Mesele şu ki bazen ayetlere bakıp “aa bunlar birbiriyle alâkalı değil” deriz. Ama bir adım geri çekilince, söylenen ve söylenecek olanın arasındaki derin bağlantıyı fark ederiz. Neyse, bağlantıyı aramadan önce, bu ayete bir bakalım.
Elbette Güneş ve Ay kolay kelimeler. O yüzden bunların derinine inmemize gerek yok. Ama حُسْبَانٍۖ ilginç bir kelime. Bu yüzden bunu biraz derinlemesine inceleyeceğiz. Daha önce benzer şekilde kullanılmıştı, benzer bir kelime görmüştük.
حُسْبَانٍۖ (Hüsban) Kelimesinin Anlamı
İçini hurma veya suyla doldurduğunuz deri bir tulum, kese gibi bir şey. Bir keseyi tamamen doldurduğunuzda, o tam dolu keseye حُسْبَانٍۖ denir. Deve o kadar şişmanlar ki artık daha fazla şişmanlayamaz hale gelirse, ona مُحْصِبَة denir. Kuzenleriniz için falan öğrenebileceğiniz iyi bir hakaret.
+Hey, muhsiba!
-Ne???
Biraz Arapça öğrenmiş olurlar. Tecrübelerime göre, insanlara hakaret öğrettiğinizde o kelimeyi hatırlıyorlar. Diğer bütün kelimeleri unutuyorlar. Alın size, مُحْصِبَة.
Neyse, حُسْبَانٍۖ ayrıca şey için de… o şeyleri nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Flüte benzeyen bir şey, içine üflüyorsunuz ve içinden bir ok fırlayıp hedefi vuruyor. O şeye ne deniyor bilmiyorum. Ama o her neyse, içine oku veya iğneyi yerleştirdiğinizde, çünkü içini dolduruyorsunuz, Nerf tabancası gibi dolduruyorsunuz, işte buna da حُسْبَانٍۖ denir. Çünkü tam hedefe isabet eder ve bir bakıma görevini yerine getirir.
İşte bunlar حُسْبَانٍۖ kelimesinin arkasındaki bazı ilginç anlamlar. Aynı zamanda “Muhasebe” de bu kökten gelir; denetlemek demektir. Yani yaptığınız her şeyin hesabı tutulacaktır. Muhasebe de aynı kökten gelir. “Hesap”; Urduca, Farsça konuşanlar bilir, Bangladeşliler bilir, belki Türkler de biliyordur, Araplar zaten biliyor. Hesap ne demek? Saymak, muhasebe etmek, değil mi?
Saymak da bu anlamın bir parçası. Yani حُسْبَانٍۖ kelimesinde saymak, ölçmek, tam miktar, tam ölçü anlamları var. Hedefi tam on ikiden vurmak. Bu kelimenin içindeki anlamlardan bazıları bunlar. Bir anlamı daha var ama ona birazdan geleceğiz.
Peki ne diyordu? Yaptığım çeviriye geri dönelim:
“Güneş ve Ay, gizemli ve hassas bir ölçüye bağlıdır.”
“Hassas ölçü”yü nereden çıkardığımı gördünüz mü? Tam döngülerini tamamlarlar ve tam olması gereken yörüngede hareket ederler. Allah’ın söylediği bu. Peki “gizemli” kelimesini nereden çıkardım?
Buradaki حُسْبَانٍۖ kelimesine dikkat edin, tenvin var. Aslında bu bir mastardır, yani normalde şöyle denilmeliydi: الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِالْحُسْبَانِ Lam ile. Ama بِحُسْبَانٍۖ (nekra/belirsiz) dediğinde bu bir “ibham” (gizem) oluşturur, ben de bu anlamı “gizemli” kelimesiyle karşılıyorum. Yani sanki Güneş ve Ay’da gizemli, hani neredeyse mistik diyebileceğimiz, hayal gücünü zorlayan bir hassasiyet var.
İmam Kurtubi bu ayeti tefsir ederken أي يجريان بحساب der. Yani her ikisi de, Güneş ve Ay menzillerinde (yörüngelerinde) bir hesapla akıp giderler. لا يعدواني ولا يحيدان عنه Sınırlarını aşmazlar, yörüngelerinden sapmazlar ve geri de kalmazlar. Tam gitmeleri gereken yere giderler. Yorumu budur.
Güneş, Ay ve Ekosistem
Pekala. Şimdi, Güneş ve Ay’ın hareketleriyle ne elde ediyoruz? Aslında “Hayat” elde ediyoruz. Eğer oldukları gibi hareket etmeselerdi, bu gezegende yaşam olmazdı. Mevsimler güneşin hareketine bağlıdır. İklimler buna bağlıdır. Okyanustaki gelgitler, ki temelde diğer her şey de buna bağlıdır.
Kur’an’ın bize yaptırmak istediği şeylerden biri; gökyüzü, yeryüzü, okyanus hakkında ve bunların arasındaki bağlantı üzerine gerçekten derinlemesine düşünmemizi sağlamak. Allah’ın bizi içinde yarattığı ekosistem hakkında.
Mesela, sadece gelgit olayını biraz düşünmenizi isterim; medcezir, yani suların yükselmesi ve alçalması sebebiyle denizciler ne zaman yanaşacaklarına karar vermek zorundadırlar. Öyle kafalarına göre yanaşamazlar. Gemiyi limana getirebilmek için uygun gelgit zamanı olduğundan emin olmak zorundadırlar. İstedikleri zaman da öylece kalkıp gidemezler. Denize açıldıklarında da, mutlaka gelgitleri hesaba katmalılar.
Eğer “Aman sen de, bu beni ilgilendirmiyor, ben New Jersey’de yaşıyorum”, “Benim gelgitle bir işim olmaz” diye düşünüyorsanız, üzerimize giydiğimiz kıyafetlerin, kullandığımız teknolojinin, inşaat malzemelerinin, yani hayatımızın çok büyük bir kısmını oluşturan şeylerin neredeyse tamamı bize gemilerle gönderiliyor. Gezegendeki nakliyatın çoğunluğu uçaklarla yapılmıyor. Bilin bakalım nasıl yapılıyor? Deniz yoluyla yapılıyor. Dünya bugün bile ticaretinin büyük kısmını deniz sayesinde yapıyor.
Denizlere de gelgitler hükmediyor, değil mi? Gelgitler de Ay ile bağlantılı. Yani Ay aslında bir nevi hayatımızı yönetiyor, tüm dünya ekonomisini ve ekosistemleri yönetiyor. Sadece ekonomiden bahsediyorum. Habitat konusuna girmedim bile, sadece ekonomi. Ben de bunu bilmiyordum ama bu konuları çalışmak insanı düşündürüyor.
Yerkürenin de bir gelgiti var. Okyanuslar sıvı olduğu için kolayca hareket edebiliyorlar, böylece dalgalar yükseliyor, medcezir oluyor. Ama yerküre bile sırf Ay’ın çekim gücü yüzünden 22 inç (yaklaşık 55 cm) hareket edebiliyor. GPS takip sistemleri dünyanın hareketlerini de takip etmek zorunda. Çünkü bir şeyin bir yıl önceki konumu, Ay’ın gelgiti yüzünden şu anki konumuyla aynı olmayabilir. Aslında dünya kendi içinde sürekli bir değişim halinde. Subhanallah. Sadece Ay’ın etkisi bu.
Güneşin Hassas Konumu ve Yön Bulma
Şimdi burada mesele her ikisinin de her an tam konumlarının belirlenmiş olması. Bunu bir fen dersine çevirmek istemiyorum ama faydalı olacağını düşündüğüm bazı gözlemler var.
Denizciler, sırf enlemi saptamak için güneşin açısını ölçmek amacıyla geliştirilmiş özel aletler, kadim aletler kullanırlardı. Enlem ve boylamı biliyorsunuz, değil mi? Eğer denizde kaybolurlarsa, güneşin açısını ölçüp oldukları enlemi bulabilecekleri alete sekstant denir ve bu işe yarayan başka aletler de var.
Ama enlem, GPS konumunuzu saptamak için yeterli değildir. Başka neyi bilmek gerekir? Boylamı. X ekseni ve Y ekseni var, değil mi? Bu sebeple güneşin açısını ve gece vakti bir yıldızın daha açısını hesaplayıp, bunu yerel saatle karşılaştırdıklarında tam boylamı elde ederler ve böylece artık tam konumlarını bilebilirler.
Aslında iki alet kullanarak, okyanusun ortasında kaybolsalar bile, sırf güneşi gözlemleyerek dünyanın tam olarak neresinde olduklarını bulabilirlerdi. Bu inanılmaz bir şeydi. Antik çağın GPS’i buydu. Bunlar insanoğlunun sadece gökyüzüne bakarak bel bağladığı şeylerdi. Peki bu ne demek? İnsanlar, yol bulmak için bu örnekte güneşe dayanmıştır. Öyle değil mi? Kaybolurlarsa nereye gideceklerini Güneşle anlarlar.
Güneşle ilgili bir diğer husus da şudur: Güneşin herhangi bir zamandaki ve herhangi bir konumdaki yeri hesaplanabilir. Aslında NASA’nın, güneşin konumunun 500 yıl önce nerede olduğunu aratabileceğiniz bir veritabanı var.
Necm Suresi’ni, daha doğrusu Kamer Suresi’ni çalışırken -Allah orada Ay’ın yarılmasından bahseder- o zaman acaba Peygamber (sav) zamanında, Hicret’in beşinci yılı civarında Ay ile ilgili özel bir şey olmuş muydu merak etmiştik. Bunu öğrenebilir miyiz? Ay’ın o sırada ne durumda olduğunu hesaplamanın bir yolu var mı? NASA’nın bu gelişmiş veritabanı var ve bazı hocalarımız erişebiliyor. Araştırdılar ve tam o zamanlarda, tam Mekke’nin üzerinde, tam tepede gerçekleşen muazzam bir ay tutulması olduğunu buldular. Bunu artık siz de araştırıp bulabilirsiniz. Kendiniz bakabilirsiniz.
Hareketleri o kadar belirli ki, 1500 yıl geriye gidip Ay’ın o gece, o yıl, o anda tam olarak nerede olduğunu bilebiliyorsunuz. Subhanallah. İşte bu kadar kesin. Bilim bu kadar net.
Yani güneşin takımyıldızlara göre konumu, bize güneş takvimini veriyor. Bu arada, güneşin dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda tam olarak nerede olacağını söyleyebilirsiniz. Nokta atışı. İşte bu yüzden namaz vakti uygulamalarınız size tüm yılın namaz vakitlerini verebiliyor. “Bunu nasıl bildiler? Öyle kafadan mı attılar?” diyorsunuz. Hayır, bu aslında güneş ve güneşin hesaplanabilen konumları sayesinde oluyor.
Bu, günlük hayatımızın ne kadar büyük, ne kadar devasa bir parçası aslında. Güneşin çok dakik oluşu güneş takvimini meydana getirdi. Hareketleri ve takımyıldızlara göre konumu güneş takvimine temel sağladı.
İnsanlarla ilgili olay şu, insanoğlu bel bağlayabileceği şeyleri sever, değil mi? Denizlere güvenebiliyorlardı, denize tapmaya başladılar. Yön bulmak için yıldızlara güveniyorlardı, yıldızlara tapmaya başladılar. Güneşe güvenebilirlerdi. Peki ne yaptılar? Güneşe tapmaya başladılar. Sonra takımyıldızlara bakarak yön bulabildikleri için burçları geliştirdiler. Sonra kendilerine bir burç bulup bu saçmalıklara inanmaya başladılar.
“Bak ben akrebim! Bu demek oluyor ki diğer insanların hislerini anlayabiliyorum. Ben çok sadığım.”
Gerçekten mi? Peki geri kalanımız neyiz? Bir tek sen sadıksın. Böyle insanlara bayılıyorum. Kendilerini öven en genel geçer şeyleri söylüyorlar. “Ben gerçekten çok empatik biriyim ve insanların ne hissettiğini gerçekten anlayabiliyorum.”
Ben de diyorum ki; eğer insanların ne hissettiğini anlasaydın, şu an bana ne kadar aptalca göründüğünü de anlardın. Ama anlamıyorsun. Neyse.
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ Bu arada Müslümanların artık bu tür şeyleri bırakması gerekiyor. Kimi Müslümanlar… Bu sadece şirk değil, artık insanlar, “Hayır, hayır, ben buna inanmıyorum ama hani bu şeylerden bazıları, hissediyorum ki…” Bu biraz kötü bir soğuk espri gibi gelecek ama yine de, eskiden Ashab-ı Fil vardı, şimdi ise Ashab-ı “Feelings” (Duygular) var, değil mi? Sürekli “Hissediyorum ki…” modundayız.
Ay’ın Evreleri ve Gelgitlerin İşlevi
Neyse, güneş hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Biraz da aydan bahsedelim.
Ayın da tam net bir yörüngesi ve evreleri var. Sadece gökyüzünde farklı yerlerde olmakla kalmıyor… Bunu anlamayanlarımız olayı pek bilmiyor. Mesela New Jersey otobanında giderken ayı gördünüz, tamam mı? Hani şu fark etmeden soyulduğunuz yer. Otobanda gidiyorsunuz ve ağaçların arasından Ayı görüyorsunuz, sonraki gece orada göremiyorsunuz. Nereye gitti? İşte şurada. Neden oraya geçti? Sürekli hareket ediyor. “Ay neden bu kadar garip, neden böyle?”
Aslında Ayın konumu, hangi ayda olduğumuzu belirliyor. Sadece evresi değil. Gökyüzündeki konumu size hangi ayda olduğunuzu söyleyebilir. Ayın konumundan anlayan insanlar, sadece aya bakıp size “Aa, Ramazan gelmiş” diyebilirler. “Şaban ayındayız.” Tam kameri takvimi söyleyebilirler.
Bu önemli çünkü Allah ibadetlerimizi bu ilme bağlamıştır. Eğer biri ayı incelerse, “Aa önümüzdeki ay Ramazan. Ah, hac mevsimi.” diyebilir. Dünyanın herhangi bir yerinde olabilirler ve sadece aya bakarak bunu söyleyebilirler, çünkü ay bu kadar net.
Şimdi biraz gelgitlerden bahsedelim, çünkü ay gelgitlere “bağlıdır”, kelime oyunu yaptım. Medcezir, ayın yörüngesinden kaynaklanır. Denizciler limanlara girip çıkmak için bunları kullanır. Gelgitler besinleri taşır ve okyanus tabanını besler. Bu muazzam. Hani okyanusun dibinde hareket edemeyen canlı türleri vardır ya? Öylece dururlar. Peki nasıl besleniyorlar?
İşte Allah bu gelgit sistemini yarattı ve bu gelgitler sığ yerlerden besinleri alıp okyanusun derinliklerine taşıyarak, yerinden kalkıp rızkını arayamayan yaratıkları besler. Allah rızkı onların ayağına getirir. Subhanallah. Sonra, okyanustaki ve karadaki kirliliği temizlerler. Atıkları yıkayıp götürürler.
Bir de sığ suların yakınında üremek zorunda olan ama uzun vadede sığ sularda hayatta kalamayan bazı hayvanlar vardır. Allah’ın yaptığı şudur: Sular çekildiğinde, sığ suların altında ortaya çıkarlar, ürerler. Üremeleri bittiğinde gelgit gelir ve onları hayatta kalabilecekleri derin sulara çeker. Bir sonraki üreme mevsimi geldiğinde, sonraki nesil getirilir, tekrar ürerler ve yine derin okyanusa çekilirler.
Tüm bu yaşam sistemi Allah (svt) tarafından sadece Ayın pozisyonları ile yaratılmıştır. اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ
Kemalü’l-İttisal: Gökler ve Vahiy Arasındaki Bağlantı
Size şu Kemalü’l-İttisal kavramından bahsetmiştim, değil mi? Konuların nasıl birbiriyle mükemmel bir şekilde bağlantılı olduğu.
Peki Güneş ve Ay’ın bu ölçülü doğasının, Allah’ın ilk dört ayette anlattıklarıyla ne alakası var? Kur’an’ı öğretmesi, insanı yaratması, beyanı öğretmesi… Bunun onlarla ne ilgisi var?
Bazı gözlemlerim şöyle, Kur’an’ın göklerden inmesi bizim için elzemdir. Tıpkı Güneş ve Ay’ın olduğu gibi. Güneş ve Ay’ı hayatta kalmamız için gerekli görürüz ama Allah diyor ki; bu arada, onların yaşamınız için mutlak gerekli olmasından önce, hayatta kalmanız için daha da temel olan şey, yine gökyüzünden gelen bir şeydir. Nedir bu? Kur’an vahyidir, değil mi?
Kur’an tam doğru kişiye, tam doğru zamanda, tam doğru yere göklerden inmiştir ki bu da حُسْبَانٍۖ dır, yani hassas ölçüdür. Tıpkı göklerdeki en dikkat çeken iki cismin, yani bizim için Güneş ve Ayın, tam bir yolu, konumu ve zamanı izlemesi gibi.
Yani aslında sadece gökyüzüne dikkat ederek fark ediyorsunuz ki, Allah bu Kur’an’ın, bu son vahyin, tarihin tam o anında, o kişiye, Arabistan’da gelmesini murad etti. O yüzden insanlar gelip “Mesela Allah neden Amerika’ya bir peygamber göndermedi?” dediklerinde… Eğer 2023’te bir peygamber gönderilseydi, eminim TikTok hakkında bir sure falan olurdu. Böyle bir kafa yapınız olabilir ama aslında اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ ayetini anlamamışsınızdır.
Allah, tam net bir programa uyan koca bir evren yarattı. Kur’an’ın vahyi, onun alıcısı, konusu; hepsi tam bir hesap dahilindeydi. Esasında gökyüzünde olanlar, yeryüzünde olanlarla bağlantılıdır, değil mi?
Sirac ve Nur: Peygamber ve Müminler
Kemalü’l-İttisal’in bir başka örneği:
Kur’an’da Peygamber (sav) “Sirac” olarak tasvir edilmiştir. Peygamberin tasvirlerinden biri, وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا (Ahzab, 46). Sirac, lamba olarak çevrilir. Ne olarak? Lamba. Peki bizim için gökyüzündeki lamba nedir? Güneş gökyüzündeki lambamızdır. Olay bu.
Bu yüzden Nebe Suresi’nde Allah O’na وَجَعَلْنَا سِرَاجاً وَهَّاجاًۖ (parıl parıl yanan bir kandil) der (Nebe, 13). سِرَاجاً وَهَّاجاًۖ Güneşi ifade eder. Yani Peygamberimiz, benzetme yoluyla güneş gibi bir “Sirac” olarak adlandırılır.
Pekala, Kur’an Peygamber’e (sav) geldi. Kur’an’ın Peygamber’e gelmesi “Nur”dur. Sirac ise, Peygamberin Kur’an’ı iletmesi gibi “Nur”u (ışığı) iletir. Bağlantıyı gördünüz mü? Sirac (Güneş) Nur’u (ışığı) iletiyor ve bu ışığın ana alıcılarından biri Aydır. Çünkü güneşin ışığı nereye vurur? Aya vurur ve ay evrelerden geçer.
Ama ister dolunay evresinde olsun, ister en sönük evresinde, yine de güneşten ışık alır. Müminler de bir nevi Ay gibidir. Biz de Peygamber (sav) aracılığıyla iletilen Kur’an’ın ışığıyla aydınlanırız, ilham alırız. O Siracdır, Nurdur; biz de Kamer’iz (Ay).
Güneşten farklı olarak, müminler yani Ay evrelerden geçer; bazen güçlü, bazen zayıf. Bazen yüksek, bazen alçak. Bazen tam, bazen yarım. Bu dünyada imanımıza, yansıyan ışığımıza ne oluyor? Bazen tam, bazen az oluyor. Ama her faz Allah’ın planının bir parçasıdır. Her biri planın parçasıdır.
Aslında burada çok güzel bir benzetme var. Bunu ben uydurmadım, bu Yasin Suresi’nde de ima edilen bir şeydir. Güneş ve Ay’ın peygambere ve sahabelere ve birbirleriyle olan ilişkilerine benzetilmesi. Bu, bu ayetlerin içindeki gerçekten derin ve ince bir mesajdır.
Tıpkı Güneş veya Ay’ın konumundaki en ufak bir değişikliğin… Bir santim sağa veya sola kayması durumunda ne olurdu? Kaos. Hayat dururdu, mutlak bir yıkım olurdu. Ne biliyor musunuz? Bu benzetmeye göre, Kur’an’dan tek bir kelimenin bile yeri değiştirilemez. Tek bir ayet bile yerinden hareket ettirilemez.
Güneş ve Ay’ın hassas dengesini kuran, kendi kelimelerini de hassasiyetle kullanmıştır. Kendi mesajını da hassasiyetle tasarlamıştır. Bu o kadar önemli ki… Kulağa hoş geliyor ama bundan alınacak dersler var.
Bu demektir ki, insanlar günümüzde “Ya şu ayetle ciddi problemim var, anlamıyorum” dediklerinde… “Bu sureyle sorunum var, bu konuyla sorunum var, Kuran neden böyle diyor?” dediklerinde; Bu, “Güneş neden bu konumda?” demek gibi bir şeydir. Ne tür bir yıkıma yol açacağına aldırmadan “Rahatım için birazcık kenara kaysa daha iyi olurdu” demek gibidir.
Neden Kur’an’dan rahatsız oluyoruz biliyor musunuz? Çünkü onu doğru anlamıyoruz ve bu yüzden Allah’ın kusursuz kelamı hakkında böyle yorumlar yapıyoruz. O yüzden لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ diyor (Enam, 115). O’nun kelimelerini değiştirecek yoktur. Bu arada, eğer O’nun kelimeleri yerinden oynatılsaydı, tıpkı Güneş ve Ay’ın yerinden birazcık oynaması gibi mutlak bir yıkım olurdu.
Kıyamet Saati ve Son Vahiy
Şimdi… Şöyle düşünün; hiç yumurta zamanlayıcısı kullandınız mı? Peki, kurmalı çalar saati bilirsiniz, kurarsınız ve sonunda çalar, değil mi?
Sanki Güneş ve Ay kurmalı bir saate bağlanmış ve tam bir döngüyü tamamlamak zorundalarmış gibi. O döngü tamamlandığı an, Kur’an’ın inme vakti gelmişti. Ne oluncaya kadar Güneş ve Ay döngülerini tamamlayıp geri sayımı bitirecekti? Kur’an’ın indiği zamana kadar.
Allah bu ayette esasen neredeyse şunu söylüyor, anlamlarından biri şu: Güneş ve Ay artık döngülerini tamamladılar, böylece Kur’an artık indirilebilir. Subhanallah. Yani yine Kur’an’ın gelişinin hassasiyetle tayin edilmesi. Güneş ve Ay artık tam sayıma ulaşmanın eşiğindedir, çünkü kıyametin en büyük alameti gelmiştir.
Bunun ne anlama geldiğini açıklayayım; Kuran geldiğine göre, o çalar saat bir sonraki büyük olay için tekrar kuruldu. Geriye kalan tek büyük olay hangisi? Kıyamet Günü. Yani بِحُسْبَانٍۖ şu anlama geliyor: Artık ikinci tam süre dolumuna ulaşmak üzereler.
İnsanoğlu on binlerce yıldır Dünyada ama Peygamberin (sav) gelişinden bu yana, insanlığın hikâyesinin son bölümüne girdik. Artık son bölümdeyiz çünkü son Peygamber geldi, son vahiy geldi. Şimdi Güneş ve Ay son alarmlarını çalmak üzere, tüm döngülerini tamamlamak üzereler.
Güneş, Kur’an’ın gelişine dair bir benzetme de olabilir. Neden? Çünkü Kur’an’ın başka yerlerinde… Bunu basit kelimelerle anlatayım: Karanlık bir gece düşünün, Batman’ı değil, karanlık bir akşamı. Karanlık bir gece ve dışarıyı göremiyorsunuz, yolunuzu bulamıyorsunuz ve sonunda sabah oluyor ve her şey değişiyor.
New Jersey ile ilgili problemlerimden biri çok karanlık olması. Aman Allah’ım, burası çok karanlık! Gündüzleri çok yeşil, çok güzel ama geceleri çok korkunç. Mesela birinin evine gidersiniz, sonsuz ağaçları, yeşilliği ve güneş ışığı olan harika bir arka bahçesi vardır, “Bu harika” dersiniz. Ama gece olduğunda “Neden bu cinli bahçede yaşıyorsunuz?” dersiniz.
Karanlık beraberinde korkuyu getirir, bilinmezi getirir, kafa karışıklığını getirir. Sonra gün doğar ve güzellik de onunla gelir. İsa (as) görevini tamamlamıştı ve o zamandan beri, altı yüzyıldır hiç peygamber gelmemişti. Dünya kapkaranlık bir geceye gömülmüştü. Hidayet kaybolmuştu.
Sonunda yeni bir sabah doğdu. O sabah nedir? Kur’an’ın gelişidir. Dünya aydınlandı. Bu benzetme Kur’an’da birçok kez kullanılmıştır. Müddessir suresinde de geçiyor, كَلَّا وَالْقَمَرِۙ وَالَّيْلِ اِذْ اَدْبَرَۙ وَالصُّبْحِ اِذَٓا اَسْفَرَۙ اِنَّهَا لَاِحْدَى الْـكُبَرِۙ (Müddessir, 32-35) Aya, dönüp gitmekte olan geceye, ve ağarmakta olan sabaha andolsun ki bu en büyük olaylardan biridir.
Yani Kur’an’ın gelişi, güneşin doğuşuyla kıyaslayınca bile en büyük olaylardan biridir.
Benzer şekilde Tekvir Suresi’nde, الْخُنَّسِۙ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِۙ (Tekvir, 15-16) Ne benzetme ama… Yemin olsun, o kaybolan yıldızlara… Gökyüzünde parlayıp sönen, sonra artık göremediğiniz yıldızlara… Tıpkı önceki kitapların kalıntıları gibi; içlerinde biraz hakikat vardı ama sonra o da kayboldu. İsa’nın gerçek takipçileri, O’nun Tanrı’nın oğlu olduğuna inanmayanlar kaybolup gitti. Gökyüzündeki o yıldız pırıltıları kayboldu.
وَالَّيْلِ اِذَا عَسْعَسَۙ Ve kararmaya yüz tuttuğunda geceye… (Tekvir, 17). Gece gittikçe kararıp boğucu bir hal aldığında… وَالصُّبْحِ اِذَا تَنَفَّسَۙ Ve nefes almaya başladığında sabaha andolsun! (Tekvir, 18). Sanki gece bir boğulma anıydı ve sabah insanlığın tekrar nefes alabildiği bir an.
Ve diyor ki: اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۙ Şüphesiz o (Kuran), çok şerefli bir elçiden gelen bir sözdür. (Tekvir, 19). Yani Cebrail Kur’an’ı getirmiştir. İşte sabahın veya gün doğumunun Kur’an’ın gelişiyle ilişkilendirilmesi de bu ayetlerin içinde gizli bir alt metin gibidir.
İbadetlerin Güneş ve Ay ile Bağlantısı
Kur’an aracılığıyla Allah bize namazı, orucu ve haccı öğretti. Dinimizdeki üç ana ritüel; salat (namaz), savm (oruç) ve hac, değil mi? Zekat insanlarla ilgili olduğu için, bir ritüel değil, hayır işidir.
Ama ilginç bir şekilde bu üçü, Güneş ve Ay olmadan yapılamaz. Güneşi gözlemlemeden namaz kılamazsınız. Sabahın, öğlenin, ikindinin, akşamın veya yatsının ne zaman olduğunu bilemezsiniz. Aslında biz namaz vakti uygulamamızdan bakıyoruz ama o uygulama neye bakıyor? Güneşe. Güneş aslında bizim manevi saatimizdir. Biz duvara saat asarız, Allah ise şu tavana bir saat asmıştır; o da güneştir.
Peki ne zaman hac yapacağımızı veya ne zaman oruç tutacağımızı nereden biliriz, neye bağlıdır? Bu sefer Güneşe değil, Aya bakarız. İşte o zaman hilâl kavgalarımız başlar, değil mi? Yani Güneş saatimiz, Ay ise takvimimizdir. Bunlar, telefonunuzda bile olan iki şeydir: Saat ve Takvim. Bizim manevi saatimiz Güneş, manevi takvimimiz ise Aydır.
Allah Müslümanı, dünyanın neresinde, hangi yüzyılda olursa olsun gökyüzünü incelemeye mecbur bırakmıştır. Allah ile manevi bağ kurabilmesi için gökyüzünü izlemeye mecbur kılmıştır. Göğe bakıp; Ah, ikindi vakti. Ah, akşam geliyor, hava kararıyor. Aman Allah’ım fecir doğuyor, hava aydınlanıyor. Hep gökyüzünü izlemeliyiz, değil mi?
Subhanallah. Bu çok önemli çünkü Kur’an nereden geldi? Gökyüzünden geldi. Gökyüzüne her baktığımızda, göklerle olan bağımızı hatırlıyoruz. Subhanallah.
Bu aynı zamanda bize, her bir ayetin indirilişinin hassas zamanı ve yeri hakkında da bir şeyler öğretiyor. Hani size güneşin herhangi bir andaki konumunun tam olarak bilindiğini söylemiştim ya, ayetin tam olarak nerede gelmesi gerekiyordu? Hangi olay üzerine? Zamanın hangi noktasında Peygamberin bu ayeti veya bu sureyi alması gerekiyordu? O süreç, bileceğiniz üzere, Güneş ve Ay kadar hassas olmak zorundaydı.
Aslında Güneş ve Ay’ın döngülerini tamamlama süreci, Kur’an’ın tamamlanmasına kadarki o tedrici sürece benzer. 23 yıllık vahiy süreci sanki Güneş ve Ay’ın bir döngüsü gibiydi ve tamamlanacaktı. Evre evre, aşama aşama gidecekti.
Peki bu, Kur’an çalışmamızda neden gerçekten önemli? Çünkü bazen Kur’an’da… Mesela Allah bir şeyi indirebilirdi ve o problemi çözerdi. Ama indirmedi. Problemin yaşanmasına izin verdi ve sonra “Şunu yapmalıydın” diye vahiy indirdi. Kur’an’da bu oldu.
Savaş esirleri vardı mesela, Peygamber (sav) onları serbest bıraktı. Çünkü Ömer “İdam edelim” önerisini vermişti, Ebu Bekir Sıddık “Serbest bırakalım” demişti. Alemlere rahmet olan Peygamber ne yaptı? Onları serbest bıraktı. Sonra ayet geldi: “Bir Peygamberin esirleri serbest bırakması uygun değildir…” (Enfal, 67).
Nasıl yani? Allah Peygambere bunu önceden söyleyebilirdi ama o kararı vermesine izin verdi. Bunda derin bir ders vardı. Şu an o dersin zamanı değil ama eğer aklınızda her vahyin hassas bir amaç için, hassas bir zamanda indirildiği fikri olursa o zaman Kur’an’a bakışınız ve Kur’an’ın neden bunu söylediği konusundaki görüşünüz tamamen değişir. Çünkü her anın bir amacı, her kelimenin, her sözün bir amacı vardır.
Hüsban Kelimesinin İkinci Anlamı: Yıkım
İşte asıl korkutucu kısım burada başlıyor. Kelimenin henüz paylaşmadığım bir anlamı daha var. Bu, Kehf Suresi’nde bir ayetten geçiyor, Kur’an’da حُسْبَانٍۖ kelimesinin geçtiği diğer tek yer.
Allah diyor ki عَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاًۙ (Kehf, 40)
Bir bahçe sahibi diğerine… Biri kendine çok güvenen, materyalist biriydi. Diğer bahçe sahibi ona diyor ki: “Belki Rabbim bana senin bahçenden daha hayırlısını verir…” Ya da başka bir şey olabilir, “Allah senin bahçene bir حُسْبَانٍۖ gönderebilir.”
Bahçene bir ne gönderir? حُسْبَانٍۖ Şimdi buradaki anlamı “hesaplama” değil. “Tam ölçü” demek de değil. “Allah bahçene bir حُسْبَانٍۖ gönderir…” Ve eğer gönderirse, orası kaygan bir çamur deryasına döner. (Kehf, 40). Kaygan çamurdan başka hiçbir şey kalmaz, bataklığa döner.
Gökyüzünden gönderilip bahçenin yok olmasına sebep olacak o حُسْبَانٍۖ ne olabilir? Bunun tefsiri: هلاكا حسبانا Tam zamanında gelen bir yıkım. مقدرا من الله Allah tarafından ayarlanmış. Hani عَطَٓاءً حِسَاباًۙ (tam karşılık bir ödül) ayetindeki gibi (Nebe, 36).
الحسبان اسم لجنس سهام حصار يرمى بها في دفع واحد Bir de şu ok atışı vardı, Allah tam hedefe kilitlenmiş bir yıkım gönderebilir ve bahçeni yok edebilir. O yıkım, o bahçeyi vurmak için tasarlanır.
Eğer bu ayetten حُسْبَانٍۖ kelimesinin bu anlamını alırsanız, çalıştığımız ayetin böyle bir anlamı da olabilir: Güneş ve Ay, hassas bir şekilde hesaplanmış bir yıkım vaktinde, tamamen yok olmanın eşiğindeler. Tıpkı saatli bir bomba gibi yıkıma doğru gidiyorlar. Sonlarına ulaşıyorlar. Bu aslında Kıyamet Günü yakın mı, sorusunu doğuruyor.
Bu anlamı da kapsar. Bu arada, sonu kapalı te ile biten حُسْبَانَةٌ kelimesi aslında patlama demektir. Yani alt anlam olarak… Ayetin ana anlamı hâlâ Güneş ve Ay’ın çok hassas bir ölçüye uyduğudur ama ayetin içindeki ikincil anlam, Güneş ve Ay’ın yıkımın eşiğinde olduğudur. Yıkımın eşiğindeler.
Tıbi’nin notları da bu yönde. أي شيئا مما يعد يدخل في الحساب يعتد به من أنواع العذاب المرتبة على الأمر المتوقع أن يقع بسبب الكفر Bu, tam vaktinde gelen beklenen bir cezadır.
İmam Rağıb, حُسْبَانٍۖ ın ateş ve ceza anlamına gelebileceğini söylemiştir. ما يحاسب عليه Bir bedel ödeme olacak. Yani Güneş ve Ay bedel ödetmek üzereler.
Peki Güneş ve Ay’ın bedel ödetmek üzere olması ne anlama geliyor? Şunu bilmenizi istiyorum; Allah diyor ki, bazı insanlar “İsa Tanrı’nın oğludur” dediklerinde… Gökyüzünde bir tepki olur. تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ (Meryem, 90). Gökler neredeyse çatlayıp yarılacak gibi olur. Ne zaman biri “Rahman çocuk edindi” derse, evren bunu kaldıramaz. Allah hakkında böyle bir şey söylenmesini kaldıramazlar.
O an Allah onlara tepki vermemelerini söyler, onları tepki vermekten alıkoyar. Ama öyle bir gün gelecek ki, Allah onların tepki vermelerine izin verecek. Tüm o sabrın bedelini ödetebilecekler.
Güneş kâfirin üzerine ışık saçar. Kâfiri yakıp kavurmayıp sadece güneşli bir gün sunmaya tahammül edemez. Bir gün Allah o Güneşe, bunca zamandır tolere ettiği şeye karşı tepki verme izni verecek. Çünkü Allah’ın yarattığı diğer varlıklar itaatsizliğe tahammül edemezler. Sadece Allah bizim hatırımıza onları tahammül etmeye zorladığı için sabrederler.
İşte bu yüzden Kıyamet Günü dünya yerinden oynadığında ve insanlar مَا لَهَا dediğinde, وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَاۚ (Zilzal, 3) Yeryüzüne ne oluyor, neden böyle davranıyor? بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَاۜ (Zilzal, 5). Dikkat edin, أَوْحَىٰ إِلَيْهَا değil, اَوْحٰى لَهَاۜ
Bu, Allah’ın ona talimat verdiği anlamındadır ama aynı zamanda Allah’ın nihayet izin verdiği anlamına da gelir. Allah yeryüzüne izin vermiştir, bunu istiyordu. Allah’a isyan edenlerin, üzerinde yürümesine dayanamıyordu. Sonunda Kıyamet Günü intikamını alacak. Allah onun istediğini yapmasına izin verecek. Okyanuslar karşılık verecek. Yani Kıyamet Günü’ndeki tufanlar, aslında evrenin geri kalanının insan itaatsizliğine verdiği tepkisidir. Aslında olan budur. Subhanallah.
Belki de buradaki ikincil anlam şudur: Güneş ve Ay neredeyse işlerini bitirdi, süreleri doldu, tam sayıya ulaştılar, yıkımın eşiğindeler. Hani buyuruyor ya: فَاِذَا بَرِقَ الْبَصَرُۙ وَخَسَفَ الْقَمَرُۙ “Göz kamaştığı, Ay tutulduğu…” ve وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُۙ “Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman…” (Kıyamet, 7-9).
Çünkü onların son döngüsünü işaretleyen olay, son vahyin gelişidir. İnsanoğlu Kur’an geldiği zaman zirveye ulaşmıştı. Bu da başka bir nokta. Gerçeği arama ve meseleleri netleştirme yeteneğimizin zirvesine ulaştık ki bu kanıtlanmıştır. İnsanoğlu Kur’an’ın gelişinden bu yana insanoğlunun kaydettiği gelişmeyi, insanlık varoluşunun tüm tarihi boyunca kaydetmemiştir.
Son 1400 yıldaki gelişmeler gibisi daha önce hiç yaşanmadı. Yani “Beyan” konusunda daha önce hiç ulaşılmamış bir yetiye ulaştık. Bu yüzden Allah bize bizi yönlendirecek nihai Beyan’ı, yani Kur’an’ı verdi.
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَـيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ (Fussilet, 53).
Onlara ayetlerimizi göstereceğiz; ufuklarda ve kendi içlerinde… Ta ki onun (Kur’an’ın) hak olduğu onlara apaçık belli olana kadar.
بَارَكَ اللهُ لِي وَلَكُمْ، السَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ تَعَالَى وَبَرَكَاتُهُ