“Necm” Kelimesinin Anlamı
Pekâlâ, şimdi altıncı ayete geçiyoruz. Bir devamlılık göreceksiniz; şems, kamer ve şimdi de necm kelimesini görüyoruz, değil mi? Yani güneş, ay ve şimdi de “yıldız” kelimesi.
Arapçada necm kelimesinin ne anlama geldiği konusunda iki görüş var. Necm, çim filizleri veya alçak bitkiler, yani üzerinde yürüyebileceğiniz ve zarar görmeyen bitkiler anlamına da gelebilir. Esasen bunları çimen gibi düşünebilirsiniz.
Bu ayeti tercüme etmenin birkaç yolu var. Birkaçı şöyle:
- “Ve YILDIZ bile…” Yıldız kelimesini büyük harfle yazdığımı fark etmişsinizdir, bunun nedenini göreceğiz.
- “Yıldız ve ağaç bile teslimiyetle boyun eğmeliler.”
- “Ve hatta çim filizleri ve ağaç, teslimiyetle boyun eğer.”
Üçüncüsünde “çim filizleri” dedim, değil mi? Yıldızın aksine. Çünkü necm her iki anlama da gelir. Bu, ayetin ne hakkında olduğuna ve neye atıfta bulunduğuna dair kısa bir genel bakıştı.
Arapçada Secde Kavramı
Şimdi biraz daha derine inip Arapçadaki önemli bir kavramdan bahsedeceğiz. Secde nedir? Biri bana açıklasın. Secdenin ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Namazın ne olduğunu biliyorsunuz. Rükûnun ne olduğunu biliyorsunuz. Kıyamın ne olduğunu biliyorsunuz. Bunları biliyorsunuz, değil mi?
Bunlar Müslümanlar olarak kullandığımız kelimeler ve özel anlamları var. İslam geldi ve bu kelimelere spesifik bir anlam yükledi. Secde kelimesinin İslam’dan önce de bir anlamı vardı. Fakat İslam gelip Müslümanlar bu kelimeyi kullanmaya başladığında, İslam’daki secde çok özel bir ritüel haline geldi.
Dillerde şöyle bir şey olur; bir kelime ve anlamı vardır. Sonra bir bilim dalı, yeni bir konu, yeni bir kültür ya da bir devrim ortaya çıktığında, aynı kelime farklı bir anlam kazanabilir. Bunun dini olmayan ilginç bir örneğini vereyim: Eskiden kuşlar “tweet” atardı (cıvıldardı). Şimdi ise devlet başkanları atıyor, değil mi? Teknolojinin gelişmesiyle, aynı kelime artık tamamen farklı bir anlama geliyor. 1980’lerde birine “bu adam çok tweet atıyor” deseydiniz sizi muhtemelen bir akıl hastanesine sevk ederlerdi ki belki hâlâ etmeleri gerekiyordur.
Neyse, secde kelimesini düşündüğümüzde aklımıza başımızı yere, ellerimizi yanlara koymak gelir; zihnimizdeki secde imgesi budur. Ancak Kur’an’da ve Arapçada, secde kelimesi bu ritüel anlamının ötesinde de kullanılır. Yani bu ayet, kelimeyi ritüel anlamının ötesinde kullanır. Kelimenin Arapça kökenine inmemiz gerekiyor. İslam gelmeden önce bu kelime Arapça’da nasıl kullanılıyordu? O zaman bu ayette neler olup bittiğini daha iyi anlayabiliriz.
Çünkü ayet diyor ki; ister yıldız olsun, ister çim filizi ve ağaç, ikisi de secde ediyor.
يَسْجُدَانِ (İkisi de secde ediyor.)
Peki bu ne anlama geliyor?
السجود أصله التطامن والتذلل والإنقياد
Secdenin kökeni eğilmek, kendini alçaltmak, tevazu göstermek, kendini aciz bırakmak ve bir teslimiyet pozisyonuna gelmektir. Hani silahlarını bırakıp düşmanın önünde diz çöken asker imgesi vardır ya? Bu tür bir görüntü. Gücünüzün bittiği, çaresiz kaldığınız ve teslimiyetle yere yığıldığınız an; işte bu, aslında secde imgesidir.
وجعل ذلك عبارة عن التذلل لله وعبادته
Bu daha sonra, Allah’ın karşısındaki o acizliğimizi, O’na ibadetimizi ifade eden bir terim haline geldi. Eskiden Araplar secde kelimesini şu şekillerde kullanırdı:
- نخلة ساجدة أمالها حملها (Secde eden bir hurma ağacı): Meyvenin ağırlığı dallarını aşağı eğdiğinde, dalları yere doğru sarktığında kullanılırdı.
- وعين ساجدة فاترة الطرف (Secde eden göz): Biraz aşağı bakan göz için de “secde eden göz” derlerdi. Gözün hafifçe kısılması aslında secde eden gözdür.
- سجدت الابل وأسجدت خفضت رأسها لتركب (Secde eden deve): Deve, üzerine binebilesiniz diye başını indirdiğinde, devenin secde ettiğini söylerler. Yani bir ibadet eylemi yapmıyor; sadece sahibi binebilsin diye tevazu gösterip alçalıyor.
- وكان كسرى يسجد للسهم الطالع أي يخفض رأسه إذا شخص سهمه عن الرمية ليستم السهم (Pers İmparatoru Kisra’nın secdesi): Bunu epey komik buldum. Pers İmparatoru Kisra, okçuluğu çok severmiş. Ama görünüşe göre okçulukta pek iyi değilmiş. Hedefi ıskalayıp aşarmış; hedef buradaysa ok üzerinden geçer gidermiş. Okun tepeden uçup gideceğini bildiği için, tam o sırada “secde edermiş”; yani başını aşağı eğer, sanki oka aşağı inmesi için talimat verirmiş. Bilgisayar oyunlarında yaptığımız gibi hani. Onun bu başını indirmesine, adeta oka aşağıdan gitmesi için komut vermesine “secde” denirdi.
Yani secde temel olarak tevazu ve kendini alçaltmaktır. Elbette bu tevazunun ve boyun eğmenin en güzel ifadesi, Peygamberimizin (sav) bize öğrettiği, bizim yaptığımız secde ritüelidir. Ancak herhangi bir alçalma ve tevazu eylemi de aslında secde olarak tanımlanabilir.
Yıldızların ve Ağaçların Secdesi
O halde ayet şunu söylüyor: Yıldız ve ağaç, her ikisi de tevazu gösteriyor. İkisi de boyun eğiyor. Yani, “Ağaç nasıl secde eder? İki eli yok ki, ne yapacak?” diye düşünmenize gerek yok. Hayır, rahat olun. Secde etmek için bunların hiçbirini yapmasına gerek yok. Ama bunun ne anlama gelebileceğini biraz irdeleyeceğiz.
اسم جمعنا على نجوم السما
Bu necm, gökyüzündeki tüm yıldızlara atıfta bulunabilir. Ayrıca dediğim gibi, gövdesi olmayan, sapı olmayan alçak bitkilere, çimen gibi bitkilere de atıfta bulunabilir. Bunlar yere yapışıktır.
Klasik âlimlerin bu konudaki yorumları şöyledir:
- Alusi: يسجدان من حيث التقابل لما أن الشمس والقمر علويان Alusi, bunun çimene atıfta bulunduğu görüşünü beğendiğini söylüyor. Yani çimen ve ağaç secde ederler. Diyor ki, bu çok güzel çünkü önceki ayette güneş ve ay hassas bir hesapla Allah’a itaat ediyor. Şimdi ise daha aşağıda olan varlıklar, ağaç ve çimen, Allah’ın huzurunda tevazu gösteriyorlar. Yani yüksektekiler de alçaktakiler de hepsi Allah’a teslimiyet halindeler. İşte bu ikisini bu şekilde karşılaştırıyor.
- Kurtubi: سجودهما أنهما يستقبلان الشمس إذا طلعت ثم يميلان معها حتى ينكسر الفيء Kurtubi diyor ki; onların tevazusu, yani çimenin ve ağacın tevazusu şudur: Güneş doğduğunda, fotosentez yaparken çiçek güneşe doğru döner, değil mi? İşte ağacın, dallarının veya yapraklarının güneşe dönmesi, güneşe meyletmesi ve çim filizlerinin güneşe yönelmesi; işte bu onların secdesidir.
- İmam Razi: خضوعهما لله تعالى وخروجهما من الأرض İmam Razi diyor ki; Allah’a karşı ne kadar mütevazı oldukları ve topraktan çıkış biçimleri, büyümeleri başlı başına bir tür secdedir.
Sizinle paylaşacağım birkaç şey var burada. Biri imgelerin sürekliliği. Necm Suresi’nde Allah yıldızın battığından bahsetmişti:
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ (Necm, 1)
“Batmak”, aslında secdenin anlamlarından biridir. Yani burada eğer “necm” suresindekiyle aynı manadaysa yıldız da batıyor. Sonra yıldız, ay, ardından güneş var:
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (Kamer, 1)
Yani Necm suresi, sonra Kamer suresi. Şimdi de الشمس والقمر والنجم (Güneş, Ay ve Yıldız) var. Üçünü bir arada görüyoruz. Yani sanki önceki surelerden parçaları toplayarak bir anlatı inşa ediyor.
Şimdi, yıldızlar gündüz vakti tevazuya bürünür. Bu ne demek? Çünkü gündüz olduğunda yıldızlara ne olur? Boyun eğerler, silinirler. İhtişamlarını sergileyemezler. Gözümüzden kaybolurlar. Gündüz vakti güzel görünen, gölge ve huzur kaynağı olan, güzellik simgesi olan ağaç ise; mesela arka bahçenizdeki ağaç gibi, gece olunca tevazuya bürünür. Çünkü artık o özelliklerinin hiçbiri yoktur. Cazibesi gitmiştir.
Belki de gökyüzünü ve yeryüzünü simgeleyen bu iki ifade; yani gökyüzünü ifade eden yıldız, yeryüzünü ifade eden ağacın, Kıyametle muhtemel bir bağlantısı olabilir. Şimdi bundan bahsedelim. Önceki ayeti hatırlayın, imalarından biri, حُسْبَانٍۖ Kur’an geldiği için güneş ve ayın artık yıkımın eşiğinde olmasıydı. Eğer anlam buysa, bu ayetin alt metinlerinden biri şu olabilir: Yıldız ve ağaç eninde sonunda secdeye kapanacak. Batmak üzereler, batacaklar.
Kur’an وَاِذَا الْـكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْۙ der (İnfitar, 2). Yıldızlar saçıldığı zaman. Şöyle de der: اِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْۙۖ (Tekvir, 2). Yıldızlar ışığını yitirdiğinde veya gezegenler, gök cisimleri düşmeye başladığında. Düşmek neyin imgesiydi? Secdenin. Peki ağacın secde etmesinin bununla ne alakası var?
Kadim Arap Kültüründe Gece Göğü ve Ağaç
Benim anladığıma göre -Allahu alem- Araplar… Kur’an’ın indiği yer çöl iklimi, açık arazi ve çok sert hava koşulları olduğu için… Biliyorsunuz, son zamanlarda bölgede yeni yeşillikler var ama genel olarak oranın iklimi son derece serttir. Hatta İbrahim (as) orayı şöyle tarif etmişti:
وَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ (Ekin bitmeyen bir vadi) (İbrahim, 37)
Bir Arap için gece vakti, gökyüzü belki de dünyadaki diğer tüm yerlerden daha güzeldir. Muhtemelen. Neden? Çünkü yapılaşma yok, şehir ışıkları yok, berrak bir gece çöl gökyüzü var. Gökyüzünde yıldız görmediğiniz tek bir yer bile yoktur. Biz artık o deneyimi yaşamıyoruz; bazı yıldızları görüyoruz ama çölün gece göğü gibi değil. Eğer çölün gece göğünü görseniz, şok olurdunuz. “Gökyüzü böyle mi görünüyormuş?” dersiniz. Yıldız görmediğiniz yer yoktur. Tamamen doludur.
Araplar için -ki bunu Necm Suresi’nde anlatmıştım- kadim Arapların gece göğüyle çok romantik bir bağları vardı. Yıldızlar hakkında çok şey bilirlerdi. Aslında tüm yıldızlara, pek çok yıldıza ve takımyıldızına isim vermişlerdi. Onları şiirlerde kullanırlardı. Yıldızlar hakkında, sizin NBA sporcuları hakkında konuştuğunuz gibi konuşurlardı. Ciddiyim. Hani birbirlerine laf atarken falan “Kendini bir şey sanıyor” yerine “Kendini Süreyya sanıyor”, “Kendini Ülker takımyıldızı sanıyor” derlerdi. Ya da “Yıldızı amcaoğlun falan mı sandın?” Birbirleriyle böyle konuşurlardı.
إذا الكواكب تثرت إذا النجوم انكدرت
Arap için geceleyin en güzel şey neydi? Gece gökyüzü. Peki, gündüz vakti Arap için en güzel şey neydi? Ne dersiniz? Güneş, Arap için güzel değildir. Güneş kesinlikle Arap için güzel değildir. Çöl ortasında bir yerlerde bir çıkış yolu bulabilirlerse, tek bir ne bulabilirlerse? Ağaç, kanka, bu harika. Bir ağaç! Çünkü ağaç nadir bulunan bir nimettir.
Arap edebiyatında, geleneğinde ve kültüründe güzelliğin sembolü; geceleyin gece gökyüzüdür. Peki gündüz güzelliğin sembolü nedir? Ağaçtır. Secde edenler işte bu ikisidir:
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ
Gözlerini her şeyden çok cezbeden bu iki sembol, secdeye kapanmak üzeredir. Yani güzel bildiğiniz her şey, huzur bulduğunuz her şey.
Yıldızlar ve ağaçlarla ilgili bir diğer ilginç şey de şudur; ağaçlar rızıktır, yıldızlar ise rehberdir. İşte bu iki şey… Çölde rızka ve rehberliğe ihtiyacınız vardır. Yollarını bulmak için kullandıkları yıldızlar secdeye kapanacak. Allah belki de burada şunu söylüyor: Tüm evren, şu anda bile, henüz kıyamet günü gelmeden bile, şu anda bile her şey aslında Allah’ın önünde tam bir tevazu içindedir.
Süreyya (Ülker) Takımyıldızı ve Mevsimler
Bu dili şundan dolayı çok ilginç buluyorum, bunu size tam açıklayabilmek için sizi Necm Suresi’ne götüreceğim. Son birkaç seferdir bunu yapmak zorunda kalıyorum çünkü bu gerçekten çok önemli.
Araplar En-Necm kelimesini sadece rastgele yıldızlar için kullanmazlardı. Şiirlerinin çoğunda En-Necm kelimesini belirli bir yıldız takımı için kullanırlardı. Araplar buna Es-Süreyya derler. Biz Türkçede buna Ülker kümesi diyoruz. Ülker, gökyüzünde Arapların özellikle hayran olduğu bir takımyıldızdır.
Bunun hakkında bazı şeyler bilmeniz gerekiyor çünkü Kur’an buna atıfta bulunuyor. Bilmeniz gereken şeylerden biri; Arapların kış mevsiminin mi, yazın mı, yoksa baharın mı başladığını, Ülker kümesinin gece gökyüzündeki konumuna göre hesaplarlardı. Gece olduğunda ve Ülker’i tam tepelerinde, tam yukarıda, güneşin öğle vakti olduğu gibi gördüklerinde, gece ilerledikçe batıdan batacağını bilirlerdi. Bu, kış geliyor demekti.
Bir sonraki mevsimde, bunu şafak sökmeden hemen önce, Güneş doğudan doğarken, tam Fecir vaktinden önce, aynı Süreyya takımyıldızını ufkun hemen üzerinde görürlerse… Güneş doğduğu için Ülker kaybolur. Ama onu orada görürlerse, bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Bahar ve yaz yolda demektir.
Onların Necm anlayışı buydu. Yani Necm aslında mevsimlerle ilişkilidir. Necm, mevsimlerle bağlantılıdır. Belki de yıldızlar ile mevsimler arasında bir bağlantı kuruluyor. Mevsimlerin de, ağacın ne zaman büyüyeceği ile alakası vardır.
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ dendiğinde, bu kadim Araplar tarafından çok iyi bilinen bir şeydi. Ayet bir noktaya parmak basıyor. Kur’an çalışmamızı gerçekten güzelleştiren şeylerden biri, kadim Arap kültürü hakkında bazı şeyleri anlamaktır. Çünkü aslında Kur’an’ın ilk muhatabı kadim Araplardır. Eğer onların kültürünü anlamazsanız, Kur’an’ın söylediği bazı şeyleri kaçırırsınız.
Burada gerçekten önemli şeylerden bahsediliyor. Allah, Necm’in mevsimlerin değişimi olduğunu söylediğinde… Tabii ki necm ağaç ile beraberdir. Sanki her ikisi de, yani mevsimler secde ediyor, diyor gibi. Gökyüzü secde ediyor ve yeryüzü secde ediyor. Kış secde ediyor, yaz secde ediyor. Tüm bunlar bu kelimelerin içinde özetleniyor.
Şu da ilginçtir ki Necm Suresi’nde dediğim gibi, Necm aslında secde ediyordu. هَوٰىۙ yapıyordu. Batıyordu. Kelimenin tam anlamıyla, Necm yukarıda başlar. Gece ilerledikçe batı ufkuna doğru batar, değil mi? Öyleyse:
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
Göğün Yükseltilmesi ve Mizan
وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ
Ve gökyüzü; onu yükseltti ve dengeleyici ölçüyü koydu.
Bu en ağır üç ayetten biridir. Yedi, sekiz ve dokuz zorlu ayetlerdir. Dua ediyorum ki bunu açıklarken ve hepsini birbirine bağlarken hakkını verebileyim.
Allah şimdi güneşten, aydan, yıldızdan, ağaçtan tekrar tüm ufka, gökyüzüne dönüyor. Açıkça gökyüzü ile yeryüzü arasında bir bağlantı kuruluyor. Şimdi başka bir bağlantı daha kurulacak. O da şu: Göğü yükseltti ve mizanı koydu.
Ayetin başlamadan önce not etmenizi istediğim ilk şey şu; önceki ayette yıldızları ve ağacı gördük. Peki ağaç Arap’a ne verir? Güzellik dışında ağaç Arap’a ne sağlar? Meyve, gölgelik, malzeme, yapı malzemesi ama en önemlisi meyve. Yiyecek. Ağaç bir yiyecek kaynağıdır. Yani gökyüzü ile rızık arasında bir ilişki var. Gökyüzü ve rızık.
Şimdi ise farklı bir ilişki olacak. Gökyüzü ve adalet. Yani gökyüzü ve rızık vardı. Şimdi de gökyüzü ve adalet var. Surede ilerlerken bu bağlantıları aklımızda tutmamız gerekecek.
Şimdi, göğü yükselttiğini ve mizanı koyduğunu söylüyor. Bu ne anlama geliyor ki? Öncelikle, “göğü yükseltti” ifadesi Türk okuyucuya tuhaf gelir. Çünkü uzay boşluktan ibaret. Boşluğu nasıl yükseltirsiniz? Dünya ilk yaratılan şey de değil. Dünyanın milyarlarca yıl içinde oluştuğunu biliyoruz. Ama evrenin geri kalanı zaten çok daha yaşlıydı. Dünya yaklaşık 4 milyar yaşında. Ancak bilinen evren yaklaşık 14 milyar yaşında. Yani görebildiğimiz kadarıyla. Öyleyse göğü yükselttiği ne anlama geliyor?
İşte bu yüzden çeviriler bir sürü sorun yaratıyor. Kelimesi kelimesine çevirdim ama çeviriden memnun değilim. Neden? Çünkü kültürü tercüme edemezsiniz. Sözlükten kelimeleri çevirebilirsiniz ama kültürü çeviremezsiniz. Bu Arapçada “mecaz-ı aklî” olarak adlandırılır. Yaygın bir kullanımdır. Bunun bir anlamı şudur: Göğü yaptı, yani göğün üzerinizde olmasını murad etti. Başka bir deyişle, siz buradasınız, aşağıdasınız ve ötenizde çok daha fazlası var. Yani bu aslında bir insan olarak erişimimizin ne kadar sınırlı olduğuna dair bir ifadedir.
وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا
Yükseltti; gökyüzü sizin çok üzerinizde. Göğü sizden çok ama çok daha yükseğe koydu.
Diğer sorun da şu; “gökyüzü” kelimesinde bile, ben neyi gökyüzü olarak çeviriyorum? Sema. Ama Sema aslında bir mastardır. Ötede veya yukarıda olan her şey anlamına gelebilir. Biri çıkıp, “Yukarı derken neyi kastediyorsun? Dünya yuvarlak.” diyebilir. Burası mı yukarı, yoksa şurası mı? Gezegenin bu tarafındaysanız, yukarısı burasıdır. Tepedeyseniz, yukarısı orasıdır. Güney kutbundaysanız, farklı bir yer yukarısıdır. Kuzey kutbundaysanız, farklı bir yer yukarısıdır. Peki hangi yukarıdan bahsediyorsunuz?
Bunu biraz kuantum fiziği yoluyla anlamanızı sağlayacağım. Ama bunu çok kolay hale getirebilirim. Tüm evrenin bir bilye olduğunu hayal edin. Tüm evren nedir? Bir bilye. Dünya gezegeni de, o bilyenin içindeki minicik bir nokta. Tüm evren bir bilye gibi. Tabii ki, o bilyenin içindeyseniz, “Hangi taraf yukarı?” dersiniz. Çünkü herhangi bir yöne bakabilirsiniz ve orası yukarı olabilir, değil mi?
Şimdi, tepede başka bir şey, bir çatı olduğunu hayal edin. Bilye bir masanın üzerinde duruyor, üzerinde bir şey var. Bu gerçekten onun üzerinde mi? Evet. Ama bilyenin içindeki insanlar veya bilyenin içindeki hiçbir şey bunu anlayamaz bile çünkü hâlâ o bilyenin içindedirler. Bu farklı bir boyut. Bu onun üzerinde ve ötesinde. Anlıyor musunuz?
Allah kaç gök yarattı? Yedi. Biz sadece o küçük bilye olan birinci gökteyiz. Ama sonra bir başkası, ikinci gök var; bu da aslında onun üzerindedir. Sonra onun üzerinde üçüncü, onun üzerinde dördüncü ve onun üzerinde beşinci var. Hepsi Sema kelimesiyle ifade edilebilir. Sema tek bir göğe atıf değildir. Yukarıda olan her şeydir. Allah, üzerimizde yarattığı şeyin sonsuz enginliğini tarif ediyor.
O bunu tarif ederken… Eğer evren hakkında herhangi bir belgesel izlerseniz -ki bu sadece birinci göktür bu arada- fiziksel olan, hani 14 milyar yıl dedim ya, o birinci gök. Yedi göğün hepsi değil. Sadece birinci gök. Bu önemli çünkü Allah şöyle buyuruyor:
وَلَقَدْ زَيَّنَ السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِحِ (Mülk, 5)
Biz en yakın göğü kandillerle (yıldızlarla) süsledik.
Yani yıldızları görebildiğimiz sürece, hâlâ birinci gökle uğraşıyoruz demektir. Bu sadece birinci gök. Gece gördüğüm en uzak yıldızdan gözüme ulaşan ışık, gözüme ulaşmak için 14 milyar yıl yol kat etmiştir. Yani 14 milyar yıllık bir tarihe bakıyorum. Gözüme ulaşan güneş ışığı, gün içinde tecrübe ettiğimiz güneş ışığının, Güneşten buraya gelmesi sekiz dakika sürer. Güneşe şu anki haliyle bakmıyorsunuz. Güneşin sekiz dakika önceki haline bakıyorsunuz. Aslında gökyüzüne baktığımızda tarihe bakıyoruz.
Bunun ötesinde bir başkası, bir başkası daha var ve toplam yedi tane. Yedi tane var. Bu size ne hissettiriyor? Kendinizi çok önemsiz, delicesine küçük hissediyorsunuz. Aslında yedi göğü bilmesek bile, sadece birinci göğü tefekkür etsek “İnsanoğlu tamamen önemsiz” derdik.
İşte burası ateistin argüman bulduğu alandır. Derler ki; Siz bakkaldan küçük bir Kit Kat çalıp çalmadığınızla ilgilenen bir Tanrı olduğuna mı inanıyorsunuz? Yani siz bunun derdindesiniz. O kadar benmerkezcisiniz ki, şu koca evrenin hepsini O yarattı ama size mi odaklanmış? O kadar mı önemlisiniz? Ciddi misiniz? Dininiz size tevazu değil, kibir öğretiyor. Ateistlerin benmerkezci olduğunu mu sanıyorsunuz? En benmerkezci sizsiniz. Evrenin merkezi olduğunuzu sanıyorsunuz. Tanrı’nın dikkatinin merkezindesiniz. Tanrı sizinle ilgilenmeli. İlgilenecek kara delikleri yok sanki. İlgilenecek koca galaksileri yok sanki.
İşte zihniyet bu. Bu zihniyet ikna edici geliyor. Gerçekten ikna edici geliyor. Allah da diyor ki; O çok daha geniş bir gökyüzü yarattı ve siz önemsizsiniz. Yani bu konuda ateistlere katılıyorum. Boyut olarak önemsiziz. Allah’ın yarattığı bunca şeye kıyasla biz neyiz ki?
وَالْسَّمَاءَ رَفَعَهَا
Mizan: Adalet, Kur’an ve Kozmik Denge
Sonra diyor ki:
وَوَضَعَ الْمِيزَانِ
Tartıyı (ölçüyü) koydu. Bir ölçü yarattı.
Allah şimdi satır aralarında diyor ki; evren ne kadar geniş olursa olsun, size sadece “rahmet” göstermiyorum. Surenin rahmetle başladığını hatırlıyorsunuz değil mi? Aynı zamanda davranışlarınızdan sizi sorumlu da tutuyorum. Çünkü buraya bazı standartlar koydum.
Evren çok büyük, Tanrı başka şeylerle meşguldür, ben kafama göre takılırım diye düşünmeyin. Sorun değil, Allah’ın düşünecek başka şeyleri var. Eminim bir yerlerde, bir gezegende uğraşması gereken volkanik bir patlama vardır. Ben de keyfime bakarım. Hayır, diyor ki; وَوَضَعَ الْمِيزَانِ Ölçüyü koydu. O doğrudan sizinle ilgileniyor.
Eğer O, secde eden bir çim yaprağını gözlemleyip onunla doğrudan ilgilenebiliyorsa, secde eden ağacı ve secde eden her bir yıldızı görebiliyorsa, siz kaçabileceğinizi mi sanıyorsunuz? İzlenmediğinizi, gözlemlenmediğinizi mi sanıyorsunuz? Sübhanallah. وَالْسَمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانِ dediğinde gerçekten çok güçlü bir ifade kullanıyor.
Peki وَضَعَ ne demek? Tartıyı (ölçüyü) indirmek demek. Bazıları bu ayetten yola çıkarak Allah’ın geniş bir evren ve ötesini yarattığını, sonra da yeryüzüne dengeye göre yaşama beklentisini koyduğunu söylüyor. وَضَعَ aşağı indirmek demektir. Bu yüzden anlamlarından biri أَنْزَلَ dir. عَيَّنَ tayin etmek veya koymak anlamına gelir. Yani bir ölçü tayin etti. Buradaki hadis sadece وَضَعَ kelimesini tayin etme anlamında kullanıyor.
“Tartıyı (ölçüyü) indirdi” ifadesinin bazı yorumlarına bakalım:
- Adalet: وضع في الأرض العدل الذي أمر به Yani bu dünyaya adaletle yaşamamız gerektiği beklentisini koydu. Adaletle yaşamalıyız.
- Kur’an: الميزان القرآن Başkaları buradaki mizanın Kur’an’a atıfta bulunduğunu söyledi. Kur’an’ı indirdi. وَضَعَ الْمِزَانِ Ölçüyü indirdi. Ölçü burada Kur’an’ın kendisi olabilir. Çünkü Kur’an da bir ölçü olarak tanımlanır.
- Ahiret Tartısı: ارادوا وضع الميزان في الاخرة لوزن الاعمال Başkaları ise “Hayır” dedi. Allah bu muazzam göğü yarattı ve son tartı için zemin hazırladı. Yani kıyamet günü amellerimizin tartılacağı tartı. İşte bu ona atıfta bulunuyor.
- Amel Defteri: الميزان الكتاب والذي فيه اعمال الخلق Tüm amellerimizin yazılı olduğu kitap. Her amelin bir ağırlığı vardır ve o amellerin her biri tartıda tartılacaktır. Buna atıfta bulunuyor.
Bunlar konuyla ilgili klasik görüşler. Mevdudi’nin yorumu ise şöyle:
- Kozmik Denge: العدل في النظام الكائنات لمنع الفوضى Sanki Allah tüm evrene bir denge ve ahenk koymuş gibi.
Ateist evrende ne görür? Kaos görür. Bir ateist evrende kaos görür. Düzen yok. Evrende amaçsızca süzülüyoruz ve bir noktada bir meteor gelip bu gezegene çarpabilir ve her şey biter. Görüşleri bu, değil mi?
Allah “Hayır” diyor. Göğü yükseltti ve her şeyi doğru ölçüye koydu. Güneşin ve ayın yok olacağı bir zaman var ama bu rastgele bir kaza sonucu olmayacak. O zamana kadar bir düzen ve ölçü var. İnanmayanın kaos gördüğü yerde, inanan aslında mizan görür. Denge görür. Tamamen başka bir şey görür.
Yaratma ve Emir
Bu ayete benzer, Kur’an’da bu ayeti açıklayan başka bir ayet var. A’raf Suresi:
إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهِ (Rabbiniz Allah’tır.)
الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Gökleri ve yeri yaratan)
ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ (altı evrede yaratan.)
ثُمَّ اسْتَوَاعَ الْعَرْشِ (Sonra Arş’a istiva etti.)
يُغْشِ اللَّيْلَ النَّهَارِ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا
وَالْشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْنُّجُومَ (Tanıdık geldi mi?)
وَالْشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ (Güneş, ay ve yıldızlar, hepsi O’nun emrine boyun eğmiştir.)
أَلَى لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرِ (Bilin ki yaratma da emir de O’na aittir.) (A’raf, 54)
Burada vurgulamak istediğim nokta bu. Bilin ki yaratma da emir de O’na aittir. Burada iki kavram var: Yaratma ve emir. Allah evreni yarattı. سَمَاء رَفَعَهَ (Göğü yükseltti.) Sonra emir var: وَضَعَ الْمِيزَان (Ölçüyü koydu). Aynı anda gerçekleşen iki şey var. Halk (yaratma) alemi ve Emr (emir) alemi. Yaratma ve emir. تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَبِينَ
Size gökyüzü kavramından, ışınlardan ve bu tür şeylerden bahsettim. Ama anlatmadığım son bir şey var. Dünyanın evrenin merkezi olmadığının keşfedilmesinden önce, insanlık uzun bir süre Güneşin, Dünyanın etrafında döndüğüne inandı. Yıldızları yine gözlemliyorlardı ama işin içinden çıkamıyorlardı ve ortada büyük bir kaos vardı. Yıldızlar için tuhaf yörüngeler uydurmak zorunda kalıyorlardı ve her şey karman çormandı.
Sonunda aslında Dünyanın, Güneşin etrafında döndüğünü -tam tersi olmadığını- anladığımızda, takımyıldızlar, yıldızlar ve yönler; hepsi birdenbire anlam kazanmaya başladı. Aslında evreni ne kadar çok incelersek o kadar çok ahenk bulduk, daha fazla kaos değil. Bu gerçek tarihtir. Bu bize bir şey öğretiyor. Dünya görüşünüz dünya merkezli olduğunda ve dünyanın merkezde olduğunu düşündüğünüzde, elinize sadece kaos geçer.
Allah mizandan bahsettiğinde önce dünyadan bahsetmedi. Önce neyden bahsetti? Gökyüzünden. Gökyüzüne odaklandığınızda dengeyi bulursunuz. Bu manevi olarak da doğrudur. Maddi olarak da doğrudur.
Uçakların, gemilerin seyahat ederken GPS navigasyon sistemleri olmak zorunda. O GPS sistemleri şu anda bile takımyıldızlarına ve yıldızların konumuna bağlıdır. Eğer bir pilot uçuştayken navigasyon sistemi bozulursa -ki bazen olur, yazılım çöker- bu durumda ne yapmak için eğitildiklerini biliyor musunuz? Yukarı bakmak. Neye bakarlar? Yıldızlara bakarlar. “Ah, bu tarafa gitmeliyiz, şu tarafa gitmeliyiz.” Hâlâ yollarını bulabilirler.
وَبِنْ نَجْمِهُمْ يَحْتَدُونَ
Allah, “Yıldızlarla yollarını bulurlar” (Nahl, 16) diyor.
Günümüzde bile. Rehberlik için gökyüzüne bakıyoruz. Manevi rehberlik de ancak gökyüzünden gelebilir. Maddi ve manevi rehberliğin ortak noktalarından biri şudur: Manevi olarak Allah bize bir ölçü vermiştir. Şimdi o ölçü üzerine konuşacağız. Fiziksel evrende bile Allah bize bir ölçü vermiştir. Bu burada. Şu şurada. Bu buraya ait. Bu şu konumda.
وَوَضَعَ الْمِيزَانِ
Bu, Allah’ın daha önce bahsettiği حُسْبَانٍۖ (hesap/ölçü) kavramını daha da ileri taşıyor.