Çünkü bu ayetin amaçlarından biri Hz. Peygamber’in (sav) rolünü göstermektir. “Elçimden uzaklaşmayacaksınız.” sanki Allah bunu söylüyormuş gibi. Elçisine doğru dönüyor. Elçisine dönünce sanki bize sırtını dönmüş gibi oluyor. Onlara bir bak, senden mi uzaklaşıyorlar? Senden uzaklaşmaya cüret mi ediyorlar? Seni öylece ayakta mı bırakıyorlar? Bunu duyduğunda aynı zamanda şöyle hissediyorsunuz… Pekala, doğrudan parmakla gösterilmediniz belki ama yine de kendinizi çok kötü hissediyorsunuz; “Farkında olmadan bir bakıma Peygamber’e (sav) olan saygıya karşı sadakatsizlik etmişim” gibi bir eksiklik hissi oluyor.

Ayetin Muhatabı ve “Siz”den “Onlar”a Geçiş

Şimdi konunun can alıcı noktasına gelelim. Bu rivayetleri paylaştım ama bu ayetle ilgili sizinle konuşmak istediğim asıl dersler şunlar. Birincisi, Allah, “Allah’ı anmayı bıraktılar” demedi. Çünkü hutbenin açıklaması Zikrullah’tı. فَاسْعَوْا إِلَىٰ ذِكْرِ (Fes’av ilâ zikri). Ama Cuma’yı terk etmek, “Peygamber’den uzaklaşmak ve onu ayakta bırakmak” olarak betimlendi. وَتَرَكُوكَ قَائِمًا (Ve terakûke kâimâ). Allah, تَرَكُوا ذِكْرَ اللَّهِ (Terekû zikrallâh) da diyebilirdi. تَرَكُوا الصَّلَاةَ (Terakû’s-salâh) “Namazı terk ettiler, hutbeyi terk ettiler” diyebilirdi. Ama وَتَرَكُوكَ قَائِمًا ۚ (Ve terekûke kâimâ) dedi. Peygamber’e dönüp dedi ki, “Seni ayakta bıraktılar.”

Bu ana kadar Peygambere (sav) direkt hitap edildiğini duymamıştık. Yani şimdiye kadarki okuduğumuz ayetlerde, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû) kime hitap ediliyor? İnananlara. O halde Allah, “Çağrı yapıldığında hemen Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın. Namaz kılındıktan sonra artık yeryüzüne dağılın, Allah’ın lütfundan rızık arayın ve Allah’ı çokça anın” dediğinde hitap edilen kim? Biziz. Buradaki “Siz” kelimesi bütün biz Müslümanlara atıfta bulunuyor. Allah, direkt bizimle konuşuyor.

Şimdi birdenbire bu ayette, “siz”den “onlar”a geçiş yapıyoruz. وَإِذَا رَأَوْا (Ve izâ ra’ev) “Onlar gördüklerinde,” hatta, “Onlar gördükleri zaman”. “وَإِذَا (Ve izâ)”dan da bahsedeceğim, bu da başka bir çıkarım. Ama, “Onlar gördükleri zaman…” Konuşmayı devam ettirirseniz, وَإِذَا رَأَيْتُمْ تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انْفَضَضْتُمْ إِلَيْهَا وَتَرَكْتُمُوهُ قَائِمًا (Ve izâ raeytum ticâraten ev lehven infadadtum ileyhâ ve terektumûhu kâimâ) olmalıydı. Şöyle olması gerekirdi: “Ticareti gördüğünüzde, dikkatinizi çeken şeyi gördüğünüzde, oradan ayrıldınız ve koşarak gittiniz. Ve onu orada ayakta bıraktınız.” Ama Allah “siz” demedi, “onlar” dedi.

Bu iki sebepten ötürü yapılmış olabilir. Bir, Allah sahabeyi ebediyen rezil etmek istemiyordu. Çünkü Kur’an’ı okudukları her seferde “siz” kelimesini duyunca nasıl hissedecekler? Derinden yaralanacaklar. Ama “Onlar” deyince, bir miktar olaydan sıyrılmak var, değil mi? Buradaki teb’id ile, yani üçüncü şahsa geçince, sanki onların haysiyeti korunmuş gibi oluyor. “Onlar görünce…” Bu arada, “onlar” belirsiz olabilir ancak “siz” oldukça spesifiktir. Sanki bariz bir şekilde size işaret ediyor gibidir. Bir vaizin, “Müslümanlar! Müslümanlar!” deyip de birden, “Siz!” demesi gibi. Bana demiyor ya. Senin hakkında konuşuyor, kardeşim. Neyse, gerçekten ortaya çıkan bir şey, onların onurlarının korunduğudur.

Peygamber’e (sav) İkinci Hitap

Peki bu yeni “siz” kim? Bu ayetin muhatabı kim? Aslında, şimdi bu ayetin muhatabı Peygamberimizdir (sav). Peygamber’in (sav) suredeki bir ayete ikinci kez muhatabı olması söz konusudur. İlk başta:

قُلْ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ هَادُٓوا اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَٓاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

(Kul yâ eyyuhellezîne hâdû in ze’amtum ennekum evliyâü lillâhi min dûnin nâsi fetemennevul mevte in kuntum sâdıkîn)

(Cuma, 6)

Bu ayet قُلْ (Kul) (de ki) ile başladı. Allah, Peygamber’e konuşmasını emrediyor demektir. Şimdi de Allah’ın Peygamberine ikinci defa konuşmasını emrettiğini göreceğiz. Allah diyor ki:

‌قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ

​(Kul mâ ınde Allâhi hayr mine’l-lehvi ve mine’t-ticâre)

‍(Cuma, 12)

Bu iki ayet arasında bir bağlantı var. Bu iki ayette de Allah, Peygamber’e direkt insanlarla konuşmasını emrediyor. İlkinde İsrailoğulları ile konuşmasını emretmişti. Şimdi kiminle konuşmasını emrediyor? Bizimle. Ki bu biraz korkutucu ve biraz da utandırıcı. Çünkü aynı ayet ve surenin başında, Peygamber’in onlara iyi bir ders vermesi gerekiyordu. Ama sona gelince biz iyi bir ders alıyoruz. Hani öğretmenle başınız belaya girer ya? Burada olan şey de bu.

Allah direkt bizimle konuşabilir. Hatta oradaki “De ki” olmasa bile, مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ (Mâ inde’llâhi hayrun mine’l-lehv) “Allah katındaki daha hayırlıdır” diyebilirdi. Bizimle direkt olarak konuşabilirdi. Neden Peygamber aracılığı ile قل مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ (Kul mâ ınde Allâhi hayr) diyor? Çünkü bu ayetin amaçlarından biri Hz. Peygamber’in (sav) rolünü göstermektir. Sanki Allah “Elçimden uzaklaşmayacaksın” diyormuş gibi. Elçisine doğru dönüyor ve Elçisine dönünce sanki bize sırtını dönmüş gibi oluyor. Onlara bir bak, senden mi uzaklaşıyorlar? Senden uzaklaşmaya cürret mi ediyorlar? Seni öylece ayakta mı bırakıyorlar?

Bunu duyduğunda aynı zamanda şöyle hissediyorsunuz… Pekala, doğrudan parmakla gösterilmedin belki ama yine de kendini çok kötü hissediyorsun; “Farkında olmadan bir bakıma Peygamber’e (sav) olan saygıya karşı sadakatsizlik etmişim” gibi bir eksiklik hissi oluyor. Ona gereken yeri tam olarak vermedim ama çekip gittim. Yani bu, وَتَرَكُوكَ قَائِمًا (Ve terakûke kâimâ) “Seni orada ayakta bıraktılar.”

“Terk Etmek” ve “Bırakmak” Kelimelerinin İncelenmesi

Ayrıca, “وَتَرَكُوكَ (Ve terakûke)” (terk etmek) kelimesi de “وَذَرُوا (Ve zerû)” (ilişmemek) kelimesinden farklıdır. وَذَرُوا الْبَيْعَ (Ve zerû’l-bey’)’ı gördük. “Ticareti bırakın.” تَرَكُوكَ قَائِمًا (Terakûke kâimen) “Seni ayakta bıraktılar.” Yani iki kelime de ayrılmayı kapsıyor. Ama ذَرْ (Zer) ya da وَذَرَ (Ve zera) genellikle mazi olarak kullanılmaz, daha çok muzari emir kalıplarında kullanılır. Mesela يَذَرُ ذَرْ (Yezeru, zer) veya ذَرُوا (Zerû) gibi. Bu kelime, bir değeri olmayan şeyi bırakmak anlamına gelir.

Daha önce “وَذَرُوا الْبَيْعَ (Ve zerû’l-bey’)” ifadesini görmüştük. Cuma ile kıyaslandığında ticaretin bir değeri olmadığını söylüyordu. “وَذْرَة (Ve zera)” kelimesi, et keserken ortaya çıkan ve işe yaramayıp atılacak et parçacıkları için kullanılır. Kesme tahtasında salata hazırlarken, sonunda çöpe attığınız şeyler vardır ya? İşte onlar, salatanın ذَرُوا (Zerû)sıdır. Bunlar sizin kullanmayacağınız şeylerdir. Yani ذَرُوا (Zerû) senin için bir değeri olmayan şeydir. Çöpe attığınız ve gözden çıkardığınız şeydir.

Ama تَرَكَ (Terake)’yı geride bıraktığınız her şey için kullanabilirsiniz. Yani Allah aslında bir değişiklik yaptı. بيع (Bey)’ın (alışveriş) hiçbir değeri yoktur. Ama Rasulallah’ın yüksek bir değeri vardır. O yüzden تَرَكُوكَ (Terakûke) diyerek kelimeyi değiştiriyor. Üzücü olan şu ki, İngilizce çeviride ikisi de “terk etmek” olarak çevrilmiş. Yani ilk ayet “satışı terk et” olarak çevrilmiş ve diğeri de “seni terk ediyorlar”. Yani وَذَرَ (Ve zera) ve تَرَكَ (Terake)’nın iki farklı kelime olduğunu ve iki farklı ima ettiğini bile göremiyorsunuz. Arapça dilini çalışmamızın bir diğer nedeni de, Kuran’ın ne söylediğini daha doğrudan kavrayabilmektir.

Bununla ilgili diğer muhteşem şey ise, اِنْفِضَاض (İnfidâd) kelimesidir. Ki bunu daha açıklamadım, biraz geriye gidip göstereyim. Bu arada, önce تَرَكَ (Terake) hakkında da konuşalım. بيض النعام (Beyd en-Na’âm) “Boş yumurta.” Hani kuş yumurtadan çıkınca boş yumurta kabuğu arkada kalır ya? Buna تَرْك (Terk) denir. Evi olan şeyi terk etti. Bir mera veya çiftlik olan bir araziye baktığınızda ve orada artık hiçbir şey yetişmiyorsa, o araziye تَرِيكَة (Terîke) denir. Tı (ط) harfi ile değil, طَرْق (Tark) değil. Te (ت) ile تَرْك (Terk)’dir. التريكة المرتع الذي كان الناس رعوه ثم أطلق في التخلي عن الشيء وعدم التعلق به (Et-terîketu’l-mertau’llezî kâne’n-nâsu raavhu sümme utlıka fî’t-tehallî ani’ş-şey’i ve ademi’t-teallukı bihî).

Ardından bu kelime, hani bir şeyi terk edersin ve onunla hiç bir bağlantınız kalmaz ya? تَرِيك (Terîk) ayrıca şey için de kullanıldı…

العنقود إذا أُكل ما عليه (El-unkûd izâ ukile mâ aleyhi). Eğer bütün hurmaları toplayıp, arkada sadece hurma saplarını bırakırsanız, artık üzerinde hiç hurma olmayan bu saplara تَرِيك (Terîk) denir. Veya bir demet üzerinden üzüm alırsınız ve bütün üzümleri yiyip sadece üzüm sapını bırakırsınız, bu iskeletimsi şeye تَرِيك (Terîk) denir. Bu عُنْقُود (Unkûd)’a تَرِيك (Terîk) denir. Yani onun bir parçasıydı, şimdi koptu. Bu وَتَرَكُوكَ قَائِمًا ۚ (Ve terekûke kâimâ)’nın tasviriydi. Bu arada tasvir gerçekten harika çünkü meyveyi besleyen şey, onun bağlantısıdır. Sonra kopuyor ve artık içindeki şey tarafından beslenemiyor.

Dağılmak ve Parçalanmak: “Fadd” Kelimesi

Diğer bir ilgiyi hak eden kelime ise فضض (Fadd). Elinizde sert bir parça toprak olduğunu düşünün, toprak genelde yumuşaktır ama bazen taş gibi sert olabiliyor. Ama elinizde sıkarsanız dağılacaktır, değil mi? Bu tür bir toprağa الْمِفَضّ (El-Mifadd) denir. فَضَّ الْبَيْضَةَ (Fadda’l-Beyda) yumurtanın kırılmasıdır. فَضَّ (Fadda) ayrıca cam parçalandığında da kullanılır. Yani eğer bir camı yere fırlatırsanız ve kırık parçalar her yere dağılırsa buna اِنْفِضَاض (İnfidâd) denir. Dağılmış kayalar için de kullanılır. İlginçtir فَضِيض (Fadîd) taze su için de kullanılmıştır. Çünkü tuzluluk sudan ayrılmıştır: انفصلت منه كثافة الملح (İnfasalat minhu kesâfe el-milh)

Ayrıca bol kıyafet için de kullanılır.

Bunun ardındaki fikri, yumurtanın kırılması, bir camın kırılması ve bir şeyin dağılması imgesine bağlı kalarak açıklayalım. Sanki Allah diyor ki, Cuma, Müslümanların bir cemaat olduğu, bir birlik olduğu bir toplantıdır. Bir araya toplanmışlardır. Sonra kırılırlar. Sanki bu şey onları parçalamıştır. Parçalanmış cam gibi dağılırlar. انْفَضُّوا إِلَيْهَا (İnfeddû ileyhâ).

Bu kelimenin geçtiği Ali İmran Suresi’nin bir ayetini hatırlıyorum. Çok güzel, o da aynı zamanda Peygamber ile (sav) ilgiliydi. Allah diyor ki, فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ (Febimâ rahmetin minellâhi linte lehum ve lev kunte fezzan galîzal kalbi lenfeddû min havlik) aynı kelimeyi kullanıyor.

‌فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ ۖفَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚإِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

​(Fa’fu anhum vestağfir lehum ve şâvirhum fî’l-emri fe izâ azemte fe tevekkil ale’llâhi İnne’llâhe yuhıbbu’l-mutevekkilîn)

‍(Al’i İmran, 159)

Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, kesinlikle etrafından dağılıp giderlerdi. O ayette Peygamber’e deniliyor ki, eğer bu sahabelerle yumuşak davranmazsan, onlar camın parçalanması gibi dağılıp giderler. Yani orada deniliyor ki, “Onları bir arada tutan tutkal olmalısın. Onlara yumuşak olmalısın.”

Bu ayette ise tam tersi, siz insanlar dağılıyorsunuz ve sebebi de çok önemsiz. Sizi dağıtan şey neydi? Ticaret ve boş eğlence. Bu ikisi sizi dağıttı ve sizi kaçırmaya yetti. Rızka geri döneceğim, inşallah. Ama انْفَضُّوا إِلَيْهَا (İnfeddû ileyhâ) sözünde vurgulanmak istenen nokta budur. Ondan koptunuz, dağıldınız.

Peygamber’in (sav) Nezaketi ve Ümmetin Sorumluluğu

Buradaki ince kelime seçimleri aslında can yakıcı bir olay. Bu örnekler can yakıcıdır. Bunda, siz yürüyüp giderken Peygamber’e (sav) acı vermeye dair bir ima bile var. Mesela, ben bir yerde bir konuşma yapıyorum ve birden %90’ınızın kalkıp gittiğini düşünün. Biraz kötü hissederdim. Çünkü insanız sonuçta, şey gibi hissederiz, “Neden gidiyorlar? Neler oluyor?” Ama bunun sebebi, siz gidince egomda bir şeylerin zarar görmesidir. Rasulallah’ın (sav), insanlar kalkıp gidince üzülme sebebi egosundan dolayı değildir. Aslında üzülme sebebi, Allah’ın kelamından ayrılıp kendilerine zarar verdikleri içindir. Ben sizin kendinize zarar verdiğinizi düşünmüyorum. Eğer kendinize zarar verdiğinizi düşünüyor olsaydım, çok kibirli biri olurdum. “Benim faydamı mı terk ediyorsunuz?”

Ama bizim elçimize de olan sevgi… Allah onun acısını kabul ediyor ve şöyle diyor, وَتَرَكُوكَ قَائِمًا (Ve terakûke kâimen) “Seni ayakta bıraktılar.” Peygamber o kadar nazik ki, hiçbir şey söylemedi. Onları Bedir ve Uhud’da savaşa götürdü. Yani onu rahatsız eden en ufak bir şey olsa bile, bunu dile getirebilir. Ama o hiçbir şey söylemiyor. وَتَرَكُوكَ قَٓائِماًۜ (Ve terakûke kâimâ).

Kur’an’da öyle yerler var ki… Allah sahabeleri zamanla eğitti. Sonraki sureler bu eğitimi bir adım daha ileriye taşıyacak. Zamanla, Peygamber duygularını açıkça dile getirmese bile, sahabelere onun hislerini anlayacak seviyeye gelmeleri öğretildi. Yani onu gözlemleyip, sezmeleri bekleniyordu.

Mesela, Ahzab suresinden şunu öğrenebilirsiniz; İnsanlar gidip Peygamber’i ziyaret ediyorlardı. Yani Peygamberle aynı dönemde yaşıyorsanız tabiki onunla konuşmak için bir fırsat kollarsınız. O’nun pek çok insanın arasında olmadığı bir anı yakalarsınız ve, “İşte bu konuşma fırsatı” dersiniz. O yüzden insanlar evine geç saatlerde gidiyordu, “Şey, Rasulallah, seninle özel olarak konuşabilir miyiz?” ve içeri geçip oturuyorlardı. “Amcamla, her şey ben 5 yaşındayken başladı” diye anlatmaya başlıyorlar. Peygamber (sav); Pekala, bu kadarı yeterli. Dinlenmem ve namaz kılmam gerek. Eşlerimin ve ailemin de yanında bulunmalıyım, gibi, gibi. Hayır, hiç bir şey söyleyemiyor.

O hiç bir şey söylemeyince sahabelerden bazıları ne düşünüyor? Sorun etmiyor, harika. Bu arada diğer amcamla ilgili olan meseleyi hatırladım. Çünkü hala imayı sezemiyorlar. Ve ne oluyor biliyor musunuz? Ayet iniyor ve sahabelere evi terk etmelerini söylüyor. Allah olaya dahil oluyor ve, “Fazla kibar olduğu için yapamayacak, ben onun için yaparım: Gidin.” diyor.

Bundan sahabeye, sadece birine yük olmamak gerektiği değil, aynı zamanda onlara karşı nazik olmak gerektiği öğretiliyordu. Resulullah (sav), Ümmet’in hizmetinden sorumludur. Aslında tüm hayatı insanlığa hizmet etmeye adanmıştır. Ancak ona en yakın olan insanlar, ona ve taşıdığı yüke karşı duyarlı olmak zorundadırlar. Onun etrafında istedikleri kadar bencil olamazlar. Onun ihtiyaçlarına karşı nazik olmak zorundadırlar.

Dahası Allah, Nur Suresinde, “Kimsenin evine girmeyin.” buyurmuştur.

‌حَتّٰى تَسْتَأْنِسُوا

​(Hattâ testa’nisû)

‍(Nur, 27)

حَتَّى تَسْتَأْذِنُوا (Hattâ teste’zinû) değil. حَتّٰى تَسْتَأْنِسُوا (Hattâ testa’nisû). حَتَّى تَسْتَأْذِنُوا (Hattâ teste’zinû) “Kimsenin evine izinsiz girmeyin” demektir. Tabii ki birden birinin evine dalınmaz. Ama kapı açıktı, kilitli değildi. Anahtar paspasın altındaydı. Geçen geldiğimde şifreyi girdiğini gördüm ve ezberledim. Arka bahçenin çitleri atlayamayacağım kadar yüksek değildi. Allah diyor ki, “Kimsenin evine girmeyin,” حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا (Hattâ testenisû) “Ta ki, çağırılana kadar.”

Diğer bir deyişle, gecenin ikisinde evde istenmediğinizi bilmeniz gerekir. Zile basarsınız, ev sahibi kapıyı açar. “Şu an biraz konuşsak sorun etmezsiniz, değil mi?” Yok canım, içeri geç… Çünkü düzgün bir insan, “Evet, sorun ederim. Defol git. Bana polis çağırttırma.” demez. Kibar biriyse ne yapar? “Hayır, hayır, içeri geç. Hiç sorun değil.” وَيُؤْثِرُونَ عَلَىٰ أَنْفُسِهِمْ (Ve yü’sirûn alâ enfusihim) (Haşr, 9). Başkalarını kendilerinden öne koyarlar.

Bu durumda, biri çok nazikken diğer kişi aşırı kaba oluyor. Ve diğer kişinin kibarlığından yararlanıyorlar. Eğer bu kibar kişiyseniz, misafirler gittiğinde şey diyen aile üyeleriniz olacaktır: “Onları neden kabul ettin ki? Eğer bana gelmiş olsalardı gösterirdim onlara… Saatten haberin var mı senin? Dur sana bir saat getireyim. Farklı bir zaman diliminde miyiz anlamadım. Sende jet lag falan mı var? Yaşadığın yerde öğlen 2 falan mı? Çünkü burada gecenin 2’si de.” Tam da böyle söylerdim işte! Neden böyle olamıyorsun? Çünkü bazı insanlar liderlik pozisyonuna gelince o zaman لِنتَ لَهُمْ (Linte lehum) ekstra nazik olmaları gerekiyor.

Bu, benim zor yoldan öğrendiğim bir derstir. Çünkü mizaç olarak kibar biri değilim. Baya alaycı biriyim, bilmem fark ettiniz mi. Çabuk sinirlenen biri değilim ama hazırcevap biriyimdir. Ve bazen insanlar bana soru soruyor ve aklım çok fazla alaycı cevapla doluyor. Bu cevapları yutmam ve “Bu cidden güzel bir soru.” demem gerekiyor. Ama neden biliyor musunuz? Çünkü eğer bir anlığına bile o nezaketi uygulamazsam, sorun şu ki; bana soru soran genç adam veya genç hanım, beni 1000 saat boyunca dinlemiş bile olabilirler. Ben onlarla bin saat boyunca vakit geçirmedim, ama onlar benimle o kadar vakit geçirdi. Benimle birkaç yıl geçirdiler. Namaza ilk başladıklarında veya Kur’an’a ilk bağlanmaya başladıklarında benimle ve diğerleri ile çokça vakit geçirdiler. Yani benimle, benim fark etmediğim bir bağları var. Onlar farkında ama ben değilim.

Yani benim onlara küçük alaycı bir şey söylemem; benim için sadece küçük bir şeydir. Ama onlar için hayatları boyunca duydukları en yıkıcı ve acı verici şey olabilir. Anlıyor musunuz? Ben bunun farkına bile varmam. Ben sadece kendim oluyordum. “Komik, seninle dalga geçiyorum, sorun yok.” Aslında sorun var.

İşte bu yüzden Peygamber’in bu sünnetinde, Allah olaya dahil olup, “Seni ayakta bıraktılar” demek zorunda kaldı. Çünkü eğer Peygamber (sav) bir sahabeye kibarca, “Ben burada hutbe verirken gidecek misiniz? Gitmeyin” deseydi bile, nasıl bir utanç duyabileceklerini biliyor musunuz? “Ben kendim fark edemedim bile ve Peygamber beni uyardı.” Bir daha onun gözüne bile bakamam. Çok utanırlardı. Bu Allah’ın rahmetindendir ki, Allah, Peygamberi’ne (sav) cemaatini bu şekilde düzeltmemesini emretmiştir. Peygamber ümmeti bu şekilde düzeltmez, onlara karşı çok kibardır. Duyguları incindiğinde bile.

Şimdi bunu bizim ne hale geldiğimizle karşılaştırın. Ben veya siz ne hale geldiniz. Bu, kendimizde yeniden uygulamamız ve kendimizde kontrol etmemiz gereken bir standarttır. Hepimiz başarısız olabiliriz, ben de siz de bunu her zaman başaramayabiliriz. Bunlar, kendimizi gerçekten toparlamamız ve liderimizden (sav) ilham almamız için güçlü hatırlatıcılardır.

Duymanın Görmeye Üstünlüğü

Şimdi hızlıca diğer iki çıkarıma bakalım. وَتَرَكُوكَ قَائِمًا (Ve terakûke kâimen) “Seni ayakta bıraktılar.” Onu ayakta bıraktıklarında Allah, “Ticaret ve eğlence gördüler” diyor. Ama Kur’an ve hutbe görmekle ilgili değil, neyle ilgili? Duymakla. Kur’an’ın iddiası şudur: Duyduğunuz şey, gördüğünüz şeyden daha güçlüdür. Bu, Kur’an’da yer alan bir felsefedir.

Kur’an size gerçeği duyuruyor. Ve gözleriniz size gerçeği gösteriyor. Şimdi de gerçeklik hakkında duyduklarınız gördüklerinizi geçersiz kılmalı. Ticaret görüyorsunuz ama duyduklarınızla karşılaştırıldığında işe yaramaz bir şey görmüş oluyorsunuz. Başkalarının başarılı olduğunu görüyorsunuz ama Allah’ın kitabından duyduklarınız yüzünden bu artık başarı değildir. Başkalarının güzel bulduğu bir şeyi görüyorsunuz, hatta kıskanmanız gereken bir şey bile. Ama Allah’ın kitabında duyduklarınız yüzünden artık bu güzelliğe çekilmiyorsunuz, çünkü aslında güzel değil. Şimdi biliyorsunuz.

Duyduklarınız dünyaya olan bakış açınızı değiştiriyor. Algınız ve fikirleriniz değişiyor. Herkesin peşinden koştuğu, sahip olmak için çabaladığı şeylerin peşinden siz artık koşmuyorsunuz. Çünkü dünya görüşünüz duyduklarınızdan etkileniyor. İşitmeye fazilet verilmiştir, görmeye kıyasla bu tercih edilmiştir. Aslında, görmek düşünce sürecinizi bozuyormuş gibidir. Gördüğünüz şey sizi bozar ve görmenizi tekrar düzeltmek için tekrar duymanız gerekir. Görmek aslında dünya görüşümüzü kirletiyor, kalbimizi kirletiyor. Ve duymak onu tekrar düzeltiyor.

يَتْلُو عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ (Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim) duymakla ilgilidir, değil mi? (Âl-i İmran, 164). Sondaki görme eylemi de sadece dikkat dağıtmadır.

Değindiğim maddeden kısaca bahsedeyim. İki grup insan vardır: “Âlimler ve halk”. Bunlar, ne olursa olsun Peygamber’in (sav) yanında olan, ona en yakın olan kimselerdir. Bir de yeni Müslümanlar vardır. Onlar gelirler ve daha eğitilmemişlerdir. Dinin tüm görgü kurallarına daha hakim değillerdir. Henüz bu kadar ilerlememişlerdir. Bu insanların dikkati hemen dağılır. Bir şey gelir ve kolayca uzaklaştırılabilirler.

Allah şimdi her iki topluluğu birbirinden ayırıyor. Başlangıçta, يَتْلُو عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ (Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yu’allimuhumu el-Kitâbe vel-Hikme) hutbe buydu. Ama henüz onları orada tutacak kadar “tezkiye” gerçekleşmemişti. Bu sürecin hala erken aşamasındayız. Yani şimdi, onların ticaret, eğlence ve oyalanmaya dair olan düşünceleri temizleniyor. Ve onlara Allah’ın ticaretten ve eğlenceden daha hayırlı olduğu söyleniyor.

…