Rahman Suresi’nde Yüz Teması
Ayrıca bu surede ince bir tema bütünlüğü var. İlk olarak, bu surede Allah’ın ismi Er-Rahmân olarak geçiyor. Rahman ismini, sevgi ve ilgiyi düşündüğünüzde; insanların birinin kendisine karşı, sevgi ve ilgi duyduğunu nasıl anlarız? Nereden biliriz? Aslında yüzden. Sevgi ve ilgiyi anlayabilirsiniz, sevgi ve ilginin ilk ifadesi nerede olur? Yüzde.
Diyelim ki eve geldiniz, eşinizin yüzüne bakarsınız ve karşınıza nasıl bir ruh halinin çıkacağını anlarsınız. Hangi kişiyle muhatap olduğunuzu yüz belirler. Çünkü eşinizin dört farklı ruh hali olabilir ve siz, yüzüne bakana kadar hangisiyle karşılaşacağınızı bilemezsiniz, değil mi? Bazen yanlış da anlayabilirsiniz çünkü belki biraz önce limon falan yemiştir ama genel olarak yüz, durumu ele verir. Diğer yandan, kocalar biraz kafa karıştırıcıdır. Ne olursa olsun aynı görünürler.
Allah, insanı yarattığını söylüyor. İnsanlar temel olarak nasıl tanınırlar? Yüzlerimizden.
- Sonra Fâkihe‘den (meyve) bahsetti. Fâkihe sadece bir meyve değildir. Sizi gülümseten bir meyvedir. Tadı o kadar güzeldir ki yüzünüzde bir tebessüm oluşturur. Peki gülümseme nerede olur? Yüzde.
- Surede Er-Reyhân diyor. Harika bir koku. Harika bir koku aldığınızda bu nereyi etkiler? Parmaklarınızı mı? Nereyi etkiler? Yüzünüzü.
- Sonra inci ve mercan diyor. İnciler küpeye veya takıya dönüşebilir, ve aslında bunlar bedeninizin neresine dikkat çeker? Yüzünüze.
- Bir de daha öncesinde güneşin ve ayın, ne yaptığını söylemişti? Secde. Peki secde, neyin yere değmesini ifade eder? Yüzün.
Yani aslında sure boyunca, alttan alta işlenen bir yüz teması var. Şimdi de sonunda baki kalacak tek şeyin, Rabbimizin yüzü (Zâtı) olduğunu görüyoruz. Ne kadar güzel değil mi? Kur’an’ın kelime seçiminde, ilmek ilmek işlenen bir doku var, ve sonunda o doku gün yüzüne çıkıyor.
Utancın da nerede belirdiği çok şaşırtıcı değil mi? Yüzde. Diyelim ki derse geç kaldınız ve hocanız sizi de şahsen tanıyor. İçeri girdiğinizde yapacağınız ilk şey yüz yüze gelmemek, göz temasından kaçınmak olacaktır. Yapacağınız şey tam olarak budur. Birinin arkasına saklanıp, onun peşinden yürüyerek ve sıranıza otururken de adeta yarı rüku halindeymiş gibi bir manevra yaparsınız. Çünkü yüz yüze gelmekten kaçınırsınız.
Peki bu neden önemli? Çünkü birkaç ayet sonra Allah, diriltileceğimizi söyleyecek. Diriltileceğimiz zaman için de Allah, مَقَامَ رَبِّهِ ifadesini kullanır. Yani Rabbinin huzuruna çıkmak. Rabbinin huzurunda durmak مُوَاجَهَةُ رَبِّهِ kelimesiyle ifade edilir. Rabbinle yüz yüze gelmek. Yani bu dünya yok olacak ama Allah’ın yüzü (Zâtı) baki kalacak. O zaman da O’nunla yüzleşmek zorunda kalacaksınız. Yani burada ince bir gönderme var, hatta gelecek olanın habercisi adeta. Rabbimizle yüzleşmemizin. Sübhanallah. Bu anlam da ayetin içinde gizli.
Buradaki bir diğer ince detay da وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ifadesindeki “كَ” Peygamberimize (sav) işaret eder. Şimdiye kadar Peygambere (sav) doğrudan hitap edilmemişti. Ama şimdi O’na hitap ediliyor. Ve bu ifadede Peygamberimiz (sav) için, çok güzel bir teselli ve onurlandırma var:
“Senin Rabbinin Zâtı baki kalacak.”
Sanki Peygamberimize (sav) şöyle deniyor: Onlar ne derlerse desinler. Ama önünde sonunda zafer senin tarafının olacak. Peki neden? Çünkü sana Kur’an’ı indiren Rabbinin Zâtı, baki kalacak olan tek şeydir. Yani sanki Peygamberimize (sav) davasına devam etmesi için bir güvence veriliyor. Ne tür bir muhalefetle karşılaşırsa karşılaşsın, tüm bunların geçici olduğu hatırlatılıyor. Zafer Allah’ındır. وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Yelkenli gemilerden bahsetmiştim ama aslında bundan bahsetmedim. Gemiler denize açılıp bir sona, bir hedefe ulaştıklarında, işte o zaman beraberlerinde ihtişam ve onur getirirler. Satılacak mallar getirirler, zaferlerinin müjdesini getirirler ve bunun gibi şeyler, değil mi? Allah diyor ki, siz bir sona doğru gidiyorsunuz ama aslında sizin sonunuz, Allah’ın ihtişamının sonu anlamına gelmez. Allah’ın yüceliği zamansızdır.
Takdir Edilme İhtiyacı ve Allah’ın Yüceliği
Son olarak, Allah’ın, bizim takdir edilme ihtiyacımız üzerine yorum yapması bu konunun önemli bir yönüdür. İnsanlar aslında birbirleri tarafından tanınmaya, onaylanmaya ihtiyaç duyarlar. Ne kadar umursamıyormuş gibi yapsak da, umursarız. Babamızın ağzından “Seni seviyorum” ya da “Seninle gurur duyuyorum oğlum” sözlerini duymak isteriz. Buna ihtiyacımız vardır. Öğretmenimizin bize, “Ödevini çok iyi yapmışsın” demesine ihtiyaç duyarız, değil mi? Patronumuzun, “Projede harika bir iş çıkardın, teşekkürler” demesini bekleriz. Bir teşekkür duymak isteriz. “Var olduğunu biliyorum, seni görüyorum” denmesini isteriz.
Stadyumdaki insanlara ne olur bilir misiniz? Sporcu rastgele eliyle bir yeri işaret eder. Rastgele Pepsi otomatını işaret etmiştir. Ama tribündeki adam, sporcunun kendisini fark ettiğini sanır. Hayatı değişmiştir. “Beni işaret etti” diye düşünür. İnsanın tanınmaya dair bir ihtiyacı vardır.
Allah kendini bu ihtiyaçtan beri tutar. Der ki, Benim böyle bir şeye ihtiyacım yok, sizin var. Benim takdir edilmeye, bilinmeye ihtiyacım yok. Bu sizi ölümlü kılan şeylerden biri. Sizi “halk” (yaratılan) kılan şeylerden biri bu. Hâlık’ın (Yaratıcı) buna ihtiyacı yoktur, sizin vardır. Aslında, O’nu tanımamıza izin vermesi Allah’ın bize olan bir rahmetidir. Kendisini tanımamıza müsaade etmiştir. O’nun bu evreni yaratmaya ihtiyacı yoktu. Bizi yaratmaya da ihtiyacı yoktu. Bütün bunlar, bizi var edip, O’nu tanıma lütfuna eriştirmesi Allah’ın içindeki o sonsuz sevgi ve rahmetin neticesidir. Sübhanallah, bu O’nun muhtaçlığından değil. Bu tamamen bizim için gösterilmiş büyük bir cömertliktir.
Bu arada إكرام kelimesinin aslında cömertlik anlamına gelmesi çok ilginç. Celal, yücelik ve büyüklüktür, kelimenin kökenine ineceğiz ama إكرام cömertlik demektir. Peygamberimizin (sav) bu kelimelerle ilgili bir hadisi var.
أَلِظُّوا بِيَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Yani, Allah’a يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ diyerek sımsıkı tutunun. Başka bir deyişle, Allah’a hitap ederken, O’na yalvarırken, bu ismi kullanmayı alışkanlık haline getirmeliyiz. Bu gerçekten de çok özel bir isim. Kur’an’ın başka hiçbir yerinde geçmez. Sadece Rahmân Suresi’nde bulunur. Peygamberimizin (sav) bizi teşvik ettiği şey budur.
“Vech” (yüz) kelimesiyle ilgili ince bir detay daha var. Burada anlatılanları özetleyeceğim çünkü kulağa gerçekten çok hoş geliyor. Umarım bunu basit bir İngilizce ile anlatabilirim. Alusi ve Kurtubi’nin temel olarak söyledikleri, her ikisinin de ifade ettiği şey şu; “vech” (yüz) kelimesi, aynı zamanda “yön” anlamına gelen Arapça “ciha” kelimesine benzerdir. Yani “yüz” kelimesi neye benziyormuş? Yöne. Elbette burada edebi bir bağ da var; birinin yüzünü gördüğünüzde, bu onun “yönüne” döndüğünüz anlamına gelir, değil mi?
Fakat o daha fazlasını söylüyor. Diyor ki, herkes ölecek ancak Allah’a yönelmeleri gerçeği, yönlerini O’na çevirmeleri, işte bu eylem baki kalacaktır. Sadece Allah’ın Zâtı değil, kulun Allah’a yönelmesi de kalıcıdır. İşte bu bizim zamanı aşan yönümüzdür. Malım mülküm gidecek, bedenim yok olacak, belki anılarım bile silinecek, değil mi? Bu dünyada bana dair kalan hiçbir iz olmayabilir. Şu an burada, bu mescitte oturuyoruz. Buranın 100 metre altında kaç mezar olduğunu, kaç kişinin ölüp gittiğini bilmiyoruz. Onları kimse hatırlamıyor, hatıraları silinip gitmiş. Bunu bilemiyoruz. Ama o aşağıdakilerden biri yüzünü Allah’a dönmüşse işte o yöneliş sonsuza kadar kayıtlı kalacaktır. Dünyanın sonu geldiğinde bile, o yöneliş gün yüzüne çıkarılacaktır. Bu zamansızdır. Onlara dair başka hiçbir şey kalıcı değildir, sadece Allah’a yönelişleri müstesna. Sübhanallah. وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Allah yüceliğin ve ikramın sahibidir ve sanki şimdi bu cömertliği, bu ikramı Kendisine yönelenlere veriyor gibidir. Onurlu ve saygın olabilmemizin tek yolu, Allah’a hürmet ve saygı göstermekten geçer. Ayetin içinde işlenen çok ince ve güzel bir nokta bu.
Celâl ve İkram Kelimelerinin Derinliği
Pekala, burayı konuştuk. Şimdi biraz جَلَّ (Yücelik) hakkında konuşalım sonra devam ederiz. جَلَّ ilginçtir ki bir geminin yelkenine de جَلَّ denir. Peki bu neden etkileyici? Çünkü biraz önce okumuştuk: وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ Şimdi de: وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِقْرَامِ O gemiler, O’na aittir; her şey yok olacak ama ayakta kalacak tek yelken, Rabbinizin yelkeni olacaktır. Sübhanallah, öyle değil mi? İşte ikisi arasında böylesine ince edebi bir bağ var.
Ayrıca جَلَّ yaşlılık ya da çok eski, kadim olmakla da ilgilidir. Bu da oldukça ilginç çünkü hatırlarsanız “فَانْ”, yaşlanıp ölen kimse demekti. İşte şimdi Allah, yaşlanıp ölen bir fani ile, En Kadim ve Ölümsüz olanı kıyaslıyor. Böylece yaratılmış olan her şey ile Allah’ın zamansız yüceliği arasında bir tezat oluşturuluyor. Sonra, الْعَظِيمَ الْقَدْرُ فِي ذَاتِهِ وَصِفَاتِهِ وَأَقْوَالِهِ وَأَفْعَالِهِ جَلَّ in her şeyde büyüklük anlamına geldiği, daha bilinen bir manadır. Zâtında, sıfatlarında, kelamında, fiillerinde büyüklük demektir.
Şimdi ذُو الْجَلَالِ ve ardından وَالْإِقْرَامِ. Aslında إكرام köken olarak kolye demektir. كَرَم altından bir kolye demektir. Ayrıca bir tür toprak parçası için de kullanılır. Bilirsiniz, bazen arazide çakıl taşları olur. Ama o çakıl taşlarını temizlerseniz ve arazi pırıl pırıl olursa, her türlü pürüzden arınmış mükemmel bir arazi, işte o tür topraklara da كَرَم denir. Ayrıca كَرَّم veya تَكْرِيمُ الصَّحَابِ yağmur yüklü bulutlardır, ve o kusursuz bulutlara كَرَّم veya مُكَرَّم denir.
Peki, إكرام (ikram) kelimesinin içinde hangi manalar gizli? Cömertlik, onurlu ve saygın olan, saf, kusursuz ve güzel olan şeyler… İşte bunlar إكرام ın anlamlarıdır. Allah bütün bu vasıflara sahiptir. إكرام kelimesi aslında مُتَعَدِّي ‘dir (geçişlidir). Yani bu vasıf Allah’a verilmemiştir, Allah bunu diğerlerine ikram eder. Yani, Allah kullarına karşı cömerttir. Allah başkalarını onurlandırır. Allah onları arındırır. Allah kullarını güzelleştirir. O, bunu yapmaya muktedirdir.
Peki bu neden önemli? İlk kelime olan ذُلْجَلَال hiç kimse O’nu övmese bile, Allah’ın bizatihi övgüye layık ve yüce olmasıyla ilgilidir. İkinci kelime ise, siz bu dünyada ölseniz bile, Allah sizi diriltecek, onurlandıracak, size cömertçe davranacak, sizi arındıracak ve tarifsiz bir güzelliğe kavuşturacaktır anlamına gelir. Bu ikinci kelime adeta yeniden dirilişe işaret edercesine şöyle söylüyor: Evet, burada öleceksiniz ama sizin için çok daha güzel bir şey gelecek. Allah ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ ‘dir. Sübhanallah! İşte bu yüzden İbn Aşur’un الإِقْرَامَ الْمُنْعِمَ عَلَىٰ عِبَادِهِ diyerek bahsettiği gibi; O, kullarına hediyeler verendir. Yani evet, bu dünyada ölümü tadacağız, ancak bu, Allah’ın cömertliğinin sonu değil.
Her Şeyin O’na Muhtaç Olması
فَبِأَيِّئَ لَا يَرَبِّكُمَا تُكَذِّبًا İşte, artık bu hayatın sonuna geldik. Şimdi Allah bahsettiği her şeyi özetleyecek. Ama o özete gelmeden önce, zihninizde Allah’ın nelerden bahsettiğini şöyle bir düşünün. Bu dünyada yiyeceklerin en güzel şekilde tadını çıkarmamızdan bahsetti, değil mi? Sonra rızkımızdan bahsetti. Tarım vasıtasıyla medeniyet kurabilme kabiliyetimizden söz etti. Ardından farklı kıtalara seyahat etme, dünyayı imar etme, imparatorluklar ve medeniyetler kurma gücümüze değindi. Tüm bunlardan ve bu dünyada peşinde koştuğumuz hazinelerden söz etti.
Şimdi tüm bunları tek bir ifadeyle özetliyor. 29. ayet, şu ana kadar konuştuğumuz her şeyin bir özeti gibi.
يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ
Göklerde ve yerde olan herkes O’ndan ister. Göklerde ve yerde olan ne varsa hepsi O’na muhtaçtır.
Bir ateist çıkıp diyebilir ki:
“Ben O’ndan istemiyorum. Kur’an yanılıyor. Ben O’ndan hiçbir şey istemiyorum.”
Biz de deriz ki:
“Hayır, istiyorsun.”
Ses tellerin, kulağıma ulaşacak ses dalgaları yayarken bile o esnada Allah’tan yalvarırcasına istekte bulundu aslında. “Ya Rab, ses çıkarabilir miyim?” Ardından Allah izin verdi. Ve bu ses tellerinin küfür sözleri sarf etmesine müsaade etti. Allah, كُنْ فَيَكُونَ demeseydi bu süreç gerçekleşemezdi.
Bedenimdeki her bir uzuv, her hücre, ateşlenen her nöron aslında, her an Allah’tan izin istiyor. Her defasında Allah’a yalvarıyor. Damarlarımdaki kan, ciğerlerimin her bir genişlemesi, her bir daralması durmaksızın Allah’tan istiyor. Sürekli Allah’tan izin istiyor. Uykumda Allah’tan izin alıyorum. Kalbim, bir sonraki atış için Allah’tan müsaade istiyor. Sonraki atış ve ondan sonraki için de… Aslında bunu şu şekilde düşünmeliyiz: Gözlerim haram olan bir şeye bakabilir, değil mi? İşte o yanlış şeye bakmadan önce, göz Allah’tan izin ister.
“Ya Rab, kulun Sana isyan etmek üzere. İzin vereyim mi? Çünkü ben bunu yapmak istemiyorum ama o beni zorluyor.”
Ve Allah buyurur:
“Bırak baksın.”
Sonra göz bakar. Göz aslında işkence çeker. Çünkü göz ve yaratılan her şey Allah’a itaat etmek üzere tasarlanmıştır. Fakat ben, Allah’a itaat etmesi için verilen bu organı O’na isyan etmek için kullanıyorum. Mahşer günü geldiğinde, Allah benim bu uzuvlarımın her birine konuşma yetisi verecek. Görünmeyen alemde, onlar zaten bunca zamandır Allah’la konuşuyorlardı. Ama hesap günü gelip çattığında, aleyhime şahitlik etmeye başlayacaklar. Ellerim aleyhime şahitlik edecek. Ayaklarım konuşacak ve aleyhime tanıklık yapacaklar. لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ (Fussilet, 21)
O zaman onlara döneceğim:
“Oğlum, sen benim bedenimsin. Neden aleyhimize şahitlik ediyorsun? Ne yapıyorsun?”
Onlar diyecekler ki:
اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ
“Her şeye konuşma yeteneği veren, bugün bize de konuşma izni verdi. Şimdi konuşma sırası bizde.”
Hani insanlar derler ya, bunca zaman istismara uğradım, ama artık sessiz kalmayacağım. Bedenimdeki her bir uzuv diyecek ki:
“Bunca zaman suistimal edildim, artık sessiz kalmayacağım. Beni Rabbime karşı kullandın. Beni O’na asi kıldın. Sana karşı şahitlik edeceğim.”
Sübhanallah. İşte يَسْأَلُهُ وَانْ فِي السَّمَوَاتِ meselesinin aslı budur. Hepimiz durmaksızın O’ndan isteriz.
Bu ifadenin (يَسْأَلُهُ) içindeki diğer ilginç şey ise, şöyle bir geriye bakarsanız; istifade ettiğimiz o nimetlerin her birinin, kendi yörüngesindeki güneşin ve ayın, yön bulduğumuz yıldızların, ağaçların, meyvelerin, bütün bunların büyüyebilmek için, kendi yerlerinde kalabilmek için Allah’tan izin istemeleridir. Onlar bile Allah’a niyaz ederken biz kalkıp “Allah’a ihtiyacım yok” diyoruz. Aynen öyle, Ay’a ihtiyacın yok senin. Güneşe de yok. (!) Oksijene ihtiyacın yok. Tahıllara ihtiyacın yok. Besinlere ihtiyacın yok. Meyveye ihtiyacın yok. Hayvanlara da ihtiyacın yok. Sen tamamen bağımsızsın. İşte böyle bir bağımsızlık yanılgısı içindeyiz. Bağımsızlık hezeyanı…
Etrafımızdaki her şey, var olabilmek ve bize hizmet edebilmek için Allah’tan istiyor. Biz de her an bunlardan faydalanıyoruz. Onlardan faydalanabilme yeteneğimiz bile bir lütuf. Şunu bir düşünün, Allah, “Sana tadına bakabileceğin nefis bir meyve verdim” diyor. Sizin o tadı alabilmeniz için bile tat alma cisimcikleriniz Allah’tan izin istiyor. Mideniz sindirim yapmadan önce Allah’tan izin almak zorunda. Yediklerini sindiremeyen insanlar var. Normal yiyecekleri sindiremedikleri için ameliyat olmak zorunda kalan insanlar var. Mideleri bu işlevi yerine getiremiyor. Benim midem ise, içtiğim yediğim şeyin benim için bir zehre dönüşmemesi adına Allah’tan izin alıyor. Şu anda içimde beni bir saniyede öldürebilecek kaç tane bakteri var? Allah onların her birine “Dur” diyor. Hayır, henüz değil. Şimdi değil. Bekleyin. Onları tutun.
“Külli Yevmin Huve Fî Şe’n” – Her An Bir İştedir
Allah’ın göklerde ve yerde olan melekler, cinler ve bizler hakkında söylediği bu söz çok derin bir manaya sahip. Buradaki “men” kelimesi akıl sahiplerini işaret eder. Hepsi Allah’a muhtaçtır. Sonra كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ diyor. Her an, her devirde O, ancak Kendisinin yapabileceği işlerle meşguldür. Biraz uzun bir çeviri oldu ama شَأْنٍۚ ifadesini açıklamanın yolu buydu. Ancak O’nun gerçekleştirebileceği işler. Yani bu ayetteki en zor kelime, birazdan değineceğimiz شَأْنٍۚ kelimesidir.
كُلُّ بَاقٍ مُحْتَاجٌ إِلَى أَسْبَابِ بَقَائِهِ
وَصَلَاحِ أَحْوَالِهِ
فَهُمْ فِي حَاجَةٍ إِلَى الَّذِي لَا يَفْنَى
وَهُوَ غَيْرُ مُحْتَاجٍ إِلَيْهِمْ
Herkes, kimseye muhtaç olmayana muhtaçtır. Öyle değil mi? Temelde söylediği şey budur. Hepimiz O’na muhtacız, çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir. Maaşınızı alacağınız konusunda şirketinize güveniyorsunuz. O şirket başka birine bağımlı, o bir başkasına ve sonuçta hayatta kalmak ve var olmak için hepsi Allah’a muhtaç.
İbn Abbas bu ayet hakkında şöyle bir yorum yapmıştır. Der ki (ra): أَهْلُ السَّمَاوَاتِ يَسْأَلُونَهُ الْمَغْفِرَةَ Melekler, bağışlanma dilerler, değil mi? وَلَا يَسْأَلُونَهُ الرِّزْقَ Rızık peşinde değiller. Allah onlara zaten rızıklarını vermiştir. Onlar sadece mağfiret isterler. وَأَهْلُ الْأَرْضِ يَسْأَلُونَهُمَا جَمِيعًا Bu dünyanın insanlarına gelince; onların da af dilemesi gerekir ama onlar hem af hem de rızık isterler. En azından, bilerek, şuurlu bir şekilde isteyenler. Ki bu da bizi, bir sonraki meseleye götürüyor.
İki tür istemek vardır: Bilinçli ve bilinçsizce. Öyle değil mi? Ateist de ister ama bilinçli mi yoksa farkında olmadan mı? Farkında olmadan. Mümin de ister ama müminin isteği bilinçlidir. Değil mi? İkisi arasında işte böyle bir fark var. Bu ayet, bilinçli ya da bilinçsiz, tüm bu isteme eylemlerini kapsıyor. Şimdilik, isteyen taraf sizsiniz. Fakat çok yakında öyle bir gün gelecek ki, o zaman kim cevap isteyecek? Allah cevap isteyecek, soracak. Öyle değil mi?
Şu an sizin isteme fırsatınız var. Eğer şimdi doğru şeyleri isterseniz… Ki biz bunu Kur’an’ın en başından beri yapıyoruz aslında. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ demek istemektir. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ istemektir, değil mi? Şimdi isteme fırsatınız var. Eğer şimdi Allah’tan isteyen, bağışlanma, hidayet dileyen biri olursanız, merhamet dileyen, daha iyi bir insan olmak için yakaran, güç dileyen, sabır dileyen, bu şeyleri şimdi isteyen birine dönüşürseniz, o zaman ileride, cevaplamakta zorlanacağınız sorularla karşılaşmazsınız. O yüzden biz iyisi mi, şimdi dua eden kullardan olalım ki ileride hesabı çetin olanlardan olmayalım. İşte burada böyle bir tezat yatıyor.
“Her gün” olarak çevrilen كُلَّ يَوْمٍ ifadesine biraz değinelim. Arapçada “yevm” kelimesi daha çok bir devir, çağ veya hayatınızın bir evresi gibidir. Arapçada meşhur bir söz vardır: الدَّهْرُ يَوْمَانِ يَوْمُ نِعْمَةٍ وَيَوْمُ بُؤْسٍ Tıpkı şu söz gibi: يوم لك و يوم عليك Değil mi? Arapçada çok kullanılır. Temelde, tüm zaman iki gündür: İyi bir gün ve kötü bir gün. Esasında hayatınız iyi ve kötü dönemlerden geçer. Allah, “her an O sadece kendisinin yapacağı işleri yaratma halindedir” dediğinde; bu, iyi günlerinizde de kötü günlerinizde de Allah’ın devrede olduğu anlamına gelir. Allah asla etkisiz kalmaz.
Çünkü inancı zayıf olanlar, sadece işler yolundayken Allah’ın varlığını hissederler. “Bunları yaşarken, Allah neredeydi?” derler. (Kötü günde) كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ Seni aptal! “Allah neredeydi?” diye sorulmaz. Bebekler gibi huysuzluk edip, bunun bir anda küfre dönüşmesine bu kadar kolay izin veriyoruz. وَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ (Hac, 11). Allah, adeta bir uçurumun kenarındaymış gibi kulluk eden insanları anlatır. Sanki bir şeyler ters gittiğinde “Atlıyorum! Artık inanmak istemiyorum” dercesine. Ruh haline göre inananlar…
Alusi de şöyle ekler: كُلُّ وَقْتٍ مِّنَ الْأَوْقَاتِ وَلَحْظَةٍ مِّنَ الْلَّحْظَاتِ Yani “her gün” tabiri tam olarak “gün” anlamında değildir; her an, her saniye demektir. Ama aslında benim de buna ekleyeceğim başka bir detay var. Bu da benim dip notum olsun. Buradaki “gün” kelimesinin seçimi önemlidir. Zamanı belirten وَقْتٍ سَاعَةٍ veya ثَانِيَةٍ gibi farklı kelimeler de vardır. Neden يَوْم kelimesi kullanılıyor? Çünkü diriliş gerçekleştiğinde, insanlar bu hayata dönüp bakacak ve اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا يَوْماً۟ diyecekler (Taha, 104). Yani “Dünyada sadece bir gün kaldınız.” Tüm bu hayat sadece, tek bir günden ibaretmiş gibi gelecek.
Asıl etkileyici olan ne biliyor musunuz? Bir gün, temelde bir gün doğumu ve bir gün batımı demektir. Ayrıca yaklaşmakta olan başka bir gün daha var; Kıyamet Günü. O da aslında, gün imgesinden yola çıkarsak, kendi içinde bir doğuşu ve batışı olan bir gündür. Öyleyse, رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِۚ denildiğinde, bunun ne anlama geldiğine dair yepyeni bir bakış açısı kazanmış oluyoruz. O, iki günün de Rabbidir. Biri şu anki doğu ve batıya sahip günümüz; diğeri ise kendine has doğusu ve batısı, doğuşu ve batışı olan o büyük gün Sübhanallah. İşte كُلَّ يَوْمٍ indeki “yevm” kelimesinin inceliği budur.
“Şe’n” Kelimesinin Hassasiyeti
Şimdi de شَأْنٍۚ kelimesine geçelim. شؤون zor bir kelimedir. Gözyaşı kanalları demektir. Hatta sinüs kanallarına da شؤون denir. Ayrıca ter damlalarına da شؤون adı verilir. شؤون kelimesi aynı zamanda birbirine girmiş ince dallar için de kullanılır. Yani, شأن kelimesinin bir meseleyi ifade ederkenki manası, bunu الخطب والأمر والحال için kullandıklarında kastettikleri şudur; çok hassas, ince bir işlemle uğraştığınızı düşünün; cerrahi bir operasyon buna iyi bir örnek olabilir.
Diyelim ki çok hassas bir ameliyat yapan bir cerrah var. Eğer yanlış bir siniri sıkıştırır veya yanlış bir damarı keserse, bu ölümcül olabilir. Lazer hassasiyetinde çalışmak zorundadırlar çünkü her şey birbiriyle bağlantılıdır ve içinden çıkılması zor bir ağ vardır, bir domino etkisi söz konusudur, öyle değil mi? Operasyonu yapan kişi son derece titiz olmalıdır çünkü tek bir hareketin birden fazla sonucu, bir sonuçlar zinciri olabilir, değil mi? Kelebek etkisi gibi bir şey.
Allah, Kendisinin işte böyle hassas bir شأن içinde olduğunu söylüyor. Neden bu çocuk sadece 12 yaşına kadar yaşamalı? Neden diğeri 100 yaşına kadar hayatta kalmalı? Neden bir kadın düşük yapmalı? Diğeri neden kanserden ölmeli? Bu hasta kemoterapiden sonra neden iyileşmeli? Biri neden tüm parasını kaybediyor? Diğeri neden zenginleşiyor? Bizler sadece kendi hikayemize bakarız. Tüm bunların sayısız başka şeylerle, nasıl bağlantılı olduğunu göremeyiz, değil mi? Bu dünyada öyle bir cerrahi müdahale gerçekleşiyor ki; yaşanan tek bir acı, daha büyük acıların önüne geçiyor. Biz bunun nasıl işlediğini bilemeyiz. Tüm bu karmaşık bağların nasıl yürüdüğünü idrak edemeyiz. Biz sadece kendi payımıza düşeni görürüz. Hey, canım neden yanıyor? Bunu neden kestin?
Mesela bir bacağı kesmek zorunda kalan bir cerrah hayal edin. Enfeksiyon tüm vücuda yayılıyordur çünkü. Peki o bacağı keserken aslında ne yapmış oluyor? Hayat kurtarıyor. Gerçekte hastanın hayatını kurtarıyor. Bu sadece tek bir bedende oluyor. Şimdi bu dünyadaki bütün bedenlerin, bütün türlerin ve her şeyin devasa canlı bir organizma misali aynı anda birbirine bağlandığını ve Allah’ın durmaksızın her an, herkes için bu hassas operasyonları yürüttüğünü, neyi çekeceğine, neyi genişleteceğine, neyi daraltacağına, kime vereceğine ve kimden alacağına karar verdiğini düşünün. O sadece bir tek şeyi göz önünde bulundurarak hükmetmiyor. Her şeyi hesaba katıyor. Sübhanallah.
Allah’ın hikmeti ve Allah’ın planı tahayyül bile edilemez. Hayallerin çok ötesindedir. Biz bunu kendi içimizde, kendimiz için bile yapamıyoruz. Kendi bedenlerimizde bile yapamıyoruz. Canınız çektiğinde donutu yiyivermek istersiniz. Vücutta başlatacağı zincirleme reaksiyon umrunuzda bile olmaz. Size ne yapacağıyla ilgilenmezsiniz. Sadece göze güzel görünür. Kremalı tatlıları severim. Kocaman bir porsiyon kremalı tatlı yiyeceğim, ne olmuş yani? Biz kendi yaptıklarımızın bile sonuçlarını kestiremiyoruz. Ama Allah biliyor. İşte bu yüzden, ancak O’nun gerçekleştirebileceği kararları alıp hayata geçiriyor. Büyük resmi hiç kimsenin göremediği şekilde görüyor. Ve herkes O’ndan bir şeyler istiyor. Herkes bir şeylerin kendi istediği şekilde, kendi şartlarıyla yürümesini istiyor. Öyle değil mi? Halbuki her şey sizin istediğiniz gibi olsaydı, belki de bu gezegen için bir yıkım olacaktı. Sadece işler sizin ya da bir başkasının istediği gibi yürüdü diye. Kimin ne elde edeceğine Allah karar veriyor. İşte يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ budur.
Allah’ın Herkese Aynı Anda Hitap Etmesi
Ufak, harika bir detay daha anlatayım. Bazen öğretmenlerin çok kalabalık sınıfları olur. Sizler hiç çok kalabalık bir sınıfta öğrenci oldunuz mu? Çok kalabalık bir sınıfın öğretmeni oldunuz mu hiç? Çok kalabalık bir sınıfın öğretmeniyseniz, disiplini sağlamak gerçekten çok zordur. Ve arka sıradaki çocuklar var ya… Bilirsiniz değil mi? Arka sıradaki çocuklar.. Gerçi tamamen en arkada da oturmazlar çünkü orası olağan şüphelilerin yeridir. Ta arkadakileri tahtaya kaldırırsınız mutlaka. Onlar daima arkadan iki veya üç sıra önde otururlar. Burası mükemmel bir saklanma yeridir. Biliyorum çünkü hep bu yeri seçerdim. Kafanızı eğip bir sürü şey karıştırabilirsiniz. Birbirinize not fırlatabilirsiniz. Kendi aranızda bir oyuna dalabilirsiniz. Büyük bir sınıftaysanız sistemi alt edebilirsiniz.
Hele bir de öğretmen bir sürü başka şeyle meşgulse, her defasında öğretmen tek bir öğrenciyle konuşurken, geri kalan o 18, 20 veya 30 öğrenci ne yapıyor dersiniz? Birbirleriyle konuşuyorlar. Başka şeylerle ilgileniyorlar. Öğretmen mecburen, “Hey, ben burada Frank’le konuşuyorum” demek zorunda kalıyor. Çünkü bir kişiyle meşgul olduğunda, herkes şunu hisseder… Bilirsiniz, “kedinin olmadığı yerde fareler cirit atar.” Aynen böyle olur. Eğer herkese aynı anda dikkatini verecek olursa, bu kez de bireye odaklanamaz. Mesela biri kalkıp “Bir sorum var,” der. “Bir saniye bekle. Şu an herkese birden hitap etmem gerekiyor.” Mesela bir hatip ders verirken birinin kafasına bir şey takılır ve “Bir sorum var” der. Fakat eğer o kişiye yönelir, onun sorusunu cevaplarsa diğer herkes ne yapar? E, benim şimdi ne yapmam gerekiyor? Bu konu beni ilgilendirmiyor. Yani eğer bireye odaklanırsanız, bütünü gözden kaçırırsınız. Ve eğer bütüne bakarsanız, bu defa da bireyi gözden kaçırırsınız.
Şu an Allah herkese hitap ettiğini söylüyor. Herkese sesleniyor. Büyük resme bakıyor. Öyle olunca da birinin aklına şöyle bir düşünce gelebilir: Yahu O o kadar meşgul ki. Bir sürü işle uğraşıyor. Yapacak o kadar çok işi var ki. Bunları da ancak O yapabilir. İşi başkasına bile devredemiyor. Bunları sadece O yapabilir. E o zaman, ufak tefek, küçük h harfiyle biraz haram işlesem, büyük H ile değil. Böyle 30 punto bir haram değil canım. 8 puntoluk bir haram işlesem. O’nun umurunda olmaz, yani idare etmesi gereken koskoca galaksiler var. Evrende, bütün bir yıldız sistemlerini yutmuş karadelikler var. Eminim ki O bunlarla meşguldür. Sonra dünyada olup biten onca şey var. Hadi ama, benim ufak tefek hatalarım, azıcık yoldan çıkmalarım, ne bileyim şurada burada biraz vergi kaçırmalarım falan. Hadi ama, O böyle küçük şeylerle ilgilenmez. Çünkü baksanıza kendisi de söylüyor işte, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ Yani sorun değil işte.
Peki Allah ne yapıyor? Allah bu düşünceyi cevaplıyor. Allah bu sorunun cevabını veriyor. Bunu son derece iğneleyici, kalpleri delip geçecek bir şekilde yapıyor. Şöyle diyor:
سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِۚ (Rahman, 31)
“Biz sırf sizin hesabınız için tüm işlerimizden boşa çıkacağız!”
İşte bir sonraki ayet budur. “Size ayıracak vaktimiz olacak!” diyecek. Çünkü birinin aklından “O’nun çok işi var” düşüncesi geçebilir. Yani, Kıyamet Günü olsa bile, ben ta arkalarda bir yerde olurum, büyük kalabalık Cennete girerken ben de şöyle çaktırmadan aralarına sızarım. Birilerinin böyle fikirleri olabilir, Allah da Vaktimi tamamen size ayıracağım, der. İşte bundan sonra ele alacağımız konu da bu.
Surenin Yapısı ve Tematik Bütünlüğü
Moladan önce, فَبِأَيِّي أَلَىٰ يَرَبِّكُمَا تُكَذِّبَانَ Sona ulaştığımız için… Biliyorum çok vaktinizi aldım. Ama bunu ben hazırladığım için çok güzel olan bir şey göstermek istiyorum. Bakın, sureyi üç bölüme ayırdık. Birinci bölüme sadece Er-Rahmân kelimesi adını verdim. O yüzden burada ikinci bölüm yazıyor. İkinci bölüm şuydu: O, Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı, ve ona Beyân’ı öğretti. Burada ufak bir simetri yakaladınız mı? Bölüm öğretmekle başlıyor, öğretmekle bitiyor. Biz de tam ortadayız, değil mi?
Bu çok dikkat çekici, çünkü insanın aslında sadece öğrenmeyle çevrili olması beklenir, değil mi? Şimdi de az önce bitirdiğimiz daha büyük bölüme, üçüncü bölüme geçiyoruz. Az önce işlediğimiz, 5. ayetten 28. ayete kadar olan kısım.
- Allah; güneşten, aydan ve kozmik düzenden bahsetti. Hatırladınız mı?
- Sonra da yeryüzünden bahsetti. Estetikten ihtiyaca kadar dediğimde neden bahsediyorum? Meyvelerden tahıllara kadar, değil mi? Güzellikten zorunlu ihtiyaca kadar.
- Sonra insanlığın ve cinlerin yaratılışının kökeninden bahsetti. خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ (Rahman, 14). وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ (Rahman, 15).
- Ardından yine gökyüzüne değindi, gün doğumu ve gün batımına, değil mi?
- Sonrasında denizlerden bahsetti; yine tıpkı inci ve mercan gibi bir güzellikten başlayıp, temel bir ihtiyaç olan yelkenli gemilere varana kadar.
- Sonra insanların ve cinlerin sonundan bahsetti. Her nefis ölümü tadacaktır, hatırladınız mı? Bunu daha yeni işlemiştik.
- En sonda da, göklerde ve yerde olan herkesin O’ndan istediğini söyledi.
Şu ana kadar da bunları gördük, değil mi? Şimdi bir şeye dikkat etmenizi istiyorum. Gökyüzünden iki kez bahsedildi. Görüyor musunuz? Ardından da güzellikten, bir gereksinime uzanan kara ve güzellikten, bir gereksinime uzanan denizler. Ardından insanoğlunun başlangıcından ve sonundan bahsediliyor. Görüyor musunuz? Şimdi burada üç unsur var. Burada üç temel bileşen bulunuyor. Gökler var; yani yer, gök ve bir de insanoğlu var, değil mi? Sonra da göklerdeki ve yerdeki herkesin O’na muhtaç olduğunu söylüyor. Bu da kapanış ifadesi, değil mi?
Anlatmak istediğim şey, Kur’an’ın kendi içindeki o sistematiği, Allah’ın konuları nasıl bir sıraya koyduğu. Ne kadar muazzam bir güzellik olduğuna bakın; bu sistematiğin kendisi harika. Allah’ın kelamındaki tertip, bizim düşüncelerimizi düzenlemesi mükemmel.