Cennet’teki Eşler ve Evlilik
Şimdiye kadar bir yalnızlık teması vardı, bu yüzden… Bu sadece فرش kelimesiyle ilgili. Ama فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ ayetinden sonra şimdi Cennet’teki evlilikten, Cennet’teki eşlerden bahsedeceğiz.
Ki bu beni epey bir belaya sokacak. Ama bunu konuşacağız çünkü Allah bundan bahsediyor, bu yüzden size karşı dürüst olacağım ve bu konu hakkında bildiklerimi sizinle paylaşacağım.
İlginçtir ki… Bu siz hanımların hiç aklına takılan bir soru değil. New York’taki başka kadınların böyle bir sorusu var. New York’taki kadınlar, Allah’ın erkekler için eşlerden ve hurilerden bahsedip kadınlar için hiçbir şey söylememesini dert ediyorlar. Yine söylüyorum, bu New Jersey’in sorunu değil, sadece New York’un, özellikle de Long Island’ın sorunu. Bu açıklamam o kadınlar için.
Araştırma ekibim, Pakistan’da bir araya getirdiğim stajyerlerim var. Dokuzu kadın. Bu sureyi inceliyorduk ve o bölüme geldiğimizde dedim ki:
“Tamam, sizi dinlemem lazım. Neden, nasıl olur da Allah Cennet’te sizin eşlerinizden ve sizin için muadil hurilerden bahsetmiyor? Sadece erkekler için bir şeylerden bahsediyor? Bunu kadın bakış açısıyla anlamama yardım edin.”
Dokuzuna da bu soruyu yönelttim ve tam 10 dakikalık bir sessizlik oldu. Sonra fikirler dökülmeye başladı. Biri dedi ki:
“Aslında ben Cennet’te bir eş istemiyorum. Hiç eş ister miyim, bilmiyorum.”
Bir diğeri:
“Ben isterdim.”
Başka biri:
“Bilmem ki, ister miydim?”
Dokuz kişi arasında muhtemelen altı farklı görüş vardı. Dedim ki, tamam, durun şunu biraz basitleştireyim.
“Hanımlar, bana Cennet’te istediğiniz üç şeyi söyleyin. Bir, iki, üç. Sadece üç şey, en çok istediğiniz üç şey. Elde etmek istediğiniz üç şey nedir?”
Yine sessizlik oldu.
“Burada olmam sizi rahatsız mı ediyor? İsterseniz çıkayım, siz aranızda halledin.”
“Yok, hayır, ondan değil.”
Sonra biri:
“Bilmem, takı falan.”
Ardından bir başkası:
“Yoo, takı umurumda değil.”
Sonra bir başkası:
“Evlilik.”
“Belki senin için öyledir ama evlilik benim pek umurumda değil. Pek umrumda değil.”
“Sen ne istiyorsun?”
“Bilmiyorum, üzerine düşünmem lazım. Gerçekten bunu düşünmem lazım.”
İşte o an dedim ki: Görüyorsunuz değil mi, erkeklerle kadınlar arasındaki fark bu. Erkekleri alıp “Üç şey seçin” deseydiniz, zaten olay yarı yarıya çözülmüştü. Oturuyorum, yemek işi tamam. Ben tamamım, zaten istediklerim var. Genel olarak kadınların ne istediği konusunda bir karmaşa var ve tek tip bir yanıt yok.
Evet, “Ben eş istemiyorum, sadece matematik problemleri çözmek istiyorum” diyen erkekler de olabilir. Böyle insanlar da var. Tamam. Aferin sana kardeşim. Aferin sana. Ama geri kalanımızın büyük bir kısmı matematik problemi falan çözmek istemiyor. Ama kadınlar arasında gerçekten de bir çeşitlilik var. Hakikaten bir farklılık var.
Kadınlar İçin Bir Onur ve Rahmet
Allah’ın rahmetinden biri de kadınlara vereceği şeyleri çok spesifik şeylerle sınırlandırmamış olmasıdır. Bir diğer konu da bunun aslında kadınlar için bir onur olmasıdır. Çünkü düşünsenize, ya Allah kadınların da kendilerine eşlik etmeleri için böyle inanılmaz yakışıklı kocaları olacağından bahsetseydi. Tüm karakteri iffetini korumak üzerine kurulu olan mümin bir kadın, bu ayetleri okurken ne kadar utanırdı, değil mi? Bu ne kadar garip bir durum olurdu, öyle değil mi?
Dolayısıyla içlerinde böyle bir arzu olsa bile, bunun açıkça belirtilmemiş olması aslında büyük bir rahmettir. Çünkü لَا يُطَابِقُ الْفِطْرَةَ bu durum, Allah’ın kadının fıtratına yerleştirdiği hayâ duygusuyla da bağdaşmaz. Böyle bir düşünceleri olsa bile bunun dile getirilmesine gerek yok. Allah onların ne istediğini zaten biliyor. Ve bu yeterli.
وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَـه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ (Fussilet, 31) Orada canınızın çektiği her şey sizin olacak.
Eğer birisi bunu arzuluyorsa, elde edecektir. Neden söylenmesi gereksin ki? Hem açıkça yazılsaydı, bazılarına hitap edip diğerlerine etmeyebilirdi. Hatta bazıları bundan rahatsız bile olabilirdi.
“Bütün bir ömrüm koca çilesi çekerek geçti, şimdi bir koca daha mı çekeceğim!”
“Cennet asıl kocam olmadığında Cennet olur.”
Durum bu da olabilir. Allah en iyisini bilir. “Artık özgürlüğümü kazandım” gibisinden bir hissiyat da olabilir.
Erkeklerin Fıtratı ve İmtihanı
Ama şimdi asıl konuya dönecek olursak, Allah neden erkeklerin hazzı ve cennet hayatının güzelleştirilmesi için onlara tahsis edilmiş, huri adı verilen bu güzel eşlerden bahsediyor?
Allah, erkekleri kadınlardan zevk alma konusunda yoğun bir arzuyla yaratmıştır. Duygusal, fiziksel, her türlü, değil mi? Bir kadının varlığı, bir erkeğin:
“Bu kadın beni seviyor, bana saygı duyuyor, benim için deli oluyor, beni arzuluyor.”
diye hissetmesi tüm bunlar aslında bir erkeğin psikolojisinin büyük bir parçasıdır, değil mi? Bu şeylerin hasretini çeker. Kadın da çeker, ama erkek buna inanılmaz derecede hasrettir.
Bu aslında erkeklerin çıkıp hayatını kazanması, çalışıp çabalaması ve hayatta bir yerlere gelmesi için en büyük itici güçlerden biridir.
“Evlenmem lazım, kesinlikle evlenmem lazım. Bir yerlere gelmeden, kendi ayaklarımın üzerinde durmadan evlenemem. Düzenimi kurayım ki, ancak ondan sonra evlenebileyim.”
Bir erkeğin en büyük hedeflerinden biri, bir kadınla, bir eşle birlikte olabilecek donanıma ulaşmaktır.
Bir diğer konu da elbette o eski dönemlerdeki, İslamiyet öncesi Sahabe efendilerimizi düşünün. İslam gelmeden önce onlar da sıradan genç adamlardı. İlişkiler konusunda helal, haram, kız arkadaş, erkek arkadaş gibi kavramlar yoktu. Bunların hiçbiri haram kılınmamıştı.
Sonra İslam geldi ve bir sınır çizdi. Onlar hayatın o diğer yüzünü de görmüşlerdi. O yaşantıyı biliyorlardı. Aniden buna bir son verildi. Bıçak gibi kesildi. Üstelik başka bir şehre falan da taşınmamışlardı. Hâlâ aynı yerde yaşıyorlardı. Eskiden tanıdıkları o insanlar hâlâ etraflarındaydı. Anlatabiliyor muyum? Hiç de kolay bir geçiş değildi.
Biz sanıyoruz ki sahabeler bir anda melek kanatları çıkarıp kusursuzlaştılar… Hayır, olan bu değildi. Büyük bir geçiş süreci yaşamak zorundaydılar. Hayatlarında çok fazla değişiklik yapmaları gerekti. Kolay şeyler değildi. Duygusal bağları koparmak kolay değildir. Romantik bağları koparmak zordur. Fakat bunu Allah rızası için yaptılar. Bunu başardılar. Hiç kolay bir iş değil. İnsanın canını yakar.
Peki Allah ne yapıyor? Allah, kendini koruyan bu kimseleri mükafatlandırıyor. Kendini muhafaza eden, arzularını dizginleyen, nefsinin isteklerine dur diyebilenleri… Sonra da açıkça müjdeliyor: Cennette böylesine güzel eşleriniz olacak. Allah, Cennet’te isteyeceğiniz kadın tipini en ince ayrıntısına kadar tarif ediyor.
Kâsırâtü’t-Tarf: Bakışlarını Yalnızca Eşine Çevirenler
Burada tam olarak bunu söylüyor: قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ Temel betimleme budur. (Rahman, 56)
قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ ne demek biliyor musunuz? قصر kelimesi kapalı kalmak, hapsolmak anlamına gelir. قصر ayrıca kısa demektir. قصر الشعر saçını kestirmek demektir. فليس عليكم جناح أن تقصروا من الصلاة Aynı kelime kullanılıyor, قصر Namazı قصر (kasr) yaptığınızda ne anlama gelir? Namazı kısaltırsınız.
O eşin gözleri, bakışları da işte böyle “kısaltılmıştır”. Bakışları sizi geçmez, başkasına kaymaz. Yalnızca size odaklıdır. Onun bütün dünyası sizsiniz. Evreninin merkezi sizsiniz.
Ama Alûsi bunu tersinden de ele almış. Müthiş bir tespit. O, gözlerinizin onu aşıp başka birine bakamayacağı türden biridir, diyor. Aslında o sizin için قاصرات الطرف konumundadır. Onu gördüğünüz an şöyle dersiniz:
“Başka bir şey görmeme gerek yok. Ne meyvesi, ne şelalesi, kadeh sizde kalsın…”
İşte قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ budur. Birbirlerine adeta takıntılıdırlar. Tamamen birbirlerinin delisidirler. İşte قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ bu anlamı içinde barındırır.
Eşler arasındaki bu güzel ilişkinin böylesine betimlenmesi, aslında Cennet’in o büyük mükafatlarından birinin tarifidir. Biliyorsunuz, bu dünyada birine deli gibi aşık olabilirsiniz ama bu duygu çoğu zaman karşılıklı olmaz, değil mi? Siz onların tüm dikkatini istersiniz, onlar size yüzde birini lütfeder. Veyahut da:
“Bu kadar yapışkan olma, bu kadar ilgi arsızı olma. Neden sürekli bana mesaj atıyorsun? Biraz nefes almama izin ver.”
Bu ilişki türü, birbirlerine hiç mesafe koymamaktan son derece mutlu oldukları ve birbirleriyle tamamlanmanın neşesini buldukları bir ilişkidir. İşte قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ budur. قاصرات kelimesinin isim formunda olması, bu takıntının, bu romantik tutkunun karşılıklı ve kalıcı olduğunu gösterir. Birbirleriyle olmaktan tarifsiz bir mutluluk duyarlar.
Bu aslında Adem’in (as) kıssasının 2.0 versiyonu gibidir. Adem yaratıldığında yalnızdı. Allah onun için kimi yarattı? Havva’yı, selam üzerine olsun. O’nun قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙı buydu. Şimdi ise her birimize Cennet’te kendi Havva’mız bahşediliyor. قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ fikrinin özü budur.
Kadınların Cennet’teki Durumu
Gelelim Brooklynli kadınlardan gelen şu soruya. Bu sefer Long Island değil.
“Eğer erkekler hurileri alacaksa peki ben ne olacağım? Kocamın hurileri olacaksa ben ne yapacağım? Ben nereye gideceğim? Onun hurileri varsa, ben orada fazlalık mıyım? Gözü ondan başkasını bile görmüyorsa… Teşekkürler ayet… Ben ne yapacağım o zaman?”
Bu soruya cevabım sizi tatmin etmeyebilir, ama metinden anladığım kadarıyla verebileceğim en iyi cevap budur.
- Allah (svt) Cennet’te bize arzuladığımız her şeyi verecektir.
- Cennet’te duygusal durumlarımız şimdiki gibi olmayacak.
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ (Hicr, 47).
Kötü hisler, güvensizlikle, sahiplenmeyle, kıskançlıkla ilgili herhangi bir şey, bu tür hisler bugünkü gibi olmayacak.
Geçenlerde bir kadınla tanıştım, bana dedi ki:
“Kocamın Cennet’e gitmesi konusunda çok endişeliyim. O gerçekten iyi bir insan. Çok iyi bir adam. Çokça sadaka veriyor. Çok iyi işler yapıyor. Bana öyle geliyor ki, Allah ona o kadar çok eş verecek ki, artık o benim olmayacak. Bu beni kaygılandırıyor. Onu çok seviyorum. Onsuz yapamam. Allah onu benden alacak ve araya bütün o diğer kadınları koyacak.”
O da bana hep diyor ki:
“Hayır, hayır, hayır, Cennet’te sadece seni isteyeceğim. Sen benim bir numaram olacaksın, tek eşim sen olacaksın. Diğerlerinin hepsini geri çevireceğim.”
Durum böyle de olabilir. Gerçekten de olabilir. Sırf huriler var diye mutlaka onları tercih edeceksiniz diye bir kural yok.
Cennet tasvirlerinin, örneğin meyvelerin herkese hitap ettiğini düşünmüyorum. Herkes meyve sever mi? Hayır. Herkes yüzmeyi sever mi? Peki ya şelaleleri, ağaçları? Hayır. Ağaçlar ve şelalelerle ilgili bir tasvir var ve bu birçoğuna hitap ediyor. Hatta belki de çoğunluğa hitap ediyor.
Fakat Allah, istisnasız herkese hitap eden bir Cennet mi tasvir ediyor? Hayır. Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz? Allah genel bir tasvir yapıyor. Allah teker teker her bir bireye özel bir tasvir sunmuyor.
Bu yüzden bireysel olaylar endişeye mahal vermemeli; bunu görüp:
“İyi de benim istediğim bu değil ki. Ben başka bir şey istiyorum.”
dememeliler. Peki ya sizin istedikleriniz? Eğer sizin her bir bireysel tercihinizin Kur’an’da tek tek sayılması gerekseydi, matematik problemleri çözen insanlarla ilgili ayetleri de okumak zorunda kalırdık. Ben pek öyle bir şey okumak istemezdim doğrusu. O yüzden neden bireylere özel detaylara inilmediğini anlıyorsunuzdur. Herkesi kapsayan genel bir ifadenin bulunması gerekiyordu.
Nedir o ifade? وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَـه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ (Fussilet, 31)
Orada nefislerinizin arzuladığı her şey var ve orada istediğiniz her yeni şey de sizin olacak. Hatta sonradan isteyecekleriniz bile. Cennet’e girdiğinizde hayal gücünüzün ufku genişler.
“Bunu isteyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama şimdi istiyorum.”
dersiniz. Tamam, sadece isteyin. Yalnızca isteyin. وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ Bu bir müminin yüreğine su serpmek için yeterli bir cevaptır.
Bakın ilk kelimeler مُتَّكِئِين idi. Yaslanmış, rahatlamış bir haldeler. Hiçbir endişe olmayacak. Kimse haksızlığa uğramayacak. Fakat yine de قَاسِرَاتُ الطَّرْفِ gibi harikulade bir tasvir sunulmuş ve لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ denilmiştir. Hiçbir cin ya da insan onlara daha önce dokunmamıştır.
Buradan bazı alimler şu çıkarımı yapmışlardır: Belki de cinlerin Cennet’te kendi eşleri olacak veya en azından eşleri olacak. Cinlerin eşine daha önce hiçbir cin dokunmamış olacak. İnsanların eşine de daha önce hiçbir insan dokunmamış olacak. Ayrıca bu, o eşlere daha önce şeytanın hiç fısıldamadığı anlamına da gelebilir. Daha önce hiçbir cin onlara bulaşmamıştır, öyle değil mi?
Ancak bu, daha derin bir gerçekliğe de işaret eder. Elbette boşanıp yeniden evlenen insanlar var. Daha önce hayatlarında başkaları olmuş, değil mi? Bunun üzerine bazı alimler, “Öyleyse bunlar insan olmamalı” demeye başlamıştır. Çünkü insanların hayatına daha önce başkaları girmiştir. Pek çoğunun girmiştir hem de. Ama burada hiç kimseyle birlikte olmayan, hiç dokunulmamış, kimseyle bir yakınlık kurmamış kişilerden bahsediliyor. Dolayısıyla, bu yeni ve özel olarak yaratılmış bir varlıktır.
Bu konu hakkında dile getirmek istediğim son yoruma gelince, İslam tarihi boyunca bunun bir sorun teşkil ettiğini pek sanmıyorum. Fakat öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, başta cinsiyetler arası adaletsizlikler olmak üzere, kendi yaptığımız adaletsizliklerin tüm faturasını dine kesiyoruz. Sonra da:
“Aaa, bu kadını aşağılıyor çünkü bu kadınlar sadece erkekler için birer nesne olarak görülüyor; Cennet’teki bu erkeğin her hayalini karşılamak üzere bu قَاسِرَاتُ الطَّرْفِ olarak tasarlanmışlar. Bu kadını nesneleştirmektir.”
deniyor.
Aslında evet, bu özel varlık gerçekten erkeğin arzusu için yaratılmış olabilir, ama mümin bir kadın asla bir obje değildir. O bir inanan, bir mümindir. Ve o Cennet’e bir erkeğin arzularını tatmin etmek için konulmamıştır. Bu yüzden bu mevzudan tamamen ayrı tutulmuştur ve bence burada mümin kadınların onurlandırılması da söz konusudur. Zira kendi kararlarını verme özgürlükleri ellerindedir ve yine:
“Dünyada kocanın hakimiyeti altındaydın, en iyi eş olmak zorundaydın, şunları şunları yapmak mecburiyetindeydin, şimdi öteki hayatta da yine aynı şeyleri yapmaya mecbursun.”
gibi bir kalıbın içine sokulmamışlardır. Hayır, kararları siz kendiniz alacaksınız. Seçimlerinizi siz yapacaksınız.
Lakin bunun erkekler için harfiyen tarif edilmesi, aslında Allah’ın erkeği yarattığı fıtrata tam olarak uymaktadır. Allah, bir erkeğin içine en büyük tutku olarak kadın arzusunu koymuştur. Onlar da bu arzularını tatmin edebilmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu dürtüye yenik düşmemek içinse, ömür boyu kendilerini kontrol altında tutmak zorundadırlar. Ortada bir cezbedicilik olmadığından değil, bu Allah’ın onların fıtratına yerleştirdiği bir şeydir ve bununla mücadele etmeleri gerekir. Bu dürtüyle savaşmak zorundadırlar. Gözlerini sürekli öne eğip haramdan sakınmalıdırlar.
Bu erkek için zor bir şey olmasaydı Allah bunu erkeklere emretmezdi. Yoksa:
“Mutlu bir evliliğin var, artık bakışlarını kaçırmana gerek yok. Sen zaten haramı geride bıraktın. Bir sorun yok. Eşine deliler gibi aşıksın. O yüzden senin için artık bir tehlike kalmadı. Bunu dert etme.”
derdi. Oysa böyle demiyor, değil mi? Çünkü o şehvet, o vesvese, o arzu, insan doğasının içine kazınmıştır. Fizyolojimizde var. Onu oraya Allah koymuştur. Erkeklere, bu arzuyu sadece helal yöne yönlendirmelerini emretmiştir. Bunca zaman o dürtüyü kontrol edenleri de mükafatlandırmaktadır.
وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ Kendilerine dur dediler. (Naziat, 40)
Bu arzunun serbest bırakıldığı yer olan Cennet’te Allah “İşte mükafatınız” der.
Ben bu ayeti okuduğumda kim ile empati yapıyorum biliyor musunuz? Hiç evlenmemiş 18, 20 yaşlarındaki genç sahabeleri düşünüyorum. Ya da evlenip eşiyle sadece bir gün kalıp sonra savaşa giderek şehit düşenleri. Öyle değil mi? Bazıları hiç evlenemedi. Bazılarının hiç durumu elvermedi. Evlenmek istememişler midir sizce? Ömürleri boyunca şöyle düşünmüş olabilirler:
“Kimse beni yeterli görmüyor. Kimse yeterince zengin olduğumu düşünmüyor. Kimse benim yeterince yakışıklı olduğumu düşünmüyor. Kimse bana değer vermiyor.”
Bu yetersizlik hissi ile yaşayan pek çok erkek var; hep yeterince iyi olmadıklarını düşünerek yaşarlar. İstedikleri kişiyi elde edemeyeceklerini, kimsenin kendilerinden hoşlanmayacağını, sevilmeye değer olmadıklarını düşünürler. Allah onlara şimdi der ki:
“İşte sana senin için deli olan, seni seven ve senin de çok seveceğin biri.”
Bu salt fiziksel veya cinsel bir arzu değil, aslında bu dünyada yoksunluk çeken erkekler için bu sözlerle temin edilen duygusal bir ihtiyaçtır.
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
Yakut ve Mercan: Zamansız Hazine
كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ (Rahman, 58)
Onlar adeta yakut ve mercan gibidirler. Yakut kıymetli bir taştır. Aslen Farsça bir kelimedir. Değerli, çok renkli taşlardır. Kırmızı yakut veya benzeri bir değerli taş da olabilir. Mercanı zaten konuşmuştuk. Mercan neydi, hatırlayan var mı? Mercan taşları.
Dolayısıyla o eşler kıymetli taşlara benzetilmiştir. Farklı renklerdeki değerli taşlar. Bir eşin renkli değerli taşlara benzetilmesi ne demek?
Öncelikle, bu dünyadaki mercandan zaten bahsedilmişti, değil mi? Zamanı aşan hazine olarak. Şimdi de Cennet’teki eş zamanın ötesinde bir hazine olarak nitelendiriliyor. Yakut ise sahip olduğu değeri asla yitirmeyen, sonsuz değere sahip bir şeyi ifade ediyor. İşte Allah bu dünyada elde edemeyeceğimiz bir şeyi tarif ediyor.
Adem’den (as) beri insanlar anne babanız gibi, birbirleriyle bir ömür boyu evli kalabilirler. Fakat evlendikleri o ilk hafta belki aralarında bu قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ durumu vardı. O ilk ayda قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ hissini yaşadılar. Ama şimdi kahvaltı sofrasında nasıl bir konuşma yaptıklarını biliyorsunuz. Artık torun torba sahibi oldular sonuçta. Artık yaşlandılar. Birbirleriyle nasıl konuştuklarını biliyorsunuz.
“Yumurta yaptım.”
“Sana yumurta yapma demedim mi ben!”
“İyi de yaptım artık, o yumurtayı yiyeceksin!”
Bu kulağa pek de قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ gibi gelmiyor değil mi? İlişkide zamanla çürüyüp eskiyen bir şeyler var. “İlişki olgunlaştı” diyebilirsiniz… Ama bunun adı eskimedir. İlişkinin yıpranmasıdır.
Bazen çiftler sorun yaşar ve aile terapistine giderler, değil mi? Terapist de der ki:
“Peki, mutlu olduğunuz o ilk zamanları hatırlayabiliyor musunuz?”
Bazen ne kafa karıştırıcıdır biliyor musunuz? Adamın mutluluk diye hatırladığı şey ile kadının hatırladığı şey birbirinden tamamen farklıdır. Derler ki:
“Evet hatırlıyorum…”
“O gün mutlu muydun ya!”
Anlayacağınız üzere, o birbiriniz için delirdiğiniz zamanları hatırlamak zorundasınızdır çünkü ilişkiniz ilk zamanki gibi kalmaz.
İnsanlar aşık olurlar. Sonra da o aşk tükenir gider. Durumlar değişir. Kavgalar, tartışmalar yaşanır. Arta kalan bazı tortular olur. İzi kalan yaralar vardır. Akıldan çıkmayan sözler vardır, değil mi? Karşılanmayan beklentiler… Belki dile getirilemeyen şeyler, iletişim problemleri. Tüm bunlar çiftler arasında yaşanır. Bunlar ilişkiye ağır bedeller ödetir.
Bir ilişkiyi sürdürebilmek büyük bir çaba ve fedakarlık gerektirir. Fakat o Cennet ilişkisi dünyada idrak edemeyeceğimiz şekilde çabasızdır. Hiçbir zahmet gerektirmez. Aradaki değer… Eşiniz sizin için değerini zamansız taşlar, eskimeyen hazineler gibi, her zaman koruyacaktır. Bir hazine asla değerini kaybetmez. Değerini korur, hatta değerine değer katar. Öyle değil mi? Onlara olan bakış açınız, onlara karşı hisleriniz asla değişmez. Aslında her zaman aynı kalacaktır.
Dünyadaki Evlilikler İçin Bir İpucu
Belki de Allah burada bize, bu dünyada elimizden gelen en iyi çabayı gösterirsek evliliğin aslında nasıl olacağına dair bir ipucu vermektedir. İlişkiyi zamansız kılmak ve bu قَاسِرَاتُ الطَّرْفِ hedefine ulaşmak için çaba göstermemiz gerektiğini söylüyordur.
Bu bilhassa günümüzde çok zordur. Çünkü gözleri haramdan sakınmak ya da sadece etkilenmeniz gereken kişiyi gözünüzün görmesi sosyal medyada neredeyse imkansız hale geldi, değil mi? Özel mesajlar, TikTok videoları arasında gezinmek, Instagram falan derken… Artık ortada قَاسِرَاتُ الطَّرْفِ falan kalmadı.
Herkesin karşısına haddinden fazla seçenek çıkıyor ve gözlerini dikip bakabilecekleri sayısız yakışıklı adam ve güzel kadın var.
“Aman Allah’ım, kocamdan çok daha özgüvenli! Kocamdan kat kat yakışıklı, kocamdan çok daha varlıklı. Çok daha şöyle, çok daha böyle. Bu kadın çok güzel. Neden onun gibi birini bulmadım ki sanki?”
İşte tüm bu düşünceler durmadan insanın içini kemiriyor; hep bir kıyas, kıyas, kıyas. Siz her ne kadar fiziksel, sosyal ve resmi olarak yalnızca eşinize ait olsanız da, gözler sakınılmadığı için aklınız her yere kayıyor. Gözlere sınır konulmadığı için.
Geçenlerde bir adamla tanıştım. Bana o kadar derin bir şey söyledi ki, bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Bunun herkes için son derece faydalı olacağını düşünüyorum. Bu kişi kariyerinde oldukça başarılı, aynı zamanda da meşhur ve popüler falan birisiydi. İslam’la müşerref olmadan önce istediği hayatı yaşamıştı. Pek çok kadınla beraber olmuştu ve bunun gibi birçok şey. Sonra hidayete eriyor, Allah’a dönüyor, evleniyor, yuva kuruyor. Başlarda o şatafatlı hayata, hala gelip kendisiyle konuşan hayranlarına, kadınlara ve bunun gibi şeylere pek aldırış etmemiş. Üzerinde fazla düşünmemiş.
Sonra biraz Kur’an çalışmaya başlamış ve gözleri haramdan sakınma kavramına denk gelmiş. O dönem evliliğinde de sorunlar yaşadığını fark etmiş. Eşini artık çekici bulmamaya başlamış. Daha önce onun için çıldırmasına rağmen, onu artık çekici bulmuyormuş. Karısı gözünde artık yakut ve mercan değilmiş. Ona karşı artık bir قَاسِرَاتُ الطَّرْفِ durumu kalmamış. Başka kadınları daha çekici bulmaya başlamış. Başka kadınları daha göz alıcı buluyormuş. İçinde bastırılmış şöyle bir his varmış:
“Sanki kafese kapatılmış gibiyim. Daha iyisine sahip olabilirdim. Daha güzel biriyle olabilirdim. Neden bu insana mahkum oldum ki?”
Bu tarz düşünceler varmış kafasında. Sonra kendini koruma pratiği yapmaya karar vermiş. Kadınlarla baş başa sohbetlere son vermiş. Sırf bakmak için birine bakmaya son vermiş. Zorunlu olmadıkça, sadece işle ilgili konularla kısıtlamış kendini.
“Bunu sadece altı ay deneyeceğim.”
diye karar vermiş. Kendine altı ay mühlet vermiş çünkü bunu sanki nefesini tutmak gibi bir şey olarak görüyormuş.
“Sonsuza dek yapamam ama elimden geleni yapacağım.”
demiş. Sonra bana dedi ki:
“Hayatımda hiçbir zaman endişelerimden bu kadar arınmamıştım. Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Karıma hiç bu kadar bağlanmamıştım. Ailemle hiç bu kadar huzurlu olmamıştım. Eskiden sadece bir partiye gidersem, arkadaşlarımla dışarı çıkarsam, sosyalleşip güzel kadınlar görürsem iyi hissedip rahatlayabileceğimi düşünürdüm. Şimdiyse, biraz güzel vakit geçirmek istediğimde, sadece eve gidip karımla ve çocuklarımla zaman geçirmek istiyorum.”
Dedim ki, bu gerçekten devrim niteliğinde bir şey çünkü artık nadir bulunan bir erdem. Peki, onun sırrı neydi? Kendini nasıl yeniden keşfetti? Cidden “beynimi yeniden programladım” diye tarif etti.
“Artık zevki sadece ailemde bulacak şekilde yeniden programlanmış hissediyorum. Ailem bana sorumluluk ve yük gibi gelmiyor, ‘galiba onlara mahkumum’ gibi hissetmiyorum.”
diyor. O adam artık hapsolmuş hissetmiyordu. Gerçekten de ailesinde bir neşe ve sevinç buluyor. Bu çok ciddi bir mesele arkadaşlar.
Evlilikte İletişim ve Dürüstlük
Şu an özellikle erkeklere sesleniyorum. Çok iyi biliyorum ki, Müslüman erkeklerin kendi hissettiklerini rahatça konuşabilecekleri güvenli bir alanları yok. Bunu biliyorum. O yüzden şimdi size, belki de (siz hanımların) duymak istemeyeceğiniz bazı şeyler söyleyeceğim.
Eğer ailenizde o neşeyi bulamayışınızı düzeltmezseniz ve bunu içinizde tutmaya devam ederseniz ve eşinizle olan ilişkiniz giderek daha da karanlık bir hal alırsa evliliği sadece gerektiği için, mecbur olduğunuz için sürdürmeye devam ederseniz; ama hiçbir samimi neşe kalmazsa, aranızda hakiki bir sevgi kalmazsa, eğer “Bak, hissetmem gereken bir şeyi hissetmiyorum. Bunun için bir şey yapmam lazım” demeye korkarsanız, eğer yardım istemezseniz, o zaman kendi hayatınızı, onun hayatını ve çocuklarınızın hayatını mahvedersiniz. Yardım almalısınız.
Umuyorum ki size en iyi yardımı dokunacak kişi yine kendi eşinizdir. Fakat mesele şu ki, yardım için eşiniz size geldiğinde (hanımlara) ona:
“Ne dedin sen? Anlamadım ne dedin? Mutlu değil misin? Mutlu olmaması gereken biri varsa o da benim! Sahip olduklarına şükretmelisin, çok nankörsün, çok şöylesin…”
diyerek meseleyi çarpıtırsanız. Sonra da onu suçlayıp susturursunuz ve o da:
“Duygularımı ifade ettiğim için özür dilerim. Öfkene göre hislerimi yeniden dizayn edeceğim ki, bir daha bu rahatsız edici sözleri asla duymak zorunda kalmayasın.”
der.
Onu tepkinizle böyle susturabilirsiniz, ya da şöyle diyebilirsiniz:
“Biliyor musun, ben de aynı şekilde hissediyorum. Sanki bu evlilikte hiç neşe kalmadı, bunun için bir şey yapmamız lazım.”
Savunmacı olmayan, dürüst, evlilikteki neşeyi yeniden kazanmak üzerine tüm kalbinizi açacağınız bir sohbet yapabilirsiniz. Çünkü eğer evliliğinizde neşe, bir sevinç, bir tatmin ve mutluluk yoksa, o zaman ikiniz de şeytanın oyun alanındasınız demektir. Garanti veriyorum. Öyle belkisi falan yok, kesinlikle şeytanın oyun sahasındasınız. Böylece gelecek Müslüman nesilleri mahvediyorsunuz. Bu sizin de ötenizde bir sorumluluk.
Eşinizle bu konuşmayı yapabilecek kadar cesur ve samimi olmalısınız. Bu kesinlikle temel ve çok elzemdir. Bu bir Cennet neşesidir. Ancak bir Cennet neşesi de… Allah’ın Cennet hakkında anlattığı her şey, insanların ne zaman istediği şeylerdir? Burada. Bunu bu dünyada isterler.
Bu dünyada Cennetin tadına en yakın şey iyi bir eştir. Sadece günde beş vakit namaz kılan bir eştir demiyorum. Çünkü günde on iki defa namaz kılıp yine de korkunç bir eş olabilirsiniz. Ama eşiniz ve sizin aranızda başka bir şey vardır. Kocanın karısına, karının kocasına karşı hissi. Bu ayrı bir meseledir. Tamamen apayrı bir mesele. Bunu elinizden geldiğince, bir dereceye kadar قَاسِرَاتُ الطَّرْفِ haline getirmelisiniz. Sizin gözleriniz ona, onunkiler de size kilitlenmeli.
Size çok samimi bir şeyler söyleyeceğim. Bunun olmasını engelleyen şey ne peki? Biriyle evlendiğinizde tabii ki onu güzel bulursunuz. Tabii ki onu çekici bulursunuz. Fakat birini asıl itici şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Sözleridir, davranışlarıdır, tavrıdır, beden dilidir. Ya da sarf edip hiçbir zaman telafi etmedikleri o kırıcı laflardır.
Sözlerini geri alırken bile durumu düzeltmeden evvel çok daha kötü hale getirirler. Bazı insanlar vardır, ona gidip “Bu beni gerçekten çok kırdı” dediğinizde bir an durur ve sonra “Öyle mi?” derler. Sonra da on kat daha incitici bir şey söylerler. En sonunda özür dilerler. İşleri düzeltmeden önce çok daha kötü hale getirme huyları vardır. Bu kendi kendilerine zarar veren bir savunma mekanizmasıdır. Bu tıpkı birine yumruk atıp, sonra da “Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim” demeye benzer. Bir dahaki sefere tekrar yumruk atıp “Tamam, tamam, özür dilerim, özür dilerim” demektir.
Sürekli yumruk yiyen o kişi zamanla ne hisseder? Sizce size karşı hep aynı şeyleri mi hisseder? Sizce o zaman sizin yanınızda olmaktan zevk alır mı? Bu arada, bunu ister koca yapsın ister kadın, her ikisi için de geçerlidir. Yanınızda olmak istediklerini mi sanıyorsunuz? Sizinle olmaktan zerre kadar zevk almazlar. Sırf mecbur oldukları için yanınızdadırlar, bunu istedikleri için değil. İşte o “mecbur olmak” durumu “isteyerek olmaya” dönüşene dek başımız dertte demektir. Bu büyük bir derttir.
Allah burada bize bu hayatta ne olması gerektiğine dair çok ciddi ipuçları veriyor. Kur’an’da asıl dikkat çekici olan, Allah’ın sağlıklı bir evliliğin nasıl kurulacağından bahsetmemiş olmasıdır. Biliyor muydunuz? Bahsetmiyor. Rum Suresi’nde sadece bir ayette evliliğin amacını verir. O kadar. “Sorun yaşadığınızda şunu yapmalısınız” ya da “evliliğinizi böyle kurtarırsınız” gibi şeyler yoktur. Hayır. Boşanma üzerine koskoca bir sure ve ardından Bakara’da boşanma ile ilgili beş sayfa vardır, ama sağlıklı bir evlilik üzerine uzun uzun dersler yoktur.
Nedenini biliyor musunuz? Çünkü Allah bizi bunu çözebilecek kapasitede yarattı. Kendi kendinize çözebileceğiniz hiçbir şey için Allah emir vermez. Der ki, وَقُولُوا قَوْلاً سَد۪يداًۙ يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ (Ahzab, 70-71) O bunu bir ilke olarak belirlemiştir. Doğru olanı söyleyin. Dürüst olun. Allah durumunuzu düzeltecektir. Allah’ın kuralı budur.
Eğer bu kuralı uygularsanız var ya… Kaç kere kalbinizdeki şeyleri eşinize söylemek isteyip de söyleyemediniz? Kaç defa kalbinizde bir şey oldu da, “Yok, bunu söylemek güvenli değil, söylemeyeyim” dediniz? Bunu içinizde biriktirdikçe bir öfkeye, yakut ve mercandan çok uzak bir şeye dönüşecek, öyle değil mi? O dürüstlük kalmadığında artık her şey size eskisinden daha parlak gelir. Elinizde olandan başka her şey gözünüze daha bir güzel görünür. Hem koca hem de kadın için geçerlidir bu. Sonra da bunun çocuklara verdiği zararı bir düşünün.
Allah bize en güçlü evlilikleri, en güzel evlilikleri, korkularımızı ve endişelerimizi, bizi rahatsız eden şeyleri ve kendi bakış açımızla evliliği güzelleştirecek şeyleri dile getirebileceğimiz en içten ve dürüst evlilikleri nasip etsin. Dua ediyorum ki Allah o konuşmayı yapma cesaretini bize versin; böylece Cennet’te bizi nelerin beklediğine dair bir kesiti burada, bu dünyada tadabilelim.
Sahiplenme Hissi ve Cennet’teki Duygular
Bu konudaki son sözüm de sahiplenme hissiyle ilgili olacak. Allah fıtratımıza bir sahiplenme arzusu yerleştirmiştir. Fakat bu sahiplenmeyi, mülkiyet duygusuyla karıştırmayın. Sahiplenme geçicidir. Örneğin bir anne çocuğuna karşı çok sahiplenicidir, evet mi hayır mı? Evet, ama hesap gününde çocuğuna ne yapacak? Biliyorsunuz, değil mi? Çocuğunu terk edecek. Bunu biliyorsunuz, öyle değil mi? كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ (Hac, 2)
Peki Allah bize burada ne anlatıyor? İçimizdeki bu çok güçlü hisler aslında bizim bu dünyamızla, bu gezegenimizle sınırlı. Önümüzde başka bir yaşam var ve orada bu dünyadaki sahiplenme hissi ve bu dünyadaki güçlü duyguların pek çoğu çok daha olgun ve çok daha güzel bir hale evrilecek. İçinde hiçbir güvensizlik duygusu barındırmayacak. İçinde endişe ve korku olmayacak.
Bütün bu olumsuzluklar, tüm o olumsuz hisler, غِلّ (kin/nefret/kıskançlık) kelimesinde toplanabilir.
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ (Hicr, 47)
Göğüslerinde ne kadar olumsuz his, ne kadar kötü duygu varsa hepsini söküp atacağız. Diriltildiğimizde ya da Cennet’e konulduğumuzda duygusal anlamda yepyeni bir varlığa dönüşeceğiz. O yüzden, burada olan biteni alıp da Cennet’e taşımayın. Orası yepyeni bir hayattır; neşe ve sevinçle bezenmiş hem erkekler hem de kadınlar için kalıcı bir saadetle tanımlanmış yeni bir alemdir.