1. ayette muazzam bir bağlantı var: أَلَّا تَطْغَوْ فِي الْمِيزَانِ. Bunu size en basit haliyle anlatayım.

Bir an için Kur’an’ın olmadığını hayal edin. Son vahiyden haberimiz olmadığını düşünün. Tamam mı? Allah burada ne diyor biliyor musunuz?

Allah diyor ki; eğer sadece gökyüzüne dikkat ederseniz ve onun ne kadar ahenkli olduğunu, içinde ne kadar denge barındırdığını bilirseniz, sadece göğü gözlemleyerek bile bunu kim bir araya getirdiyse dengeyi sevdiğini anlarsınız. O dengeyi seviyor. Şu sonuca ulaşırsınız; beni de O yarattı ve eğer tüm evrende dengeyi seviyorsa, dengesi bozuk olan tek yer bu gezegen ve dengesi bozuk olan tek yer, benim hayatım ve davranışlarım. Başka her şey dengede. O yüzden eminim ki benim neye göre yaşamamı bekliyor? Bir çeşit dengeye göre.

Konuyu biraz daha basitleştireyim. Eskiden, binlerce yıl önce bir adamın muz sattığını düşünün. Bir tarafta muzlar var, diğer tarafta ağırlık. Müşterisini biraz kandırmaya çalışıyor. Bir muz eksik veriyor. Teraziyi biraz kurcalayabilirsiniz değil mi? Ne biliyor musunuz? Allah diyor ki; eğer sadece gökyüzüne baksaydınız ve gökyüzünde ne kadar büyük bir denge olduğunu görseydiniz, muz satarken hile yapmazdınız. Farklı davranırdınız.

Peki tüm bunları nereden çıkarıyorum? Şu ayetten: أَلَّا تَطْغَوْ فِي الْمِيزَانِ

Önceki ayet “Göğü yükseltti, ölçüyü koydu” şeklindeydi. Hepsi ne için? Tartıda haddi aşmayasınız diye. Haddi aşmayasınız diye. Yani galaksiler, yörüngeler ve evren ile kim arasında bir bağ kuruluyor? Benim. Doğrudan benimle. Doğrudan göklere bağlıyım. Adalet üzerine bir hutbeye ihtiyacım yok. Hakkaniyet üzerine bir hutbeye ihtiyacım yok. Adalet konulu hutbe nedir biliyor musunuz? Gökyüzü.

Sanki kıyamet gününde,

“Ya Rabbi, hile yapmamam, çalmamam gerektiğini bilmiyordum.”

dersem, Allah’ın bana:

“Ne yani, gökyüzünü hiç görmedin mi? Hiç gökyüzüne de mi bakmadın?”

deme hakkının olduğunu söylüyor.

Tasarımcının İmzası

Bir de şöyle düşünün. Bir üreticinin belli bir tasarımı vardır. Tasarımcıların belli bir tarzı vardır.

Eğer mimarlık okuyorsanız, bir binanın yanından geçerken “Bu tarzı biliyorum,” diyebilirsiniz. Eğer işi biliyorsanız “Mimarın kim olduğunu biliyorum,” bile diyebilirsiniz. Kimden öğrendiklerini veya kim olduklarını tahmin edebilirsiniz. Tasarımından, mimarın kim olduğunu anlayabilirsiniz.

Bazılarınız modayla ilgileniyor. Uzaktan bir çift ayakkabı görünce, “Chanel” dersiniz. Uzaktan bir çanta görürsünüz, “Çakma” dersiniz, değil mi? Gerçek mi sahte mi bilirsiniz. Bazı insanlar spor ayakkabılara meraklıdır, olayları budur. Sanki Allah onları spor ayakkabılar için yaratmış. “Ooo bu 1998 Jordan’lar, sınırlı üretim…” Ben de “Ne içtin sen kardeşim?” diyorum.

Bazıları saatlere meraklıdır, anlayabilirler. Uzaktan, “Ooo bu bir Tudor, bu bir Rolex, bu şu, bu bu, bu bir Patek Philippe” falan anlarlar. Bazıları arabalara meraklıdır, değil mi? Uzaktan bakıp “Ooo ne olduğunu biliyorum,” derler. Bu bir Mercedes. Aaa dur, bu Hyundai, Mercedes’i kopyalamışlar. Tamam.

Nereye varmaya çalışıyorum? Tasarımcıyı anladığınızda… Hani bir belgeyi imzaladığınızda imzanız vardır ama bazen tasarımın kendisi bir imzadır, değil mi? Bazen tasarımın kendisi… Bir ressamın tablosunu görüp bunun kimin tablosu olduğunu biliyorum, kimin mimarisi olduğunu biliyorum, kimin moda tasarımı olduğunu biliyorum, kimin çantası olduğunu biliyorum, diyebilirsiniz. Markanın kendi imzası vardır.

İnsanlar uzaktan Apple ürünlerini görüp, “Bu muhtemelen bir Apple ürünü,” derler değil mi? Kendilerine has bir tasarımları var. Allah’ın da tasarımında bir imzası vardır. Allah evreni tasarladı. O’nun da bir imzası var. Evrendeki imzası nedir? Denge. O’nun imzası budur.

Sonra kendime bakıyorum; duruşumda bir denge var gibi görünüyor, hareket edişimde bir denge var, uzuvlarımın orantısında bir denge var. O’nun yaptığı her şeyde denge görüyorum ve dengesiz olan tek şey benim davranış biçimim. Tek şey bu. O yüzden, göğü yükseltti ve dengeyi koydu ki tartıda haddi aşmayasınız, ölçüyü ihlal etmeyesiniz diyor. Bağlantıyı görüyor musunuz? Bu, her insanın varması gereken derin bir idraktir.

Allah’ı Tanımanın Üç Seviyesi

Bu beni, surenin baş kısmındaki başka bir ilginç sonuca götürüyor. Allah’ın kim olduğunu bilmenin en büyük yolu, Allah’ın kendi sözleridir. En büyük yol. Bununla başlamıştık.

اَلرَّحْمٰنُۙ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ

Allah’ı, Allah’ın kendisini size anlatmasından daha iyi tanımanızın bir yolu yoktur. En iyisi Allah’ın kendini anlatmasıdır. Sanki mimarla tanışmışsınız, mimarı bizzat tanıyorsunuz gibi. Tamam, peki bir sonraki en iyi şey nedir? Mimari tasarımlarını ve eserlerini incelemenizdir, değil mi?

Eğer bu mimarın yaptığı binaları incelersem, mimar hakkında bazı şeyler bilirim. Mimar hakkında her şeyi bilmiş olur muyum? Kişiliğini bilemem, sevdiklerini ve sevmediklerini bilemem ama tasarım tarzı hakkında yeterince şey bilebilirim. Evreni gözlemlemek, dinden haberiniz olmasa bile Tanrı hakkında bir şeyler öğretebilir mi? Öğretebilir. Bu mekanizmanın arkasında dengeyi seven biri olduğunu öğretebilir. Ama O’nun hakkında her şeyi bilebilir misiniz? Hayır, ama bir yere varırsınız, bir noktaya kadar bilirsiniz.

Üç seviyeden bahsettim:

  1. En yüksek seviye: Allah’ın size bizzat anlatması.
  2. İkinci seviye: Gökler. Sizi, tüm bunların arkasında adil ve dengeli biri olduğu sonucuna götürür.
  3. Üçüncü seviye: Sadece etrafımdaki dünyayı gözlemlesem bile, en azından birinin beni kolladığını bilmeliyim. En azından ne olmalıyım? Minnettar. En azından şükretmeliyim.

Bu açılış bölümünde bu üç seviyenin tezahür ettiğini göreceğiz. İşte o zaman gerçekten ilkinin ne olduğunu takdir edeceksiniz. Çünkü o ilkinde sadece Allah’ın dengesini öğrenmiyoruz, sadece Allah’ın nimetlerini öğrenmiyoruz; Allah hakkında çok daha fazlasını öğreniyoruz. Sanki Allah’ı, sadece bu ipuçlarının ötesinde gerçekten tanıyorsunuz.

Kur’an olmasaydı Tanrı’ya dair ipuçlarımız olurdu ama O’nun sahip olmamızı istediği resmin tamamı elimizde olmazdı. İşte O’nun bize bunu öğretmesini اَلرَّحْمٰنُۙ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ yani Allah’tan gelen ek bir rahmet kılan şey budur.

Mizan, Vezn ve Kıst Kavramları

Tamam, devam edelim. Tamamı ölçü ile ilgili olan bu ayet ve bir sonraki ayet üzerinden biraz ilerleyelim. İnşallah bundan çok derin ve güzel bir ders çıkaracağız.

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ (Rahman, 8). Buradaki “En”, “tefsiriye” olabilir, yani فتكون لا ناهية (yasaklama) olur. O göğü Allah yarattı, o yüzden bize “terazide ölçüyü bozmayın” diyor. Sanki aslında bir emir veriyor. Buna şu şekilde de bakabiliriz, لا ناهية (olumsuzluk). Evrende öyle bir denge yarattı ki onu bozamazsınız. Evrendeki dengeyi bozmaya gücünüz yetmez. Güneşi batıdan doğduramazsınız, keyfinize göre ayın evrelerini değiştiremezsiniz. Oraya üzerinde hiçbir gücünüzün olmadığı, ihlal edemeyeceğiniz bir şey koydu.

Sanki Allah şöyle diyor: Dünyada yeterince karışıklık çıkarıyorsunuz, dünyayı yeterince karıştırdınız ama gökyüzünde yarattığımı bozamazsınız. Size dünyada oynamanız ve ortalığı karıştırmanız için biraz alan verdim ama bu onun ötesine geçemezsiniz.

Eğer durum buysa, اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ neden El-Mizan kelimesi kullanıldı? İmam Razi bu soruyu soruyor: Neden el-mizan kelimesi kullanıldı? Çünkü mizan aslında bir alettir, kelimenin tam anlamıyla terazi, hani tuttuğunuz ve her iki tarafına bir şeyler koyduğunuz o şey aslında mizan olarak adlandırılır. Yani bu kelimenin kullanımı aslında başkasının hakkını eksik vermemenizi ve kendinize haksız çıkar sağlamamanızı telkin eder. İster satıcı olun ister müşteri, her iki durumda da adil kalmanızı buyuruyor. Bu da, mizan kelimesinden gelen ek bir güzel anlamdır.

Ama şimdi bunu sonuca bağlıyoruz.

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ (Rahman, 9).

Üçüncü kez mizan kelimesi geçiyor. Ağırlığı (teraziyi) adaletle tesis edin, tüm değerleri adil bir şekilde koruyun ve terazide eksiklik yapmayın. Mizan, mizan, mizan; üç kez.

  • وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ (Rahman, 7).
  • اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ (Rahman, 8).
  • وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ (Rahman, 9).

Ama üçü de üç farklı anlama geliyor. İlki evrenin ahengi ile ilgiliydi. İkincisi, sizin onu bozamayacağınızla ilgiliydi; o ahengi bozamazsınız. Bu hayattaki terazileri de bozmasanız iyi olur anlamındaydı. Ama sonra üçüncüsünde “Mizan” kelimesini kullanmıyor, el-vezn kelimesini kullanıyor.

Hayattaki Teraziler ve Öncelikler

Tefsire girmek yerine, gündelik örneklerle konuşayım. Bu ne anlama geliyor? Vezn aslında ağırlık demektir. Vezn ne demek? Ağırlık. “İkame” ise korumak, sürdürmek veya değer vermek demektir.

Şimdi felsefi konuşmak yerine pratik terimlerle konuşalım. Evliliği örnek olarak alalım. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Seçebileceğim onca örnek varken… Aman Allah’ım, neyse.

Bir evlilik ilişkisinde bazı temel haklar ve sorumluluklar vardır. Bazı şeyler kesinlikle kadının hakkıdır, bazı şeyler kesinlikle kocanın hakkıdır ve her iki tarafın da sorumlulukları vardır. Evliliği evlilik yapan budur. Sonra bunun üzerine, birbiriniz için yapabileceğiniz başka şeyler vardır. Ekstra şeyler, artı puanlık görevler diyelim. Bazı bonus davranışlarda bulunabilirsiniz, bunlar opsiyoneldir. Bir ana yemek vardır, evliliği evlilik yapan budur ve bir de ilave şeyler vardır.

Neyin ağırlığı daha fazladır? Hangisi daha ağır basar? Temel sorumluluklar ve haklar. Gerçek ağırlığı olan budur. Sonra bu ilave şeylerle evliliği güzelleştirebilirsiniz. Şimdi birinin şöyle dediğini hayal edin:

“Ah, bu temel şeyler biraz ağır, ben tüm odağımı ekstra şeylere vereyim. Ve bence bu yeterli.”

O zaman ne olur biliyor musunuz? Kaos olur. Kaos olur. Neden? Çünkü doğru ağırlığı adil bir şekilde dağıtmadınız. Anlıyor musunuz? Başka bir şey daha fazla ağırlığı hak ediyordu, siz ağırlığı yanlış yere koydunuz.

Allah sadece ticaretten bahsetmiyor. Vezn kelimesi Kur’an’da aslında tüm ameller için kullanılır.

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّۚ O gün ağırlık doğrudur (A’raf, 8).

Neyin ağırlığı? Her amelin ağırlığı. Her bir amelin ağırlığı. Yani hayatta neye ne kadar ağırlık vereceğimize karar vermek zorundayız. Bu kavramın Kur’an’da anlatıldığı başka bir yer de, يُنَبَّؤُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَۜ (Kıyame, 13). O gün, insana, yaptıkları da yapmadıkları da haber verilir. Öncelikleri nelerdi? Önceliğiniz neyse ona daha fazla ağırlık verirsiniz.

Ağırlık şu da olabilir; neye daha fazla zaman, daha fazla dikkat, daha fazla odak, daha fazla çaba, daha fazla para harcanıyor? Adalet noktasında mesele sadece kimin daha fazla hakkı olduğu ya da kimin daha fazla ödeme yapması gerektiği değildir. Bu aslında ister maddi, ister duygusal, ister manevi olsun her türlü alışverişle ilgilidir. Her şeyin bir ağırlığı vardır.

Allah ile ilişkimizi düşünün. Allah ile temel bir ilişkimiz var. Esasen, pratik olarak konuşursak, bu ilişki günlük bazda en asgari beş vakit namaza dayanır. Allah ile asgari bir ilişkim varsa, O benden kendisiyle günde beş kez özel olarak görüşmemi bekliyor, değil mi? Beklenti budur. Ama ben diyorum ki;

“Hayır, ben pencerenin kenarına oturup Tanrı ile konuşup ağlayabilirim. Yani namaz kılmama gerek yok. Evet, namaz kılmıyorum ama Allah ile derin bir manevi bağım var.”

Senin o derin manevi bağın… Bu arada, biri pencerenin kenarına oturup ağladığını söylüyorsa, garanti ederim ki, kamera açık olmadıkça ve pencere kenarında oturup ağlarken bir selfie çekip “Allah’ı (cc) anarken” diye paylaşmadıkça pencere kenarında oturup ağlamıyorlardır. Kusura bakmayın, son zamanlarda kendinizin manevi bir fotoğrafını paylaşmışsınız gibi laf attım ama… Ortada Allah tarafından ağırlık verilmiş bir şey var; namaza ağırlık verilmiştir. Senin kişisel manevi yolculuğunun o kadar ağırlığı yoktur.

Sonra insanlar her türlü uyduruk bahanenin arkasına saklanıyor:

“Şey, biliyorsun, gerçekten namaz kılmak istiyorum ama şu an bunun üzerine çalışıyorum.”

Gerçekten mi? “Üzerine mi çalışıyorsun?” Nasıl?

“Bu bir süreç.”

Tamam, “üzerine çalışmak”, “süreç”. Şimdi iki kelimemiz oldu. Nedir bu süreç?

“Şey, çok ağır geliyor.”

Tamam, şimdi üç oldu: “Üzerine çalışmak”, “süreç” ve “çok ağır gelmesi”. Peki nasıl ağır geliyor?

“Sadece gerçekten zor.”

Nasıl zor olduğunu açıklayabilir misin?

“Yapamıyorum işte.. Biliyor musun, bende anksiyeteye sebep oluyorsun. Bu sorularla bana psikolojik şiddet uyguluyorsun.”

Şimdi ne yaptık? Bu boş kelimelere… Bunlar boş kelimelerdir. Ne yaptık? Onlara ne verdik? Bolca ağırlık. Ama aslında hiçbir ağırlıkları yok. Hiçbir önemi yok. Bunlar boş bahaneler.

“Bir şeyleri aşmaya çalışıyorum.”

Neyi aşmaya çalışıyorsun? Yapamazsın. Allah senden teslim olmanı bekliyor.

“Şu an çok anksiyetem var, bazı hislerim…”

Bu arada Allah hislere ne diyor biliyor musunuz? Onlara هَوٰىۙ diyor. هَوٰىۙ neyin eş anlamlısıdır biliyor musunuz? Havanın. Havanın ağırlığı ne kadardır biliyor musunuz? Hiç. Hiç.

Şimdilerde duyguların en büyük ağırlığa sahip olduğu ve hakikatin hiçbir ağırlığının olmadığı bir geçer akçe yarattık. Çünkü hakikat yerine sadece “benim hakikatim” var. İkisini yer değiştirdik. Bu hakikattir, bir de “benim hakikatim” dediğimiz hislerimiz vardır. Benim ayrı hakikatim, seninki ayrı.

Bu saçmalık için Allah aslında وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ diyor. Ağırlığı ait olduğu yere koyun. Terazide adil olun. Bahanelerin arkasına saklanmayın.

Sonra وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ diyor. Başkalarına terazide haksızlık yapmayın. Bunun bir tefsiri de ولا تخسروا أنفسكم في الميزان şuydu: Doğru şeylere ağırlık verdiğinizden emin olun. Çünkü böyle yapmazsanız sadece başkalarına haksızlık etmiş olmazsınız, kıyamet gününde kendinize de haksızlık etmiş olursunuz. Asıl terazi kurulduğunda ve amellerinizin hiçbir ağırlığı olmadığında… Çünkü ağırlığı yanlış şeylere verdiniz. O yüzden وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ diyor.

Tüm bu dersler sadece “gökyüzüne dikkat edin”den çıkıyor. Çünkü ayın belli bir ağırlığı, kütlesi var; biraz daha fazla kütlesi olsaydı dünyaya çarpardı. Tam olması gereken ağırlıktadır. Dünya tam olması gereken kütleye ve ağırlığa sahiptir. Güneş tam olması gereken ağırlığa sahip ve aralarında tam olması gereken bir mesafe vardır.

Peki bu bana ne öğretiyor? Hayatımdaki her şeyin doğru türden bir ağırlığa, doğru türden bir dengeye sahip olması gerekiyor. Her ilişkinin sınırları vardır, her ilişkinin limitleri vardır, her eylemin sınırları vardır, her işlemin sınırları vardır.

Aslında bu Kur’an’da istiaredir. Açık ki, ölçmek ve terazi ticaretle ilgilidir. Mal alıp satmakla ilgilidir, değil mi? Allah bunu, hayatın tamamı hakkında konuşmak için bir benzetme olarak kullanıyor. Tüm hayat bir dizi alışveriştir. Annem ve babamla olan tüm ilişkim bir dizi alışveriştir. Çocuklarımla olan tüm ilişkim bir dizi alışveriştir, maddi değil ama duygusal ve iletişimsel alışveriştir. Bu alışverişlerin her birinde doğru türden bir teraziye sahip olmam gerekiyor.

Kur’an’a Göre Adalet ve Kültürel Yanılgılar

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ

Kıst (قِسْطِ) kelimesi hakkında bilmeniz gereken bir şey daha var. Kıst aslında yanlış yapmadığınızdan emin olmanızdır. Adalet aslında “Adl”dir, “Kıst” da aslında Lughat-ul Daad’dandır. إقساط kötü bir şey yapmadığına emin olmaktır. Arapçada bu çok hoştur:

  • قاسط (Kâsıt): Adil olmayan kişidir.
  • مقسط (Muksit): Adil kişidir. Yani if’al babından أقسط fiili aslında adil olmak demektir.
  • قَسَطَ (Kasata): Adil olmamak demektir.
  • أَقْسَطَ (Eksata): Haksızlık yapmadığınızdan emin olmak anlamına gelir.

Haksızlık yapmaktan sakınmak. Bu ne demek peki? Bu şu anlama geliyor; Allah, bizim çok güçlü bir eğilimimiz olduğunu ve varsayılan durumumuzun adil olmamak olduğunu söylüyor. Sonunda, hem kendimize hem başkalarına karşı haksızlık yapma ihtimalimiz çok yüksektir. Haksızlık yapmadığımızdan emin olmak için, doğru dengeyi tutturmak adına ekstra çaba sarf etmeliyiz.

Bu arada, bir şeyi havada tutmak yorucu mudur? Evet. Allah diyor ki, adalet otopilotta değildir. Adalet için çaba sarf etmeli ve onu ayakta tutmalısınız diyor. Sırf dün adaleti ayakta tuttunuz diye, bugün de tutarsınız diye bir şey yok. O yüzden insanlar “Ben çok adil biriyimdir” dediklerinde… Adalet senin burcun herhalde. Cidden çok mu adil birisin? Çünkü Allah der ki, adalet hususunda evrenin geri kalanı otopilottadır ama insanlar değil. Onlara öğütlenmesi gerekir. Buna çaba harcamalısınız.

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ

Üç kez tekrar mı? Neden bu şekilde üç kez söylüyor? Çünkü bu bizim için yapması gerçekten zor bir şey. Gerçekten zor.

Kur’an’a göre adalet nedir? Kur’an’a göre hakkaniyet aslında çok “politik yanlışlıktır”. Kur’an’da adalet politik olarak çok yanlıştır. Bununla neyi kastediyorum? Her kültürde, Allah’ın suçlu hissetmenizi istemediği ama sizi suçlu hissettiren şeyler vardır. Kültür bir şeye çok fazla negatif ağırlık yükler ama Allah ona sıfır negatif ağırlık yüklemiştir. Ve kültürün kutlamanızı istediği şeyler vardır, çok fazla pozitif ağırlık yüklenmiştir ama Kur’an ona sıfır ağırlık, hatta negatif ağırlık yükler.

Neyin adil olup neyin olmadığına, neyin kutlanıp neyin kınanması gerektiğine dair tanımımız, neyden suçluluk duymalıyım, neyden duymamalıyım; tüm bunlar nereden gelmeli? Allah’tan gelmeli. Bizi kafirlerle veya başkalarıyla kıyaslamama gerek yok. Azıcık “biz bize” konuşalım.

Müslüman aleminde bir şey hakkında suçlu hissettirildiğimiz durumlar var mı? Müslüman aleminde Allah’ın bizi asla suçlu hissettirmeyeceği bir şeyler yüzünden suçlu hissettiriliyoruz değil mi? Bir olay anlatacağım, şahsen hiçbirinizle ilgisi yok. O yüzden etrafa bakınıp “Kim söyledi sana?” demeyin.

Diyelim ki evli bir çift var. Adamın annesi, karısını sevmiyor. Sonra oğluna diyor ki;

“Evimize gelirsen onu getirmeni istemiyorum, sadece sen ve torunum gelin. Onu görmek istemiyorum.”

Sonra oğluna, karısı hakkında hakaretler ediyor, her türlü korkunç şeyi söylüyor ve sonra da diyor ki; İslam en çok annene karşı iyi olman gerektiğini söylüyor. O şarkıyı biliyor: “Sırada kim var? Annen. Sonra kim? Annen. Sonra kim? Annen.”

Sonra baba diğer odadan sesleniyor: “Ya baban ne olacak?”

Ama mesele şu ki, şimdi bu adamın karısını aşağılıyor ve bunu yapabileceğini söylüyor çünkü o ne? Anne. Yani zihninizde bu amelleri kaydeden melekler şöyle mi diyor:

“Aaa dur, bunu söyleyebilir, o onun annesi. Hadi üzerini çizelim.”

Meleklerden biri yazıyormuş, diğeri:

“Hayır hayır kardeşim, o anne, onu yazma.”

İftira, aşağılama, başka birini incitme, arkadan çekiştirme, kusur arama… Bunlar anne için geçerli değil. Çünkü kıyamet gününde her annenin bir dokunulmazlık kutusu var. Anne oldukları için hiçbir şey sorulmayacak. İşleyiş böyle mi? Hayır.

Ama biliyor musunuz, pek çok insan Kur’an’dan bir şeyi alıp, mesela وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ ayetini alacağım (İsra, 23), buna çok fazla ağırlık yükleyeceğim. Şimdi iftira, dalga geçme, dilinle birini incitmekle ilgili tüm ayetleri, birine küçümseyerek bakmakla ilgili tüm o ayetleri artık görmezden gelebiliriz. Onların hiçbir ağırlığı yok çünkü bunun ağırlığı çok fazla. Bu mümkün mü? Bu hiç oluyor mu?

Mesele şu; Allah وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ dediğinde dininizle oynamayın, dininizin işinize gelen kısmını alıp geri kalan her şeyi dışarıda bırakmayın, diyor. Bunu yapanlar sadece anneler de değil; karısı da yapabilir, koca da yapabilir, çocuk da yapabilir, herkes yapabilir. Tüm bunlar tek bir şeyden kaynaklanır: Ağırlığı yanlış yere koymak.

Eğer bizler Kur’an’ın gerçek talebeleri olursak, sadece ilginç gerçekleri bilmekle kalmayız. Sadece kıyıda köşede kalmış bilgileri edinmekle kalmayız. Ya da birine Arapça alıntılar yapıp, onları “Maşallah, aman Allah’ım, ne kadar da Arapça biliyor” dedirtmeyiz. Hedef bu değil.

Kur’an bize ne öğretiyor? Hedef ne? Gerçek bir denge duygusu geliştireceğiz. Böylece biri dengesiz bir şey söylediğinde onu yakalayıp, “Hayır hayır hayır, bunu yapamazsın,” diyebileceğiz. Biz de dengesiz bir şey yaptığımızda kendimizi yakalayabileceğiz ki kendi terazimi ihlal etmeyelim. Kıyamet gününde kendi terazimizi bozmayalım. Dengeyi bulabilelim.

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ

Bu çok derin, kesinlikle çok derin. Dua ediyorum ki bunu hayatımıza taşıyabilelim. “Kıst” (adalet) hem içimizdedir hem de dışımızda. Kimse görmüyorken de adil olmaktır, sadece mahkeme salonundaki adalet değildir. Mahkemedeki adalet عَدْل’dir. İçerde ve dışarıdaki adalet ise قِسْطdir.

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ

Bazen insanlar izler, bazen izlemez. Ama her durumda adalet standartlarımızı korusak iyi olur. Allah bizi muksitlerden (adil olanlardan) eylesin.