiyorlardı?

Sizce portakal suyu mu içiyorlardı? Bu seçkin kadınların, vali ve bürokratların milyoner eşlerinin, milyarder iş adamlarının eşlerinin böyle şık giyinip bir araya geldiklerinde oturup portakal suyu mu içtiklerini sanıyorsunuz? Sizce ne içiyorlardı? Alkol içiyorlardı, kışkırtıcı giyinmişlerdi. Ağza alınmayacak şeyler söylüyorlardı. İşte o an Yusuf (as) odaya giriverdi!

Ortam aslında oldukça berbat. Ona yaptıkları şey son derece çirkindi. Yusuf onlara yüz vermediğinde, onlar da; “Ah, o tam bir melek, şuna bak, bu tarafa bile bakmıyor. Ne kadar tatlı, ne kadar zarif bir melek! Vay canına!” Artık onunla alay etmeye, onunla oynamaya daha da hevesliydiler.

Yusuf (as) ise orada adeta cehennemden gelmiş iblisler görüyordu. Tek gördüğü buydu ve sadece kendini frenlemeye çalışıyordu. İşte Allah’ın, Yusuf’u (as) içine soktuğu durum buydu. Bu dünyaya girdiğinizde, tamamen bambaşka bir Kur’an görürsünüz. Allah sizi bazen doğada, bazen tarihte, bazen bir insanın kalbinde, bazen de bir manzaranın içinde muhteşem yerlere götürür, sizi içine çeker. Kur’an’ın o sürükleyici tecrübesi budur işte.

Bu yüzden Kur’an okurken sizden istediğim şey şu, azıcık da okusanız düşünün; Allah sizi nasıl bir dünyaya götürüyor? Sizi nasıl bir dünyanın içine çekiyor? O dünyada biraz kalın, acele etmeyin. Tıpkı Cennet’teki eşlerden ve onların bakışlarını sınırlandırmasından bahsettiğimiz gibi. Öylece geçip gitmeyin, durup bir saniye düşünün. O dünyaya girelim. Neye benziyor? Nasıl hissettiriyor? Allah neden bunu söylüyor? Buradaki mesele ne?

Merhum hocam Dr. Israr Ahmed, الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ hakkında “Bir şey itiraf etmeliyim” der. (Rahman, 58) Çünkü kendisi oldukça felsefi düşünen biriydi. Daha 25 yaşındayken modernite ve İslam üzerine tezler yazmıştı. Bu tezler bugün doktora programlarında okutuluyor. Henüz 25 yaşındaydı. Onun tezini okuduğumda kendimi aptal gibi hissetmiştim. Üstelik bunu İngilizce yazmıştı. Halbuki İngilizce onun dördüncü diliydi.

İşte bu sureyi okuduğunda, “Bir şey itiraf etmeliyim” demişti. Cennetin mükafatlarını duyduğumda, “neden Kur’an daha yüce şeylerden bahsetmiyor ki” diye düşünmüştüm. Neden bilgelikten, Allah’ın refakatinden, daha manevi şeylerden bahsetmiyor? Neden güzel kadınlardan bahsediyor? Bunlar biraz hayvani duygular değil mi? İçinde bu duyguların hala hayvani olduğuna dair bir his vardı.

Sonra Kur’an’ın o dünyasında kaldı. Bu onu rahatsız etti ama üzerine düşünmeye devam etti. Sonrasında ulaştığı sonucu anlattı. Dedi ki, dünyada sadece Allah’a itaatsizlik etmemek için kendini tutan, kendine hakim olan o kadar çok erkek var ki… Bunu yapacak imkanları ve fırsatları varken, her türlü özgürlükleri var ancak onları frenleyen tek şey Allah’ın emri. Hepsi bu.

Allah o adamlara sonsuz bir özgürlük veriyor. Kendilerini dünyada sakındıkları şeyi onlara bahşediyor. Tıpkı günahkarlara, yaptıkları cinsten bir ceza vermesi gibi. Günahkârlar dünyada oraya buraya koşturdukları için ahirette de iki şey arasında koşturup dururlar. İşte aynı şekilde, dünyada nefsini dizginleyen mümine de Cennette her şeye erişim hakkı verilir. Bu aslında Allah’ın mümin kuluyla empati kurmasıdır. Onun halinden anlamasıdır.

Ama o bu düşünceyle epey mücadele etti, değil mi? Allah’ın kelamıyla boğuştu. Üzerine kafa yordu, onunla yüzleşti ve sonra bu sonuçlara vardı. İşte dil merceğinden sonra gelen, son derece önemli bu ikinci mercek aslında Kur’an’ın dünyasına girmektir. Onun sizden girmenizi istediği o dünyaya adım atmaktır. İnanın bana, bunu yapmaya başlarsanız Kur’an ile olan ilişkiniz tamamen değişecektir.