Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü.
İnşallah Allah’a dua ediyorum ki bütün bunları ibadet olarak kabul etsin ve bizi imamın rivayet ettiği şu hadisteki gibi kılsın:
خَيْرُكُمْ مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْآنَ وَعَلَّمَهُ
(Hayrukum men te’allemel Kur’ân ve ‘allemeh)
Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.
İlk başta bir giriş yapacağım ki sizlerin bu derslerin nasıl ilerleyeceği, bu sohbetlerin nasıl geçeceği ve planlamanın nasıl olduğu hakkında fikri olsun. Cuma Suresi’ni çalışacağız, yani Kur’an’ın sadece bir suresini inceleyeceğiz.
Biri bana sordu: “Çok üst düzeyde mi konuşacaksınız yoksa bizim gibi sıradan insanlara hitap edecek misiniz?” İşte bunu cevaplamam gerekiyor. Benim görevim Kur’an’ı olabildiğince derinlemesine incelemek ve ekibimle, diğer araştırmacılarla ve alimlerle yürüttüğüm araştırmalarda karşılaştığım en zor soruları ele almak. Bu benim işimin kolay kısmı. Zor olan kısmı ise öğrendiğim her şeyi sadeleştirerek insanların anlayabileceği hale getirmek. Çünkü alimler ve talebeler biz geri kalanların anlamadığı türden bir dil konuşuyorlar. Bu yüzden size anlayabileceğiniz, kavrayabileceğiniz şekilde açıklamalar yapmam gerekiyor.
Bazı kavramlar zordur, daha karmaşıktır ama elimden geldiğince her şeyi olabildiğince basit tutmaya çalışacağım. İki farklı mesele var: Bir yandan karmaşık konuları konuşmak istiyorsunuz ama diğer yandan bunları basit bir dille anlatmak istiyorsunuz. İşte bu dengeyi kurmak zorundasınız çünkü bazen insanlar sadece basit şeylerden konuşuyor. Bu da doğru değil çünkü hayat karmaşık. Konuşmamız gereken karmaşık meseleler var. Sonra insanlar daha fazla bilgi sahibi olduklarında, bu konuları anlatmak için daha karmaşık bir dil kullanmaya başlıyorlar. Üniversite profesörü dili gibi ve sonra kimse anlamıyor. Sonra bu tartışmalar toplumun belirli çevrelerinde kalıyor, geri kalanlar bir şey anlamıyor. İşte bu gerçekten benim de hissettiğim bir sorun. Sizin için bu sıkıntıyı anlıyorum.
O yüzden yapmaya çalıştığım şey… Evet inşallah bu derslerde Cuma Suresi’ni elimden geldiğince derinlemesine inceleyeceğiz, en azından benim yapabildiğim kadar. Benim yapabildiklerimden sonra hâlâ sonsuz okyanuslar kalacak. Ama ne yapıp edip her şeyi mümkün olduğunca basitleştirmeye çalışacağım.
Kur’an’ı Bir Saray Gibi Düşünmek
Bir de sizden beklediğimi söyleyeyim. Sizden hayal gücünüzü kullanmanızı istiyorum. Mesela tarihi bir saraya girdiğinizi düşünün, kadim bir saraya. İnsanlar içeri girer girmez kameralarını çıkarırlar değil mi? Her kapıyı, her dekorasyonu, tavanı, pencereleri ve tüm böyle şeyleri videoya çekerler. Duvardaki sanat eserlerini ya da hat sanatını değil mi? Turistler hep “Vay canına, bu harika!” gibi şeyler söylerler. Çünkü o saray geçmişteki büyük bir kralın eserini temsil ediyordur.
Şimdi bir anlığına düşünün, bir sureye her başladığınızda Allah’ın saraylarından birine giriyorsunuz. Bu sure yukarıdan, yedi kat gökten Allah’ın insanlığa gönderdiği bir hediye. Dünyanın erişimi olmayan bir şeye erişiyorsunuz. Bu çok çok yukarıdan ve insanlığa bir hediye olarak geldi.
تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
(Tenzîlün min Rabbi’l-Âlemîn)
(Vakıa, 80)
Kur’an’da olan ne biliyor musunuz… Hatta çevirisinden bile okuduysanız eğer, Kur’an’da bolca tekrar olduğunu görürsünüz. Kur’an kıyamet gününden bahseder, sonra yeniden kıyamet gününü anlatır, bir daha kıyamet gününü işler. Kur’an bir peygamberden, mesela Musa aleyhisselam’dan bahseder. Sonra onu tekrar tekrar ve defalarca anlatmaya devam eder. Yani Kur’an’da sürekli yinelenen birçok konu var.
Buna baktığımızda bizim yaptığımız da şu: “Aman bu kısmı zaten biliyorum. Bunu önceden okumuştum, bunu daha önce görmüştüm. Bana yeni bir şey göster, havalı kısım nerede, yeni şeyler nerede?” deyip duruyoruz. Çünkü biz hep yeni şeylerin peşindeyiz, değil mi? Üstelik TikTok, Instagram ve benzeri, YouTube kısa videoları yüzünden artık yeni şeylere bağımlıyız. Şöyle ki, kaydırıp duruyoruz, sonra eski bir video görüyoruz “Bunu zaten görmüştüm” diyoruz. Gördüğümüz bir şeyi tekrar görünce rahatsız oluyoruz. Yani yeni eğlence biçimlerine bağımlı hale geliyoruz.
Ama bu konuyu şöyle düşünmenizi istiyorum, öğrencilerime şöyle anlatıyorum: Her sure, Allah’ın tasarladığı bir saray gibidir. Allah’ın tasarladığı bir başka saray daha vardır. Benzer tuğlaları veya benzer pencereleri olabilir ama bu onları aynı saray yapar mı? Hayır. Kapılar tamamen aynı şekilde mi kullanılıyor? Koridorlar tamamen aynı mı? Dış ve iç tasarım tıpatıp aynı mı? Hayır. Her sanat eserinin kendine özgü bir kimliği vardır, değil mi?
Günümüzden daha kolay bir örnek düşünün, mimariyi boş verin, arabaları düşünün. Bu bölgede herkesin bildiği gibi birkaç büyük üretici vardır. Birçok farklı modelleri vardır. Bu modellerin de birçok ortak noktası vardır, değil mi? Ama her modelin kendine özgü bir kimliği de var, kendine has özellikleri var. Bilirsiniz dış görünüş, iç tasarım, mekanik, teknoloji; daima bazı farklılıklar oluyor.
Kur’an’ı çalışırken düşünmenizi istediğim şey, birden tüm Kur’an’ı incelemeye çalışmayın. Sadece bir sureye odaklanın. Tamamıyla bir sureye odaklanın. Bu sure de oldukça kısa, iki sayfa bile değil. Gerçekten çok çok kısa. O yüzden sizden beklediğim, bu sureyi tekrar tekrar okumanız. Dersten önce olur, sonra olur. Sadece okuyun ve kendinize sorun: Allah burada ne diyor? Burada benden ne istiyor? Bunun anlamı ne? Bu sure hakkında aklınıza gelen her soruyu not edin.
Bu hafta sizinle ele almak istediğim sorular… Diğer bazı sorularınızı da alacağım ama oje veya McDonald’s’ın eti helal mi gibi sorularınızı duymak istemiyorum. Biliyorsunuz işte, o sorular bu programdan önce de vardı sonra da hep olacak. Ama biliyor musunuz, bir haftalığına sorularımızı Kur’an’a teslim edelim. Buna Kur’an haftası diyorum çünkü bunun sizin için tamamen Kur’an’a adanmış bir hafta olmasını istiyorum. Kendinizi tamamen ona verin.
Şimdi, Cuma Suresi hakkında konuşmaya başlayacağız.
Kur’an’daki Sure Grupları
Kur’an üzerine yaptığım çalışmalar sonucu Kur’an’daki surelerin gruplar oluşturduğuna inanıyorum. Gruplar halindeler. Malum Kur’an’da 114 sure var değil mi? Mesela Bakara Suresi’ne bakarsanız fark edersiniz ki… Bakara’dan sonra ne geliyor? Al-i İmran. Ali İmran’dan sonra ne var? Nisa ve ondan sonra da Maide. Yani Bakara, Ali İmran, Nisa ve Maide dört çok uzun suredir. Hepsi Peygamber’e (sav) Medine’deyken vahyedilmiştir. Yani hem çok uzunlar hem de hepsi Medine’den ve hepsi art ardadır. Yani bu dört sure bir gruptur ve onları dikkatle incelediğinizde aralarında çok derin bağlantılar olduğunu görürsünüz. Bu dörtlü bir sebeple bir aradadır.
Kur’an’da ilerledikçe En’am ve A’raf surelerine gelirsiniz. İki çok uzun Mekki sure. Yani dört Medeni sureden sonra iki tane ne var? Mekki sure. Mekki sure demek, Peygamber’in (sav) onları Mekke’deyken aldığı demektir. Bu iki sure çok çok uzundur. Mekki sureler genellikle bu kadar uzun olmaz. Nispeten uzun olanlar var ama en uzunları bunlardır. Bu ikisi birliktedir ve birbirleriyle çok yakından ilişkilidirler. Sadece iki ögeli bir grup oluştururlar.
Sonra yine iki çok uzun Medeni sure daha görürsünüz: Enfal ve Tevbe. Bunlar da birbirine derinden bağlıdır. Bu şu demek, bir sureyi incelerken aynı zamanda etrafındaki hangi gruba ait olduğuna da bakmalısınız. Hangi gruba dâhil olduğunu, hangi diğer surenin onu tamamladığını, öncesinde hangi sure grubunun olduğunu ve konuşmanın nasıl ilerlediğini anlamanız gerekiyor.
Her kitapta… Herhangi bir konudaki herhangi bir kitapta konuların sıralanışında bir mantık vardır, değil mi? Bu sıralamanın bir mantığı vardır. Eğer bu mantığı anlayamıyorsanız, kitabı da anlayamazsınız. Anlam veremezsiniz. Ama Kur’an çalışmalarımızda çoğu zaman şunu düşünürüz: Bu Kur’an sıralaması sadece, Müslümanların üzerinde anlaştığı bir şeydir. Allah’ın amaçladığı gerçek sıralama bu değildir.
Ben bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum. İnanıyorum ki… Allah’ın kendisi demiştir:
كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ
(Kitâbun uhkimet âyâtuh)
(Hud, 1)
Ayetlerinin birbirine bağlandığı bir kitap olarak tanımlıyor. Bir şeyi diktiğinizde her dikiş mükemmel şekilde dizilir değil mi? Her dikiş tam olması gereken yerdedir. Allah’ın ona “kitab” demesi bile… Kitab konuşma demek değildir, kitab ne demek? Kitap! Kitap bir Word belgesi değildir, bir Google dokümanı değildir. Eskiden kitap, kazınan veya işlenen bir şeydi. Bir şeyi kazıdığınızda veya işlediğinizde artık sıralamayı değiştirebilir misiniz? Hayır. Öyleyse Allah tüm Kur’an’a kitab diyorsa, bu -diğer birçok kanıtın yanında- Kitab’ın Allah tarafından bu sıralamayla düzenlendiğini gösterir.
Tıpkı şu ayetlerde bir sıra olduğu gibi:
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ
(Elhamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîne er-Rahmâni’r-Rahîmi Mâliki yevmi’d-Dîn)
Bu sıralamayı da değiştiremezsiniz. Önce الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (Er-Rahmâni’r-Rahîm) sonra الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (El hamdu lillâhi rabbil ‘âlemîn) diyemezsiniz. Bunu yapamazsınız. Belirli bir sıra vardır. Kur’an’ın ayetleri içinde bir sıra olduğu gibi tüm Kur’an’da da bir düzen vardır. Bu düzeni gözlemlediğinizde çok şey öğrenirsiniz.
Suredeki her ayeti tek tek inceleyeceğiz ama önce bu surenin hangi gruba ait olduğunu bilmenizi istiyorum. Cuma Suresi başka bir sure grubunun hemen yanında yer alıyor. O yüzden oradan başlayacağım. Bu arada bu sure kaçıncı sure? 62.
Bundan önceki grup 50’den 56’ya kadar; Kaf’tan Vakıa’ya. Bu önceki grup ve tamamen Mekki surelerden oluşuyor. Mekki sureler derken ne kastediyorum? Peygamber’e Mekke’de verilen sureler, erken dönemde, ilk 13 yılda. Bu surelerin pek çok ortak noktası var, zaten bu surelerden oluşan bir seriyi daha önce işlemiştim. O surelerde öğrendiğiniz şeylerden biri, Allah’ın sürekli olarak iman etmeyenleri uyarmasıdır. Ahirete inanmayan insanları uyarıyor. Kur’an’a inanmayanları uyarıyor.
Yani Mekke’de, iman etmeyenler hedef kitleydi. Özellikle de onların en zenginleri. Aslında şöyle düşünmek de yanlış: “Kur’an Mekke’deki herkesi hedef alıyordu, tüm Mekkeli müşrikleri eleştiriyordu.” Öyle değildi. Aslında Kur’an Mekke elitini, siyasi elitleri, multi-milyonerleri hedef alıyordu ya da sertçe eleştiriyordu. Ki bunlar paralarını ve nüfuzlarını İslam’a saldırmak için kullanıyorlardı. İşte asıl hedef alınanlar onlardı. Onlara “mütrefîn” deniyordu.
مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ
(Metta’nâ bihî ezvâcen minhum)
(Hicr, 88)
Kur’an’da bu insan grubunu tanımlamak için farklı ifadeler kullanılıyor. Allah doğrudan onları hedef alır. Kur’an’ı özellikle de Mekki ayetleri dikkatlice okursanız Allah’ın sürekli şunu vurguladığını görürsünüz: Şu kadar parası olan ama infak etmeyen kişiyi gördünüz mü? Malını bu şekilde saçıp savuran kişiyi gördünüz mü? İnsanların Kur’an’ı dinlemesini engellemek için harcama yapan kişiyi gördünüz mü? Şunu söylerler, bunu söylerler…
Herkes o şeyleri söylemiyordu. Büyük güç ve servet sahibi belirli bir grup bu gücü, nüfuzu ve parayı Peygamber’in (sav) davetine saldırmak için kullanıyorlardı. Kur’an da onlara cevap veriyor. Mekke halkının büyük çoğunluğu sadece olup biteni sessizce izliyordu. Bu tarafta ya da şu tarafta değillerdi, sadece seyircilerdi. Anlıyorsunuz ya?
Nitekim İslam galip gelince çoğu Peygambere (sav) gelip, “Bu da ne? Yeni bir şey görüyorum, putları kırmışsınız, neler oluyor? Bir parti mi var?” dediler. Kur’an ise şöyle diyordu:
إِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ
(İn ehadün mine’l-müşrikîne istecârake fe ecirh)
Müşriklerden biri, putperestlerden biri sana gelip himaye isterse, Allah’ın kelamını duyana kadar ona himaye ver.
(Tevbe, 6)
Çünkü bilmiyorlardı. Bazıları olup bitenlerden habersizdi. Biz Peygamberin (sav) vahiyden sonraki 23 yıllık hayatını okuyoruz ve herkesin olan biteni bildiğini sanıyoruz. Hayır, bazıları evde PlayStation’larında oyun oynuyordu. Dışarıda neler olup bittiğinden haberleri yoktu. Sonunda dışarı çıkıp market alışverişi yapmaya gittiklerinde “Bu da ne?” dediler. Bütün dünyası değişmişti.
O yüzden Allah diyor ki:
ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ
(Zâlike bi ennehum kavmun lâ ya’lemûn)
(Tevbe, 6)
Çünkü bu insanların hiçbir fikri yoktu. Onları zorlamayın.
Medine’deki Üç Müslüman Profili
Tıpkı Kur’an’ın bu müşrikleri eleştirdiği gibi… 62 numaralı Cuma Suresi’nin olduğu bu grup 57. sureden, Hadid Suresi’nden başlıyor ve 66. sure ile bitiyor. Yani 57’den 66’ya. Toplamda 10 sure var ve hepsi Medenidir. Medeni neydi? Medine’de vahyedilmiş sureler. Bunlar 57’den başlayıp 66’ya kadar ardı ardına gelen kısa Medeni surelerdir. Tamam mı?
Bu surelerde fark edeceğiniz şeylerden biri, inanmayanları değil de aslında inananları uyardığıdır. Müminleri uyarıyor. Bunun sebebini anlamanızı istiyorum. Peygamber (sav) Mekke’de görevine başladığında herkes ona inanıyordu. Aslında herkes – ona inanan herkes tamamen samimiydi, demek istediğim buydu. Ona inanan herkes ailesini kaybediyordu, paralarını kaybediyordu, dayak yiyordu. Sadece ona inandıkları için. Peygambere inanmakta hiçbir menfaatleri yoktu. Ellerine bir şey geçmiyordu. Dayak yiyorlardı, hakarete uğruyorlardı, saldırıya uğruyorlardı, evlerinden kovuluyorlardı.
Mekke’deyseniz ve peygambere inanıyorsanız elde edeceğiniz şey buydu. Çünkü seçkinler peygambere deli diyorlardı. Yani eğer ona katılırsanız siz de delisiniz demekti. Ayrıca Peygamberin, halkına sadık olmadığını söylüyorlardı. Dolayısıyla siz de halka ihanet etmiş oluyordunuz. Yani temelde kabile hayatında halkına sadık değilsen vatandaşlığını kaybediyordun. O sizin vatandaşlığınızdı. Bir anlamda peygambere katıldığında vatandaşlığını kaybetmiş oluyordun.
Seninle artık ticaret yapmayacağız. Seninle evlenmeyeceğiz, seninle oturup yemek yemeyeceğiz. Seni boykot edeceğiz.
İşte sahabelerin peygamber (sav) Mekke’deyken karşılaştığı şeyler bunlardı. Mesele neydi biliyor musunuz, tek inanma sebebiniz tüm bu sorunlardan daha büyük bir şey elde ediyor olmanızdı. Buna yatırım getirisi deniyor değil mi? Eğer arkadaşlarımı, ailemi, paramı, evimi kaybedeceksem ne elde edeceğim? Neden buna katılayım? Üstelik dövüleceğim, dalga geçilecek ve aşağılanacağım.
İmanın olacak. Peygambere (sav) sadık olduğun için Allah seni ahirette ödüllendirecek. Allah’ın son elçisi burada ve hakikatin yanında duruyor. Sen de O’nun yanında durma şerefine erişiyorsun. Elde edeceğin tek şey bu. Sana yeter mi? “Evet, bana yeter.” Bu bir şereftir. Dövülüyorlar ve dövüldükleri için mutlular. Yüzlerine tükürülüyor ve bu yüzden mutlu oluyorlar. Bunlar Öncüler dediğimiz insanlar.
السَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ
(Es-Sâbikûnel-Evvelûn)
(Tevbe, 100)
Önde gelen insanlar. Öncüler. Bunu açıklamak için birkaç dakika zaman ayıracağım. Çünkü bu gerçekten önemli bir kavram. Biri bir şeyin öncüsü olduğunda, dostlarını ve ailesini kaybeder. Eğer herkesin doktor olduğu bir aileden geliyorsan ve ben bisiklet satıcısı olacağım dersen, bu konuda ilk sensin. Bir bisiklet mağazası açacağım, Avrupa’nın en başarılı bisiklet işini kuracağım. Baban seni vasiyetinden çıkarır. Annen mümkün olduğunca çok psikiyatriste başvurur. Hatta belki yerel bir imamla bile görüşürler, üzerine biraz Kur’an okuyup üfleyebilir mi diye. Çünkü ailede hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyorsundur, anlıyor musunuz?
Yani sürüden ayrılıp başka bir şey yaptığında, herkesi karşına alırsın. Böyle bir şey yaptığında nasıl bir destek görebilirsin? Seni destekleyen biri çıkar mı? Hayır. Herkes senin deli olduğunu düşünse bile bunu yapacağına dair çok güçlü kişisel iraden olmalı. Bu insanlardan bazıları… Mesela küçük bir çocuk diyor ki: Ben futbolcu olacağım, dünya kupasını kazanacağım. Sonra o çocuk gerçek bir futbolcuya dönüşüyor ve sonunda dünya kupasını kazanıyor. Hikâyesini anlatınca “Her şey ne zaman başladı?” diye soruyorlar. “Aslında ben çocukken başladı.” Diğer çocuklar da ben futbolcu olmak istiyorum, dünya kupasını kazanmak istiyorum, diyor. Babaları “İyiymiş, hemen matematik ödevini yap” diyor. Üniversiteye kaydol, şu işi eline al. Böylece hayallerin yıkılmaya başlıyor değil mi?
Ama bazı insanlar, kim ne derse desin umursamıyor, herkesle mücadele ediyor ve hayallerinin peşinden gidiyor hatta ulaşıyor. %0.001 insan böyle. O küçük yüzde ne kadarsa artık. Mesele şu ki yeni bir şey yaptığında etrafındaki herkesi kaybedersin. Sahabeler Peygamber’e inanarak yeni bir şey yapıyorlardı, doğru mu değil mi? Yeni bir şey yapıyorlardı. Ailelerinde kimse bunu yapmamıştı. Kabilede kimse bunu yapmamıştı. Binlerce yıldır kimse bunu yapmamıştı. Neyden bahsediyorsun sen? Deli misin sen?
Bunu yaptıkları için önde gelenler onlar oldu. Bu insanlar, bugün onlara ne diyoruz biliyor musun? Öncü diyoruz. Kendi dilimizde buna çığır açanlar diyoruz. Yeni bir akım başlatıyorlar. Daha önce kimsenin yapmadığı bir şey yapıyorlar ve bunu yaptıklarında sonunda toplumda kahraman oluyorlar. İster iş dünyasında olsun ister sporda, herhangi bir alanda yeni bir şey yaptıklarında herkes “Vay canına, bu insan o kadar çılgınca ve o kadar yeni bir şey yaptı ki kimse bunu düşünmemişti” diyor. Bir şeye öncülük etmeye başlıyorlar ve bu yayılıyor.
Sonra, bir sonraki dalga geliyor. Onlara hayranlar veya takipçiler diyoruz. Başlangıçta o adam ya da o kadın yalnızdır. Ama başarıya ulaştıklarında ne olur? Bir sürü insan onları takip eder. Böylece akım başlatıcı olurlar, önce deli sanılırlar ama sonunda takip edilen kişi, rol model onlar olur.
Peygamberimiz (sav) Medine’ye vardığında sahabeler çoktan oradadır. Sadık takipçileri çoktan oraya gitmiştir. Medine’de bile bazı insanlar peygambere (sav) ilk inananlardandır. Medine’de dahi insanlar: “Gerçekten mi, sizce o Allah’ın peygamberi mi? Sizce bir melek ona vahiy mi getiriyor, siz böyle inanıyorsunuz…” Yani yine zor olacaktır.
Medine’de Yahudi geçmişi olan insanlar vardı. Çocuklarına “Sizin kitabınız size yetmez mi?” diyebilirlerdi. Musa size yetmiyor mu, Tevrat size yetmiyor mu? Hahamınız her hafta o kadar güzel vaazlar veriyor, bu size yetmiyor mu, neden Müslüman oluyorsunuz? Sizin sorununuz ne? Hristiyan geçmişi de olabilir, başka geçmişler de… Bazıları İslam’ı kabul etmeye başlıyorlar, tüm aileleri şaşkına dönüyor.
Ama İslam yayıldıkça… Peygamber (sav) Medine’ye vardığında aslında Medine’de yaşayan büyük bir topluluk İslam’ı kabul etmeye hazırdı. Artık kabul etmek kendini feda etmek değildi. Artık İslam’ı benimseyenler bir azınlık değildi, bir anlamda güçlü çoğunluktular. Dolayısıyla Medine’deki dünya Mekke’dekinden çok farklıydı. Artık Müslümanlar kazanan takımdı.
Kazanan takım oldukları için üç çeşit Müslüman ortaya çıktı. Bu, bu sure grubunu anlamak için gerçekten önemli. Kaç çeşit? Üç çeşit Müslüman. Mekke’de sadece bir tür Müslüman vardı – öncüler, her şeyi feda etmeye hazır olanlar. Mekke’de görebileceğiniz tek Müslüman türü buydu. Peygamber (sav) Medine’ye hicret ettiğinde ise öncüleri görüyoruz. Bu öncüler hem Mekke’nin hem de Medine’nin ilk ve önde gelenleri.
السَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ
(Es-Sâbikûnel-evvelûne minel-muhâcirîne vel-ensâr)
(Tevbe, 100)
Muhacirlerden ilk ve önde gelenler, Ensar’dan ilk ve önde gelenler yani Medine halkı. Bu birinci grup.
Sonra ikinci grup var – onlar İslam’ı mantıklı olduğu için kabul ettiler. Çünkü bu güzel bir mesajdı. Ama ailelerinden vazgeçmek zorunda değillerdi. İşlerinden vazgeçmek zorunda değillerdi. Evlerinden ayrılmak zorunda değillerdi. Yani İslam’ı zihinsel olarak kabul ediyorlardı. Duygusal olarak kabul ediyorlardı ama bu hiçbir fedakarlık gerektirmiyordu. Büyük fedakarlıklar yoktu. Öncülerin yaptığı kadar büyük fedakarlıklar yaptılar mı? Hayır, yani Medine’de İslam’ı kabul etmek daha mı kolaydı? Evet, böylece oldukça fazla kişi İslam’ı kabul ediyordu ve bu kolaydı da. Bazen tüm bir aile İslam’ı kabul ediyordu. Bütün aile Müslüman oluyordu. Giderek daha kolaylaşıyordu.
Sonra üçüncü bir grup var. Bu üçüncü grup diyor ki: “O buraya gelmeden önce biz oldukça iyi durumdaydık. İnsanlar bizi dinlerdi, bize uyarlardı. Şimdi bir anda herkes Müslüman olmak istiyor. Eğer toplumda bir yere sahip olmak istiyorsak, toplumun bir parçası olmak istiyorsak, kazanan tarafa katılmalıyız. İslam’ı kabul etmeliyiz çünkü eğer kabul etmezsek herkes bu akımı takip edecek biz geride kalacağız.” Yani onlar ilgi duyup ikna oldukları için İslam’a girmiyorlardı. İslam’ı kabul etmenin iyi bir siyasi, iyi bir sosyal hamle olduğunu düşünüyorlardı. Anlıyor musunuz?
Kur’an bu insanlara Münafıklar diyor. مُنَافِقُونَ (Munâfikûn). Onlara böyle diyor. Medine’de üç tür Müslüman vardı. Kimlerdi bunlar? İlk grup kimdi? Öncüler. İkincisi ortalama Müslümanlar. Ortalama Müslüman diyebiliriz onlara. Peki üçüncü grup? Münafıklar.
Ama ortalama Müslümanlarla ilgili bir sorun vardı. Ortalama Müslümanlardaki sorun ne söyleyeyim. Ortalama Müslümanlar fedakarlık yapmış mıydı? Genelde çok fazla fedakarlık yapmadan Müslüman olmuşlardı. Ama Medine’de kısa süre sonra, biraz zaman geçince fedakârlık gerekecek miydi? Evet çünkü Mekke boş durmuyordu. Mekkeliler olanlardan memnun değildi. Altı ay içinde savaş hazırlıkları başlayacaktı. Bu da İslam’ı kabul eden herkesin potansiyel asker olacağı anlamına geliyordu.
“Ben sadece namazları seviyordum, sadece çok güzel olduğunu düşünmüştüm, Fatiha kulağa çok hoş geliyordu. İslam’ı sadece çok güzel ve manevi bulduğum için kabul etmiştim. Bu savaş da ne, ben savaşamam, ben çiftçiyim. Savaşmayı bilmem, hayatımda ettiğim tek kavga karımla olmuştur. Başka savaş bilmem ki. Ne demek istiyorsun? Bedr’e mi gideceğiz? Bedr’e gideceğiz ha?”
Politik sebeplerden dolayı Müslüman olanlar da… Münafıkları hatırladınız mı? Onlar sıradan Müslümanlara gelip şöyle diyorlardı: “Neye bulaştığınızı gördünüz mü? Ne olduğunu görüyor musunuz? Geçmiş günleri özlüyorsunuz, değil mi?” Münafıklar ortalama Müslümanları kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlardı. Onları da ne yapmak için? Münafık! Aslında münafıklar da iki bölümden oluşuyor.
Oluşan resme tekrar bakalım. Üç grup insan olduğu için… Şu benzetmeyi kullanmanızı istiyorum: Eğer çok imanınız varsa bu yüksek sıcaklık. Eğer temel düzeyde Müslüman iseniz, orta sıcaklık. Eğer hiç imanınız yoksa veya münafıksanız, münafıklar düşük sıcaklıktır. Mekke’de ortalama sıcaklık yüksek mi, orta mı, düşük müydü? Yüksekti! Ama Medine’de genel sıcaklık düşüyor muydu? Evet! Yüzde birden bahsetmiyorum ama topluluk olarak genelde ortalama iman, genel iman azalıyordu. Öyleydi değil mi?
Bu sorunu ele alacaksak, genel iman düzeyi azalıyordu. Müslümanlara bir uyanış çağrısı yapılması gerekiyordu. Münafıklığa düşmeyin. İmanınızın ölmesine izin vermeyin! Sıcaklığı artırmanız gerekiyor, azaltmanız değil! Bu 10 surenin amacı sıcaklığı artırmak için Müslümanları sarsmaktı. İşte bu 10 surede olan şey bu. Cuma Suresi bu 10 sureden biridir. Tamam mı? Genel tablo böyle işte. Bu surelerin genel resmini ve gündemini anlamanızı istemiştim, işte durum buydu, herkes için net oldu mu?
Önceki Sure Grubu (Kaf – Vakıa) ve Kur’an Vurgusu
Tamam, şimdi devam edelim, bazı kısımları atlayacağım. Bunları bilmelisiniz, bazı ince detaylar var. Önceki grup hangi sure numarasından hangi sure numarasına kadardı? 50’den 56’ya kadar; Kaf’tan Vakıa’ya. Allah her surede Kur’an hakkında bir şeyler söyledi. Her birinde bir şeyler söyledi.
Kaf ile başladı:
ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ
(Kâf. Vel-Kur’ânil-Mecîd)
Kaf, yemin olsun şanlı Kur’an’a!
(Kaf, 1)
فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ
(Fe zekkir bil Kur’âni men yehâfu ve’îd)
Benim tehdidimden korkanları Kur’an’la uyar.
(Kaf, 45)
Benim tehdidimden korkanları Kur’an’la uyar, bu Kaf Suresi, 50 numaralı sure. 51’de diyor ki:
فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ
(Fe ve Rabbi’s-semâ’i ve’l-ardı innehû le hakkun misle mâ enneküm tentıkûn)
Göklerin ve yerin sahibine yemin olsun, Kur’an gerçektir, sizin konuşma yeteneğiniz kadar gerçektir.
(Zariyat, 23)
İnsanları Kur’an’ın gerçekliğine ikna ediyor. Sonra 52’de diyor ki:
فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
(Fe zekkir fe mâ ente bi ni’meti rabbike bi kâhin ve lâ mecnûn)
İnsanları uyar, çünkü sen onların dediği gibi kâhin ya da deli değilsin.
(Tûr, 29)
أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ
(Em yekûlûne şâir)
Şiir mi yazıyor, şair mi diyorlar?
(Tûr, 30)
نَّتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ
(Neterebbasu bihî reybel-menûn)
(Tûr, 30)
Bakalım bu durum nasıl değişecek, belki biri çıkıp gelir ve onu öldürür. Belki de şiirlerinin modası geçer. Belki artık viral olmazlar. Bakalım nasıl gelişecek, bekleyip görelim, yine de ona inanalım ama bekleyip görelim.
أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ
(Em yekûlûn tekavveleh)
O’nu uydurduğunu mu söylüyorlar?
(Tûr, 33)
بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ
(Bel lâ yü’minûn)
Hayır, onlar iman etmeye hazır değiller.
(Tûr, 33)
فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ
(Fel ye’tû bi hadîsin mislihî in kânû sâdikîn)
Eğer söylediklerinde haklı kimselerse, onlar da onun benzeri bir söz getirsinler!
(Tûr, 34)
Bu meydan okuma neydi? Bu Kur’an gibi bir şey ortaya koyun. İşte tüm iddialar, Kur’an’ın bunlar olduğunu düşünüyorsunuz. Tamam, şiirse şiirinizi getirin, sihirse biraz sihir yapın. 53 numaralı surede diyor ki:
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ
(Ve mâ yentıku anil-hevâ)
O, arzusuna göre konuşmuyor.
(Necm, 3)
Kendi duygularıyla, kendi hisleriyle konuşmuyor.
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ
(İn huve illâ vahyun yûhâ)
Bu kendisine vahyedilen vahiyden başkası değildir.
(Necm, 4)
Necm’den sonraki Kamer Suresi’nde Allah diyor ki:
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
(Ve lekad yessernâ’l-Kur’âne li’z-zikri fe hel min muddekir)
Kur’an’ı insanlar öğüt alsın diye kolaylaştırdık. Allah’ı hatırlamaları için kolaylaştırdık. Bu öğütten yararlanmak isteyen var mı?
(Kamer, 17)
Kur’an’la ilgili o meşhur sözler 55. sure olan Rahman Suresi’ndedir.
الرَّحْمَٰنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ
(Er-Rahmânu Alleme’l-Kur’ân)
En çok seven, en çok gözeten, Kur’an’ı öğreten O’dur.
(Rahman, 1-2)
Bunun Allah’tan bir sevgi eylemi olduğunu neden göremiyorsunuz? Bu serinin en sonunda da, 56. surede, çok ilginçtir:
فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ
(Felâ uksimu bi mevâkı’ın-nucûm. Ve innehû le kasemun lev ta’lemûne azîm. İnnehû le Kur’ânun kerîm)
Yıldızların galaksilerdeki yerlerine yemin ederim. Bilirseniz bu harika bir yemindir. Bu değerli bir Kur’an’dır.
(Vakıa, 75-77)
Allah Kur’an’ın ayetlerini galaksilerdeki yıldızlara benzetir. Bu derin bir meseledir ama başka zaman konuşuruz. Zaten Vakıa Suresi üzerine dersleri tamamlamıştım ama şu kadarını söyleyeyim: Allah, Vakıa Suresi’nde Kur’an hakkında… Bu grubun başlangıcından önceki son sure olan Vakıa’da özel bir şey söylüyor, diyor ki:
أَفَبِهَٰذَا الْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ
(E fe bihâzâ’l-hadîsi entum mudhinûn)
Siz bu kitapla, bu sözle oyun oynayıp pazarlık yapmak mı istiyorsunuz?
(Vakıa, 81)
Pazarlık etmek mi istiyorsunuz? “Biz şu kısmı seviyoruz, bu kısmı sevmiyoruz.” Yapmak istediğiniz şey bu mu?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
(Ve tec’alûn rizkakum ennekum tukezzibûn)
Kendi kazancınızı koruyabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
(Vakıa, 82)
Yani Kur’an’la, bu vahiyle oyunlar oynamanızın asıl nedeni paranızı, malınızı ya da sosyal statünüzü kaybetmek istemeyişiniz. Bu yüzden Kur’an’ın size mevcut varlıklarınızı, işinizi, siyasetinizi ve sosyal statünüzü olduğu gibi korumanıza izin veren kısımlarını almak ve bunu sorgulayan her şeyi bir kenara atmak istiyorsunuz. İşte yapmak istediğiniz pazarlık bu.
Bu önemliydi çünkü çalıştığımız gruptaki gelecek surelerde, Allah münafıklardan çok bahsediyor. Şimdi bunun sebebini biliyorsunuz. Münafıklar ne yapmak istiyordu? Allah’ın kelamından taviz koparmak istiyorlardı. Kendi çıkarlarını korumak, siyasi konumlarını muhafaza etmek istiyorlardı. Yani önceki grubun sonunda, bu grupta gelecek olanlara zihnen hazırlanıyoruz.
Yeni Sure Grubu (Hadid – Tahrim) ve Peygambere Sadakat
Bu grupta önceki gruptan farklı olarak gerçekleşen özel bir şey var. Allah sadece Kur’an’dan bahsetmiyor – ki neredeyse her surede ayrıca bundan da söz edecek. 57’den 66’ya kadar Kur’an’la ilgili bir şeyler söyleyecek ama bu sefer bir ekleme yapacak. Bu sefer Peygamber’e (sav) sadakatle ilgili ekleme olacak. Aslında bu konu sürekli tekrarlanacak. Peygamber’e (sav) nasıl davrandığınızla, Peygamber’in sizin için ne yaptığıyla ilgili konular.
Mesela 57’de diyor ki: Allah, ayetlerini kuluna indirdi – yani Peygamber’e (sav). Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye. Allah sadece Kur’an’dan bahsetmiyor, Peygamber’inden yani kulundan da bahsediyor. Onu öne çıkarıyor. Sonra şunu söylemeye devam edecek: “Elçisine iman edin ve kitabına iman edin.”
وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِن رَّحْمَتِهِ
(Ve âminû bi rasûlihî yû’tikum kifleyni min rahmetih)
(Hadid, 28)
Hadid’in sonunda, size rahmetinden iki kat vereceğini ve aydınlıkta yürümenize izin vereceğini söylüyor. Önceki grupta sadece Kur’an’a odaklanılıyordu. Şimdi ise hem Kur’an’a hem de Peygamber’e (sav) odaklanılıyor. Bu özellikle Medine için gerçekten önemli. Neden?
Çünkü insanlar “Evet tabii ki Allah’a inanıyorum, ahirete de inanıyorum” diyorlar. Evet. Ama neden sırf o söylüyor diye savaşa gitmeliyim ki? Yani o da bizim gibi bir insan. Tamam, peygamber ama her şeyde ona uymak zorunda değiliz. Bu insanlar deli olmalı, şu insanlara bakın, ona uydukları için evsiz kaldılar. Medine’de yardımlarla yaşıyorlar, oysa Mekke’de evleri ve aileleri var. Bu insanlar geri zekalı. Siz benim bu geri zekalılar gibi olmamı mı istiyorsunuz?
أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ
(E nü’minü kemâ âmene’s-süfehâ’)
Bu gerizekâlıların inandığı gibi mi inanmalıyız?
(Bakara, 13)
Kur’an’da yer alıyor bu ifade. Dedikleri buydu. Yani onların Peygamber’e (sav) olan bağlılıkları onları batırdı, diyorlardı. Sadakatleri hayatlarını mahvetti. Kuşku düşürmeye çalışıyorlardı…
Peygamber’e uyun, onunla namaz kılın, tamam. Biraz ilham verici konuşmalar dinleyin, bunda sorun yok. Ama daha büyük fedakârlıklar istiyorsa, hadi ama biz deli değiliz, bu kadarı fazla. Bu kadarı aşırı, biz bu yolu seçmeyeceğiz.
Anlıyor musunuz? Bu surelerde Peygamber’e (sav) sadakati vurgulamak önemliydi.
Tesbih ve Hamd Kavramları
Tamam, şimdi… Tesbih nedir? Subhanallah demek… Subhanallah ne demek?
Tesbih, Allah’ın kusursuzluğunu ilan etmek demek. Yani Subhanallah dediğinizde, Allah’ın mükemmel ya da kusursuz olduğunu beyan ediyorum, diyorsunuz. تَنْزِيهُ اللهِ عَمَّا لَا يَلِيقُ بِهِ (Tenzîhu’llâhi ammâ lâ yelîku bihî).
Allah hakkında bir şey söylediğinde ya da inandığında O’nu kusursuzluğundan uzaklaştıracak her şeyi aklından çıkarıyorsun. İşte bu tesbihtir, tamam mı? Yani bir anlamda… Detoksları biliyor musunuz? Tanrı kavramınızı tüm olumsuzluklardan detokslamanıza tesbih denir. Tüm olumsuzlukları temizlemek, tüm negatifleri kaldırmak; işte tesbih budur.
Hamd ise başka bir şeydir. Hamd tüm pozitif şeyleri eklemektir. Tesbih tüm negatifleri kaldırır, hamd ise tüm pozitifleri ekler. İki yönlü bir şey. Önce ne yapmadan hamd ekleyemezsiniz? Tesbih. Önce tesbih yapmalısınız. Ama sadece tesbih de yetmez. Çünkü sadece Allah’ın kusursuz olduğunu söyleyerek, hiç kusuru olmadığını belirterek Allah hakkında henüz iyi bir şey söylemiş olmuyorsunuz, sadece kötü bir şey söylemediniz. Bu kadarı yeterli değil. Yani subhanallah var ama bir de ne var? Elhamdülillah. İkisi bir arada olmalıdır.
Kur’an’da da şöyle denir:
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ
(Fe sebbih bi hamdi rabbik)
(Nasr, 3)
Yani, Rabbini hamd ederek tesbih et. Yani önce tüm negatifleri temizle, Tanrı tasavvurunu detoksla ki saf hale gelsin. Sonrasında pozitifleri ekle. Anlıyor musunuz?
Bu sureler, 57 Hadid, 59 Haşr, 61 Saff, 62 Cuma, 64 Teğabün. Bunlar tesbih ile başlayan sureler. Yani yarısı tesbih ile başlıyor. Bu önemli bir gözlem. Tesbih bu gruptaki ana temalardan biri. Yani yarısında vardır.
Bu surelerde sürekli karşımıza çıkan bir diğer şey de aslında infak etmektir. Bir şekilde sürekli infak karşımıza çıkıyor. 57, 58, 59, 60’ı atlıyoruz, 61, 62, 63, 64, 65’te hep infak, infak, infak… Sonuncusu da ilginçtir. 65’te aslında aile meselelerine yapılan harcamalardan bahsediliyor. Savaşla ilgili olmayan, aile meselelerinde harcama.
Münafıklık ki size bu problemden bahsetmiştim. Hangi surede, nasıl karşımıza çıkıyor? Gruptaki bütün surelerde var. Sonlarda daha dolaylı konuşuluyor. Konuşuluyor ama diğer surelerdeki kadar doğrudan değil.
Aile Hayatı ve Savaşın Kur’an’daki Bağlantısı
Bu gerçekten ilginç, birbirleriyle alakası yokmuş gibi görünen iki şey, Aile ve ne? Peygamber dönemi savaşları.
Düşünürsünüz ki, peygamber (sav) Medine’ye hicret etti, artık Kureyş saldırısı olacak. Savaşlar olacak. Bedr yaşanacak, Uhud yaşanacak, Ahzab yaşanacak. Bunlar peygamber hayattayken olan savaşlar. Arada birçok küçük savaş da var. Yani savaş meseleleri var. Tabii savaştan bahsedince bir hedef var: kazanınca devlet kuracağız. Devlet kurunca da bunlar kanunlar olacak. Katillerle böyle başa çıkacağız. Hırsızlarla böyle başa çıkacağız, savaş suçlularıyla böyle mücadele edeceğiz. Adaleti böyle tesis edeceğiz. Büyük anayasal kanunlar var.
Bunların konuşulacağını sanırsınız ama Kur’an’ın yaptığı şu: Bu surelerde Peygamber dönemi savaşlarından bahsediyor ve sonra peygamber savaşını kazandıktan sonra gelecek anayasa maddelerinden bahsetmek yerine aile hukukundan bahsediyor, aslında epeyce eşler arasındaki ilişkilerden söz ediyor. Mücadele Suresi tamamen eşlerle ilgili. Tümüyle. Teğabün Suresi’nde hatta daha öncesinde bile… Mümtehine Suresi de karı koca ilişkisini konu edinir.
Sonra Münafikûn Suresi geliyor. Allah der ki:
لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ
(Lâ tülhîküm emvâlüküm velâ evlâdüküm an zikrillâh)
(Münafikun, 9)
Çocuklar ve para ile ilgilidir. Bunların sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasına izin vermeyin, der. 64’te diyor ki: “Malınız ve eşleriniz sizin için büyük bir imtihandır.”
65 numaralı surenin adı Talak’tır. Boşanma suresi. Tahrim Suresi de aslında eşler arası ilişki konusuyla başlar ve öyle biter. Eşler arası ilişkiye dair yol gösterir. Ortasında şöyle der:
قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا
(Kû enfusekum ve ehlîkum nâran)
Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.
(Tahrim, 6)
Mesele şu ki, bir tezat var gibi görünüyor dedim, neden savaş; aile hukukuyla, aile rehberliği, evlilik hayatıyla yan yana anılıyor? Bu iki şey arasındaki ilişki nedir? İşte tam bu noktada Kur’an’ın felsefesinin, Kur’an’ın bilgeliğinin değerini anlıyorsunuz.
Allah, Adem’i (as) yeryüzüne gönderdi. Birlikte yeryüzüne inen üç kişi vardı: Adem, Havva ve bir kişi daha? İblis. Ve Allah şöyle diyor:
بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ
(Ba’dukum li-ba’dın adüvv)
Birbirinize düşman olacaksınız.
(Araf, 24)
“Birbirinize düşman olacaksınız” buyuruyor. Üç kişi var, üç birey: Adem, Havva ve İblis. Allah diyor ki, birbirinize düşman olacaksınız. Bu ne demek? Siz ikiniz diğerine düşman olacaksınız? Hayır anlamı bu değil. Eğer üç kişiye, hepiniz birbirinize düşman olacaksınız, dersem A, B’nin düşmanı olacak, A aynı zamanda C’nin de düşmanı olacak. B, A ve C’nin düşmanı olacak. C de A ve B’nin düşmanı. Anlıyor musunuz? Böyle devam edecek.
Şeytanın işi senin kimle düşman olmanı sağlamak? Adam kadına düşman olacak… Sonra onlar da çocuklarının düşmanı olacak. Çocukları da birbirine düşman olacak. Düşmanlık yayılacak. İşte bütün olay… Her şey adam ve eşiyle başladı.
Allah, Kur’an’da der ki, eğer bu çatışmayı çözerseniz bu çatışmayı ele alırsanız, aile içinde barış yaratmış olursunuz. Eğer bir ailede barış yaratırsanız çocukları nasıl bir ortamda yetiştirirsiniz? Barış içinde. O çocuklar barışı öğrendikleri için sonra kendi ailelerini de barış içinde kuracaklar. Barış viral olacak. Ama eğer burada çatışma varsa o zaman gelecek nesillere ne aktarırsınız? Çatışma. Çatışma aktarırsınız. Çatışma, çatışma… Böylece birbirinize düşman olursunuz.
Resulullah (sav) Allah için savaşa gidiyordu. Sanki Allah diyor ki, eğer aile cephesinde zafer kazanamazsan o zaman bu savaşın bir amacı kalmaz. Gerçek zafer gerçek iktidar aslında Allah’ın Kitabının evde uygulanmasıdır.
Şimdi size şok olabileceğiniz bir şey söyleyeceğim. Aslında oldukça doğru. İslam’da, Kur’an’da bahsedilen tüm kuralları düşündüğümüzde… Kur’an ölçüler kitabıdır bu arada, her şey belirli bir ölçüdedir. Allah’ın bedenimi ölçülü yaratması gibi… Parmaklarım belli boyutta, bacaklarım belli boyutta. Serçe parmağım bacağım boyutunda değil elhamdülillah. Her şey ölçülü, bazı şeyler küçük bazı şeyler büyük değil mi? Bazı kemikler küçük, bazı kemikler büyük, bazı sinirler daha uzun bazı sinirler daha kısa değil mi? Kur’an’da da bazı konular daha fazla, bazı konular daha az yer kaplıyor değil mi?
Tüm bunlara Allah’ın kendisi karar verdi, bu O’nun tasarımı. O’nun tasarımında Kur’an’da bahsedilen kuralların büyük çoğunluğu aile hukuku alanındadır. Büyük çoğunluğu… İkinci sırada ise mali hükümler olabilir. Bu ikisi Kur’an’da ana sahneyi, ana yeri kaplar ve bunların içinde evlilik ilişkileri ve miras en üst sıralarda yer alır. Başta gelen konulardır. Kur’an’ı bilmediğimiz ve çalışmadığımız zaman odak noktasının farklı olduğunu sanarız. Anlıyor musunuz? Allah’ın ne dediğine, nasıl söylediğine ve o konuyu nereye koyduğuna baktığımızda…
Bu serideki en şaşırtıcı surelerden biri 66 numaralı suredir. 66 numaralı sure, Tahrim Suresi Peygamber’in (sav), O’nu kontrol etmeye çalışan bazı eşlerinin fazlaca etkisinde kalmasıyla başlıyor. Onu kontrol etmeye çalışıyorlardı. Herkesin herkes üzerinde hakkı var ama onlar Allah’ın haram kılmadığı bir şeyi haram kılmaya zorluyorlardı.
Şöyle ki, anlaşılır yapayım: Eğer beni seviyorsan bir daha asla arkadaşlarınla takılmayacaksın. Eğer beni seviyorsan… Eğer beni seviyorsan kız kardeşini asla aramayacaksın, çünkü beni seviyorsun. Yani canım, şimdi seni biraz daha az seviyorum çünkü kız kardeşimi hâlâ seviyorum. Kocalar da bunu yapabilir, kadınlar da bunu yapabilir. Size olan sevgisini, kendisinden bir parçayı kesip atmasının bir koşulu haline getirmeye çalışıyorsunuz. Hayatınızdan birini çıkarmanız gerekiyor. Yapamazsın…
Genç erkek veya genç kadın, bir şey yapmayı çok seviyorlar, sanatı seviyorlar veya basketbolu seven bir adam var ve eşi diyor ki: “Peki, hayır hayır, git sen basketbol oyna.”
Git, git. Neden evde kalasın ki?
— Yılda bir kez gidiyorum.
— Hayır hayır, git git, sorun değil. Ben iyiyim.
Dili git diyor ama aslında git demiyor, dediği: Eğer beni gerçekten seviyorsan basketi bırakırsın, gitmezsin. Anlıyor musunuz? Zamanla ne oluyor, bir kırgınlık oluşuyor. Eğer bu kişi benim olduğum kişi olmama izin vermiyorsa, beni kontrol ediyorsa ona olan sevgimi beni durdurmak için bir zincir gibi kullanıyorsa… Yanlış bir şey yapmıyorum bile, sadece selam vermek istemiştim. Sadece bir arkadaşı görmeye gitmek istemiştim, sadece…
Bazı insanlar… Bilirsiniz, bazı anneler oğullarına derler ki: Eğer beni seviyorsan karına şunu yapacaksın, bunu yapacaksın, şöyle diyeceksin veya onunla konuşmayacaksın ya da bunu yapmayacaksın, onu bu şekilde cezalandıracaksın. Anne! Hadi git bir sandviç ye, burası senin alanın değil tamam mı? Evet Snickers iyi olur aslında, evet.
İşin özü şu, başlangıçta peygambere: Bir aile üyesinin senin haklarını gasp etmek için kendi haklarının dışına çıkmasına izin verme, denildi. Bunu yapma çünkü eğer yaparsan tüm ümmetin bunu senden öğrenecek. Ve bu normalleşecek. Sen bir rol modelsin (sav). Bu hangi surenin başındaydı? Tahrim Suresi’nin.
Surenin sonunda Allah diyor ki:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ
(Yâ eyyühen-nebiyyü câhidil-küffâra vel-münâfikîne vağluz aleyhim)
Ey peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et.
(Tahrim, 9)
Vay canına! Şimdi O’na Müslüman ordularının başkomutanı, generali gibi hitap ediliyor. Anlıyor musunuz? Casusluk yapmaya çalışan, içeriden hainlik yapmaya çalışanlarla savaş. İçerideki casuslarla ve dışarıdaki düşmanla savaş. Yani başkomutana general gibi hitap ediliyor ve O’na deniliyor ki: Savaşı yönet, öyle değil mi? Peki bunlar surenin başında mı yoksa sonunda mı? Sonunda…
Bir aile meselesi ile Allah adına savaşmak arasında öncelikli olanın hangisi olduğunu düşünürüz? Savaş, Allah yolunda cihat! Ama bu en sona konmuş neden? Çünkü ilk savaş orada. Öncelik o. İnsanlık bu şekilde dünyaya gönderildi. Bu ayetlerde öğretilen bir zihniyet var. Kur’an sadece bilgi değil, bir zihniyettir. Öncelik nedir? Neden savaşıyorsunuz ki? Amacınız ne gerçekten? Nihai hedef ne ki?
Muhammed Suresi bir savaş suresidir, aynı zamanda Suretü’l-Kıtal diye de anılır. Der ki:
فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِن تَوَلَّيْتُمْ أَن تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُواأَرْحَامَكُمْ
(Fe hel aseytüm in tevelleytüm en tüfsidû fî’l-ardî ve tükattı’û erhâmeküm)
(Muhammed, 22)
Allah diyor ki: Savaşmazsanız ne olacak biliyor musunuz? Yeryüzünde fesat çıkaracaksınız. Akrabalık bağlarını koparacaksınız. Allah buyuruyor ki: Mekke’deki müşriklere karşı savaşmamanın asıl kötü sonucu ne, asıl neye zarar verecek biliyor musunuz? Akrabalık bağları kopacak, Kur’an böyle diyor. Fevkalade!
Bunu sizinle paylaşmamın nedeni şu, çoğu zaman Peygamber’in savaşmasının sebebini konuşmaktan çekiniyoruz. Ne uğurda savaştı? Daha da korkuncu, insanlar bu konuyu konuştuğunda gözünüzün önündeki kitapta duran bu gerçekleri konuşmuyorlar. Bunu vurgulamak önemli… Bırakın da Kur’an kendi adına konuşsun. İşte Cuma Suresi de bu bağlamda yer alıyor.
Tesbihin Zaman Kipleri ve Kur’an’ın Dil Mucizesi
Şimdi birkaç hızlı, ince ve güzel nokta daha: Allah’ı tesbih etmek… Bunun ne anlama geldiğini anlamanız için bir ifade söyleyeyim, önce açıklayacağım.
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
(Sebbeha lillâhi mâ fî’s-semâvâti ve’l-ard)
(Hadid, 1)
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
(Sebbeha lillâhi mâ fîs-semâvâti ve mâ fîl-ard)
Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa daima Allah’ı tesbih etmiştir.
(Haşr, 1)
Çevirisini tekrar dinleyin: Göklerde ne varsa, göklerde her ne varsa ve yerde her ne varsa her zaman Allah’ı tesbih etmiştir. “Her zaman etmiştir” ifadesini kullandım, değil mi? Tekrar kullanayım: Göklerde ne varsa, yerde ne varsa, Allah’ı tesbih ediyor ve hep edecek. Hangi, hangi zaman kipini kullandım şimdi? Şimdi ve gelecek zaman, değil mi?
Bu surelerden bazıları Allah’ı tesbih etmeyi geçmiş zaman ile anlatır. Bunu Hadid (57) Suresi’nde görebilirsiniz, Hadid Suresi’nin başında. Haşr Suresi’nde (59) de görürsünüz, Saf Suresi’nde (61) de.
İçinde tesbihin şimdiki-gelecek zaman ile anıldığı üç sure var. Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tesbih ediyor ve Allah’ı tesbih etmeye devam edecek. Bu, Haşr Suresi’nde, Cuma’da (62) ve Teğabün’de (64) geçer.
Bir sure hem geçmiş hem şimdiki zamanı içeriyor, hangisi? Geçmiş ve geniş zamanı beraber hangi numarada görüyorsunuz? Haşr Suresi. (59) Haşr geçmişle başlar, şimdiki zamanla biter. Ama konumuz Haşr Suresi değil. O yüzden neden böyle olduğunu söylemeyeceğim, yine de oldukça harika.
Başka bir şey söyleyeceğim. Allah ne zaman tesbihten geçmiş zamanda bahsetse, savaştan da bahseder. Başlangıcında tesbih geçmiş zamanda olan sureler, Peygamber dönemi savaşlarından bahseder. Tesbihi gelecek zaman ile anlatanlar ise neyden bahsetmez? Peygamber dönemi savaşlarından. Aslında burada öğrenilecek çok şey var. Ama ince bir detaydan bahsedeyim. Resulullah’ın (sav) yöneticisi olduğu bu savaş geçmişte bir şey olarak kalacak. İslam’ın zaferini getiren ve İbrahim’in (as) inşa ettiği Allah’ın evini temizleyen tarihi bir savaş olacak. Aslında bu savaşın geçmişte kalması kastediliyor. Sonrasında ise Allah’ın tesbihi ebediyen devam edecek. Yani bu surelerde aslında geçmiş ile savaş arasında bir bağlantı var, özellikle Peygamber dönemi savaşları bağlamında.
Fakat sonra çok güzel başka bir şey daha var ama bu surede değil. Ama Kur’an’ın mükemmelliğine dikkat etmelisiniz. Beni dikkatle dinleyin ve farkı söyleyin: Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın mükemmelliğini ilan eder. “Ne varsa” kelimesini kaç kere duydunuz? Güzel. Şimdi tekrar söyleyeceğim: Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ın mükemmelliğini ilan eder. Kaç kere “ne varsa” duydunuz?
Allah sadece iki yerde “ne varsa” kelimesini bir defa söyler. Göklerde ve yerde ne varsa. Diğer her yerde “göklerde ne varsa ve yerde ne varsa” diyor.
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
(Sebbeha lillâhi mâ fîs-semâvâti ve mâ fîl-ard)
(Sâf, 61:1)
İki kere مَا (Mâ) diyor. Diğer yerlerde:
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
(Sebbeha lillâhi mâ fî’s-semâvâti ve’l-ard)
(Hadid, 57:1)
Sadece bir kere. Şimdi size deseydim ki: Senin söylediğin her neyse, onun söylediği her neyse ve şunun söylediği her neyse biliyorum. Bir de: senin, onun ve şunun söylediği her neyse biliyorum, deseydim. Hangisi daha normal? İkincisi daha normal, her seferinde “her neyse” demene gerek yok. Neden böyle söylersin? Çünkü, “senin peşine düşeceğim, sonra onun peşine düşeceğim, sonra şunun peşine düşeceğim” demek. Her bir “ne varsa” kelimesinde özel bir vurgu var, anlıyor musunuz?
Allah “göklerde her ne varsa ve yeryüzünde her ne varsa Allah’ı tesbih eder” dediğinde, yeryüzüne özel bir vurgu var mı? Anlıyor musunuz? Bu surelerin çoğunda tesbihten bahsedilen her yerde yeryüzüne özel bir vurgu olduğunu görürsünüz. Cidden harika olan ise Allah’ın, yeryüzüne o özel vurguyu yaptıktan hemen sonraki ayette insanlardan, bizden bahsetmesi. Yeryüzündekiler dedikten hemen sonra.
Sadece iki yerde bu özel “yeryüzünde ne varsa” vurgusu yapılmamış. Bu iki yer Hadid Suresi’nin başı ve Haşr Suresi’nin sonu.
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
(Sebbeha lillâhi mâ fî’s-semâvâti ve’l-ardı ve huve’l-azîzu’l-hakîm)
(Hadid, 1)
Bu iki yerin inanılmaz yanı ise sadece Allah’tan bahsetmeleri, dünyada olup bitenlerden hiç söz etmemeleri. Haşr Suresi’nin sonuna bakarsanız:
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَٰنُ الرَّحِيمُ
(Hüvellâhul-lezî lâ ilâhe illâ hüve âlimül-ğaybi veş-şehâdeh hüver-rahmânür-rahîm)
(Haşr, 22)
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
(Huve’llâhu’llezî lâ ilâhe illâ huve’l-meliku’l-kuddûsu’s-selâmu’l-mü’minu’l-müheyminu’l-azîzu’l-cebbâru’l-mütekebbir. Sübhânallâhi ammâ yüşrikûn)
(Haşr, 23)
هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰيُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
(Huve’llâhu’l-hâliku’l-bâriu’l-musavvir. Lehu’l-esmâu’l-husnâ. Yüsebbihu lehu mâ fî’s-semâvâti ve’l-ard)
(Haşr, 24)
Bu sefer dünya için özel bir vurgu yok.
وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
(Ve huve’l-Azîzu’l-Hakîm)
Çünkü her şey Allah’la ilgiliydi ve sonunda dünyadaki insanlara odaklanılmadı. Sadece Allah’la ilgili. Surenin başına dönün… Arapça bilmiyorsanız, bunların hepsi Allah’ın isimleriydi, Allah’ın vasıflarıydı. Şimdi Hadid Suresi’nin başına bakın.
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
(Sebbeha li’llâhi mâ fî’s-semâvâti ve’l-ardî ve Hüve’l-Azîzü’l-Hakîm)
(Hadid, 1)
لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
(Lehû mulkus-semâvâti vel-ard. Yuhyî ve yumît. Ve huve alâ kulli şey’in kadîr)
(Hadid, 2)
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
(Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtınu ve Hüve bi külli şey’in Alîm)
(Hadid, 3)
هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَىٰ عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
(Huvellezî halakas-semâvâti vel-arda fî sitteti eyyâm. Summe istevâ alel-arş. Ya’lemu mâ yelicu fîl-ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines-semâ’i ve mâ ya’rucu fîhâ. Ve huve me’akum eyne mâ kuntum. Vallâhu bimâ ta’melûne basîr)
(Hadid, 4)
لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ
(Lehû mulkus-semâvâti vel-ard. Ve ilallâhi turce’ul-umûr)
(Hadid, 5)
يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
(Yûlicu’l-leyle fî’n-nehâri ve yûlicu’n-nehâra fî’l-leyli ve huve Alîmun bi zâti’s-sudûr)
(Hadid, 6)
Hepsi kim ile ilgili? Allah, Allah, Allah, Allah, Allah. Dünyaya hiç odaklanılmıyor. Şimdi sadece… Bu bölümde dünyevi meseleleri unutun. Allah’tan benzersiz şekilde bahseden iki yerde مَا (Mâ) kaldırılmış. Bu size Kur’an’daki her küçük detayın, her kelimenin stratejik bir konumu ve yerleşimi olduğunu gösteriyor, değil mi?
Konumuz olan ayette, مَا (Mâ) var mı?
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
(Yüsebbihu lillâhi mâ fî’s-semâvâti ve mâ fî’l-ard)
(Cuma, 1)
Cuma Suresi’nde iki tane مَا (Mâ) var, tamam mı?
Saf, Cuma ve Münafikun Sureleri Arasındaki Bağlantılar
Saf Suresi bundan hemen önceki sure. Kur’an çalışmalarımızda, bir surenin hangi bağlama ait olduğunu bilmek önemliydi, hatırladınız mı? İlk olarak, sure hangi gruba ait? Diğeri ise, yakın komşusu kim? Önceki sure ve sonraki sure hangisi? İşte önceki sure, üzerinde duracağımız sure Saf Suresi.
Saf Suresi, her şey Allah’ın mükemmelliğini ilan etti, diyerek başlar. سَبَّحَ (Sebbeha) geçmiş zaman kipi. Bu sure ise, her şey Allah’ın mükemmelliğini ilan ediyor ve edecek, diyerek başlıyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında, bu tüm zamanları kapsamıyor mu? Zaten birbirlerini tamamlıyorlar çünkü birlikte tüm zamanları kapsıyorlar. Tesbih ezelden beri yapılıyordu, şimdi de yapılıyor ve sonsuza kadar yapılacak. Yani her üç zaman da kapsanmış oluyor.
Burada, önceki surede Allah, elçisini neyle gönderdiğini söylüyor? O’nu rehberlik ile gönderdi. “Ne” ile gönderdiğini söylüyor. Bu surede ise “kime” gönderildiğini öğreneceğiz. Kime gönderildiğini. Önceki surede asıl hedefinin ne olduğunu öğreneceğiz.
لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ
(Li yuzhirahu aled dîni kullih)
(Saf, 61:9)
Böylece bu dini galip getirebilsin.
İşte ana hedef, en geniş hedef bu. Genel ve alt hedefin farkını biliyor musunuz? Bu ana hedeftir. Peki alt hedef nedir? Her bireyin arındırılması gerekir. Her bireyin dönüştürülmesi gerekir. İşte bu surede de bu var.
يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ
(Yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim)
(Cuma, 62:2)
Özellikle Mekke’de Peygamber’e (sav) karşı iki tepki olduğunu görürsünüz. Bazı insanlar… Önceden hepsi müşrikti. Hepsi müşriklerdi. Bazıları Kur’an geldiğinde Peygamber’den çok nefret ettiler. Bazıları ise Kur’an geldiğinde sapkınlıklarını bırakıp İslam’ı kabul ettiler. Peygamber’den nefret edenlerden Saf Suresi’nde bahsediliyor.
وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
(Ve lev kerihe’l-müşrikûn)
(Saf, 9)
Şirki bırakıp İslam’a yönelen kişilerden ise…
وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
(Ve in kânû min kablü le fî dalâlin mübîn)
(Cuma, 2)
bu surede bahsedilmektedir.
Saf Suresi’nde Allah, Musa’nın kavmiyle konuştuğunu belirtiyor. Kavmi kimdi? İsrailoğulları. İsa da İsrailoğullarıyla konuştu. Her ikisi de zaten iman eden insanlarla konuşuyorlardı. Zaten Müslümandılar, ama İslam’ı gerektiği kadar yaşamıyorlardı. Aralarında bir Peygamberleri olmasına rağmen. Peki, bu iki peygamber de hangi topluma geldi? İsrailoğullarına.
Bu surede ise, kendilerine Tevrat’ın sorumluluğu verilip de bu sorumluluğu taşımayanların örneğini göreceksiniz. Konu bütünlüğü görüyor musunuz? Musa, Tevrat’ın başlangıcıdır. İsa ise Tevrat’ın nihayete ermesidir. Sonraki surede de der:
الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ
(Ellezîne hummilût-Tevrâh)
(Cuma, 5)
Gördüğünüz gibi, bir sureden diğer sureye mesajın devamlılığını görebilirsiniz. Allah Saf Suresi’nde “Allah, haksızlık eden toplumu doğru yola iletmez.” diyor.
وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِين
(Vallâhu lâ yehdîl-kavmel-fâsikîn)
(Saf, 5)
وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
(Vallâhu lâ yehdî’l-kavmez-zâlimîn)
(Saf, 7)
Bu, Saf Suresi’nde iki kez tekrarlanıyor. Bu surede de
وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
(Vallâhu lâ yehdî’l-kavmez-zâlimîn)
(Cuma, 5)
dediğini de görürsünüz. Allah, zalimlik yapan insanları doğru yola iletmez.
Saf Suresi’ndeki en şaşırtıcı zıtlıklardan biri şudur: Allah, Müslümanları savaş yaklaştığında peygamberin savaşına katılmaya çağırırken, teşvik ederken, şöyle der:
هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
(Hel edullukum alâ ticâretin tuncîkum min azâbin elîm)
(Saf, 10)
Sizi kurtaracak bir iş fikri söyleyeyim mi? Sizi kurtaracak bir ticaret söyleyeyim mi? Allah Cuma Suresi’nde yine ticaretten bahsediyor. Diyor ki… Peygamberimiz ayakta durup hutbe verirken yakında bir ticaret fuarı düzenleniyordu. Bir kervan vardı. Biliyorsunuz bugünlerde giysiler ve market ürünleri gibi şeyler alabiliyorsunuz. Bunları alışveriş merkezinden veya marketten alabilirsiniz. Eskiden böyle marketler yoktu. İnsanlar eşyaları getirip dururlardı, sonra alışverişiniz için tam anlamıyla bir kamp kurarlardı. Fuar gibi, pazar gibi bir şey. Bir pazar kurarlar ve kısa süreliğine orada kalırlardı. En iyi fırsatları yakalamak istiyorsanız, erken gelip alışverişinizi yapar giderdiniz.
İşte Cuma hutbesi devam ediyordu, Cuma namazı kılınırken bu ticaret fuarı geldi. İnsanlar çanları duydu, dansçılar şarkılar söylüyordu ve müşterilerini çekmek için gürültü yapıyorlardı. Bir grup insan da Cuma namazını bırakıp oraya gitti. Şimdi, günümüzdeki iyi şey şu ki eğlenceye katılmak için camiden ayrılmak zorunda değilsiniz (!). Sadece şunu yaparak…. Dışarı çıkmak zorunda değilsiniz. O size geliyor. Sizin gitmenize gerek yok.
Ama neyse, Allah diyor ki:
وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً
(Ve izâ raev ticâreten)
(Cuma, 11)
Onlar o ticareti veya لَهْوًا (Lehvâ) gördüklerinde ya da eğlenceli bir şey gördüklerinde ona doğru koştular. Seni orada öylece bırakıp gittiler.
Allah şöyle buyuruyor, Allah yolunda savaşacaksınız ve hem malınızı hem de canınızı vereceksiniz. Kendi hayatınızı da feda edeceksiniz. İşte bu en büyük kazanç olur.
Bu surede de Allah diyor ki, kaçtığınız ölüm sizi mutlaka bulacak. Ondan kaçıp kurtulmanın hiçbir yolu yok.
إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ
(İnne’l-mevte’llezî tefirrûne minh)
(Cuma, 8)
Bu iki sureyi karşılaştırırken en sevdiğim benzerliklerden biri aslında İsa ile ilgili. Yani, bilmiyorsanız, İsa’nın takipçilerine Havariyun denir. İncil onlara havariler diye hitap eder. İsa’nın havarileri, değil mi? Sayıları fazla değildi. Oldukça az kişiydiler. Görevi sırasında ne yaşandıysa, hepsi dağıldılar. Yani, savaşı kazanamadılar. Anlıyor musunuz? O kadar az oldukları için dağılmak zorunda kaldılar. Hristiyanlığın veya İsa’nın ümmeti olmanın bir şekli yeniden ortaya çıkana kadar birkaç yüzyıl geçmesi gerekti. Ama uzun zaman boyunca, İsa’nın davetinin başından beri Hristiyanlık dağılmış durumdaydı.
Buna karşılık bu surede Allah diyor ki, Allah bu elçiyi, daha önce eğitim görmemiş bir topluma gönderdi. Arapların, ümmilerin arasına. Ve henüz onlara katılmamış, gelecek olan başkaları da var, diye devam ediyor. Kimden bahsediyor? Henüz onlara katılmamış diğerleri. Hey, Allah bizden bahsediyor. Bizim hakkımızda konuşuyor. İslam’ın Avrupa’ya gidişinden bahsediyor. İslam Afrika’ya gidiyor, İslam Asya’ya gidiyor, İslam Avustralya’ya ulaşıyor. İslam her yere gidiyor. Her yere yayılacak.
Peki sayılar ne olacak? Acaba yüzyıllar boyunca İslam kaybolup sonra tekrar mı ortaya çıkacak? Hayır, hayır, hayır. En başından beri, İslam yayılmaya devam ediyor, durmadan yayılıyor. İşte bu Allah’ın lütfu. Bu Allah’ın ihsanı. Onu dilediğine verir. İsa’nın risaletinde olaylar bu şekilde gelişmedi. Ama işte Muhammed’in (sav) risaletinde olaylar böyle gerçekleşecek. Değil mi?
Siz gördünüz mü… Los Angeles’taki dağın üzerindeki Hollywood yazısını gördünüz mü? Evet, sorun değil. Ben bir zamanlar Malezya’da bir adadaydım. Bir süre önce Kota Kinabalu’daydım. Ve durum şöyle, Kuala Lumpur’dan uçuyorsun, birkaç saat sonra okyanusun üzerinden geçiyorsun ve bu izole adaya iniyorsun. Tatil adası gibi bir yer işte. Ben de uçaktayken sadece denize bakıp düşünüyordum: İslam buraya nasıl geldi? Yani, burası çok uzak. Arada çok fazla su var. Yani Allah’ın kelamı her yere ulaşmış.
Sonra Kota Kinabalu’ya indim. Araba kullanıyorduk. Rahat bir buçuk saatlik yol gittik. Bir dağ gördüm. Dağın üzerinde “Allah” yazan dev bir hat yazısı vardı. Hollywood yazısı gibi ama cehennemi olmayanı. Ben şöyle: Şaşkına dönmüştüm. Yani, şuna bakın. Yanımdakiler araba kullanıyordu ve sadece bakıp, aa evet Allah’ı hatırlamalıyım, diyordu. Anlıyor musunuz? Bana göre bu وَآخَرِينَ مِنْهُمْ (Ve âharîne minhum) Allah’ın bu ümmete verdiği bir nimet ve bunun yayılış şekli, bu dinin en etkileyici, harikulade olaylarından biri. En muhteşem şeylerden biri.
Peki, son olarak sizinle Cuma Suresi ve Münafikun Suresi (63) arasında hızlı bir karşılaştırma paylaşacağım. Cuma Suresi’nin sonunda Allah diyor ki, insanlar Peygamber’i ayakta bıraktı. O hutbe veriyordu ama insanlar gitti. İnsanlar o ticaret fuarına gitti, değil mi? Münafikun Suresi’nin en başında ise bazı insanlar Peygamber’e gelir. Şimdi bu tasvire bakın. Bir surenin sonunda insanlar Peygamber’den uzaklaşıyor. Hemen sonraki surenin başında ise insanlar Peygamber’e geliyor. Ve iki grup da hatalı. İkisi de yanlış. Uzaklaşıp gidenlerin dikkati dağılmıştı. Gelenler ise O’nu etkilemek isteyen münafıklar. Geliyorlar ama samimi olmayan sebeplerle.
Cuma Suresi diyor ki, O insanlara vahyi aktarıyor. İnsanlara vahyi öğretiyor ki onları arındırsın. Ama sonra öyle insanlar var ki bu vahyi duyuyorlar ama onları arındırmıyor. İnançlarını, içlerindeki gerçek kirleri saklamak için kalkan olarak kullanıyorlar. Yani dışarıdan mümin görünüyorlar ama içten içe inkâr ediyorlar. Bu durum da Münafikun Suresi’nde vurgulanıyor.
Allah, bizden öncekilerin kendilerine verilen Tevrat’ın sorumluluğunu taşımadığını söylüyor. Yükümlüydüler ama bu sorumluluğu taşımadılar. Bu sure diyor ki, münafıklar inandılar sonra inkâr ettiler.
آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا
(Âmenû sümme keferû)
(Münafikun, 3)
Bu neden önemli biliyor musunuz? Allah Kur’an’da İsrailoğullarından bahsettiğinde, aslında sadece onlardan bahsetmiyor. Bu gerçekten önemli işte. İsrailoğulları’ndan bahsederken sizce kimden söz ediyordu? Bizden bahsediyordu. Bu, Kur’an’ın çok önemli bir prensibidir. Defalarca bunu yapar. Onları anlatıyor… Bu arada bu surede onlar için kullanılan kelime مَثَلُ (Meselü)’dir. “Onların örneği”.
Bir öğretmen ne zaman örnek verir? Bir ebeveyn ne zaman örnek verir? Örnek, öğrenciye fayda sağlamak için verilir. Örnek asıl amaç değildir. Örnek, dersi öğrenmen için sadece bir araçtır. Allah “Bakın, Allah İsrailoğulları hakkında ne diyor” diyesiniz diye, onlar için مَثَل (Mesel) kelimesini kullanmıyor. Hayır, öyle dedi çünkü sen de onlara benziyorsun. Bu yüzden öyle diyor. Doğrudan bir ilişki kuruluyor.
Allah Cuma Suresi’nde şöyle diyor:
فَاسْعَوْا إِلَىٰ ذِكْرِ اللَّهِ
(Fe’s’av ilâ zikri’llâh)
Allah’ın zikrine koşun.
(Cuma, 9)
Münafikun Suresi’nde ise bunu tersine çevirip diyor ki: Mallarınızın ve çocuklarınızın sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasına izin vermeyin.
Cuma Suresi’nde Allah’ı çokça anın ki başarıya ulaşasınız, diyor. Bunu tekrar edeceğim, Allah’ı çokça anın ki ne yapabilesiniz? Başarılı olasınız. Peki peki. Başarının zıttı nedir? Sonraki surede diyor ki:
وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
(Ve men yef’al zâlike fe ulâike humu’l-hâsirûn)
(Münafikun, 9)
Kim Allah’ı anmaktan gafil olursa işte onlardır kaybedenler. Bir sure, başarılı olmak için Allah’ı anın, diyor. Diğeri gafil olursanız ne olur diyor? Kaybedersiniz. Bağlantıyı görüyor musunuz? Bunu size surelerin nasıl ilerlediğini anlayın diye göstermek istedim. Bir yapı var, bir yöntem var, bir süreklilik var.
Bunlar Cuma Suresi’nin üç bölümü. Sure, 11 ayetten oluşur. Ama üç bölüme ayrılır:
- Allah’ın Ümmilere Lütfu
- İsrailoğulları
- Cuma Namazı
Göreceğimiz bölümler bunlar. Ve ne zaman bir bölümü bitirsek, size o bölümün genel bir özetini vereceğim. Sonra ikinci bölümün sonuna gelince genel bir özet yapacağız. Üçüncü bölümden sonra ise tüm surenin özeti olacak. Bu, sureler üzerine bu dersleri verirken bir nevi benim kullandığım yöntem. İnşaallahu Teala.