أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً اَوْ لَهْواًۨ انْفَضُّٓوا اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَٓائِماًۜ قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
(Kul mâ indallâhi hayrun minel-lehvi ve minet-ticâreti vallâhu hayrur-râzikîn)
Bir kısım insanlar, ticaret ve eğlence görünce, seni bırakarak ona yönelip gittiler. De ki: “Allah’ın katında olanlar, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
(Cuma Suresi, 11)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
(Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlul ukdeten min lisânî yefkahû kavlî)
(Taha Suresi, 25-28)
الْحَمْدُ لِلَّهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ
Es selamu aleyküm ve rahmetullahi teala ve berekatuhu.
Şimdi sizlere, Allah’ın bahsettiği, insanı Allah’ı anmaktan alıkoyan iki şeyden, yani ticaret ve oyalanmadan bahsedeceğim. Oyalanma için kullanabileceğiniz bir diğer kelime de eğlencedir. لَهْو (Lehv) aynı zamanda eğlence anlamına da gelebilir, tamam mı?
Allah’ın bu ayette bizlere öğrettiği şey, bu özel hadisedeki asıl sebebin bu iki şey olduğudur. Zor bir dönemden geçiyorlardı. Para önemli bir etkendi. İşlerini halletmeleri, erzaklarını almaları veya yapmaları gereken her ne varsa onu yapmaları gerekiyordu ve bu durum, onların Allah’ı anmaktan uzaklaşmalarında büyük bir etken oldu.
Ancak kervana giden herkes alışveriş yapmak için gitmemişti. Hani bir grup insanın bir yere gittiğini, orada bir sürü ses veya ışık olduğunu görürsünüz de “Orada ne oluyor?” deyip siz de gidersiniz ya. İşte ikinci gruptaki insanlar da eğlence amacıyla ya da sadece kafalarını dağıtmak için gitmişlerdi, değil mi? Yani bazen bir pazar yeri olur, hafta sonu alışveriş merkezine gidersiniz ya? Alışveriş merkezindeki herkes alışveriş yapmıyordur. Çoğu insan hiçbir amacı olmadan öylece etrafta dolanıyordur. Öylesine… Yani orada gerçekten bir şeyler alan, satan insanlar da vardır ama büyük bir kısmı sadece لَهْو (Lehv)dir, değil mi? Kongreler, fuarlar ve benzeri etkinlikler de böyledir. Gidip gerçekten iş yapan insanlar vardır, diğerleri ise sadece, “Hadi gidip ne olduğuna bir bakalım, orada bir sürü insan olacak” derler.
Ayrıca, sizinle paylaşmadığım rivayetlerden birinde, her düğün olduğunda yaşanan bir durumdan da bahsedilir. Arapların İslam’dan önce sahip oldukları ve İslam’dan sonra da bir süre devam ettirdikleri bir gelenekleri vardı. Yani Peygamberin (sav) ilk dönemlerinde, kızlar, yani evlenen kızın arkadaşları, kızın düğününü kutlamak için şarkı söylemeye, tef çalmaya ve buna benzer şeyler yapmaya başlarlardı. Bu bir nevi kız kıza bir eğlenceydi ve tüm bunları sokakta yaparlardı. Bu her yaşandığında, insanların ilgisini çekerdi ve neler olduğunu ya da eğlenen insanları görmek isterlerdi. Sokakta küçük bir parti veriliyor gibi düşünün. İşte bu da لَهْو (Lehv)in bir parçasıdır.
Eğlence ve Ticaret Kötü müdür?
Şimdi, buradan yola çıkarak akla şu soru geliyor: Eğlence veya ticaret kötü bir şey midir? Çünkü Allah bunu, Allah’ı anmanın ve Peygamberi (sav) yalnız bırakmanın karşısına koyuyor.
Dinimiz bize gerçekten muazzam bir denge sunmuştur. Allah bana her gün kılmam gereken namazları farz kılmıştır. Allah bana bazı şeylerin haram olduğunu bildirmiştir. Allah bana bazı şeyleri yememin haram olduğunu bildirmiştir. Para kazanmanın bazı yollarının benim için yanlış olduğunu belirtmiştir. Bazı zevklerin veya benzeri şeylerin… onlara ulaşmanın sadece helal bir yolu var, tüm haram yollar bana kapalı ve diğer her konuda, Allah (ac), ben gayesi olan bir hayat yaşadığım sürece, benden başka bir şey beklemiyor. Benden bundan daha fazlası beklenmiyor.
Mesela, geçenlerde “Aranızda oyuncu var mı?” diye şakayla karışık sordum ve bazınız, maşallah, el kaldırdı. İnna lillâhi ve innâ ileyhi raciun. Hayatınızda biraz لَهْو (Lehv) olmasında sakınca yoktur. Biraz eğlenmekte sakınca yoktur. Spor yapmakta sakınca yoktur. Arada bir video oyunu oynamakta sakınca yoktur. Bunlar normaldir. Bunda hiçbir sorun yok. Peki zarar nereden gelir?
Dinimiz bize ilkeler vermiştir. Eğer bu ilkelerden hiçbirini ihlal etmiyorsanız, sorun yoktur. Eğer eğlenceniz veya işiniz sizi farz olan Allah’ın zikrinden alıkoyuyorsa, yapmanız gereken şeylerden uzaklaştırıyorsa, işte bu aşırılıktır.
Bu arada, bunun tam tersi bir aşırılık da var. “Dinim için yeterince bir şey yapmıyorum. Dinimi daha fazla öğrenmeliyim, çalışmalıyım.” İyi de, sen iki aydır eşinle hiç vakit geçirmedin. “Evet ama şu an dinimi öğreniyorum.” Eşinle vakit geçirmen de aslında dininin bir parçasıdır. Çocuklarınla oynaman da dininin bir parçasıdır. Para kazanmak da dininin bir parçasıdır, değil mi?
إِنَّ لِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا (İnne li nefsike aleyke hakkan) Kendi bedeninin, kendi nefsinin de senin üzerinde hakkı vardır.
Kur’an bile der ki:
لَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا
(Lâ tense nasîbeke mined-dunyâ)
Bu dünyadaki nasibini unutma.
(Kasas Suresi, 77)
Mesela, bütün gün ders çalışıyor olsaydım ve Kur’an:
وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ
(Vel habbu zûl asfi ver rayhân)
(Rahman Suresi, 12)
dediğinde ve tarlalardan ve güzel kokular taşıyarak esen rüzgarlardan bahsederken… Mescitte öylece oturup bu ayeti nasıl anlayabilirim ki? Bu ayeti hakkıyla idrak edebilmek için ne yapmam gerekir? Dışarı çıkmam lazım.
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ
(Kul sîrû fîl ard fenzurû keyfe bedeel-halk)
Yeryüzünde dolaşın, ilk yaratışın nasıl olduğuna bakın.
(Ankebut Suresi, 20)
Oturup ders çalışarak veya zikir çekerek bunu yapamam. Dışarı çıkmam lazım. Bu da bir zikirdir. Haftanın en büyük zikri Cuma’dır. Sonra:
فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً
(Fenteşirû fî l-ard vebteğû min fadlillâhi vezkurûllâhe kesîrâ)
Yeryüzüne dağılın. Allah’ın lütfunu arayın ve Allah’ı çokça zikredin.
(Cuma Suresi, 10)
diyor. Yani Allah’ın zikrine dair böyle üç boyutlu bir bakış açısı var.
Evet, bazen لَهْو (Lehv) yani eğlence belli bir ölçüde kabul edilebilir. Bu tür şeylerin sorunu, kolayca bağımlılığa dönüşmeleridir. Ve bağımlılığa dönüştüklerinde, gittikçe daha da derinlere, çok daha derinlere dalarsınız ve nerede duracağınızı bilemezsiniz, değil mi? O noktada, bu sizi Allah’ın zikrinden alıkoymaya başlar. İşte o noktada bir soruna dönüşür.
Bu arada, bazı insanlar da işkolik oluyor, değil mi? Sürekli iş düşünüyorlar. Sürekli, “Ah, bir sonraki şubeyi açmalıyım” diye düşünüyorlar. Sürekli, “Daha çok, daha çok kâr etmeliyim” diye düşünüyorlar veya borsayı takip ediyorlar ya da her ne yapıyorsanız, Bitcoin falan işte, anlarsınız ya. Sizi öylesine içine çeken bir şey ki, artık en temel haliyle Allah’ı anmanız mümkün olmuyorsa, ailenize karşı sorumluluklarınızı yerine getiremiyorsanız, Kur’an’la olan bağınız bile kopuyorsa, işte tam da burada bir sınır çizmeniz gerekir.
İşte Allah bu iki şeyden bahsediyor çünkü bu iki şey aslında o kadar tehlikeli, o kadar güçlü ki, ticaret ve lehv, birini, orada ayakta duran Peygamber’den bile uzaklaştırabilir. İşte bu kadar güçlüdürler. Bu yüzden onları hafife almayın. Bunlar hayatımızda olacak. İş yapmak zorundayız. Belli bir düzeyde eğlence ve belli bir düzeyde kafa dağıtmak hayatta bir ihtiyaçtır, ama şunu iyi anladığınızdan emin olun; dengesi kolayca şaşabilen, kolayca güçlenip Allah’ı anmanın yerini alabilecek bir şeyle karşı karşıyasınız.
Ticaret ve Eğlence Arasındaki İlişki
Şuna da dikkat edin, son kısa bir tespit, yani bu ayetteki şu iki kelimenin kullanımı hakkında iki tespit… Allah onlardan iki kez bahsetmiştir:
وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا
(Ve izâ raev ticâreten ev lehven infaddû ileyhâ)
(Cuma Suresi, 11)
İlk ilginç husus, Allah’ın اِلَيْهَا (İleyhâ) demesidir. Ortada iki şey olduğu için normalde إِلَيْهِمَا (İleyhimâ) denmesi gerekirdi. Ama O, tekil olarak اِلَيْهَا (İleyhâ) dedi. Ve buradaki هَا (Hâ) zamiri ticarete işaret eder. Bazı alimler bunlar, birbiriyle iç içe geçtiği için böyle kullanılmıştır, der. Bunun bir diğer retorik amacı da لَهْو (Lehv)in, yani eğlencenin, aslında ticaretten kaynaklanması olabilir.
Başka bir deyişle, bunu size farklı bir şekilde ifade edeyim. İyi para kazanıyor olabilirsiniz ve para kazandığınız için artık bir PS5 alabiliyorsunuzdur ve en yeni oyunu indirebiliyorsunuzdur. İyi para kazanıyorsunuzdur ve artık fazladan tatile çıkabiliyorsunuzdur veya maça bilet alabiliyorsunuzdur. Yani, ticaret ne kadar artarsa, لَهْو (Lehv)e de o kadar yer açılır, değil mi?
O halde asıl mesele şu oluyor: Neden daha fazla para kazanıyorsunuz? Daha pahalı bir tatil istediğiniz için mi daha fazla para kazanıyorsunuz? Yoksa, kendinizi daha fazla filmle, oyunla veya başka şeylerle oyalamak için mi daha fazla para kazanıyorsunuz? Paradan beklenen amaç buysa, bu sadece daha fazla oyalanmaya sebep olur.
Bu arada, oyalanmak sadece oyalayıcı aktiviteler demek değildir. Bazen de eşyalardır. Daha fazla eşya almak istersiniz. Daha fazla eşya biriktirmek istersiniz, değil mi? İşte bu yüzden, asıl sorumlu olan ticaret burada özellikle vurgulanmıştır. Ayrıca yaşanan bu olayda da asıl sorumlu, asıl etken ticaret kervanıydı, değil mi? İnsanların yerinden kalkmasının ilk nedeni, bir şeyler satın almak istemeleriydi. İkinci gruptakiler ise şöyle diyerek kalktı: “Hey, birileri kalkıyor. Biz de kalkmalıyız.” Yani ticaret grubu A grubuydu, لَهْو (Lehv) grubu ise B grubuydu.
Ama sonra ayetin sonunda Allah denklemi tersine çevirdi. Sıralamayı tersine çevirdi. Şöyle buyurdu:
قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ
(Kul mâ indallâhi hayrun mine l-lehvi ve mine t-ticârah)
Onlara de ki, Allah’ın katında olanlar, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır.
(Cuma Suresi, 11)
Yani sıralamayı tersine çevirdi. Ayetin başında “ticaret ve lehv” iken, ayetin sonunda “lehv ve ticaret” oldu. Bunun nedeni ne olabilir? Bu, Kur’an’da defalarca gördüğümüz bir durumdur; özelden evrensele, genelden evrensele doğru bir geçiş.
Özel durum şuydu: Gelen bir ticaret kervanı vardı ve Allah bu konuyu ele aldı. O ticaret fırsatını gördüklerinde seni orada ayakta bıraktılar. Elbette Cuma o kadar ciddi bir ibadettir ki, kimse sırf video oyunu oynamak için Cuma’yı terk etmez. Cuma’yı ancak çok önemli bir iş toplantısı olduğu için terk edebilirler. Yani sizi Cuma namazından alıkoyabilecek asıl şey, ticari bir durum olacaktır.
Ama sonra Allah genel ve evrensel bir boyutta şunu belirtti: Eğer tüm insanlara Allah’ı hatırlamaları gerektiği ve Allah’ın onlara sunduğu şeyin daha hayırlı olduğu söylenseydi, o zaman aramızdaki ortak payda ticaret olmazdı. Aslında aramızdaki ortak nokta eğlencedir. Bu yüzden ilk sıradadır. Neden mi? Çünkü herkes ticaret yapmıyor. Herkes çalışmıyor. Ama herkes bir şekilde oyalanıyor. Herkes yine de bir tür eğlence arıyor, değil mi? Yani genel anlamda konuşursak, asıl evrensel sorumlu “lehv”dir. Yani Allah diyor ki, hayatta genel olarak, şunu unutmayın, onlara de ki Allah’ın katında olan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır.
Allah’ın Katında Olan Nedir?
Peki, Allah’ın katında olan nedir? Allah’ın katında olan derken neyi kastediyor? Bu durumda, Allah’ın size emrettiği herhangi bir şey, bu durumda, Allah Kendisini zikretmemi istedi. Bu zikir içimde bir şeyler inşa ediyor. Bana bir hazine veriyor. Yani aslında Allah’ın zikrini adeta somut bir değere dönüştürüyor.
Allah, “Beni zikretmek eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır” demedi. Allah, “Allah’ın katında olan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır” diyor. Sanki şöyle diyor: Allah’ı hakkıyla zikrettiğimde, Allah bana bir şey verir. Allah kalbime bir şey verir. Allah ruhuma bir şey verir. Allah bana bir şekilde bereket verir. Allah’ın bana verdiği o şey, her ne ise, adını koyamayız çünkü onu farklı insanlara farklı şekillerde lütfeder. İşte bu yüzden مَا (Mâ) edatı kullanılmıştır. Allah katında her ne varsa…
Bunun ahiret sevabı olduğunu söylemedi. Allah’ın size nasip edeceği yeni bir iş olduğunu söylemedi. Allah’ın sizden gidereceği bir hastalık olduğunu da söylemedi. Bunu sınırlandırmadı, ama bu Allah’ın katında olan bir şeydir ve onu elde etmenizin tek yolu Allah’ı zikretmektir. Eğer bunu elde edebilirseniz, işte o zaman bunun eğlenceden ve ticaretten daha hayırlı olduğunu anlayacaksınız.
Rızık Kavramı ve Allah’ın Rezzak Olması
Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Size kısaca “rızık” kelimesinden bahsedeceğim. Gerçekten harika. Yavrusunu besleyen bir kuş. Solucanı, böceği veya buldukları şeyi alır, çoğu kuş, onu yavrusunun ağzına koyar, ya da aslında doğrudan yavrusunun boğazına kadar sokar ve mideye insin diye bırakır. Yavrularını işte böyle beslerler.
مَا يَصِلُ إِلَى الْجَوْفِ وَيُتَغَذَّى بِهِ (Mâ yasılu ile l-cevfi ve yuteğazzâ bih)
Arapçada rızık, mideye ulaşan ve sizi besleyen, size gıda veren her şey demektir. Bir şeyi yiyip kusabilirsiniz. Bu rızık değildir. Ama bir şeyi yediğinizde o size enerji veriyorsa, sizi besliyor, vücudunuza gıda oluyorsa, işte buna rızık denir.
رَزَقَ الطَّائِرُ فَرْخَهُ(نَصَرَ): كَسَبَ لَهُ مَا يَغْذُوهُ
وَالطَّائِرُ يَزُقُّ فِرَاخَهُ
أَيْ يُدْخِلُ بِمِنْقَارِهِ الطَّعَامَ فِي مَنَاقِيرِهَا ثُمَّ يُطْلَقُ عَلَى مَا يُعْطِيهِ اللَّهُ الْعَبْدَ مِنْ مَالٍ
وَخَيْرٍ يُطْعَمُ مِنْهُ وَيُنْتَفَعُ(إِدْخَالٌ فِي الْحَوْزَةِ)
Bunun ne anlama geldiğini size açıklayayım. Aslında Araplar “rızık” kelimesini, kuşun yiyeceği yavrusunun ağzına koymasını tarif etmek için kullanırlardı. Rızkı böyle tanımlarlardı; yani yavrunun hayatta kalmasını sağlayan, yavruya gıda veren ve onu besleyen şey anlamında. Ve buradan yola çıkarak, bünyenize kattığınız her şey için kullanılmaya başlandı, yani depoladığınız şeyler için, çünkü yavru kuş da onu kursağında depolar. Dolayısıyla tükettiğiniz, biriktirdiğiniz her şey rızık haline gelir. Hayatınızın bir parçası olan her şey rızık olur, hayatınıza bir şekilde değer katan her şey.
O halde rızık nedir? En geniş anlamıyla, aslında yiyecek rızıktır, kıyafetler rızıktır çünkü bana bir şekilde fayda sağlıyorlar. Beni bir şekilde besliyorlar. Eviniz rızıktır. Arabanız rızıktır. Arkadaşlarınız rızıktır. Aile fertleri rızıktır. Biliyorum. Kulağa tuhaf geliyor. Tabii hepsi değil. Bazıları “fısk” bazıları ise “rızık”. Hocalarınız sizin için bir rızık olabilir, değil mi? Hayatta karşınıza çıkan fırsatlar rızık olabilir. Size fayda sağlayan, sizi güçlendiren, sizi besleyen tecrübeleriniz… Hayatınızda başınıza gelen kötü şeyler bile aslında rızka dönüşebilir, çünkü onlar sayesinde bir şekilde daha da güçlenmişsinizdir.
Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Peki neden çoğul olarak الرَّازِق۪ينَ (Er-râzikîn) deniliyor? Neden bu şekilde geçiyor? Allah şöyle diyebilirdi: وَاللَّهُ هُوَ الرَّازِقُ (Vallâhu huve’r-râzik) “Rızkı veren Allah’tır.” Ama Allah, وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Ve l-lâhu hayru r-râzikîn) buyuruyor. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
Rızık verebilecek diğerlerinden neden bahsediliyor ki? Bu ayette zorunlu bir kıyaslama yapmamız isteniyor. Rızkımı patronumun verdiğini düşünmeye başlıyorum. Annemle babamın verdiğini düşünmeye başlıyorum. Kültürümün verdiğini düşünmeye başlıyorum. Kültürümün bana koruma sağladığını, ailemin itibar sağladığını, işimin para kazandırdığını, toplumun şunu, devletin bunu sağladığını düşünüyoruz. Rızkın farklı farklı yerlerden geldiğini düşünmeye başlıyoruz. Bunları düşündükçe, hiçbir gelir kaynağınıza zarar gelmediğinden emin olmak istiyorsunuz, değil mi?
Mesela, diyelim ki, size sosyal medyadan bir örnek vereyim, çünkü bunu kolayca anlayabiliriz. Eğer paranızı sosyal medyadaki takipçilerinizden kazanıyorsanız ve içeriklerinizden falan gelir elde ediyorsanız, kafanızdaki rezzak’ın kim olduğunu biliyor musunuz? Takipçileriniz rezzak oluyor. Tamam mı? Reklam gelirleri rezzak oluyor. Bu yüzden takipçi kitlenize zarar verebilecek hiçbir şeye bulaşmamaya özen gösterirsiniz, değil mi? Yani takipçilerinizi hiçbir şekilde gücendirmemeye dikkat edersiniz, çünkü bu doğrudan rızkınızı etkiler.
Eğer maaşınızı işinizden alıyorsanız, işinizi tehlikeye atacak hiçbir şey yapmamaya özen gösterirsiniz, çünkü size göre işiniz “Rezzak”ınızdır. Yani bir şeyi “Rezzak” olarak gördüğünüzde, onu tehlikeye atmazsınız. Biri ona yaklaşacak olursa, “Hey, hey, hey! Hayır, hayır, hayır. Dokunma ona! Dokunma!” dersiniz.
Mesela, diyelim ki yazılımcısınız, teknolojiyle uğraşıyorsunuz ya da kod yazıyorsunuz ve bir dizüstü bilgisayarınız var ve çalışıyorsunuz. Çocuklarınız ellerinde çikolatalı sütle bilgisayarınıza yaklaştığında, o an o sizin çocuğunuz değildir. O artık bir numaralı halk düşmanıdır. “Uzak dur şundan!” dersiniz. “Ağlayabilirsin. Sana sonra sarılırım ama şu an bu bilgisayar benim rızkım. Bir bakıma, şu an benim ‘Rezzak’ım. Benim rızkımla oynayamazsın, tamam mı? Sonra yine çocuğum olabilirsin. Hayır, hayır, hayır. Tamam bebeğim. Tamam mı?” Bazı şeyleri öylece riske atamazsınız. Onlara dokunmazsınız, çünkü bu bir rızık meselesidir.
Aynı şekilde ailelerde de şu olur: Bir iş kurmuşsunuzdur ve aileniz her konuda fikir beyan edebilir. Ama işinizi nasıl yöneteceğinizi söylemeye kalktıkları an, “Kusura bakmayın. Bir saniye. Bu sizi ilgilendirmez. Geri basın. Kim olduğunuz umurumda değil. Buna karışamazsınız. Evet, sizi her halükarda seviyorum ama bu konuda değil. Siz yoksunuz. Sıfırsınız. Kovuldunuz.” Neden? Çünkü insanlar rızıklarını korumak isterler. Bu zihniyetteyseniz, bu çok kolay anlaşılabilecek bir durumdur, değil mi?
Eğer rızık bir fırsatsa ve siz de bu fırsatı kaçırmak istemiyorsanız, o fırsatı kaçırmamak için hiçbir şeyin önünüze geçmesine izin vermezsiniz. Eğer bir iş görüşmeniz varsa ve o görüşmeye yetişmeniz gerekiyorsa, sabah dokuzda başlıyorsa ve evden sekizde çıkmanız gerekiyorsa, o an kız kardeşiniz, anneniz ya da bir arkadaşınız arayıp “Şu an seninle duygularım hakkında konuşmak istiyorum,” derse…
—Yoldayken benimle konuşabilirsin.
—Hayır, hayır, seninle yüz yüze konuşmam lazım.
—Hayır, iş görüşmem var.
—Hayır, boş ver iş görüşmesini.
—Hayır, seninle sonra konuşurum. Özür dilerim. Önce işini hallet, sonra özür dilersin. Gitmem lazım. Bu iş görüşmesine gireceğim. Şu an sana zaman ayıramam. Şu an seninle konuşamam.
Durum bu değil mi? Hiçbir şeyin buna engel olmasına izin vermezsiniz.
Allah kendisine خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Hayru’r-râzikîn) dediğinde bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Eğer rızkımı veren Allah’sa, tıpkı rızkımı verdiğini düşündüğüm başka bir şey söz konusu olduğunda araya hiçbir şeyin girememesi gibi… Araya hiçbir şey giremez.
O halde rızkımı veren Allah’sa ve O, “Benim katımda olan, diğer her şeyden daha hayırlıdır” diyorsa, bu ne anlama gelir biliyor musunuz? Bu, Cuma’yı aksatmam, “Rezzak”ımla aramı bozmam anlamına gelir. Eğer Cuma’yı aksatırsam, “Rezzak”ımla aramı bozmuşum demektir. Allah’ın zikrini aksatıyorsam, “Rezzak”ımla aramı bozuyorum demektir. Allah’ı zikretmekten taviz vererek kendi rızkımı tehlikeye atıyorum.
Bu sureyi bitirmek için ne muazzam bir yol:
وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
(Vallâhu hayrur-râzikîn)
(Cuma Suresi, 11)
Göklerde ve yerde olan her şey… Sureye başlarken, göklerde ve yerde olan her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini görmüştük. Bu arada, her şeyin rızkı Allah tarafından veriliyor. Allah’ı gerektiği gibi tesbih etmeyen tek varlık insanlardır. Ve şimdi Allah diyor ki: “Bu arada, rızkınızı ben veriyorum ama gerçekten size rızık vermemi istiyorsanız, evrenin geri kalanıyla uyum içinde olsanız iyi olur. Yani sizden beklenen tesbihi yapsanız iyi olur.”
Güneşten beklenen tesbih, sürekli ve hiç bitmeyen bir tesbihtir. Aydan beklenen tesbih, sürekli ve hiç bitmeyen bir tesbihtir. Sizden beklenen tesbih ise belirli vakitlerdedir. Sizden çok az şey isteniyor. Bu tesbihler arasında, haftanın en büyük tesbihi Cuma namazıdır. Onu aksatmayın.
وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
(Vallâhu hayrur-râzikîn)
(Cuma Suresi, 11)
Bu sadece dinlediğimiz sıradan bir konuşma değil. Allah (Azze ve Celle) bu surenin derslerini birbirine bu şekilde bağlıyor.
Cuma Suresi’nin Genel Yapısı ve Özeti
Şimdi sizinle bu üçüncü bölümde öğrendiklerimizi paylaşacağım. Birinci ve ikinci bölümün yapısını size anlatmıştım. Son bölüm, üçüncü bölüm, değil mi? Şunu görüyoruz:
إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَىٰ ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ
(İzâ nûdiye lis salâti min yevmil cumuati fes’av ilâ zikrillâhi ve zerûl bey)
Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.
(Cuma Suresi, 9)
Bunu işlemiştik. Sonra:
ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
(Zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn)
Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
(Cuma Suresi, 9)
فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ (Fe izâ kudıyetis-salâh) Namaz kılındığında ne yapmalısınız?
فَانتَشِرُوا (Fenteşirû) Çıkın, yeryüzüne dağılın.
وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ (Vebteğû min fadlillâh) Allah’ın lütfunu arayın.
وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا (Vezkurû l-lâhe kesîrâ) Allah’ı çokça zikredin. (Cuma Suresi, 10)
Eğer bunları yapabilirseniz ne olacak?
لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (Le’allekum tuflihûn) Umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Allah’ın verdiği formül budur. Sonra şöyle buyuruyor:
وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا
(Ve izâ raev ticâreten ev lehven infaddû ileyhâ ve terekûke kâimâ)
Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona koştular. Cuma namazından çıktılar ve seni ayakta bıraktılar, öylece bıraktılar.
(Cuma Suresi, 11)
قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ
(Kul mâ indallâhi hayrun minel lehvi ve minet ticârah)
Onlara de ki, Allah’ın katında olan, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır.
(Cuma Suresi, 11)
وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
(Vallâhu hayrur-râzikîn)
Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
(Cuma Suresi, 11)
Surenin son bölümü bu. Şimdi bunun üzerinden tekrar geçelim. Çağrı yapıldığında, her şeyi bırakın ve Allah’ın zikrine koşun. Buna karşılık, çağrı yapıldığında onlar kaçıp gittiler ve seni ayakta bıraktılar. Yani ticareti bırakmanız gerekiyordu, ama sizin yaptığınız şey Peygamber’i bırakmak oldu. Görüyor musunuz?
Sonraki ikinci şey şuydu: ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ (Zâlikum hayrun lekum) Bilseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Sonra Allah’ın katında olanın daha hayırlı olduğunu görüyoruz. ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ (Zâlikum hayrun lekum) ve قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ (Kul mâ indallâhi hayrun minel lehvi ve minet ticârah).
Sonra şöyle buyurdu: “Dağılın, O’nun lütfunu arayın, Allah’ı zikredin.” Dağılıp ne yapın? Ne demiştim? Çıkıp ne yapacaksınız? Ticaret. Gidip rızkınızı kazanın. Ve Allah sureyi şu sözlerle bitiriyor: “Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ (Vallâhu hayrur râzikîn).
Subhanallah. Her şeyin ne kadar güzel düzenlendiğini, birbirine nasıl da bağlandığını görüyor musunuz? İşte bu da üçüncü bölümdü. Şimdi, zihninizde genel bir tablo oluşması için söylüyorum; birinci, ikinci ve üçüncü bölümü işledik. Şimdi de hepsine bir bütün olarak bakalım.
Her şey tesbih eder. Özet geçiyorum. Bu, ilk bölümün tüm mesajlarını kapsamıyor, sadece bazı ana hatları veriyorum. Her şey tesbih eder. Ümmete olan lütuf… Allah, onları arındıran bir elçi göndererek ümmete çok büyük bir lütufta bulunmuştur ve devamında, ayetleri okur, onları arındırır, onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Özet geçiyorum, tamam mı?
Sonra, kitaplarının hakkını veremeyenlerin örneğinden ders çıkarmalıyız. Burada kimden bahsediyorum? İsrailoğulları’ndan, değil mi? Bu da orta bölümdü.
Son bölüm ise Cuma zikrini hafife almamak üzerineydi. Hiçbir şeyin, elçinizi öylece bırakmanıza sebep olmasına izin vermeyin, öyle değil mi?
Şimdi dikkat edin; ilk bölümde tesbih vardı, son bölümde ise zikir var. Zikrin en güzel şekillerinden biri nedir? Tesbih. Sonra ilk bölüm diyordu ki; elçi size çok büyük bir iyilik yaptı. Allah size bir elçi göndererek çok büyük bir lütufta bulundu. Dolayısıyla son bölümde, elçinizi ayakta öylece bırakıp gidenler siz olmamalısınız. Bu ikisi arasındaki bağlantıyı görüyor musunuz? Tam ortada da kitaplarının hakkını veremeyenlerin örneği var. Yani sure bir bütün olarak ele alındığında bile simetrik bir yapı oluşturuyor.