Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

‌وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً اَوْ لَهْواًۨ انْفَضُّٓوا اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَٓائِماًۜ قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

‍(Cuma Suresi, 11)

‌رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي

​Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlul ukdeten min lisânî yefkahû kavlî

‍(Taha Suresi, 25-28)

الْحَمْدُ لِلَّهِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ أَمَّا بَعْدُ (El-Hamdu lillâh, ves-Salâtu ves-Selâmu alâ Rasûlillâh, ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn. Emmâ ba’d)

Herkese bir kez daha esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh. Cuma Suresi’nin son ayetini, yani on birinci ayetini anlamaya çalışıyoruz. Önce kabaca bir çeviriyle başlayacağım.

وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً (Ve izâ raev ticâre) Bir ticaret, اَوْ لَهْواًۨ (Ev lehven) ya da bir eğlence gördüklerinde, انْفَضُّوا إِلَيْهَا (İnfaddû ileyhâ) ona doğru koşarlar ya da ona doğru dağılırlar. وَتَرَكُوكَ قَائِمًا (ve terekûke kâimâ) ve seni ayakta bırakırlar. قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِۜ (Kul mâ inde allâhi hayrun mine el-lehvi ve mine et-ticâre) Onlara de ki, Allah’ın katında olan, eğlenceden de, ticaretten veya işten de daha hayırlıdır. وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Vallâhu Hayru’r-Râzikîn) Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Ayetteki Kilit Kelimeler

Evet, inşallah, bu ayeti toparlarken, önce biraz kelime bilgisiyle başlamak, sonra da konuya girmek istiyorum. Burada birkaç kilit kelime var: تِجَارَة (Ticâre), لَهْو (lehv), اِنْفَضَّ (infadda), تَرَكَ (tereke) ve رِزْق (rizk). Bu ayetteki birkaç kilit kelime bunlar. Bu kelimeyi daha iyi anlayabilmeniz için ticaretten başlayacağız.

Ticaret Kelimesinin Anlamı

تِجَارَة (Ticâra) kelimesi, Arapçada çok nadir görülen kelimelerden biridir çünkü “te” ve “cim” harfleri, Arapçada bir kelimenin başında pek yan yana gelmez. Arapçada bu şekilde olan tek kelime budur. Arapça kelimelerin çoğu genellikle üç kök harften oluşur ve تِجَارَة (Ticâra) dışında “te” ve “cim” harflerinin bu şekilde yan yana geldiği başka bir kelime yoktur. Ticaret yapmak veya karşılık beklemek anlamına gelen اِتَّجَرَ (İttecere) kelimesi…

الْعَمَلُ طَلَبًا لِلْأَجْرِ (El-amelu taleben lil-ecr), karşılığını almayı umarak yaptığınız her türlü işe ticaret denir. Yani ilk temel anlamı budur.

التَّصَرُّفُ فِي رَأْسِ الْمَالِ طَلَبًا لِلرِّبْحِ (Et-tasarrufu fî ra’sil-mâli taleben lir-ribhi), kâr elde etme umuduyla yatırım yaptığınızda, bu yatırımlara da ticaret denir. Yani şu ana kadar ticaret; iş, karşılığını almayı umduğunuz herhangi bir şey ve yatırımlardır.

فُلَانٌ تَاجِرٌ بِكَذَا أَيْ حَاذِقٌ بِهِ عَارِفٌ الْوَجْهَ وَمُخْتَصِرٌ مِنْهُ (Fulânun tâcirun bi kezâ ey hâzikun bihi ârifun el-veche ve muhtasirun minhu), biri bir şeyin taciri olduğunda, bu, o işte gerçekten iyi oldukları ve ondan nasıl para kazanacaklarını bildikleri anlamına gelir. Yani bir uzmana da tacir denebilir. Tamam mı? Birisi bir şeyin taciriyse, o iş onun mesleğidir. Hani mesleği şudur, budur, mesleği tamirciliktir, mesleği arabalardır, vesaire vesaire. Yani bu da başka bir anlamı.

أَمَّا تَغْلِيبُ اسْمِ التَّاجِرِ عَلَى الْخَمَّارِ فَقَدْ كَانَ هُوَ الَّذِي يَعْتَصِرُهَا وَيَتَّجِرُ بِهَا وَيَشْرَبُونَ عِنْدَهُ وَيُؤْتُونَ الْأَجْرَ

Çoğu zaman, tacir kelimesi aslında şarap satan kişi için kullanılırdı. İslam’dan önceki eski Arapçada, bu kelimeyi şarap satıcısı için çok yaygın bir şekilde kullanırlardı. Şöyle ki, o hem şarabı satan, aynı zamanda barmen, şarabı depolayan kişiydi. İnsanlar onunla otururdu, o da onlara şarap doldurur ve hikayeler anlatırdı, sonra da ona parasını verirlerdi. Yani bütün işi o yapıyordu, baştan sona kadar. Buradan yola çıkarak, bunu her türlü işi yaparak para kazanan herkes için kullanmaya başladılar. Yani anlamı bir nevi genişledi.

Lehv Kelimesinin Anlamı

Her neyse, şimdi bu ayette göreceğimiz bir diğer kelime, ki bu kelimeyi size önceden açıklayayım, لَهْو (Lehv) kelimesidir. لَهْو (Lehv) aslında yaygın olarak “oyalanma” şeklinde çevrilir. Mesela; hatırlayabileceğiniz bazı kısa surelerde, اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُۙ (Elhâkümû’t-tekâsür) geçer, değil mi? (Tekasür Suresi, 1). İşte buradaki اَلْهٰي (Elhâ) kelimesi, bu لهو (Lehv) kelimesinden gelir.

Anlamı, aslında boğazınızın arkası, küçük dil, boğazınızda sarkan o şey anlamına gelir, buna aslında اللَّهَاة (El-lehât) denir. لُهْوَة (Luhve) ise, tohumu toz haline getiren o değirmenler vardır ya, tohumu una çevirirler, değil mi? İçine tohumları attıklarında, o içine atılan şeye aslında لُهْوَة (Luhve) denir. Yani buradan, bir şeyi derinlere attığınızda, tıpkı o derinlerde sarkan küçük dil ve tohumu değirmenin içine atmanız gibi, işte buradan şu kavram ortaya çıkmıştır: Bir işle meşgul olduğunuzda, onun içine çekilirsiniz. Sadece içine çekilir ve bir nevi içinde kaybolursunuz, değil mi? İşte bu tür bir faaliyete لَهْو (Lehv) denir.

Yani mesela, ne bileyim, bir film izliyorsanız, oyun oynuyorsanız, telefonunuzda TikTok’ta falan geziniyorsanız zamanın nasıl geçtiğini anlamadıysanız gittikçe daha da derinlerine dalarsınız ve etrafınızdaki dünya yok olur. İşte bu olduğunda, bu bir tür لَهْو (Lehv)’dir. Yani “oyalanma” kavramı buradan gelmiştir.

Bu kelime Peygamber (sav) için bile kullanılmıştır:

‌فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰىۚ

​Fe ente anhu telehhâ.

‍(Abese Suresi, 10)

Abese Suresi’nde, değil mi?

‌وَاَمَّا مَنْ جَٓاءَكَ يَسْعٰىۙ وَهُوَ يَخْشٰىۙ فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰىۚ

​Ve emmâ men câeke yes’â. Ve huve yahşâ fe ente anhu telehhâ.

‍(Abese Suresi, 8-10)

Aynı kökten geliyor, değil mi?

Yani, Sahabe Abdullah bin Ümmü Mektum, kendisi, Peygamberimizin (sav) bir akrabasıydı, eşinin tarafından uzak bir akrabasıydı ve aynı zamanda görme engelliydi. Bir şekilde Peygamberimize (sav) bir soru sormak için gelmişti. O sırada Peygamber (sav), Kureyş’in liderlerinden biriyle konuşmak gibi nadir bir fırsat yakalamıştı. Kureyş’in liderlerine, her şeyden önce, öyle kolay kolay ulaşamazsınız. Ama onlarla konuşmak için nadir bir fırsat yakalarsanız, bunu sonuna kadar, yani tam anlamıyla değerlendirmeli ve elinize geçen bu en iyi fırsatı değerlendirmelisiniz, değil mi? İşte Peygamberimiz de bu fırsatı değerlendirip liderlerden birine İslam’ı anlatıyordu.

O sırada, ailesinden biri olan Abdullah ibn Ümmü Mektum… Hani aileden olunca yanına rahatça girebilirsiniz, yani onunla istediğiniz zaman konuşabilirsiniz ya. İşte o geldi ve konuşmayı böldü. Üstelik kendisi görme engelli. Fakat görme engelli olmakla ilgili şöyle bir durum var; gözleriniz görmediğinde diğer duyularınız daha keskin olur, değil mi? Yani gözleri görmüyor ama kulakları duyuyor, bu da içeride zaten bir konuşma olduğunu duyabildiği anlamına geliyor. Ama buna aldırış etmedi. İçinde öyle büyük bir aciliyet hissediyordu ki, Peygamberimize (sav) soracağı soru her neyse onu hemen sormak için gidip konuşmayı böldü.

Peygamber (sav) ise onun sözünü kesip şöyle demek istemedi: “Abdullah, şunu bitireyim seninle konuşacağım. Bir dakika müsaade et, seninle ilgileneceğim.” Peygamber (sav), bu kadarının bile Abdullah için çok kırıcı olacağını düşündü. Bu ona ağır gelirdi çünkü içinden şöyle derdi: “Peygambere (sav) soru sormak için onca yol geldim,” ve şimdi “Fark etmeden konuşmayı böldüm” diyerek kendini kötü hissederdi, ya da yanlış anlayıp, “Demek ki o kadar da önemli biri değilmişim” diye düşünürdü, değil mi? Bu yüzden Peygamber (sav) onun kendini kötü hissetmesini istemedi, ama Kureyş lideriyle konuşma fırsatını da kaçırmak istemiyordu.

Şimdi öyle bir durumda kalmıştı ki, eğer Abdullah ibn Ümmü Mektum ile konuşursa, Kureyş lideri içinden, “Anlaşılan şu an meşgulsün. Ben gideyim. Yapacak başka işlerim var” diyecek ve çekip gidecekti. Fırsat kaçmış olacaktı. Bu yüzden Peygamber (sav) ne yapacağı konusunda gerilmişti. Gerildiğinde alnı kırışırdı. İşte buna عَبَسَ (Abese) denir. Hani alnınızda şu çizgiler belirir ve kaşlarınız şöyle çatılır ya. İşte عَبَسَ (Abese) budur. Peygamber (sav) sadece başını çok hafifçe çevirdi. Hani bıkkınlıkla yaparsınız ya? Ama ağzından hiçbir ses çıkmadı, tek bir kelime bile etmedi.

Bu arada, neden tek bir kelime bile etmedi? Çünkü bir şey söylerse bunu kim duyacak? Abdullah duyacak ve bir şeylerin ters gittiğini hissedecek. İç geçirmeye تَأَوَّهَ (te’evvehe) denir. O zaman da fark edecek. Bunu fark edecek. Ve kırılacak. Bu yüzden bunu bile yapmıyor. Fakat Allah bu anı kaydediyor ve şöyle buyuruyor:

‌عَبَسَ وَتَوَلَّىٰ

​Abese ve tevellâ.

‍(Abese Suresi, 1)

Alnını kırıştırdı. Başını çevirdi. Fakat başınızı çevirmenizle veya yüzünüzü hafifçe dönmenizle ilgili şöyle bir durum var; kırılmasından endişelenilen kişi olan Abdullah, bunu göremiyor. Yani kırılmasına imkân yok. Ama Allah yine de bu anı kaydediyor ve diyor ki: Hayır, bu kadarı bile olmaz.

‌عَبَسَ وَتَوَلَّىٰ

​Abese ve tevellâ.

‍(Abese Suresi, 1)

Bakın, o Resulullah’tır (sav) ve biz onun ayaklarının tozu bile olamayız. Ama size şunu söyleyebilirim, topluluk önünde konuşan biri olarak, benim için çok ama çok zor olan şeylerden biri, birinin gelip bana soru sormasıdır. Gelip bana bir soru soruyorlar ve anlatmaya başlıyorlar; amcaları, onlar beş yaşındayken, onları yürüyüşe çıkarmış, sonra şunu demiş, sonra kuzenleri bunu demiş, kardeşleri şunu demiş, bir de başka bir seferinde, anneanneleri yemek yaparken… Böyle anlatıp duruyorlar. Çünkü şöyle diyorlar: “Sorumu sormadan önce, öncesinde olanları bilmeniz lazım. Her şey ben beş yaşındayken başladı. Sonra yedi yaşına geldiğimde, sonra dokuzuncu sınıfta bir keresinde, sonra bir defasında ve evlendiğim gün, sonra ilk bebeğimden sonra, ve sonra… tamam, soruya gelmek üzereyim. Bekleyin.”

Onlar bunu yaparken, arkalarındaki insanlar şöyle oluyor… O an bir seçim yapmak zorundayım, acaba… “Lütfen sorunuza gelebilir misiniz?” Çünkü “Lütfen sorunuza gelebilir misiniz?” desem bile, ne hissedebilirler? “Aman Allah’ım, bana hiç tahammülü yok. Söyleyeceklerimi duymak istemiyor. Ne kadar kaba. Sizi saatlerce dinledim. Uykuya daldım. Tam 10 yıl boyunca sizi dinleyerek uykuya daldım, ve siz amcam hakkında anlattıklarımı bile dinleyemediniz.” Anlatabiliyor muyum? Ama ben de içimden diyorum ki, eğer bu konuşmayı kısa kesmezsem, bu sefer de diğer kişi ona kaba davrandığımı düşünecek, değil mi? Üstelik sizden birkaç yüz kişi var. Bense tek kişiyim, değil mi? Yani her birinize birer dakika ayırsam, sadece bir dakika, bu kaç dakika eder? 400 dakika eder. Her biriniz “Bana sadece bir dakika ayırdı” diye düşünürken, ben de yorgunluktan ölecek gibi hissederim, çünkü…

Yani herhangi bir liderlik konumunda olduğunuzda, bazen… Bu sadece topluluk önünde konuşurken geçerli değil. Örneğin ebeveynler; üç çocuğunuz gelip sizinle aynı anda konuştuğunda, üçüyle birden konuşamazsınız çünkü sadece bir ağzınız var, değil mi? Bu yüzden onlardan birini seçmeye karar verirsiniz, peki diğer ikisi o an ne hisseder? Birdenbire şöyle hissederler: “Öyle mi? Tamam. Tabi ya. Önce onu dinle. Evet. En sevdiğin o.” Arkadan birtakım sesler “üff, neyse” duyarsınız. Küçücük bir offlama bile…

İşte Peygamberimiz de böyle zor bir durumda kalmıştı, ve Allah bu anı kaydederek şöyle buyurdu: Bir anlığına, görme engelli o sahabiden yüz çevirdin çünkü mesajı o lidere ulaştırmaya çalışıyordun. Liderlerin üzerine, en zayıf sahabelerinin üzerine titrediğinden daha fazla titremeni asla istemiyorum. Benim VIP’lerim onlardır. O adam benim VIP’m değil. Benim VIP’lerim onlardır. Dünyanın gözünde milyonerler, milyarderler… Eğer Elon Musk’a tebliğ yapma şansım olsaydı ya da Jeff Bezos ile zekat veya benzeri bir konuda konuşma şansım olsaydı, bu çok büyük bir fırsat olurdu. Öte yanda ise işi olmayan, Uber şoförlüğü yaparak üç beş kuruş kazanmaya çalışan ama masraflarını bile çıkaramayan bir adam var ve bu adamın bir sorusu var. Birdenbire şöyle düşünüyorum: İslam’a hangisi daha çok fayda sağlar? Jeff Bezos’un zekat parasını alabilmek mi, yoksa bu adamla konuşmak mı…

İşte Allah, Peygambere (sav) çok çarpıcı bir ders veriyor hani, فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّىٰ (Fe ente anhu telehhâ) (Abese Suresi, 10). Allah şöyle buyuruyor: وَأَمَّا مَن جَآءَكَ يَسْعَىٰ وَهُوَ يَخْشَىٰ (ve emmâ men câ’eke yes’â ve hüve yahşâ). Ve sana koşarak gelen kişi… Allah burada يَسْعٰىۙ (Yes’â) kelimesini kullanıyor. Görme engelli birinin hızlı yürümesinin ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz? Allah bunu takdir ediyor ve buyuruyor ki: وَهُوَ يَخْشَىٰ (ve hüve yahşâ) (Abese Suresi, 9) ve o, Allah’a isyan etmekten korkuyor. O, Allah korkusuyla dolu. Siz Allah’ı ne kadar çok anarsanız, Allah da o kadar… Allah şöyle buyuruyor:

‌فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ

​Fezkurûnî ezkurkum.

‍(Bakara Suresi, 152)

Sen beni anarsan, ben de seni anarım. İşte Allah da şimdi onu anıyor, ve şöyle buyuruyor: فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّىٰ (Fe ente anhü telehhâ) (Abese Suresi, 10). Sen ise onunla ilgilenmedin. O kadar meşguldün ki ona dikkatini veremedin. Aslında Peygamber ona hiç dikkat etmiyor değildi. Sadece, başını hafifçe başka bir yöne çevirmişti. Ancak Peygamberimiz (sav) için standartlar çok yüksektir.

Eğer standart buysa ve biz kalkıp… Bazen öyle şeyler duyuyorum ki, “Gerçekten mi? Buna gerçekten inanıyor musun?” diyorum. İnsanlar da, “Kardeşim, Kur’an ve Sünnet’e uymalıyız. Kur’an ve Sünnet. Kur’an ve Sünnet,” diyorlar. Bunu kaç kere duyuyorsunuz? Kur’an ve Sünnet. Ben de diyorum ki, “Peki, Kur’an ve Sünnet derken neyi kastediyorsun?” İşte, misvak, sakal, sakalın uzunluğu. Sünnete uygun mu diye sakalın boyunu ölçelim. İşte, kıyafetlere dikkat edelim. Biliyor musunuz? Bu konuların bazıları tartışılabilir, ama tartışılamayacak şeyler de var. Peygamberimiz’in (sav) bazı sünnetlerinin nasıl yorumlanacağına dair farklı görüşler olabilir. Ama asla tartışılamayacak şeyler de var. İnsanlara nasıl davranılacağı gibi. Bunda hiçbir belirsizlik yoktur. Peygamberimiz’in (sav) sünnetleri. Nerede o sünnetler kardeşim? Nereye gitti o sünnetler… Bunlar Kur’an ve Sünnet değil mi?

Yani biz de, başka şeyler karşısında bazı şeylere dalıp asıl meseleyi unutuyoruz. Kendi kendimize, “daha büyük bir iyilik yapmalıyız” diye bir şeyler uydurmuşuz, ve bu “daha büyük iyilik” uğruna bir sürü kötülük yapıp birçok insanı incitebiliyoruz, sırf daha büyük bir fayda sağlama düşüncesiyle. Bu bir dipnottu…

Şu لَهْو (Lehv) kelimesine dönersek, لَهْو (Lehv) aslında, sizi daha önemli bir şeyden alıkoyan bir şeyle oyalanmak demektir. Sizi daha önemli bir şeyden alıkoyar. Bazen benim de başıma geliyor, mesela bir doktor randevusuna falan gidiyorum, ve bu randevuyu bir daha bulma şansım yok. Altı ay falan beklemişim ve tam fırsatını… Bir de iş toplantım çıkıyor. İş toplantılarında da bende şöyle bir durum var, nedendir bilmem ama toplantı yaparken araba kullanmam gerekiyor. Oturup toplantı yapamıyorum. Yürümem, araba kullanmam, bir şeyler yapmam lazım. Toplantı ne kadar yoğun geçerse, o kadar dümdüz sürüyorum. Toplantıda olduğum için sapacağım yeri kaçırıyorum. “Ne? Ne dedin?” derken, bir bakıyorum, “Ah, gitti bizim randevu” diyorum. İşte bu da bir لَهْو (Lehv)’dir. لَهْو (Lehv)’dir, çünkü bir şey beni başka bir şeyden alıkoydu. İşte kelimenin anlamı budur.

Tamam, bilmenizi istediğim bazı kelimeler var. لَهِيتُ بِشَيْءٍ (Lehîtü bi şey’) aynı zamanda bir şeye aşık olmak demektir. Gerçekten bir şeye aşık olmak, yani tamamen ona kapılıp gitmek. Hani, aşkta kaybolmak meselesi vardır ya… “aşka düşmek” gibi. Arapçada aslında bu şekilde kullanılır.

وَكَذَلِكَ لَعِبْتُ بِهِ (Ve kezalike laibtü bihi). Aynı şekilde bu kelime, oyun oynarken, bir şeyle oynarken ve oyuna tamamen dalıp gittiğinizde, oyunun içinde kaybolduğunuzda da kullanılır. Mesela aranızda oyuncular vardır. Ben de bir oyuncuyum.

Hani, tam oyuna dalmışsınızdır, ve sonra aileden kim olduğu fark etmez, gelip önünüzden geçerler. Hani bölüm sonu canavarını indirmeye tek vuruşunuz kalmıştır. O tek vuruşluk noktaya gelmek o kadar uzun sürmüştür ki. Sizi defalarca mahvetmiştir. Oyun kumandasını altı yedi kez kırmanın eşiğinden dönmüşsünüzdür. Nihayet, tek bir vuruş kalmıştır ve anneniz tam o an önünüzden geçiverir. Üstelik sadece geçip gitmekle kalmaz, bir saniyeliğine duraklar. “Su ister misin?” وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ (Ve bi’l-vâlideyni ihsânâ) (İsra Suresi, 23) anne babaya iyilik etmenizi… Nedir bu bilmiyorum ama sanırım ailelerimizdeki kadınlar, önümüzden ne zaman geçeceklerini çok iyi biliyorlar. Bir futbol maçı izliyorsanız, durum berabereyse ve son otuz saniyeyse, ve karşı takım kaleye doğru hücuma kalkmışsa ve çoktan ceza sahasına girmişlerse, işte tam o an eşiniz gelip önünüze dikilir: “Cips ister misin?” Siz böyle yaparsınız, o da böyle yapar. Sonra siz böyle yaparsınız, o da böyle yapar. Bu, imanınızın ve evliliğinizin sağlamlığının bir testidir.

وَتَشَاغَلْتُ وَغَفَلْتُ بِهِ عَنْ غَيْرِهِ (Ve teşâğaltu ve ğafeltu bihi an ğayrih). Bir şeyle gerçekten çok meşgul olduğunuzda, ve diğer her şeyden koptuğunuzda, başka hiçbir şeyi gözünüz görmez. انغَمَسْتُ فيهِ معَ عَدَمِ جَدواه (İnğamestü fîhi mea ademi cedvâh). Kendinizi tamamen o şeye kaptırırsınız ve onun dışındaki hiçbir şeyin sizin için bir önemi kalmaz. İşte لَهْوٌ (Lehv) kelimesinin anlamı aslında budur.

Ayetin İniş Sebebi ve Tarihi Arka Plan

فضض (Fadd) kelimesini biraz sonra konuşacağız. Oraya döneceğim ama önce size bir rivayeti aktarmak istiyorum. Yani bu, bu surenin veya bu ayetin arkasında bir hikâye var. Bir olay var. Öncelikle, şunu söyleyeyim ki, bazı mürsel rivayetlere göre, bu olayın üç veya daha fazla kez yaşanmış olma ihtimali var. Yani sadece bir kez değil, aslında birden fazla kere yaşanmış. Olayın arka planını vermek için bunu paylaşacağım, ve açıklama gerektiren kısımlarda biraz daha detay vereceğim, tamam mı?

أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَخْطُبُ قَائِمًا يَوْمَ الْجُمُعَةِ (Enne’n-Nebî kâne yahtubu kâimen yevme’l-Cumu’a). Peygamber (sav) Cuma günü ayakta hutbe veriyordu. فَجَاءَتْ عِيرٌ مِنَ الشَّامِ (Fe câet îr mineş-Şâm). Şam’dan bir kervan geldi. فَانْفَتَلَ النَّاسُ إِلَيْهَا (Fenfetel en nâs ileyhâ). İnsanlar da kervana doğru koşuştu.

Henüz detaylara girmiyoruz. Tek bildiğimiz Şam’dan bir kervanın geldiği, Peygamber (as) hutbe verdiği ve insanların kalkıp kervana doğru koştuğu. Şimdi, kervanın ne olduğunu anlamanız için söylüyorum, bir sürü deve, eşek, at, her neyse, arabalarla geliyorlar ve yanlarında, ne bileyim, buğday, arpa, meyve getiriyorlar. İşte, kıyafetler var, takılar var, satacakları her türlü eşya var. Adeta bir pazar yeri gibi, değil mi? Geliyorlar, yanlarında tüm bu malları getiriyorlar, ve genellikle yanlarında dans edip şarkı söyleyen kadınlar veya dans edip şarkı söyleyen çocuklar da getirirler, küçük bir sirk gibi. Ateş gösterileri yaparlar. Taklalar atarlar, eğlence yani. Yanlarında koca bir gösteri getiriyorlar. İşte bunu yapıyorlar ve bunu şehrin göbeğine getiriyorlar. Şehirde, Medine’de, bu iş için ayrılmış bazı yerler vardı, ve bu da gidip güzel bir alışveriş yapmak için tam sırasıydı.

حَتَّى لَمْ يَبْقَ إِلَّا اثْنَا عَشَرَ رَجُلًا (Hattâ lem yebka illâ isnâ aşara raculâ). Böylece insanlar oraya akın etti ve geriye sadece on iki kişi kaldı. Peygamber Efendimiz (sav) hutbe veriyor. Herkes koşturarak çıkıyor. Geriye sadece kaç kişi kalıyor? On iki kişi. Bazı rivayetler on bir, bazıları sekiz diyor, bazıları da virüs olduğunu söylüyor. Yani, bazı rivayetler kırk bile diyor. Kırk kişinin kaldığını söylüyor. Ama asıl mesele şu ki, bir sürü insan orayı terk ediyor. Sayıyı tam olarak bilmiyoruz. Sonra müfessirler, geriye kalan bu on iki kişi kimdi diye kendi aralarında tartışıyorlar. Örneğin Kurtubi, bu on iki kişinin kimler olduğunu belirtir. Biri on üçüncüyü eklemiş, bir başkası on dördüncüyü. Bu detaylara girmeyeceğim çünkü Allah’ın odaklandığı nokta bu değil. Biz olayın kendisine, ana hatlarına odaklanacağız.

فَأُنْزِلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ

أَنَا فِيهِمْ Câbir diyor ki: Geriye on iki kişi kalmıştı. Ben de onların arasındaydım. Yani olayı o rivayet ediyor, ve “Ben de onların arasındaydım” diyor. فَأُنْزِلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ الَّتِي فِي الْجُمُعَةِ (fe ünzilet hâzihi el-âye elletî fî el-cumu’a). Sonra Cuma Suresi’ndeki şu ayet nazil oldu: Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördüklerinde, hemen oraya koşarlar, oraya akın ederler, ve seni ayakta bırakırlar. İşte bu ayet, o olayla, yani Cuma’yı bırakıp koşarak gittikleri o olayla ilgilidir.

وَقَدْ ذَكَرَ الْكَلْبِيُّ وَغَيْرُهُ أَنَّ الَّذِي قَدِمَ بِهَا دِحْيَةُ بْنُ خَلِيفَةَ الْكَلْبِيُّ مِنَ الشَّامِ (ve kad zekere el-kelbî ve gayruhu: enne ellezî kadime bihâ dihye ibn halîfe el-kelbî mine eş-şâm). Kervanı getiren iş adamının adı Dihye idi. Dihye ismini siyer çalışanlarınız bilebilir, ismini daha önce duymuş olabilirsiniz. Cebrail (as) insan kılığında geldiğinde Dihye’ye benzerdi, yani Dihye siyerde başka yerlerde de geçiyor, her neyse kervanı Şam’dan getiren iş adamı o.

عِنْدَ مَجَاعَةٍ وَغَلَاءِ سِعْرٍ (inde mecâ’a ve galâi si’r). Şimdi, işin önemli kısmı burası. Şam’dan, büyük bir kıtlık ve yüksek fiyatların olduğu bir dönemde gelmişti. İşte şimdi önemli olan kısım bu. Yani bu kervan öyle sıradan bir zamanda gelmemişti. Sahih-i Müslim’deki rivayete göre büyük bir kıtlığın ve yüksek fiyatların olduğu bir dönemde gelmişti. Peki bu neden önemli? Bunun Uhud’dan sonra yaşandığı açıkça görünüyor. Bazıları bunun Hayber’den sonra olduğunu savunuyor. Tam da bu ifadeden dolayı buna kesinlikle katılmıyorum. Bu olay Uhud’dan sonra yaşandı. Nedenini açıklayayım.

Müslümanlar Hayber’den döndüklerinde, Müslüman toplumu esasen milyonlarca, milyonlarca, milyonlarca değerinde bir servete kavuşmuştu. Daha önce hiç görmedikleri kadar büyük bir zenginlikleri vardı. Hangi olaydan sonra? Hayber. Tamam mı? Hatta, Hayber’den sonra neler olduğunu anlatan ayetler فَيْء (Fey’)’den bahseder, ve Arapçada فَيْء (Fey’), ganimetin dağıtılması anlamına gelir. Ortada o kadar çok mal vardı ki, bunu nasıl eşit dağıtacağımızı ve malın kime gideceğini bulmamız gerekiyordu. Aslında, ilk defa hazineler dolup taşmıştı. İlk defa elimizde ciddi miktarda para vardı. Bu, Hayber’den sonra oldu.

Peki bu olay neden Hayber’den sonra yaşanmış olamaz? Çünkü kervan nasıl bir zamanda geliyor? Kıtlık ve yüksek fiyatların olduğu bir zamanda. Peki, bunun Uhud’la ne ilgisi var? Mekke halkı, yani Sahabe, neredeyse tüm varlıklarını, mülklerini, işlerini, Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret ettiler. Yani onlar aslında birer mülteci konumundaydılar. Çalışabilmek dışında Medine’ye sağladıkları hiçbir ekonomik katkıları yoktu, ama ilk etapta hiçbir işleri de yoktu. Zaten Medine’nin kendisi de büyüyen bir ekonomiye sahip değildi. Temelde tarıma dayalı, çok basit bir ekonomisi vardı. Yani çok zengin insanlar değillerdi.

Mekke halkına, yani Muhacirlere kucak açmaya, onlara evlerini vermeye karar verdiler. Onlara evlerini açanlar hakkında Allah şöyle buyuruyor:

‌وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ

​Ve yu’sirûne alâ enfusihim ve lev kâne bihim hasâsa.

‍(Haşr Suresi, 9)

Kendileri darlık içinde olsalar bile, onları kendi nefislerine tercih ederler. Yani Allah كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ (Kâne bihim hasâsa) dediğinde, onların da ihtiyaç içinde olduğunu söylemiş oluyor. Ortada bir zenginlik yok, kendileri zaten fakir bir de üstüne Mekke’lilere yardım edip evlerini açıyorlar. Muhacir ve Ensar’ın durumu buydu bu durumda bile…

Her evin bir reisi vardır, değil mi? Baba ya da evin en büyük oğlu vs. Tarlada çalışanlar onlar, ticaret yapan onlar, kuyudan su getiren onlar, yani ağır işleri yapıp dışarda çalışıp eve para getiren onlar. Ve ayrıca bilmelisiniz ki, kılıçlar, zırhlar, ok ve yay gibi şeyler çok çok pahalı şeyler. Bir zırh için bütün servetinizi harcamanız gerekebilir. Mesela Bedir savaşı hakkında okuduğunuzda, “bizim şu kadar zırhımız vardı, 12 kılıç, 15 şundan, 5 at falan” sayıları uyduruyorum ama meseleyi anladınız, çok bir şeyimiz yoktu. Çok bir şeyimiz yoktu çünkü bu şeyler aşırı pahalıydı, anlıyor musunuz? Yani bu şeylere sahip olanlar için bunlar onların bütün birikimi gibiydi.

Uhud’a gitmiştik ve Uhud’da 70 sahabe öldürülmüştü ve öldürülen sahabelerin büyük çoğunluğu da Medine’dendi. Medinelilerdi. Bu da demek oluyor ki onlar aile reisiydiler. Peki öldürülen sahabeler ne giyiyordu? Zırh veya neleri varsa. Ellerinde ne tutuyorlardı? Kılıç. Ellerindeki ve üzerlerindeki şeyler ailelerinin bütün birikimiydi değil mi? Öldüklerinde Mekke’liler gelip her şeyi aldılar, her şeyi aldılar. İnsanların tüm birikimlerini aldılar ve ayrıca Medinelilerden kaybettiğimiz kişiler ailelerinin ekmeğini kazanan kişilerdi. Zaten ekonomik olarak zor günler geçiren bir şehirde 70 aile reisi kaybedilmişti ve 70 ailenin bütün birikimi gitmişti. Anlıyor musunuz? Yani Medine’de olan şuydu: Medine ekonomik olarak iflas ediyordu. Ekonomi çöküyordu ve çok kötü bir durumda idiler.

Bu zor durumda fiyatlar yükselmişti ve birisi bulunmayan bazı malları satmaya çalışıyordu. Eskisi kadar da üretemiyorlardı çünkü o kadar çalışan da yoktu, yani zor durumdaydılar ve böyle bir kervan geldiğinde… Kervan ile ilgili iki şey söylemiştim. Ne getirdiklerini göreceğiz? Bir sonraki bölümü paylaşacağım, burası konuyu açıklıyor.

وَكَانَ مَعَهُ جَمِيعُ مَا يَحْتَاجُ النَّاسُ مِنْ بُرٍّ وَدَقِيقٍ وَغَيْرِهِ (Ve kâne meahû cemîu mâ yahtâcu’n nâs min burr ve dakîk ve gayrih). İnsanların ihtiyaç duydukları şeylerden getirmişti. Un, arpa, yani temel gıda maddeleri. Temel gıda maddeleri ile geldiğini söylüyor. Temel gıda maddelerine kolayca erişilebiliyor olsa niye insanlar peşinden koşsun ki? Anlıyor musunuz? Ekmek, un, pirinç veya arpa zor bulunan şeyler olduğu için koşuyorlar.

Ayrıca yanlarında şarkıcılar, sirk cambazları gibi şeyler getirdiklerini söylemiştim. Birisinin hayatında işler gerçekten kötü gidiyorsa işte o zaman insanın kendini oyalaması, hayatındaki tüm o stresten uzaklaşması ve her şeyden bir süreliğine kaçması çok cazip geliyor, değil mi? İşte alkol bu yüzden bu kadar bağımlılık yapar, uyuşturucu bu yüzden bu kadar bağımlılık yapar, video oyunları bu yüzden bu kadar bağımlılık yapar, sosyal medya bu yüzden bu kadar bağımlılık yapar. Çoğu zaman insanlar sosyal medyada saatlerce vakit harcıyorlar çünkü yüzleşmek istemedikleri bir gerçeklikten kaçıyorlar, değil mi? Bununla başa çıkamıyorlar. Birçok insan soluğu bir barda içki içerken alıyor çünkü evde olup bitenlerle veya kendi hayatlarında olup bitenlerle başa çıkamıyorlar. O gerçekle yüzleşemiyorlar.

Yani gerçekler ağırlaştığında, insanoğlu teselliyi bir şeylerle oyalanmakta, kafa dağıtacak şeylerde bulmak istiyor. Eğer çok bunalımlı bir dönemden geçiyorsanız veya mesela, bir sınava gerçekten çok sıkı çalıştınız ve o sınavdan kaldınız diyelim, kendinizi bütün gece bir şeyler izlerken bulursunuz, uyuyamazsınız, kafanızı dağıtmaya çalışırsınız. Çünkü düşüncelerinizle baş başa kaldığınızda, başarısızlık gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalırsınız ve bununla yüzleşmek çok zordur, bu yüzden sadece “Dur bir şeyler izleyeyim” dersiniz. Bir şeyler izlersiniz. Sonra telefonunuzu bırakırsınız, tekrar uyumak istersiniz ama şöyle olursunuz: “Yok ya, dur biraz daha bir şeyler izleyeyim. Biraz daha izleyeyim.” İşte bu لَهْوٌ (Lehv)’dir, değil mi?

Yani bu, insanlar zorluk içindeyken olur. Mesele sadece “Aa, eğlence var” deyip oraya koşmaları değil. Bağlamına oturtun. Gerçekten zor bir dönemden geçiyorlardı ve böyle zamanlarda bu tür şeyler çok daha cazip hale gelir. Çok daha eğlenceli görünür.

Biliyor musunuz, ben eskiden, 1736’da lisedeyken New York’ta çok tuhaf bir mahallede çalışırdım. New York, Queens’teydi. Queens’i Örümcek Adam’daki Peter Parker’dan bilebilirsiniz. Ama Queens çılgın bir yerdir. Queens’te, tamamen Yunanlılardan oluşan mahalleler vardır. Tamamen, Porto Rikolulardan oluşan mahalleler, ve tamamen Dominiklilerden oluşan mahalleler vardır. Bu ikisi birbirinden farklıdır. Tamamen Bangladeşlilerden oluşan mahalleler, tamamen Hintlilerden oluşan mahalleler… Yani, bu mahallelerden birine girdiğinizde sanki başka bir ülkeye adım atmış gibi hissederdiniz. O mahallelerin her biri böyledir. Tamamen Yahudilerden oluşan mahalleler var. Arap mahalleleri var. Steinway Caddesi tamamen Arap mahallesi, bütün tabelalar Arapçadır. Herkes sizinle Arapça konuşur. Bir restorana girmek istersiniz, kimse İngilizce konuşmaz. Bu inanılmazdır. Sonra başka bir mahalleye gidersiniz, herkes İspanyolca konuşuyordur, anlıyor musunuz?

İşte ben de eskiden… Çünkü bilirsiniz, ben öyle zengin bir aileden gelmiyorum, ailemdeki herkesin bir işi vardı. Bu yüzden lisedeyken bile çalışıyordum. New York’ta, Queens’te bir ayakkabı mağazasında çalışırdım, Porto Riko mahallesinde, herkesin İspanyolca konuştuğu İspanyol bir mahallede, tamam mı? O eleman bendim, ayakkabıya bakıp “Dokuz numara var mı?” derlerdi. Ben de “Si” derdim. Koşarak aşağıya, depoya inip dokuz numarayı bulmam ve koşarak geri çıkmam gerekirdi. Aslında İspanyolcam fena değildi, ama bazen öyle bir konuşuyorlardı ki, ben de, “Lütfen tekrar eder misiniz? Anlayamadım,” diyordum. Onlar da şöyle diyordu: (İspanyolca konuşuyor) “Amerika’da yaşıyorsun ama İspanyolca bilmiyor musun? Senin derdin ne?”

Neyse, konuyu buraya getirmemin sebebi, çok fakir bir mahalleydi be. Fakir bir yerdi… O mahallelerde insanların durumu pek iyi değildi. Ama o mahallelerde bütün gün bachata, merengue ve hip hop dinlerlerdi. Gidip bir araba alırlardı, eski bir araba alırlardı mesela, ama onu öyle bir parlatırlardı ki… Her bir lastiğe kiralarından daha pahalı jantlar takarlardı. Diyelim ki Honda Civic falan aldılar, üstüne kocaman “Civic” yazan bir çıkartma yapıştırırlardı. Kardeşim, herkes onun Civic olduğunu biliyor zaten. Kendi adını falan yazarsın anlarım ama bunu yapıştırıp bir de arabayı aşırı yavaş sürerlerdi. 90’lı yıllarda, arabaya o zıplatan süspansiyonlardan takarlardı, hani sokakta seke seke giderdi ya. Buna bakıp, “Neden buna bu kadar takıntılılar?” derdiniz.

Sonra insanlar gelirdi, hani… Biliyorsunuz, bunlar asgari ücretli işler. Ben de asgari ücretle çalıştım. Ne kazandığımızı biliyoruz. Kirayı falan ödemeye zar zor yeter. Sattıkları ayakkabılar da, o zamanlar, böyle üst düzey, hani Jordan marka falan, pahalı spor ayakkabılardı. Hem de fakir mi fakir bir mahallede. İnsanlar gelip resmen şunu yapardı: Cuma günü maaşlarını alıp, Cumartesi günü en pahalı spor ayakkabıları alırlardı. Bütün maaşlarını bir çift ayakkabıya gömerlerdi. İyi ama neden? Ayakkabının içinde yaşamayacaksın ki.

Ama biliyor musunuz? Fakirliğin gerçeği, zor bir hayat yaşamanın gerçeği o kadar acımasızdır ki, bu pahalı ayakkabılara baktığımda değerli bir şeye sahipmişim gibi hissedebiliyorum. Benim bir değerim var, çünkü hayatımdaki diğer hiçbir şeyin değeri yok. Güzel bir ev tutmaya gücüm yetmiyor. Düzgün bir daire tutmaya param yok. Sekiz kuzenimle falan aynı evde yaşamak zorundayım. Ama arabamın jantları var ya, of… Sanki arabanızın içinde yaşıyorsunuz. Araba sizin bir uzantınız haline geliyor. Bu arada, çok güzel jantlar alsanız bile siz onları göremiyorsunuz çünkü arabayı kullanıyorsunuz. O jantlar başkaları görsün diye var. Böylece dışarıdan bakıldığında durumumun iyi olduğu, ya da bir tür statü, makam veya prestij sahibi olduğum algısı oluşacak. Bu, fakir bir mahallede yaşanıyor.

Bu arada, yüksek sosyetedeki insanların da kendi sorunları var, değil mi? Onların da prestij sergilemek ve hayatlarındaki asıl sorunlardan kaçmak için kendi yöntemleri var. Mesela şöyle derler: “Ah, benim bir… Ağır bir depresyondayım. Alışverişe çıkmam lazım. Hayat çok zor. Yeni bir Chanel çantaya ihtiyacım var.” Bunu yaparlar, çünkü bu da aslında لَهْوٌ (Lehv)’dir, bir nevi oyalanmadır, dikkat dağıtmadır.

İnsanların bu temel ihtiyaçlara gereksinimi vardı. وَضَرَبَ بِالطَّبْلِ لِيُؤْذِنَ النَّاسَ بِقُدُومِهِ (Ve darabe bi’t-tabli li yü’zine’n-nâse bi kudûmihi). O da def çalardı, hani o davul ritmiyle… İşte o el davulları falan, yani çalardı ki, insanlar onun geldiğini anlasın.

فَنَزَلَ عِنْدَ (Fe nezele ınde). Bu arada, o kısmı paylaşmadım. فَنَزَلَ عِنْدَ أَحْجَارِ الزَّيْتِ (Fe nezele inde ahcâriz-zeyt). Burası Medine’de pazarın kurulduğu bir yerdi. Buranın adı Ahcâru’z-Zeyt’ti. فَخَرَجَ النَّاسُ إِلَّا اثْنَيْ عَشَرَ رَجُلًا (Fe harace en-nâsu illâ isney aşere raculâ). On iki kişi dışında herkes ayrılmıştı. وَكَانُوا فِي خُطْبَةِ الْجُمُعَةِ (Ve kânû fî hutbetil Cumu’a). O sırada Cuma hutbesindeydiler. فَانْفَضُّوا إِلَيْهَا Fen faddû ileyhâ. Hutbeyi bırakıp kervana doğru gittiler.

وَذَكَرَ الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ حَدِيثِ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ (Ve zekered-Dârakutnî min hadîsi Câbir ibni Abdullâhi kâle). Dârekutnî’de geçen başka bir rivayette ise… بَيْنَمَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَخْطُبُنَا يَوْمَ الْجُمُعَةِ (Beynemâ Rasûlullâh yahtubunâ yevmel-cumu’ah). Peygamberimiz Cuma günü bize hutbe veriyordu. إِذْ أَقْبَلَتْ عِيرٌ (İz akbelet îr). O sırada bir anda kervan çıkageldi. تَحْمِلُ الطَّعَامَ حَتَّى نَزَلَتْ بِالْبَقِيعِ (Tahmilu et-ta’âme hattâ nezelet bil-bakî’i). Yiyecek taşıyordu ve başka bir yer olan Bakî’de konakladı. Rivayetlerden anlaşılan o ki, kervan bazen Ahcâru’z-Zeyt’e, bazen de Bakî’ denilen bir bir yere geliyordu. Oraya da Bakî’ deniyordu, değil mi? Yani farklı yerlerde kuruluyordu. Âlimler bu ve benzeri delillerden, bu olayın birkaç kez yaşandığı sonucunu çıkarıyor. Yani pazar yeri birden fazla kez Cuma günü gelip kurulmuş. Tamam. Burası önemli.

قَدْ ذَكَرَ أَبُو دَاوُدَ فِي مَرَاسِيلِهِ السَّبَبَ الَّذِي تَرَخَّصُوا لِأَنْفُسِهِمْ فِي تَرْكِ سَمَاعِ الْخُطْبَةِ (Kad zekere Ebû Dâvûde fî merâsîlih es-sebebe ellezî terahhasû li-enfusihim fî terki semâ’il-hutbe). Burası önemli. Ebû Dâvûd, el-Merâsîl adlı eserinde… Merâsîl, mürsel hadisler demektir. Mürsel ise senedinde kopukluk olan hadis anlamına gelir. Yani A kişisi B’ye, B kişisi C’ye aktarmış şeklinde kesintisiz gelmez. Zincirde bir kopukluk vardır. Ancak yine de bu rivayet, olan biteni çok iyi açıklıyor. Bu yüzden Ebû Dâvûd, mürsel olmasına rağmen buna yer veriyor. Diyor ki: Neden hutbeyi dinlemeyi bırakıp kervana gitmekte bir sakınca görmediler?

وَقَدْ كَانُوا خَلِيقًا بِفَضْلِهِمْ أَلَّا يَفْعَلُوا (Ve kad kânû halîkan bi fadlihim ellâ yef’alû). Sahabenin faziletini ve makamını herkes bilir. Onların ahlakına, edebine ve karakterine baktığımızda, normalde böyle bir şey yapmamaları gerekirdi. Peki neden yaptılar? فَقَالَ حَدَّثَنَا (Fe kâle: Haddesenâ). İşte bunu bir rivayet üzerinden açıklayacak.

حَدَّثَنَا مَحْمُودُ بْنُ خَالِدٍ قَالَ حَدَّثَنَا الْوَلِيدُ قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو مُعَاذٍ بَكْرُ بْنُ مَعْرُوفٍ أَنَّهُ سَمِعَ مُقَاتِلَ بْنَ حَيَّانَ قَالَ

Ravi zincirindeki isimler bunlardı. Her neyse, كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُصَلِّي الْجُمُعَةَ قَبْلَ الْخُطْبَةِ مِثْلَ الْعِيدَيْنِ (Kâne Rasûlu’llâh yusallî’l-Cumu’a kable’l-Hutbe misle’l-Îdeyn). Burası gerçekten çok ilginç. Cuma namazı ilk farz kılındığında… Peygamberimiz (sav) tıpkı bayram namazında olduğu gibi, önce iki rekat namaz kıldırır, sonra hutbe verirdi. Eskiden önce iki rekat namaz kılınır, hutbe ise namazdan sonra okunurdu.

Sonra, حَتَّى كَانَ يَوْمُ جُمُعَةٍ وَالنَّبِيُّ ﷺ يَخْطُبُ (Hattâ kâne yevm Cumu’a ven-Nebî yahtub). Yine böyle bir Cuma günüydü ve Peygamberimiz (sav) hutbe veriyordu. وَقَدْ صَلَّى الْجُمُعَةَ (Ve kad sallâl-Cuma). Cuma namazını çoktan kıldırmıştı. Namaz bitmişti ve o sırada hutbesini irad ediyordu. وَكَانَ دِحْيَةُ فَدَخَلَ رَجُلٌ فَقَالَ إِنَّ دِحْيَةَ بْنَ خَلِيفَةَ الْكَلْبِيَّ قَدِمَ بِتِجَارَةٍ (Ve kâne Dihye fe dehale racul fe kâle: İnne Dihyetebne Halîfetel-Kelbî kadime bi-ticâra). Hutbe devam ederken içeri biri girdi ve: “Bu arada Dihye geldi. Kervan getirdi. Kervan geldi arkadaşlar!” dedi. Biri içeri girip bunu herkese duyurdu.

إِذَا قَدِمَ تَلَقَّاهُ أَهْلُهُ بِالدِّفَافِ (İzâ kadime telakkâhu ehluhu bi’d-difâf). Dihye geldiğinde, adamları tefler ve davullar çalarak gelmişti. فَخَرَجَ النَّاسُ (Fe haracen-nâs). İnsanlar da çıkıp gitti. فَلَمْ يَظُنُّوا إِلَّا أَنَّهُ لَيْسَ فِي تَرْكِ الْخُطْبَةِ شَيْءٌ (Fe lem yezunnû illâ ennehû leyse fî terki’l hutbeti şey’). Çıkıp gittiler, çünkü Peygamber Efendimizin (sav) hutbesini yarıda bırakmanın namaza bir zarar vereceğini düşünmüyorlardı. Yani Peygamberimiz bir konuşma yapıyordu ama katılım zorunlu değildi. Tıpkı bir sohbette oturup dinlerken telefonunuzun çalması ve dışarı çıkmanız gibi. Ben de kalkıp, “Hayırdır, nereye gidiyorsun? Burada konuşuyoruz” demem. Çünkü bu, ibadetin bir parçası değil, değil mi? Hutbeyi namazın bir parçası olarak görmedikleri için kalkıp gitmişlerdi.

فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ .﴿وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انْفَضُّوا إِلَيْهَا (Fe enzelallâhu azze ve celle: Ve iza raev ticâra ev lehv infaddû ileyhâ). Sonrasında Allah bu ayeti indirdi. Yani, Allah daha en başından “Hutbeyi terk etmeyin” diye bir ayet indirebilirdi. Ama bu olayın yaşanmasına müsaade etti. Ayeti sonradan indirdi. Çünkü Sahabenin “Bunda bir sakınca yok” diye düşündükleri bu olayı tecrübe etmelerini istedi. “Gidip ailemiz için birkaç parça eşya alacağız, ne var ki bunda?” dediler.

فَقَدَّمَ النَّبِيُّ ﷺ الْخُطْبَةَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَأَخَّرَ الصَّلَاةَ (Fe kaddemen-nebiyyül-hutbet yevmel-cumua ve ahharas-salât). Bu ayet indikten sonra, Peygamberimiz (sav) önce hutbeyi irad edip, ardından Cuma namazını kıldırmaya karar verdi. Yani bu değişim, bu ayetin inmesinden sonra gerçekleşti. وَأَخَّرَ الصَّلَاةَ (Ve ahhara’s salâh). Namazı sonra kıldırdı.

وَكَانَ لَا يَخْرُجُ أَحَدٌ (Ve kâne lâ yahrucu ahad). Peki bu ayet indikten sonra ne oldu? Sonraki cuma, ondan sonraki cuma ve ondan sonraki cuma ve ondan sonra kimse ayrılmaz oldu. لِرُعَافٍ (li ru’âf). Burunları kanasa أَوْ أَحْدَاثٍ (Ev ahdâsin) veya başka bir şey olsa bile. Birinin burnu kanamaya başlıyor ama yine de, “Kıpırdamıyorum. Allah ayet indirdi.” diyor. “Onlar çekip gitti, ben gitmem” diyor. أَوْ أَحْدَاثٍ (Ev ahdâsin) Yani ne olursa olsun بَعْدَ النَّهْيِ حَتَّى (Ba’den-nehî hattâ) bu yasaktan sonra, حَتَّى يَسْتَأْذِنَ النَّبِيَّ (Hattâ yeste’zine’n nebî) Peygamber’den (sav) izin isteyene kadar ayrılmıyorlardı.

Peki nasıl izin isteyeceklerdi? Hutbeyi bölmeleri gerekirdi. يُشِيرُ إِلَيْهِ بِأُصْبُعِهِ الَّتِي تَلِي الْإِبْهَامَ (Yuşîru ileyhi bi usbu’ihî elletî telî el-ibham). Diyor ki, başparmağın yanındaki parmakla, yani işaret parmağıyla… Çıkması gereken biri, Peygamber’e (sav) şu şekilde işaret ederdi; bu da “Ya Resulallah, burnum kanıyor, sanırım gitmem gerek.” ya da “sanırım serçe parmağımı kırdım” gibi bir anlama geliyordu. Sadece şu şekilde parmaklarını kaldırırlardı. Peygamber de (sav) derdi ki… فَيَأْذَنُ لَهُ النَّبِيُّ ﷺ ثُمَّ يُشِيرُ إِلَيْهِ بِيَدِهِ (Fe ye’zen lehu en-Nebiyy sümme yuşîr ileyhi biyedih). Yani Peygamber (sav) sadece eliyle işaret ederdi ve o kişi gidebilirdi. Bu, hutbenin adabı haline geldi. Yani kalkıp gidecekseniz, öylece çekip gidemezdiniz. Peygamber’e sessizce işaret ederdiniz ve Peygamber (sav) de size eliyle ufak bir işaret yapardı. “Tamam” derdi, ancak o zaman çıkabilirdiniz. Yani bunun, Sahabe’nin ortak kültürünü anında nasıl dönüştürdüğünü görüyorsunuz. Tamamen edep ehli insanlar haline geldiler.

فَكَانَ مِنَ الْمُنَافِقِينَ مَنْ ثَقُلَ عَلَيْهِ الْخُطْبَةُ (Fe kâne mine’l-münâfikîne men sekule aleyhi’l-hutbetu). Münafıklar arasında ise hutbeyi dinlemekte gerçekten zorlananlar vardı. Yani münafıklar hutbeyi dinlemek istemiyorlardı. وَالْجُلُوسُ فِي الْمَسْجِدِ (ve el-culûs fî el-mescid). Mescitte otururken, “Neden burada oturmak zorundayım ki? Bitse de gitsek,” diyorlardı anlıyor musunuz?

Bu arada, Peygamber’in (sav) hutbeleri… Yani verdiği hutbelere dair elimizdeki kayıtlara bakarsak… Arapçaya ilgi duyanlarınız için, “Hutabü’r-Resul (sav)” adlı bir kitap var. Elimizdeki hutbelerin derlendiği güzel bir çalışmadır. Bunların hepsi cuma hutbesi değildir. Bazıları sadece halka hitap ettiği konuşmalardır. Ama bunları şöyle bir incelerseniz, iki üç dakikadan fazla sürmediklerini görürsünüz. Öyle uzun uzadıya konuşmalar değillerdir. Oldukça kısa konuşmalardır. Tabii bu kayıtlar, konuştuklarının sadece bir özeti değilse. Böyle bir ihtimal de var. Çünkü rivayetler, konuşmasının kelimesi kelimesine bir dökümü değildir. Birileri konuşmanın ana hatlarını aklında tutmuş olabilir. Durum böyle de olabilir, değil mi? Ama yine de pek uzun konuşmalar gibi görünmüyorlar. Her neyse.

وَكَانَ إِذَا اسْتَأْذَنَ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ (Ve kâne izâ iste’zene raculun mine’l-muslimîn). Müslümanlardan biri sadece tek bir amaçla izin istemek için parmağını kaldırdığında, قَامَ الْمُنَافِقُ إِلَى جَنْبِهِ (Kâme’l-münâfiku ilâ cenbihi) münafık hemen onun yanına dikilirdi. مُسْتَتِرًا بِهِ حَتَّى يَخْرُجَ (Mustetiren bihi hattâ yahruc). Onunla beraber yürüyerek, dışarı çıkana kadar kendini onun arkasına gizlerdi. Tıpkı okulda başını eğip gizlenerek başka bir çocukla birlikte sınıftan sıvışan çocuklara benziyor.

فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى .﴿قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا﴾ (Fe enzele Allâhu teâlâ: Kad ya’lemu Allâhu’llezîne yetesellelûne minkum livâzâ). Allah şu ayeti de indirdi:

‌قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا

​Allah, içinizden birini siper edinerek sıvışanları bilir.

‍(Nur Suresi, 63)

Allah o kişileri de biliyor. Değil mi? Bu, Nur Suresi’nde geçiyor.

وَهَذَا الْخَبَرُ وَإِنْ لَمْ يُنْقَلْ مِنْ وَجْهٍ ثَابِتٍ فَـالظَّنُّ الْجَمِيلُ بِأَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ يُوجِبُ أَنْ يَكُونَ صَحِيحًا (Ve hâzâl-haber ve in lem yunkal min vechin sâbitin fez-zannul-cemîlu bi ashâbin-nebî yûcibu en yekûne sahîhâ). Süheylî’nin dediği gibi, bu rivayet mürsel olsa da, bu durum onu… Yani buna inanmak mecburiyetinde hissediyor, çünkü bu, Sahabe’nin (ra) itibarını koruyan bir rivayettir.

وَقَالَ قَتَادَةُ وَبَلَغَنَا أَنَّهُمْ فَعَلُوهُ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ (Ve kâle Katâdetu: Ve beleğanâ ennehum fe’alûhu selâse merrâtin). Katâde der ki: Bize ulaşan bilgiye göre bunu üç farklı zamanda yaptılar. كُلَّ مَرَّةٍ عِيرٌ تَقْدَمُ مِنَ الشَّامِ، وَكُلُّ ذَلِكَ يُوَافِقُ يَوْمَ الْجُمُعَةِ (Kulle marra ‘îr takdem mineş-Şâm, ve kull zâlike yuvâfik yevmel-Cumu’a). Kervan her defasında Şam’dan geliyordu. Ah, şu Suriyeliler… Her seferinde tam da, Cuma namazı vaktine denk geliyordu.

وَقِيلَ إِنَّ خُرُوجَهُمْ لِقُدُومِ دِحْيَةَ الْكَلْبِيِّ بِتِجَارَتِهِ وَنَظَرَهُمْ إِلَى الْعِيرِ تَمُرُّ، لَهْوٌ لَا فَائِدَةَ فِيهِ (Ve kîle: İnne hurûcehum li-kudûmi Dihyetel-Kelbî bi-ticâretih ve nazarihum ilel-‘îri temurr, lehv lâ fâ’idete fîh). Şimdi sanki Allah şöyle diyor… Çünkü ticaret ve eğlence demişti. Ticaret veya eğlence. Bunlar iki ayrı şey. Ancak bunu yorumlamanın bir yolu da şudur: Sanki onların o ticaret fırsatını görüp ona gitmeleri, terk ettikleri şeyle kıyaslandığında bir eğlenceden ibaretti. Yani aslında ticaret yerine alternatif bir terim olarak eğlence kelimesi kullanılmıştı.

إِلَّا أَنَّهُ كَانَ مِمَّا لَا إِثْمَ فِيهِ لَوْ وَقَعَ عَلَى غَيْرِ ذَلِكَ الْوَجْهِ وَلَكِنَّهُ لَمَّا اتَّصَلَ بِهِ الْإِعْرَاضُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَالْإِنْفِضَاضُ عَنْ حَضْرَتِهِ، غَلُظَ وَكَبُرَ

Peygamber’i bırakıp gitmiş olmanız bu işi büyütüyor. İşte mesele bu yüzden bu kadar büyüdü ve ayet de bu yüzden indirildi.

Mal, Zeheb ve Fıdda Üzerine Kelime Oyunları

Pekâlâ, bu kısa bir şiir… Araplar arasında çok meşhurdur. Sizinle paylaşacağım. Evet, مَال (Mâl) kelimesi. مَال (Mâl)’ın ne anlama geldiğini bilen var mı? مَال (Mâl) para demektir ama fiil olan مَالَ (Mâle) meyletmek anlamına gelir. Meyletmek. Yani burada bir kelime oyunu var.

رَأَيْتُ النَّاسَ قَدْ مَالُوا إِلَى مَنْ عِنْدَهُ مَالُ

وَمَنْ لَا عِنْدَهُ مَالُ فَعَنْهُ النَّاسُ قَدْ مَالُوا

Sürekli مَال (Mâl) kelimesi geçiyor değil mi? İki anlamı da kullanıyor. Diyor ki, insanların parası olan kimseye meyledip yöneldiğini görüyorum, ve kimin parası yoksa, insanlar ona yönelmiyor. Ondan uzaklaşıyorlar.

رَأَيْتُ النَّاسَ قَدْ ذَهَبُوا (Raeytu’n-nâse kad zehebû). Arapçada ذَهَبَ (Zeheb) gitmek demektir ama ذَهَب (Zeheb) aynı zamanda altın anlamına gelir. ذَهَبٌ (Zeheb) altın demektir. Peki neden ذَهَبَ (Zeheb) ve ذَهَب (Zeheb) aynı şekilde yazılıyor? Aslında bunun sebebi Arap felsefesine göre altının sizde kalmamasıdır. Gider. Ya biri sizi öldürür ya da siz ölürsünüz ve onu başkası alır. Onu elinizde tutamazsınız. Gidecektir.

İlginçtir ki, Arapçada فَضَّ (Fadda) parçalanıp ayrılmak demektir. فَضَّ (Fadda). فِضَّة (Fıdda) da gümüş demektir. Benzer bir mantık. Gümüşünüz olabilir ama o da parçalanıp gidecektir. Serveti elinizde tutamayacaksınız. Gidip bitecek, anlıyor musunuz? Yani فَضَّ (Fadda) ve فِضَّة (Fıdda), ذَهَبَ (Zeheb) ve ذَهَب (Zeheb) değil mi?

رَأَيْتُ النَّاسَ قَدْ ذَهَبُوا (Raeytu’n-nâse kad zehebû). İnsanların, إِلَى مَنْ عِنْدَهُ ذَهَبُ (İlâ men indehû zeheb) yani altını olana gittiklerini gördüm. Zeheb’i olana zeheb ediyorlar. وَمَنْ لَا عِنْدَهُ ذَهَبُ فَعَنْهُ النَّاسُ قَدْ ذَهَبُوا (ve men lâ indehu zeheb… fe anhu en-nâs kad zehebû). Kimin zeheb’i yoksa, insanlar ondan zeheb ediyor.

رَأَيْتُ النَّاسَ مُنْفَضَّة (Raeytu en-Nâse munfadda). İnsanların kopup إِلَى مَنْ عِنْدَهُ فِضَّة (İlâ men ındehu fıdda)’ya, yani gümüşü olana koştuğunu görüyorum. وَمَنْ لَا عِنْدَهُ فِضَّة (Ve men lâ indeh fidda). Kimin “fıdda”sı yoksa, فَعَنْهُ النَّاسُ مُنْفَضَّة (Fe anhu en-nâsu munfadda) insanlar ondan kopup ayrılıyor.

Paranız yoksa, insanlar sizden kopup gider. Bu tıpkı, bazılarımızın durumu gibi; diyelim ki Avrupa’da yaşıyorsunuz ve sonra tatil, düğün veya akika için memlekete dönüyorsunuz ya da anneniz sizi biriyle evlenmeye zorluyor, her neyse. Durumunuz her neyse işte. Ama memlekete döndüğünüzde, herkes size sanki… Cennet ağaçlarından birine tırmanmışsınız da oradan gelmişsiniz ve cebinizde de birkaç Cennet yaprağı varmış gibi bakar. Bu yüzden yanınıza gelip, “Eee, sende çok para vardır şimdi, değil mi?” derler. Sürekli, “Aa, hadi onunla takılalım. O bizi pahalı bir restorana götürür.” Siz de kokmuş kıyafetlerinizi çıkarmak için bavulunuzu açarken, onlar köyde dağıtılacak bir hazine sandığı getirdiğinizi sanırlar. İşte size doğru gelirler çünkü siz zeheb ve fıdda diyarından geliyorsunuz, değil mi?

Sonra eğer temelli dönmeye karar verirseniz ve artık, Almanya’da, Kanada’da, Avustralya’da veya Amerika’da yaşamayacaksanız… O zaman insanlar şöyle der: “Yok ya, ben senden zeheb edeyim, çünkü sende artık zeheb yok kardeşim. Senin zeheb günlerin bitti. Altın çağın kapandı, değil mi?”

Neyse, sonuç olarak, buradaki asıl mesele şu ki, ticaret ve para gerçekten de caziptir. Şimdi asıl, meselenin özüne gelelim. Rivayeti okudum, ama bu ayetle ilgili sizinle konuşmak istediğim asıl dersler var.

…