“Sizin İçin Vaktimizi Ayıracağız”
سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِۚ (Rahman, 31).
Sizin için vaktimizi ayıracağız, ey ağırlıklı iki topluluk!
ثَّقَلَانِۚ siz iki ağırlıklı topluluk.
Bu ayeti biraz derinlemesine inceleyelim ve öncelikle “boşa çıkmak/vakit ayırmak” kelimesini anlayalım.
وَالْفَرَاغُ لِلشَّيْءِ الْخُلُوُّ عَمَّا يُشْغِلُِ عَنْهُ
Ferağ diğer şeylerden arınmak veya sizi meşgul eden başka işlerden sıyrılmak demektir.
وَهُوَ تَمْثِيلٌ لِلِاعْتِنَاءِ بِالشَّيْءِ
Tamamen tek bir şeye odaklandığınızda bir teşbih olarak kullanılır.
قَوْلُ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ لِابْنِهِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ
أُفْرُغْ إِلَى أَضْيَافِكَ
Ebu Bekir Sıddık oğluna tavsiye verirken, “Kendini misafirlerin için boşa çıkar (onlara vakit ayır)” ifadesini kullanmıştır. Diğer bir deyişle ona, “Misafirlerin geldiğinde bütün dikkatini onlara verdiğini hissettir” şeklinde bir öğüt veriyordu. أُفْرُغْ إِلَى أَضْيَافِكَ diyordu.
الله سبحانه لا يشغله شأن عن شأن
فجَعْلُ انتهاء الشؤون المشار إليها بقوله تعالى
كل يوم هو في شأن يوم القيامة
إلى واحد هو جزاء المكلّفين
وَاللَّهُ تَعَالَى لَيْسَ لَهُ شُغْلٌ
يَفْرُغُ مِنْهُ
إِنَّمَا الْمَعْنَى سَنَقْصِدُ لِمُجَازَاتِكُمْ أَوْ مُحَاسَبَتِكُمْ
Âlimler, “Sizin için (işlerimizi bırakıp) boşa çıkacağız” ifadesinden biraz rahatsız olmuşlar. Çünkü kulağa, sanki Allah: “Bir şeyle meşguldüm, o işi yapmayı bırakıp sizin için boşa çıkacağım” diyormuş gibi geliyor. Ve bu, Allah’ın şanına yakışmayan bir ifade gibi duruyor. Başka bir işe bakmak için elindeki işi bırakmak. Sanki başka bir şey O’nu meşgul ediyormuş gibi. Çünkü bir şeyle meşgul olduğunuzda, kendinizi boşa çıkarana kadar başka işler yapamazsınız ve bu bir acziyet, bir sınırlama gibi görünür. Allah’a (svt) nasıl bir sınırlılık atfedilebilir ki?
İşte burada Kur’an’ın çok önemli bir özelliğini öğreniyoruz. Kur’an yeri gelir mizah kullanır, yeri gelir kinaye kullanır. Kur’an duyguyu da ifade eder ve biz her zaman Kur’an’a tamamen lafzi bakamayız. Bunu yapamayız.
Örneğin Allah, “Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi” der. (Bakara, 74) Bunu lafzi anlamıyla anlayamayız. Keza Kur’an’da güneşin balçıklı bir suya battığından bahsedilir. Güneş balçıklı bir suya batmıyordu; dışarıdan öyle görünüyordu. “Güneşi Pasifik kıyısının batı yakasına batarken izlemeye bayılırım” cümlesindeki gibi. Güneş sulara gömülmüyor. Sadece gözümüze öyle görünüyor. İşte bu edebi bir dildir. Bilimsel bir dil değildir. Aynı şekilde, bu ayette de edebi ve hissiyata dayalı bir dil vardır.
Allah, Kendini bizim için boşa çıkaracağını söyleyerek oldukça ürkütücü bir imada bulunuyor. Az önceki ayetlerde, göklerde ve yerde herkesin O’ndan istediğini söylemişti. Açıkça söylenmese de zımnen anlıyoruz ki kainattaki her şey O’na muhtaçtır. Güneş ve ay şaşmaz bir hesaba göre hareket etmektedir, çünkü Allah bunu böyle takdir etmiştir. Yıldızlar ve ağaçlar secde etmektedir çünkü Allah onlara bunu yaptırmakta ve her şeyi düzen halinde tutmaktadır.
Şimdi düşünün, Allah insanı uyarıyor, insanlara ve cinlere adeta şöyle sesleniyor:
“Beni meşgul ettiğini düşündüğünüz şu evreni ayakta tutmayı bıraksam nasıl olur? Kainatın paramparça olmasına izin versem, siz de tüm dikkatimi tamamen size verdiğimi hissetseniz?”
Kıyamet günü zaten tam olarak bu değil midir? Allah, evrenin düzeninin bozulmasına izin verecek. Her şey çökecek; başından beri mukadder olan o sona erecek. Çünkü aslında evrenin doğasında bu yok oluş vardır ve onu bir arada tutan yegâne güç Allah’tır. O, artık kainatı bir arada tutmamaya karar verdiğinde, belki o zaman şunu fark edeceksiniz: “Vay be, Allah kainatı bıraktı, artık tüm dikkatinin merkezinde sadece ben varım.”
Yani bu aslında kinayeli bir dildir. Allah’ın dikkatiyle ilgili bir acziyeti değil, insanların ve cinlerin Allah hakkındaki yanlış tasavvurlarını hedef alır. Bunlara bir cevap niteliği taşır.
“Sekalân” Kelimesinin Anlamı
Sonra ثَّقَلَانِۚ kelimesi geliyor.
كل عظيم القدر مما يتنافس فيه ثقل
Herhangi büyük bir miktara, büyük bir hacme sıkal denir. Mesela Peygamberimiz; إِنِّي تَارِكٌ فِيكُمْ الثَّقَلَيْنِ كِتَابُ اللَّهُ وَعِطْرَتِي demiştir. Peygamberimiz (sav) iki “ağır” emanet bırakmıştır. Allah’ın Kitabı ve O’nun sünneti. Yani sıkal kelimesi bu şekilde de kullanılır.
Ancak sıkal kelimesinin taşıdığı diğer anlamlara da bir bakalım. İnsanlar ve cinler, öyle devasa bir nüfus olduklarını düşünmeye başlarlar ki… Bunu gözünüzde canlandırmanızı istiyorum. Polis, baş kaldıran bir kalabalığı tutuklamaya çalıştığında, bin kişilik, beş bin kişilik veya on bin kişilik bir gruptan kaç kişiyi tutuklayabilir? Birkaç yüz kişiyi ya da birkaç on kişiyi… İnsanların çoğu ne yapar? Kaçıp giderler. Çil yavrusu gibi her yöne dağılarak kaçtıkları için, hepsini yakalamanız mümkün olamayacak kadar büyük bir kalabalık vardır. Tıpkı okul bahçesinde yaramazlık yapan çocukların, müdür gelince her birinin farklı bir yere kaçışması gibi. Sadece müdürün yetişip ensesinden tuttuğu yakalanabilir, değil mi? Bu manzaraları her zaman görürsünüz. Polisler gelir, herkes sağa sola kaçışırken, onlar sadece birinin üzerine çullanırlar. Kimi yakalayabiliyorlarsa onu paketlerler, değil mi?
O yüzden akıllara şu gelebilir: “Biz o kadar büyük bir kalabalığız ki, birçoğumuzun kaçma ihtimali çok yüksek. Bu devasa insan selinde hepimizin birden yakalanmasına imkân yok.”
Allah da diyor ki: “Demek o kadar ağır ve büyük bir kalabalık olduğunuzu sanıyorsunuz, ha? İşlerimi bir kenara bırakıp sırf sizinle ilgilendiğimde, bakalım nasıl kaçacaksınız görelim!”
İşte سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلَانِ budur.
‘Ağırlık’ anlamına gelen sıkal kelimesinin diğer manası ise, belki de her insanın üzerinde taşıdığı günah, isyan ve tuğyan yüküne yapılmış bir atıftır. Sonuç olarak, aslında yeryüzüne ağır bir yük olmuşlardır. Yeryüzü, şeytanların vesvesesine uyan bu insanoğlunun günahlarıyla boğulduğunu hisseder. Bu yüzden Allah وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا diye buyurmuştur. (Zilzâl, 2) Yeryüzü içindeki ağırlıkları kusacaktır. Bu ağırlıkların bir kısmı, artık taşımayı reddettiği o günahkar ruhlardır. Çünkü dünya, Allah’a itaat etmek üzere yaratılmıştı, ancak bu isyankâr ruhların da üzerinde yaşamasına izin vermişti. Kıyamet günü geldiğinde onları dışarı kusar, geri çıkarır. Onları artık içinde tutmak istemez. Allah dünyanın kendini bu bozulmadan, içindeki bu pisliklerden, bu kirli ruhlardan arındırmasına müsaade eder.
Yani ثَّقَلَانِۚ hem cinlerin hem de insanların günahların yükü altındaki ruhlarına işaret ediyor olabilir. Kendi kendilerine yüklendikleri onca ağırlık yüzünden bedelini ağır ödeyecek olan bu topluluklara.
Bu ağırlık ve hafiflik tasavvuru cidden ilginçtir. Mesela Allah Nisa Suresi’nde يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ der (Nisa, 28). Allah sizin yükünüzü hafifletmek ister. Yani Allah size hayatı kolaylaştıran kurallar koyar; aynı zamanda, eğer Allah’a itaat ederseniz, kıyamet gününde de taşıyacak ağır bir yükünüz olmayacağı anlamına gelir.
Ancak bu kelimedeki ‘yük’ vurgusuyla beraber şunu anlamamız gerektiğine inanıyorum: Bu ifadelerle tüm insanlığa ve tüm cinlere hitap edilmiyor. Bu sözler, kıyamet gününde bir tehdit altında olanlar içindir. Bahsedilenler tam da onlardır.
İkili Yapıdan Çoğula Geçiş
Bu ayetin içindeki bir diğer kritik incelik de şudur: Dikkat ederseniz سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِۚ denmiştir. فَبِأَيِّ أَلَٰئِ رَبِّكُمْ da denilmemiş, ne denilmişti? رَبِّكُمَا (Sizin ikinizin Rabbi). Buna göre burada سَنَفْرُغُ لَكُمَا أَيُّهَا الثَّقَلَانِ gelmesi beklenirdi. “Sizin İKİNİZ için işlerimizi bırakıp boşa çıkacağız, ey iki ağır topluluk.” Hâlbuki Allah “Sizin HEPİNİZ için vaktimizi ayıracağız” der. Küm çoğuldur, ikili kullanım (tesniye) değildir.
Peki neden ikili bir yapıdan çoğula geçildi?
Çünkü şu anda, bu hayatta, cinler ve insanlar iki ayrı gruptur. Ancak kıyamet koptuğunda, bana gelip de vesvese veren ve onları dinlediğimde benim suç ortaklarıma dönüşen o şeytanlar, hayatım boyunca başıma bela olan o aynı cin, o aynı şeytan birden belirip “Aynen, ben de…” diyecek.
— Sen kimsin?
— Ben senin Karin’inim. Uzun zamandır beraberiz kanka.
— Bak, şu an seninle hiçbir alakam olsun istemiyorum.
— Evet, ömrüm boyunca sana vesvese verdim ama şimdi sadece tüyüp kaçmaya çalışacağım.
Birbirlerinden köşe bucak kaçmaya çalışacaklar ama birlikte diriltilecekler. Bu şeytanlar şimdi bizim için görünmez ama kıyamet günü öyle olmayacaklar. Artık birlikte olacağız ve işte bu küm zamiri o birlikteliği yansıtır. سَنَفْرُغُ لَكُمْ Cinler ve insanlar olarak iki büyük topluluk olsanız bile, artık birbirinize bağlısınız; çünkü beraber hareket ettiniz, bu işi beraber yaptınız. Bu ayet, şeytanlara kulak asan, kötülük yapanlar hakkındadır. يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ (En’am, 112) Birbirini şerre teşvik edenler… İşte burada bahsedilen kitle budur.
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Rabbinizin başka hangi harika işlerini inkâr edeceksiniz, hala görmezden geleceksiniz?
Bu soru burada yepyeni bir boyut kazanıyor. Fark ederseniz, bir önceki bölümde mesaj şuydu: Yaratılışınızı tefekkür edin, Allah’ın bu dünyada yarattığı eserleri düşünün. Ölümünüzün yaklaştığını idrak edin. Şimdi ise farkına varmamız gereken şey, Allah Kendi vaktini bütünüyle size ayıracak. Siz dünyada O’nu inkâr edip rahatça dolaştığınızı sanıyorsunuz ya; öyle bir zaman geliyor ki artık bu özgürlüğünüz kalmayacak. O tüm dikkatini sizin üzerinize toplayacak.
Bu olduğunda da, bir sesleniş olacak.
Kıyamet Gününün Açılış Sahnesi ve Meydan Okuma
Bu sure, Kıyamet Günü’nün açılış sahnesidir. Kur’an’da Kıyamet Günü’nün 2. bölümünün, 3. bölümünün, 4. bölümünün, diğer evrelerinin anlatıldığı pek çok yer vardır. Çünkü Kıyamet oldukça uzun bir gündür. Ancak bu sure ilk kısımdan bahsediyor, en en başında olacakları tasvir ediyor. Bu başlangıç kısmının farklı boyutlarına yer veren başka sureler de var. Bu da onlardan biri.
İşte orada şöyle bir nida duyulur: يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ Ey cin ve insan topluluğu!
إِنْ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا
Eğer göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin!
لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ Ancak üstün bir güç/yetki olmadan geçemezsiniz!
Bu benim ayete dair şahsi çevirimdi. Şimdi buradaki bazı detayların derinine inelim.
Burada ilk olarak kime hitap edildi? İnsanlara mı, cinlere mi? Bu oldukça alışılmadık bir durum, çünkü şu ana kadar surenin öncelikli muhatabı sadece insanlardı. Yani bağlam bir anda biraz değişmiş oldu. Peki neden?
Kur’an’da insanlara ve cinlere meydan okunan sadece iki ayet vardır. Onlardan biri budur. Bu meydan okumalardan biri şu an bu dünyada; diğeri, bu ayetteki ise Kıyamet Günü’nün ilk başlangıcında gerçekleşiyor. İlki 17. sure olan İsra Suresi’nde, diğeri ise bu ayet.
Şimdi kısa bir süreliğine diğer ayet hakkında biraz konuşalım. Allah şöyle buyurur: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً (İsra, 88).
De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere insanlar ve cinler bir araya toplansalar ve birbirlerine destek de olsalar, yine de onun bir benzerini getiremezler.
Allah bize zaten cinlerin insanlara pek çok işte arka çıktığını söylemişti. Alın size bir proje! İstediğiniz kadar birbirinize arka çıkın, yanından bile geçemeyeceksiniz. Neydi o proje? Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak.
Eğer dikkat ettiyseniz, o ayette Allah önce insanları zikrediyor: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ
Buradaki ise ikinci meydan okuma. Kıyamet günü gelip çatar. “Hey, kaçabileceğinizi sanıyorsanız buyurun.”
- İlki, Kur’an’ın bir benzerini yapmaktı, bu dünyadaydı.
- İkincisi ise, “Yapabiliyorsan kıyamet günü kaç ve kurtul bakalım.”
Bu seslenişte ilk olarak cinlere hitap ediliyor. Dikkate değer olan, Kur’an’ın bir benzerini üretmek… Kur’an bir ‘beyan’ (ifade/açıklama) değil midir? Peki ‘beyan’ kime öğretilmişti? Cinlere mi yoksa insanlara mı? Bunu bu surede öğrenmiştik, değil mi? عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (Rahman, 4). Yani o meydan okumayı başarma kapasitesi en çok kimde vardır? Kur’an’ın bir benzerini getirme iddiasını kabul etmeye en hazır olan, beyan gücüne sahip olandır. Peki kimde bu güç var? İnsanoğlunda. Bu yüzden o ayette ilk olarak insanlar zikredilmiştir.
Peki ya kaçma becerisine gelirsek… Cinlerle insanların kaçma kapasitesini kıyaslarsanız, hangisi kaçmaya daha elverişlidir? Cinler bizden çok daha üstün bir kaçma potansiyeline sahiptir, işte bu yüzden burada ilk onlar zikredilmiştir.
Kur’an’da kelime düzeyine kadar inen inanılmaz bir hassasiyet vardır. Burada asıl ilginç olan, Allah’ın “Göklerin ve yerin uçlarından delip geçebiliyorsanız geçin” derken, önce gökleri, ardından yeri zikretmesidir. Cinler önce zikredilmiştir, insanlar sonra. Zira cinlerin gökyüzüne kaçma ihtimalleri çok daha yüksektir. İnsanlar ise bir umutla yeryüzünün derinliklerinde bir yerlere sığınmaya, kaçmaya çabalayacaklardır. Yani ayetin içinde cinlerle gökler, insanlarla da yeryüzü arasında kusursuz bir eşleşme vardır. Ayetin kurgusundaki ihtişamı görüyorsunuz.
“Ma’şer”, “Nüfuz” ve “Aktar” Kelimeleri
Şimdi bazı başka kelimelerin de derinine inelim. مَعْشَرَ üzerine kısa bir yorum yapayım. عشر kökünden gelir. Aranızda Araplar, hatta Arap olmayanlar da bilir; عشر ne demektir? On. مَعْشَرَ büyük bir aile, yaklaşık on kişilik veya ondan daha kalabalık bir sülale demektir. مَعْشَرَ onlu onlu gruplar, taburlar halinde gelen insanlar anlamına gelir. Yani bütün cinler ve tüm o günahkâr insanlar toplu halde bir araya getirilmiş olsa da, aslında her biri gruplar, tayfalar ve çeteler halinde sahneye çıkmaktadırlar. Her bir grup birer ma’şerdir. Çünkü dünyada da herkes herkesi tanımazdı. Birbirini tanıyan, aynı sosyal çevreye mensup belirli insan grupları vardı.
كَثْرَةٌ فِي تَدَاخُلِ أَشْيَاءَ وَاخْتِلَاطِهَا مُكَوِّنَةً كِيَانًا مُتَرَابِطًا
Birçok şeyin bir araya getirilmesidir. Allah aslında küçük grupların bir araya gelmesiyle oluşan sayısız cin ve insan sürüsünün oluşturduğu bu sahneyi tasvir ediyor. يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ kısmı buydu.
Bu o kadar da mühim değil ama şimdi اَنْ تَنْفُذُو’ya geçelim. اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا
Nefez (نفذ) kelimesi burun delikleri, kulak deliği veya derideki gözenekler için kullanılır. İçinde delik/açıklık olan her şeye nefez denir. Ve bir de ok için kullanılır. Biri bir hayvana ok attığında, ok hayvanın bedenine girip karşı taraftan çıkar, ama sadece ucu diğer taraftan çıkar ve deriyi delip geçerse… Yani ok aslında bedenin içindedir ve sadece ucu diğer taraftan çıkmış haldedir; işte buna nefez denir. نَفَذَ السَّهْمُ
Ayrıca dağlar arasındaki geçitler/patikalar için de nefez kelimesi kullanılır. Kısacası tüm bunların ortak manası ‘delip geçmek’tir. Dağların arasından delip geçen bir patika, bedenin içine sızan bir gözenek ya da bedeni delip geçen bir ok gibi. İşte bu kelime burada bir sınırı geçmeyi, hattı aşıp firar etmeyi tarif etmek için kullanılıyor.
Ve sınır için kullanılan diğer kelime de اَقْطَارِ’dır. مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
اَقْطَارِ damla anlamına gelen katr (قطر) kelimesinden gelir. ‘Katar minel mâ’ gibi… Urduca konuşanlar da ‘katra’yı bilir; “Qatra qatra karke baarish hoti hai” (Yağmur damla damla yağar). Fakat aynı zamanda sıralı bir dizi şey anlamına da gelir.
اَقْطَارِ şöyle bir şeye benzer: Güvenlik kontrol noktaları vardır, sınırlar vardır. Bir gözetleme kulesi vardır, ardından bir çit gelir, sonra bir kule daha, sonra bir çit daha ve sonra bir kule daha. İşte bu kulelerin her birine katr denir ve bu kulelerden bir dizi vardır. Sıra sıra dizilmiş ağaçlara da katr denir. Yan yana veya peş peşe dizilen deve kervanlarına da اَقْطَارِ denir. Keza katr kelimesi tren anlamında da bu şekilde kullanılır.
Anlayacağınız buradaki mesele şu; göklerin ve yerin hudutlarında olan şey tam olarak budur. Gözümüzde canlandırılmak istenen tablo şu: “Hey, baksanıza şu nokta pek iyi korunmuyor gibi, belki oradan tüyeriz. Şu taraf biraz boş kalmış sanki, hadi oradan koşup kaçalım.” Sınır hattındaki o en zayıf bulduğunuz yerleri tespit edip oraya doğru koşarsınız ve hattı oradan yarıp geçmeye çalışırsınız. Çünkü öyle yapmak daha kolay gelir. Çoğu ülkenin sınırlardan geçen kaçak problemi vardır. İnsanlar sınırı genellikle en büyük açıklıkların, en uçsuz bucaksız arazilerin olduğu yerlerden geçmeye çalışırlar. Tıpkı Arizona çölleri gibi devasa boş arazilerde, o sınır ihlallerinin gerçekleşme olasılığı çok daha yüksektir. Avrupa’nın bazı bölgelerinde deniz yoluyla geçiş yapanlar var. Deniz çok geniş bir alan olduğu için o boşluktan sınırları delip içeri sızabiliyorlar.
İşte anlatılmak istenen: “Eğer buraları yarıp da kaçabileceğinizi düşünüyorsanız, hodri meydan, yapın bakalım!”
Şimdi bazıları bu ayete bakıp oldukça ilginç yeni bir problem ürettiler. Biliyorsunuz, aya iniş meselesi… Bazıları bunun hiç yaşanmadığını söyler. “Nasıl olabilirdi ki? Kur’an bunun imkansız olduğunu söylüyor” derler. Çünkü Allah إِنْ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ “Bunu başaramayacaksınız” buyuruyor. “Aman Allah’ım! Bu kafirler aya indiklerine dair sahte videolar hazırlamışlar! Uzaydaki bu uydular falan tamamen birer düzmece! Çünkü Allah bu sınırı geçemeyeceğimizi söylüyor.”
Arkadaşlar, bu problemin çok kolay bir çözümü var. Söyler misiniz, kaç tane gök tabakası var? Yedi kat gök var. Birinci gök tabakası yıldızlarla donatılmıştır. Allah birinci göğü yıldızlarla süslediğini söylüyor. Yıldızların bize en uzak olanları yaklaşık 14 milyar ışık yılı uzaklıktadır, değil mi? Yani bırakın sınırı aşmayı, Aya ayak basmış olsanız bile, evin verandasından öteye bile geçebilmiş değilsiniz. Yani hâlâ resmen arka bahçede takılıyorsunuz. Semâvât… Biz daha ‘semâ-i dünya’ denilen ilk göğü bile aşıp geçmiş değiliz, paniğe gerek yok.
İkincisi; bu ayet şu andan, bu hayattan bahsetmiyor. Allah “Sizin için boşa çıkacağız” buyuruyor. Surenin bağlamı çok mühim. Allah Kendini bizim için boşa çıkardığında, zaten herkes ölmüş olacak.
— O her an yaratma ile meşgul.
— O’nun çok mu meşgul olduğunu sanıyordun? Peki, o zaman sırf sana vakit ayırsın da gör.
Ve ardından ekler: “Şimdi kaç kaçabilirsen!”
Bu hangi sahneyi tasvir ediyor? Bu hayatı mı? Hayır, bu Kıyamet Günü’dür! Bu ahirettir! Siyaka ve sibaka her zaman dikkat etmeliyiz; bağlama dikkat etmeliyiz. O kadar çok defa insanlar Kur’an’dan bir ayeti alıp kafalarına göre yorumluyor, onu bir internet meme’i haline getiriyorlar ki… Bunları okuduğumda içimden, “Birazcık sureyi okur musun lütfen? Bir zahmet biraz okusan? Ya, şu resmi paylaşmadan önce hiç değilse ayetin kalan kısmına bir baksan!” diyorum. İnsanlar da altına “Maşallah, elhamdülillah!” diye yorum yapıyor. Kur’an’ın bağlamına ve Allah’ın ne buyurduğuna dair öyle büyük bir cehalet ve umursamazlık seviyesi var ki…
Kur’an Surelerini Bütüncül Olarak Çalışmak
İşte tam da bu sebeple bir sureye bütüncül bir yapı olarak bakmak zorundayız. Bir surenin sınırlarına saygı duymalıyız. Öğrencilerime hep, yeni bir sureye başlarken, yepyeni bir saraya adım atıyormuş gibi, yeni bir dünyaya giriyormuş gibi hayal edin, derim. Sarayın tüm duvarlarını, tüm dekorasyonunu, desenlerini, dar koridorlarını, renklerin nasıl ahenkle iç içe geçtiğini teker teker incelersiniz. Bu olağanüstü, görkemli ve fevkalade saray karşısında büyülenirsiniz. Bir sureye de böyle yaklaşın. Saraydan bir tuğla söküp de “Bunun ne olduğunu çok iyi biliyorum” demeyin. Bir dakika, dur bakalım. O bir binanın parçası, daha büyük bir yapının parçası. İşte Kur’an surelerini incelerken takınmamız gereken tavır budur.
Kur’an çalışmaları, maalesef günümüz İslami ilimler deryasındaki yegâne yetim çocuk konumuna düşmüş durumda. Başka her şeyi detaylıca çalışıyoruz; Fıkıh dersi alıyorum, siyer çalışıyorum, şunu öğreniyorum… Hepsi harika, muhteşem. Ama unutmayın, İslam dininin tamamı esas olarak nereden doğar? Kur’an’dan! Dinimizin çekirdeği odur. Diğer her şey bunun bir dalıdır, her şey bunu destekler.
Ama günümüzde olan şey, artık Kur’an’ı sadece bir ayet gündeme geldiğinde, onu bir konuya delil olarak kullanmak istediğimizde çalışıyoruz. Kur’an adeta bir alıntı kitabı haline geldi. Referansta bulunulan kitap gibi. Benim esas çalışma alanıma deliller sunan bir kaynak kitap… Ama kimse oturup da “Hadi Kamer Suresi’ni çalışalım, hadi En’am Suresi’ni baştan sona anlayalım” demiyor. “Yok yok, hangi ayet? Sen bana sadece ayeti söyle. Ayetin konusu ne?” Kardeşim, asıl konu En’am Suresi’nin ta kendisi! Allah bize göklerden inen bu ilahi hediyelerin her birini lütfetti. Biz ayetlerin kusursuzluğuna ve sonsuz hikmetler barındırdığına iman ediyoruz, değil mi? Öyleyse nasıl oluyor da kendimizi bunları hakkıyla ve adanmışlıkla çalışmaya vermiyoruz?
Benim inancıma göre, bu sadece İslami üniversitelerin veya âlimlerin işi değildir; Müslüman halkın da kolayca ulaşabileceği bir seviyede olmalıdır. İnsanlar Kur’an sureleri hakkında giderek daha fazla eğitilmelidir. Her seferinde sadece bir sure. Gelin bu ilahi hediyeleri tek tek ele alalım ve biraz zaman ayıralım. Bu yüzden sizinle bu dersi paylaşabilmekten büyük mutluluk duyuyorum. Çünkü bunun, hayat tarzınızın parçası haline gelmesini ümit ediyorum. Adeta her seferinde bir sureye odaklandığınız bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Vaktinizi Allah’ın size ne söylediğini anlamaya çalışarak geçiriyorsunuz. Hatta belki bir yandan o sureyi ezberlemeye bile çabalıyorsunuz. Bu altı ay sürse de, bir yıl sürse de inanın hiç fark etmez. Önemli olan, en sonunda en azından tek bir sureyle derin bir bağ kurmuş olmanız. Allah’ın o eşsiz hediyelerinden birini kalbinize tam anlamıyla nakşetmiş olmanız.
Bu da küçük bir parantezdi. Her neyse,
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُواۜ لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ
تَعَدُّدُ الْأَمْكِنَةِ يُسَهِّلُ الْهُرُوبَ وَالْهُرُوبُ مِنْ إِحْدَى جِهَاتِهَا (İbni Âşûr)
İbni Âşûr, Allah’ın bu ayette şunu kastettiğini söyler: İşte gökler ve işte yer… Hadi kendinize bir delik bulun da geçin! Bu kadar muazzam bir kalabalıksınız ve evren öylesine devasa bir yer ki… Elbet kaçıp kurtulabileceğiniz bir yer olmalı! Sadece bir gök de değil, yedi göğün tüm köşe bucakları önünüzde. Hadi durmayın, deneyip boyunuzun ölçüsünü alın!
Bu ifade aslında kinayenin, ironinin tepe noktasıdır! Size bunu açıklamak için önce de yaptığım bir benzetmeyi anlatacağım. İnanın bundan daha iyisi aklıma gelmiyor. Malum, siz fazla dindar olduğunuz için hiç film falan izlemezsiniz! Bunu size film izleyenlerin üslubuyla anlatmaya çalışacağım.
Aksiyon filmlerinde kaçan bazı suçlular olur ve polisler de onların peşine düşer ya hani. Fakat polisler aniden onu kovalamayı bırakır. Adam panikle çitlerin üzerinden atlar, çöp tenekelerine takılıp düşer. Kaçar da kaçar… İçlerinden biri eline o kocaman megafonu alır ve bağırır: “Hey! Bacaklarını yor biraz! Buna koşmak mı diyorsun? Hadi ama, bundan daha iyisini yapabilirsin!” Adam tırmanmaya çalışıp çırpınırken, polisler arkasından; “Tamam tamam, sana üç hak veriyorum! Hadi aslanım, ha gayret, başarabilirsin” der.
Peki polisler neden “Hadi koş, durma, devam et, yor kendini biraz” diyorlar biliyor musunuz? Çünkü adamın etrafını zaten çoktan sarmışlardır ve artık zavallıyla sadece kafa buluyorlardır! İşte tam da bu yüzden Allah, “Buyurun, kaçabileceğinizi sanıyorsanız, tutan yok, koşun hadi! Elinizden geleni ardınıza koymayın!” buyuruyor.
Bu 55. sure, Zariyat ise 51. suredir. Allah orada فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ der (Zariyat, 50). Allah’a koşun/kaçın! Bu hayattayken Allah’a koşun! Ama Kıyamet Günü gelir, Allah der ki: “Eğer istiyorsan buyur Allah’tan uzağa kaç… Bakalım bu işin sonu nereye varacak!” Sübhanallah.
Burada atladığım bir yoruma değineyim, Alusi diyor ki:
إِنَّ الْمَلَائِكَةَ عَلَيْهِمُ السَّلَامُ تَنْزِلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
Melekler o gün yeryüzüne inecek.
وَجَٓاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفاًّ صَفاًّۚ dendiği gibi (Fecr, 22).
Melekler o gün saf saf, bölük bölük yeryüzüne inecek.
فَيُحِيطُونَ بِجَمِيعِ الْخَلَائِقِ
Bütün yaratılmışların etrafını çepeçevre saracaklar.
فَإِذَا رَآهُمُ الْجِنُّ وَالْإِنسُ هَرَبُوا
Cinler ve insanlar melekleri gördüklerinde kaçmaya çalışacaklar
فَلَا يَأْتُونَ وَجْهًا إِلَّا وَجَدُوا الْمَلَائِكَةَ أَحَاطَتْ بِهِ
ama melekler halihazırda her bir tarafı kuşattığı için gidecek hiçbir delik bulamayacaklar.
Bu aslında Alusi’nin bu ayetten anladığıdır.