Herkese tekrardan selamun aleyküm ve rahmetullahi teala ve berakatuh.
Bu derste 12. ayete kadar gelmeye çalışacağız, ümidim bu yönde. İlk dört ayetle ilgili notlarımı gözden geçirirken fark ettim ki üzerinde durmadığımız birkaç önemli husus kalmış. En azından kısaca değinmemiz gereken şeyler. O yüzden önce bunları konuşup sonra surenin bir sonraki bölümüne geçeceğim.
İnsan Kelimesinin Kökeni ve Anlamı
Bahsetmediğim şeylerden biri, Allah üçüncü ayette خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ (insanı yarattı) diyor. İnsan kelimesi الْإِنسَانِ’dir ve Arapçada bu kelimenin iki kökeni olduğu öne sürülür: النسيان ve الأُنس.
النسيان unutkanlık demektir; yani insan doğası gereği unutkandır. Arapçada insan kelimesinin anlamlarından biri budur. İnsanın diğer boyutu ise الْوَحْشِ (vahşet) kelimesinin zıddı olan الْأُنسِ’tir. أُنسِ; sevgi, şefkat, empati, nezaket demektir. Bunlar, insanların diğer tüm türlerden daha fazla taşıdığı duygulardır.
Diğer türler de yer yer şefkat ve merhamet gösterebilir. YouTube’da aslanın geyiğe yardım ettiği videolar gördüm. Yani bunlar olabiliyor. Ama bu, gidip bir aslanın yanına yaklaşabileceğiniz ve “Hey, senin de şefkat gösterebildiğini gördüm” diyebileceğiniz anlamına gelmez. O bir istisnadır, kaideyi bozmaz, değil mi? Ama insanoğlu, birbirine karşı, diğer hayvanlara karşı, bitkilere karşı olağanüstü bir şefkat kapasitesine sahiptir. Hatta hiç tanımadığımız insanlara karşı bile.
Yani içimizde bu duygular var ve aynı zamanda şefkati hissetmeye dair olağanüstü bir ihtiyacımız da var. Diğer bütün türlerin yeme, içme, barınma gibi temel ihtiyaçları vardır. İnsanlar sevilmek de isterler. Takdir edilmek isterler. Duyulmak ve anlaşılmak isterler. Bizde bu duygusal bileşen vardır, bu bizim için devasa bir ihtiyaç olabilir. Diğer tüm ihtiyaçlarınız karşılansa bile, eğer kimsenin sizi sevmediğini veya kimsenin sizi umursamadığını hissederseniz, çok perişan bir hayat yaşayabilirsiniz. Hayatın anlamsız olduğunu hissedebilirsiniz.
İşte أُنسِ’ün anlamı budur. Bunu belirtmek önemliydi çünkü Allah, Kur’an’ı öğrettiğini söylediğinde; doğasında çokça unutkanlık barındıran, aynı zamanda sevme kapasitesi ve sevgi görme arzusu olan bir varlığa öğrettiğini ifade ediyor. Bu iki hususu da göz önünde bulundurursak, bizi bu durumda öğretmenimiz olan Allah’dan daha iyi anlayan ve bilen kimse yoktur. O, bize Kur’an’ı tüm bunları göz önünde bulundurarak indirdi.
Zor Öğrencilerle Başa Çıkmak
Bugünkü konuları bunun üzerine inşa edeceğiz. Aslında Allah (ac) bizim kim olduğumuzu biliyor, anlıyor ve bizi tanımasına binaen Kur’an’ı öğretiyor.
Arapça bir not düşmüştüm: التعامل مع الطالب الجاهد. Bu, yıllar önce bu sureyi anlatırken bahsettiğim bir şeydi ama daha önceki derste anlatamamıştım. O yüzden şimdi bundan bahsedeceğim.
Öğretmenlik konusunda biraz tecrübem var. Sınıf ortamı başkadır. Sınıfta öğretmen çarpma işlemini öğretir, sonra biri çıkar “Anlamadım” der, bir başkası dersi dinlemez, öğretmen ödev verir, sonra ödevi kontrol eder; yani öğretmen ve öğrenci arasında sürekli bir etkileşim, bir diyalog vardır, değil mi?
Sınıfta farklı öğrenci tipleri olur. Gerçekten öğrenmek isteyenler vardır. Çok isteklidirler. Öğretmeni gururlandırmak isterler falan. Bir de orada zorla tutulan öğrenciler vardır. Sistem böyle işte. Ne yapacaksın? Annem babam beni buraya bıraktı. Hani şu hapishaneye… pardon, Pazar okuluna giden çocuklar gibi. Orada olmak istemezler. Mecbur oldukları için oradadırlar. Bunu yüz ifadelerinden anlarsınız. تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ (Onları simalarından tanırsın) misali, orada olmak istemediklerini bilirsiniz.
Bir de baş belaları vardır. Baş belası öğrenciler soru sorarlar ama sordukları sorunun saçma bir soru olduğunu da bilirler. Sorularının amacının öğretmeni konudan saptırmak olduğunu da bal gibi bilirler. Anlasalar bile anlamıyormuş gibi davranmaya devam ederler. Öğretmen konuyu çok güzel açıklasa bile, “Anlamadım” derler. Öğretmen de, “Tamam, sana tekrar anlatayım” der. Tekrar anlatır. Onlar yine, “Yok, anlamadım” derler. Artık tek amaçları öğretmeni uğraştırıp eğlenmektir.
Eğer tecrübeli bir öğretmenseniz, hangi öğrencinin tembel olduğunu bilirsiniz. Ayrıca hangi öğrencilerin sizinle oynayan, kafa bulan troller olduğunu da bilirsiniz. Bu tür öğrencilerin sorularını sürekli cevaplayıp durmazsınız. Onlarla farklı bir şekilde başa çıkmanız gerekir. “Ders çıkışı yanıma gel. Neden müdürün yanına gitmiyorsun? Senin sorularının tüm cevapları onda var.” Yani bazı çocuklarla baş etmenin başka yolları vardır.
Mekke Dönemi ve İlahi Rahmet
Şimdi, Allah elçisini (sav) göndermeyi diledi. Meşhur bir hadiste Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur:
إِنِّي بُعِثْتُ مُعَلِّمًا – Ben bir öğretmen olarak gönderildim.
Allah, Resulullah’a (sav) öğreten Cebrail’e (as) öğreten nihai öğretmendir. Allah’ın Resulü de (sav), Mekke halkına öğretmenlik yaparak yaklaşık 13 yıl geçirecektir. Mekke’de farklı türde öğrenciler vardır. Dinlemek, öğrenmek isteyen öğrenciler var; bir de onun yaptığı her şeyle dalga geçecek öğrenciler var. Sorun çıkaracaklar. Ama Peygamber’e (asm) hakaret ettiklerinde, aslında kiminle dalga geçiyorlar? Aslında kiminle oyun oynuyorlar?
Allah ile oyun oynuyorlar. Allah, onların kendisiyle oyun oynadığını bile bile, Kur’an’da ne yapıyor? İşte bu O’nun olağanüstü rahmetidir. Diğer kavimler böyle oyunlar oynadıklarında yok edilip gittiler. Bu, önceki surede anlatılıyor. Peki bu ümmete Allah ne yapıyor? Onlara aynı şeyi farklı bir yolla açıklıyor. Sonra başka bir yolla. Sonra bambaşka bir yolla. Aynı düşünce tekrar tekrar farklı şekillerde izah ediliyor.
وَكَذَلِكَ نُصَرِّفُ الْآيَاتِ (En’am 105) – Ayetleri, öğretileri, vahiyleri işte böyle evirip çeviriyoruz.
Belki bu anlatım kafana yatmadıysa, şu yatar, ya da bu, ya da öteki. Allah onlara daha fazla, daha fazla, daha fazla vahiy indirmeye devam ediyor. Kur’an’ın çoğu, belki bilirsiniz, üçte ikisi Peygamber’e (sav) Mekke’de verilmiştir. Mekke’deki insanların çoğunluğunun öğrenmek gibi bir derdi yoktu. Ama Allah ısrarla devam etti.
Peygamber’i (sav) dinlemek isteyenlerin sadece müminler olduğunu sanırsınız. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا “Ey iman edenler” ifadesini daha önce duymuşsunuzdur. Bu ifade Medine’de inen bir hitaptır. Mekke dönemine ait bir hitap değildir. Şimdi bunu bir düşünün. Kur’an’ın çoğunluğu, Kur’an’ın kıymetini bilmeyen insanlara geliyor. Elbette Sahabe Kur’an’ın inmesinden çok memnundu ama Peygamber’in (sav) Mekke’deki birincil muhatap kitlesi inanmayan insanlardı, böyleleriydi.
Buna rağmen Allah onlara daha fazla sure, daha fazla ayet, daha fazla uyarı ve sorularına tekrar tekrar daha fazla cevap indirmeye devam etti. Allah’ın bunu yapması, inanılmaz bir rahmettir.
Allah’ın İsimleriyle Ahlaklanmak
Peki, O bunu yaptıysa, bir Müslüman bundan ne öğrenebilir? Ben bundan ne öğreniyorum? Eğer Allah, O “Er-Rahman” bir öğretmen ise… Allah’ın her isminin mümin üzerinde bir etkisi, bir tecellisi olmalıdır.
Allah “El-Hakîm”dir, bu yüzden benim hikmeti aramaya dair bir sevgim olmalı. Allah “El-Adl”dir, adildir; bu yüzden hayatımda adaleti uygulamaya çalışmalıyım, değil mi? Allah’ın içimizde bazı vasıfları yeşerten isimleri vardır.
Mesela Allah kendisinin “Şekûr” olduğunu söyler. Allah’ın ne muazzam bir ismi. Allah Şekûr’dur. Allah değer bilir. Allah takdir eder. Peki bu bende ne uyandırır? Ben de takdir edici olmalıyım. Allah kendisi hakkında dikkate değer bir şey söyler. Cennette müminlere şöyle der:
اِنَّ هٰذَا كَانَ لَـكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً۟ (İnsan, 22) – Çabalarınız takdir edildi.
İnsanoğlu genelde sadece sonuçları takdir etmeye alışkındır. Ama eğer gerçekten Allah’ın ahlakıyla ahlaklanırsak, sadece sonuçları değil, çabayı da takdir etmeye alışırız. Bunu akılda tutarak; eğer Allah Er-Rahman ise, ben kendimde ne geliştirmek isterim? Rahmet. Sevgi dolu, ilgili bir tutum geliştirmek isterim.
Durum buysa… Bu arada, bu bana meşhur bir kutsi hadisi hatırlattı:
يَا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّمًا فَلَا تَظَالَمُوا
Allah: “Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım” buyuruyor.
Zulmü Kendi zatına haram kılmış. Ve diyor ki: “Bu sebeple onu sizin aranızda da haram kıldım. Yani birbirinize zulmetmeyin.” Kendisiyle başladı ve kendi zatından ilhamla bize hitap etti.
Benzer şekilde:
وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ (Kasas, 77) – Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öyle ihsanda bulun.
Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap. Yani Allah’ın yaptığı bir şey, benim bir şeyi yapmama ilham oluyor. Eğer Allah bu dinin öğretmeni olarak, kesinlikle isyankâr olan insanlara karşı bu kadar “Rahman” ise, ben bu dinin öğretilerini herhangi biriyle paylaşmak istediğimde nasıl bir karakter sergilemeliyim? Bir “Rahmet” tavrı geliştirmeliyim.
İnsanlar söyleyeceklerimi duymak istemediklerinde, katılmadıklarında veya itiraz ettiklerinde ne yapmalıyım? Onu başka bir yolla açıklamanın bir yolunu bulmalıyım, sonra başka bir yol, sonra başka bir yol… Bu durumun beni sinirlendirmesine izin verip “Bu insanlar var ya…” deyip onlar hakkında atıp tuttuğum bir video çekmemeliyim. Hayır.
Allah’ın Hitabı ile Peygamberin Hitabı Arasındaki Fark
Burada çok kısa bir diğer husus daha var; Allah’ın öğretme biçimi, Allah’ın konuşma biçimi ile Peygamber’in (sav) konuşma biçimi arasında fark var. Bu ikisi arasındaki farkı bilmek ve anlamak zorundayız.
Allah konuştuğunda, otorite makamından konuşur. Peygamber konuştuğunda ise, Allah’ın bir kulu olarak konuşur. İkisi arasında büyük fark vardır. Mesela, Peygamber (sav) ile dalga geçtiklerinde ve Kur’an’la alay ettiklerinde, Allah Peygamberine ne dedi biliyor musunuz?
- اَعْرِضْ عَنْهُمْ – Onları görmezden gel (Nisa, 63).
- تَوَلَّ عَنْهُمْ – Onlardan yüz çevir (Saffat, 174).
- فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ – Söylediklerine karşı sabret (Taha, 130).
Yani Peygamber’e görmezden gelmesini söylüyor. Peki Allah Kendisi görmezden geliyor mu? Hayır.
- سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا (Al’i İmran, 181) – Söylediklerini kaydedeceğiz.
Şunu söylediler. Çok büyük bir laf ettiler. Allah bazen öfkeyle de karşılık verir, çünkü Allah otorite makamındadır. Ama Peygamberine (asm) onlarla bu şekilde konuşmamasını söylüyor. Allah otorite makamından konuşma yetkisine sahip olsa da aslında peygamberine, onlarla muhatap olurken “Rahmet” göstermesini öğretiyor. Yani Allah’ın öğretme tarzıyla Allah Resulü’nün (sav) öğretme tarzı arasında bile bir fark vardır.
“Beyan” Ne Demektir?
Pekala. Şimdi şu son ifade, عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (Ona beyanı öğretti) üzerine biraz konuşalım. Geçen derste “Ona beyanı öğretti” kısmını işledikten sonra rahat edemedim, çünkü bu konuda netleştirilmesi gereken bazı şeyler vardı. “İnsana konuşmayı ve açık olmayı öğretti” demiştim, değil mi?
Birkaç alimden kısa yorumlar okuyacağım:
- İbn Aşur: Et-Tahrir ve’t-Tenvir kitabında diyor ki, Beyan kelimesi, yani ona açık seçikliği öğretmesi aslında الإيضاح وكشف الحقائق الواقعة’dır. Gerçek meseleyi keşfedene kadar çabalamaktır. İnsanoğluna gerçeği keşfetme yeteneği verilmiştir. Mesela bir şeyin gerçeğini keşfetmek istiyorsunuz… Artık her şeyi ChatGPT’ye sorabiliyorsunuz, değil mi? Okyanusun dibinde incilerin nasıl oluştuğunu merak ediyorsunuz diyelim. Ama hiç çaba harcamadan erişebildiğimiz o bilgi nasıl toplandı? Binlerce yıllık insan emeğiyle toplandı. Biz meyvelerini topluyoruz ama arkasında binlerce binlerce yıllık bir birikim var. Başarılı mahsul nasıl üretilir? Mevsimler nasıl hesaplanır? Hangi günde olduğumuzu nereden biliriz? Yolculuğun ortasında bir denizci, okyanusun ortasında fırtınada kaybolduğunda, nerede olduğunu nasıl bulur? İnsanoğluna, olguları keşfetme, gerçeği keşfetme yeteneği verilmiştir.
- Fahreddin er-Razi: Der ki; إن البيان هو الدلالة التي تفيد إزاحة الشبهة بعد أن كانت الشبهة حاصلة. İnsanlar her zaman kendilerini şüphe içinde buldukları durumlarla karşılaşırlar. Allah onlara bu şüpheden kurtulup netliğe, açıklığa kavuşma yeteneği vermiştir. İnsanlar kafa karışıklığı yaşayabilir ve kendilerini o karışıklıktan kurtarabilirler.
- Alusi: Der ki; تمكين الإنسان من بيان نفسه ومن فهم بيان غيره. Çok ilginç bir ekleme, diyor ki; bu, Allah’ın insana düşüncelerini başkalarına aktarma ve başkalarının düşüncelerini de anlama yeteneği vermesidir. Böylece birbirimizden öğrenebiliriz. İleri düzeyde iletişim kurma yeteneğimiz bu “el-Beyan” kavramının içindedir.
Peki tüm bunlar neden önemli? Beyan kelimesi önemli çünkü Kur’an’da başka bir yerde daha kullanılıyor, aslında iki farklı yerde. Ama kullanıldığı yerlerden birinde, Kur’an’ın kendisini tanımlamak için kullanılıyor.
هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ (Al’i İmran, 138) – Bu (Kuran), insanlar için bir beyandır.
İnsanlar için bir açıklıktır. Bu suredeki ayette de insana “Beyan”ı öğrettiğini söylüyor. Yani bu kelime hem benim konuşmam, düşünme yetim, açıklama yetim, keşfetme ve öğrenme yetim için kullanılıyor; hem de Allah’ın kelamı için kullanılıyor. Aynı kelime. İşte bu derin bağlantı, önceki alimlerin fark ettiği bir şey.
Bu kelime üzerine düşündüklerinde… Kur’an’ın ilk müfessirlerinin gerçekten ilginç yorumları var:
- Dahhâk: Diyor ki; Beyan, insanın iyi ve kötüyü, hayır ve şerri ayırt etmeyi öğrenmesi demektir.
- Cüreyc: Diyor ki; bu, hidayet yolu ile sapıklık yolunu ayırt etme yeteneğidir.
- Yaman: Bunun yazma yeteneği olduğunu söyler, çünkü yazarken harfleri ayırır ve netlik sağlarsınız.
- Katade: Bunun dünya ve ahiret bilgisi olduğunu söyler. Biz de bunun üzerine konuşacağız.
Ayrıca, bunun insanın şeyleri isimlendirme, bilim ile her şeyi tanımlama yetisini geliştirmesi olduğu da söylenmiştir. Ve dün de bahsettiğim gibi bu, Allah’ın التكلم بلغات كثيرة demesi gibidir. Yani çok çeşitli dillerde konuşabilme yeteneğimiz olduğu da söylenmiştir. Bütün diller.
Dillerin Kökeni ve Vahiy
Bakın bu gerçekten önemli. Bazen insanlar… Bunu çok uzun zaman önce bir derste duymuştum. İlk Arapça öğrenmeye başladığım zamanlardı, “Artık Arapça dersleri dinleyebilirim” diye düşünüyordum. YouTube’a girip “Arapça öğrenmenin önemi” (أهمية تعلم اللغة العربية) diye arattım. Bir video buldum, bayağı da izlenmiş görünüyordu. Videoya tıkladım, adam şöyle diyor:
يا أيها المسلمون اسمعوني جيدا (Ey Müslümanlar, beni iyi dinleyin!)
لا تتعلموا لغة الكفار ولا تتعلموا لغة جورج بوش (Kafirlerin dilini öğrenmeyin, George Bush’un dilini öğrenmeyin.)
تعلموا العربية فإنها من دينكم (Arapçayı öğrenin çünkü o dininizdendir)
Diyor ki; Müminler, kafirlerin dilini öğrenmeyin. Bu dinin dilini öğrenin. O da nedir? Arapça. Arapça öğrenin, kafirlerin dilini öğrenmeyin.
Ben de, “Hayır kardeşim” dedim içimden. Çünkü Allah “Beyan”ı öğrettiğini söylediğinde, hangi dili kastediyordu? Hepsini. Her dil aslında… Bakın, İngilizce şimdiki nesle bir öncekiler tarafından, onlara da bir öncekiler tarafından öğretildi. Yeterince geriye giderseniz Adem ile başlar. Değil mi? Her dil, yeterince geriye giderseniz, kimle başlar? Adem (as) ile. Peki Adem’e kim öğretti?
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا (Bakara, 31)
Bu ne demek biliyor musunuz? Her dil, dilin kendisi bir vahiydir. Bir tür vahiydir. Adem Peygamber (as) Arap değildi ve Arapça konuşmuyordu. Çünkü konuşsaydı hepimiz Arapça konuşuyor olurduk. Ona Arapça öğretilip de sonradan torunlarından bazılarının Fransızca konuşmaya başlaması gibi bir durum yok. Böyle bir şey olmadı. “Arapça ile başladılar da sonra Pencapçaya mı döndüler?” Hayır, olan bu değil.
Ona bir dil verildi ve yeryüzündeki tüm diller o dilin çocuklarıdır. Aslında dilbilimde, bir “kaynak dil” kavramı olduğu tezini de inceleriz. Tüm diller eninde sonunda ortak özellikler gösterir. Yani bu aslında Adem’in (as) kaynak dilde eğitildiği savı ile benzerlik gösterir.
Ayrıca başkaları da El-Beyanın aslında en yüce söz olduğunu söyler. Yani insanoğlunun Allah’ın ismini öğrendiğinde, bizzat Allah’ı öğrendiğinde kavuştuğu zihin berraklığıdır. Bunu Cafer es-Sadık söylemiştir. Gerçekten çok güzel.
En Yüce Beyan: Kur’an-ı Kerim
Yedi kat göğün ve ötesinin yaratıcısı bize Beyan’ı öğretmeyi diledi. Basitçe Beyan ne demekti? Açıklık ve konuşma, değil mi? Netlik ve kelam. Bu iki terimi kullanacağız. Sonra bize Beyan’ı gönderdi. Hangi Beyan’ı kastediyorum? Kuran’ı.
Bizi Kendisiyle konuşma fırsatıyla onurlandırdı. Sadece bizimle konuşmak istemiyor, bizim de O’nunla konuşmamızı istiyor. Bizimle, diğer yaratılmışlarla konuşmadığı şekillerde konuşuyor. Mesela evreni yarattığında göklere ve yere dönüp:
ائْتِيَا طَوْعاً اَوْ كَرْهاًۜ (Fussilet, 11) – İsteyerek veya istemeyerek itaat edin.
قَالَـتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ – Onlar da “İsteyerek geldik” dediler.
Allah kuşla konuştuğunda… Allah bütün varlıklarla konuşur. Her varlığa emir verir, yani her varlıkla konuşur. Ama onlarla, bizimle konuştuğu gibi konuşmaz. Onlarla konuşma şekli sadece emir vermektir.
إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Yasin, 82) – Bu kadar. “Ol” der ve olur. Bitti.
Tüm yaratılmışlarla böyle konuşur. Ama bizimle konuştuğunda; bunu o kadar büyük bir sevgi, ilgi ve bize değer vererek yapar ki… Neden kardeşleri iftira attığında Yusuf’un içinde bir şeyler hissettiğini, kalbinde derin bir acı duyduğunu anlatsın ki? Bunu bize neden söyleme gereği duydu? Neden وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰىۙ diyor (Necm, 43). Güldüren de O’dur, ağlatan da O.
Kur’an’da sadece emirler yağdırmıyor. Konuşuyor da… Kur’an’da sadece talimatlar yok. İlgi, sevgi, bağışlama, rehberlik, öğüt, hikmet, umut, motivasyon, “sert sevgi” (bununla korkutmayı kastediyorum), koruyuculuk, kolaylık, rahatlık, ilham ve daha fazlası var. Kurtuluş var. Tüm bunlar Kur’an’da var.
Bizimle öyle bir konuşuyor ki… Eğer bunun Allah’tan geldiğini söylemeseydim, biriyle ilişkinizden bahsetseydiniz; hani onunla konuştuğunuzda sizi önemsediğini hissettiğiniz biriyle. Sevdiğini, hata yaptığınızda affettiğini hissetseydiniz, size yol gösterdiğini, akıl verdiğini, bilgelik sunduğunu, umut verdiğini, motive ettiğini, gerektiğinde sizi sarsacak sert uyarılar yaptığını, üzerinize titrediğini, onunla konuştuğunuzda huzur ve rahatlık bulduğunuzu, size ilham verdiğini söyleseydiniz… Vay be! Bu hayatınızdaki en sevgi dolu insan olmalı.
Herkes babasının böyle olmasını isterdi, değil mi? Ya da annesinin veya eşinin. Ama hiçbir insan bu özelliklerin hepsine sahip olamaz. Olamayız. Bunların hepsi olamaz. İbrahim (as) bile bunları babasında bulamadı, yani sizin babanız da öyle değilse sorun yok. Ama tüm bu özelliklerin bir arada toplandığı bir şeyin bize kimden geldiğini düşünüyorsunuz? Allah’tan, doğrudan O’nun kelimeleriyle. Doğrudan O’nun konuşmasıyla. İnanılmaz bir şey. Sadece bir anlığına bunu tefekkür edin.
Başka hiçbir varlığa, bizim O’nunla konuştuğumuz gibi Allah ile konuşabilmesi ve Allah’ın da sadece bizimle konuştuğu gibi onlarla konuşabilmesi için “Beyan” verilmedi. Subhanallah. İşte o zaman “Er-Rahman”ın ne anlama geldiğini gerçekten takdir edebiliriz.
Kemalü’l-İttisal: Ayetler Arasındaki Kusursuz Bağlantı
Şimdi bu bizi bu dersin konusuna getiriyor; 5. ayetten 12. ayete kadar olan kısmı işlemeye çalışacağız. Bunlar ayetlerin benim yaptığım kaba taslak çevirileri. Bunlar resmi yayınlanmış bir mealden alınma değil. Sadece ayette ne olup bittiğine dair bir fikir vermek için yazdım.
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ – Güneş ve Ay, gizemli ve hassas bir ölçüye bağlıdır.
Bu ayetin kabaca çevirisi bu, tamam mı? Şimdi, konu değişmiş gibi duruyor mu? Evet, öyle görünüyor, değil mi? Sanki tamamen farklı bir konuymuş gibi. Kur’an’da paragraflar veya yeni başlıklar yoktur. Aniden başka bir konuya geçer.
Kemalü’l-İttisal (Bağlantının Mükemmelliği) denen bir şey vardır. Kemalü’l-İttisal, Kuran’ın dilbilimini çalışırken kullandığımız belagat terimlerinden biridir. İlk bakışta birbiriyle hiç alakası yokmuş gibi, sanki farklı bir konuymuş gibi görünen iki şey, ama aslında o kadar sıkı bir şekilde bağlantılıdırlar ki, aralarında hiçbir boşluk yoktur. Allah onları bilerek yan yana koymuştur. Geri çekilip üzerine düşünene kadar bağlantıyı göremezsiniz.
Örnekle açıklamak gerekirse, bir ressamı hayal edin. Resim yaparken, birinin izlemesi gerçekten sinir bozucudur.
— Ne çiziyorsun?
— Sessiz olur musun? Sürecimi mahvediyorsun.
— Gerçekten morun yanına o sarıyı mı koyacaksın? Sence yeşil buraya daha iyi gitmez mi?
Ne yapmaya çalıştıklarını görmediğiniz için öneride bulunup durursunuz. Ama işleri bittiğinde şöyle dersiniz: “Haaa, bunu yapıyormuşsun.”
Bu, biri yemek yaparken sizi izlediğinde de geçerlidir.
— İçine onu mu atacaksın? Bunu mu katacaksın?
— Bir susar mısın? Ne yaptığımı bilmiyorsun. Bu senin işin değil.
Hani, herhangi bir iş yaparken kimsenin sizi izlemesini istemezsiniz, çünkü sürecinizi anlamazlar ve müdahale etmeye başlarlar. Mesele şu ki, bazen ayetlere bakıyoruz ve diyoruz ki: “Aaa, bu konudan kopuk. Alakalı değil.” Ama biraz geriye çekildiğimizde, söylenen ile söylenecek olan arasında derin bir bağlantı olduğunu görürüz.