‌بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

​E’ûzü billâhi mineş-şeytânir-racîm

​Bismillâhir-rahmânir-rahîm Yusebbihu lillâhi mâ fîs-semâvâti ve mâ fîl-ardil-melikil-kuddûsil-azîzil-hakîm

‍(Cuma, 1)

Cuma Suresi, bu gruptaki surelerin tipik bir örneğidir. Özellikle “müsebbihat” olarak adlandırılan, yani Allah’ı tesbih etmekle başlayan surelerden biridir. Bu gruptaki beş surenin başlangıçları çok derin ve anlam yüklüdür. Sizinle paylaşmak istediğim ilk konu bu ayette geçen tesbih ya da سَبَّحَ (Sebbeha) kelimesi olacak. Tekrardan, basit bir tercümeyle bu ayetin ilk kısmı şöyledir:

​Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder ve etmeye devam edecektir

Yani, Allah’ın mükemmelliğini ilan eder ve etmeye devam edecektir.

Kur’an’daki en önemli çalışmalardan biri, kelime çalışmasıdır. Arapça gerçekten eşsizdir çünkü her kelimenin bir etimolojisi, arkasında bir hikâyesi vardır. Az önce “Allah’ın mükemmelliğini ilan eder” dedim. Bu basit bir İngilizce çeviri. Ama bu kelimenin arkasında bir tasvir vardır. Tesbih kelimesi سَبَحَ (Sebeha) kökünden gelir. Ve سَبَحَ (Sebeha)’ya dair bazı imgeler vardır.

Dolayısıyla bu ders serisinde her defasında bir kelimeyle karşılaştığımızda, o kelimenin arka planına bakacağız: Bu kelime nereden geliyor? Araplar bu kökten türeyen kelimeleri nasıl kullanıyor? Ve ardından, “Allah’ın bu ayette kullandığı kelimenin anlamına nasıl ulaşıyoruz?” diyeceğiz. Yani o ikincil anlamlar, arka plan anlamları bize Allah’ın kullandığı kelimeyi derinlemesine kavrama imkânı sağlıyor.

Tesbih Kelimesinin Etimolojisi ve Anlamı

O hâlde “Tesbih” ile başlayalım. Bu kelime س-ب-ح (Se-be-ha) harflerinden gelir. Yani سَبَحَ (Sebeha) kökünden.

السِّبَاح (Es-sibâh) aslında dikilmemiş deri ya da deriden yapılmış giysilerdi. Eski zamanlarda bebeklerin kıyafetleri vardı fakat yan taraflarında dikiş olmazdı. Sadece bebeğin kollarını ve boynunu geçirirdiniz, giysi akıp giderdi. Dolayısıyla bebeğin şişman mı zayıf mı olduğu belli olmazdı çünkü giysi bedene oturmazdı. Bedene yapışmayan, serbest akan bu tür elbiselere السِّبَاح (Es-sibâh) denirdi.

Aynı zamanda “gerilmek” veya “uzatılmak” anlamına da gelir. تَسْبِيح (Tesbîh) deriyi gerdiğinizde kullanılan kelimeydi. Buna da تَسْبِيح (Tesbîh) denirdi. Ya da ipi, halatı germek gibi şeylerde de aynı kelime kullanılırdı. Şimdiye kadar gördüğümüz anlam: Bedene oturmayan, serbestçe akan bir şey ve aynı zamanda gerilmiş, dümdüz uzanmış bir şey.

Ardından, تَسْبِيح (Tesbîh) aslında, yüzerken hiç suyun altına girmemek demektir. Yani yüzüyorsunuz ama hep suyun üzerinde kalıyorsunuz. Eğer suyun altına dalıp çıkarsanız ona العَوْم (El-avm) denir, yüzmek için kullanılan farklı bir kelimedir. Ama سَبَحَ (Sebeha) fiili, hiç dalmadan, hep yukarıda kalmaktır.

Böylece elimizde şu fikir oluşuyor: Dümdüz bir çizgi gibi uzanan şey, çocuğun bedenine yapışmayan bir şey, ve yüzücünün hiç dalmadan hep suyun üstünde kalması, seviyeyi koruması.

فرس سابح (Feres sâbih) diye bir tabir vardı; atın bacaklarını olabildiğince ileri uzatması için kullanılırdı. Yani at dörtnala koşarken bacaklarını tamamen ileriye uzatır. Buna حُسْنِ مَدِّ الْيَدَيْنِ فِي الْجَرْيِ (Husni maddil-yedeyni fîl-cery) denirdi. Yani, koşarken bacaklarını olabildiğince ileri uzatır. Yani, içine tamamen dalmadan, genişlemek ve etkileşimde olmak. Tıpkı suya hiç dalmayan yüzücü gibi. Suyun altına inmeyen yüzücü gibi. Çocuğun bedenine oturmayan bol giysi gibi, o giysi çocuğun vücut şeklini “almaz.” İşte bu yüzden dış giysilere سَابِغَة (Sâbiğa) denirdi, yani yayılmış olan şey.

Ve hiç ara vermeden sürekli faaliyet hâlinde olmak. Bu ilginçtir. Mesela hiç mola vermeden sürekli çalışan birini düşün. Tıpkı hiç suyun altına inmeyen yüzücü gibi. Buna aslında سَبْحًا (Sebhâ) denir. Allah, Peygamber’e (sav) hitaben şöyle dediğinde bunu kullanmıştır:

‌إِنَّ لَكَ فِي النَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًا

​İnne leke fî’n-nehâri sebhan tavîlâ

‍(Müzzemmil, 7)

Yani “uzun, sonsuz, hiç ara verilmeyen, sürekli devam eden bir işin, yükün var” ve buna سَبْحًا (Sebhâ) denir. Süregelen.

Buradan da, hiçbir şekilde aşağıya çekilmemek, kavramı türüyor. Başka bir deyişle, Allah hakkında, O’nun mükemmelliğini azaltacak hiçbir şey söylemeyeceğim. “Tesbih” fikri de Allah hakkındaki anlayışımızı korumaktır, suyun üstünde tutmaktır. Azıcık bile suyun altına batırmamak, en ufak bir şekilde bile zayıflatmamaktır.

Allah’ı Tesbih Etmenin Boyutları

Âlimler de bunu “O’nun yüce kemaline yakışmayan şeylerin söylenmemesi” şeklinde açıklar mesela. تَنْزِيه (Tenzîh) yani بَعْضُهُ التَّنْزِيهُ (Ba’duhu et-Tenzîh) bir kısmı, O’nun mükemmel ilan edilmesiyle ilgilidir. أَنْ يُنْسَبَ إِلَيْهِ تَعَالَى مَا لَا يَلِيقُ كَالشَّرِيكِ (En yünsebe ileyhi teâlâ mâ lâ yelîku keş-şerîk) Yani, Allah’a ortağın ya da çocuğun nispet edilmesi gibi, O’na yakışmayan bir şey söylemek أَوْ نَحْوُ مِمَّا يَصِفُونَ أَنْ يَخْلُقَ شَيْئًا بَاطِلًا (Ev nahvu mimmâ yasifûn en yahluka şey’en bâtılâ) Ya da “Allah bir şeyi amaçsız yarattı” demek.

Bu arada bu, felsefî olarak da böyledir. Allah, “Gökleri ve yeri bir amaç için yarattı” der. Bunun anlamı nedir biliyor musunuz? Beni de bir amaçla yarattı. Ama bu aynı zamanda yarattığı her durumu da bir amaçla yarattı demektir. Hayatımdaki her dezavantaj bir amaç içindir, hayatımdaki her avantaj da bir amaç içindir. Her imtihan bir amaç içindir. Her yetenek ve her engel de bir amaç içindir.

Ben bir an için “Allah neden bunu yarattı ki?” “Bu bana gayet amaçsız görünüyor” diye düşünürsem, işte o zaman Allah’ın tesbihi kaybolur. Çünkü Allah hiçbir şeyi amaçsız yaratmaz. Bu çok önemlidir. أَنْ يُرَى بِالْبَصَرِ (En yurâ bil-basar) Yani Allah’ın görülebileceği iddiası.

Mesela 1964’te, yani ben üniversite yıllarındayken New York’ta bir iş arkadaşım vardı. Bana, “Sen dindarsın, değil mi?” dedi. Ben de, “Eh, biraz.” dedim. Bana, “Dün gece rüyamda Tanrı’yı gördüm” dedi. Ben de, “Hayır, görmedin.” dedim. O ise, “Hayır, gördüm.” dedi. Ben dedim ki, “O şeytandı.” Sonra dedi ki, “Ama tıpkı sana benziyordu.” Ben de, “O zaman kesinlikle şeytandı” dedim. أَنْ تَعْلَمَ مَلَائِكَتُهُ مَا لَمْ يُعَلِّمْهُمْ (En ta’leme melâiketuhu mâ lem yu’allimhum) Yani meleklerin şöyle demesi gibi: “Senin bize öğretmediğin bir şeyi biz nasıl bilebiliriz?”

Meleklerin bile “sen öğretmeden biz bilemeyiz” demesi…

‌لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا

​Lâ ilme lenâ illâ mâ allemtanâ

‍(Bakara, 32)

Melekler şöyle demişlerdi:

‌سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا

​Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ

​O kadar yücesin ki! Bize öğretmediğin bir şeyi nasıl bilebiliriz

‍(Bakara, 32)

Dolayısıyla benim de, sahip olduğum bilginin, tecrübenin ve becerilerimin, Allah’tan başka bir yerden geldiğini düşünmem de, aslında Allah’ın mükemmelliğini eksiltmektir. أَنْ يَخْفَى عَلَيْهِ مَكْرُ شَرٍّ (En yahfâ aleyhi mekru şerr) Yani, sanki Allah ne olup bittiğini bilmiyormuş gibi düşünmek.

Bu önemlidir. “Allah her şeyi bilir.” demek kolaydır. “Allah adildir, Allah adaletlidir.” demek dile kolaydır. Ama bazı insanlar gelip diyor ki:

Hocam, bazı insanlar çok kötü şeyler yapmalarına rağmen cezalandırılmıyor gibi görünüyorlar. Allah bunu neden yapıyor? Allah, onların kötü şeyler yaptığını bilmiyor mu?

Ben de diyorum ki, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Kimin hakkında konuştuğunun farkında mısın? Allah hakkında konuşurken, “bilmiyor mu acaba?” mı diyorsun? Bunun cevabını zaten bilmiyor musun sen? Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu bilmiyor musun?

Sonra diyor ki, evet ama, Allah onları kıyamet gününde falan mı cezalandıracak?

Yani Allah ne yapacağını sana mı açıklamak zorunda? Bu işler böyle mi yürüyor? Mahşer günü geldiğinde ve herkes hesaba çekilecekken sen çıkıp diyorsun ki:

Bir dakika bekle, Allah! Önce şu McDonald’s’tan ketçabımı çalan adam hak ettiğini alsın. Ondan sonra başlayabiliriz.

Sanki Allah bize açıklama yapmak zorundaymış gibi bir hak iddiası oluşuyor bizde. Allah diyor ki:

‌وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ

​Ve mâ kânellâhu liyutli’akum alel-gayb

​Allah, gayb konusunda sizi bilgilendirecek değildir

‍(Al-i Îmrân, 179)

Yani Allah neden sana söylemek zorunda olsun ki? Bugünlerde şöyle bir hastalığımız var: Benim hayatımda bir şeyler oluyor, sizin hayatınızda bir şeyler oluyor. İnsanlar cidden çok sorguluyor: “Bu neden oldu? Neden bu benim başıma geldi?” değil mi? Sonra diyorlar ki:

Allah bana bunun arkasındaki sırrı açıklayana kadar imanım sıkıntıda. Bu benim başıma neden geldi, bilene kadar Allah’a güvenebilir miyim bilmiyorum. Çünkü bunda mantık göremiyorum. Önce beni mantığına ikna etmesi lazım, ancak ondan sonra devam edebilirim.

Bu, kibrin zirvesidir. Bu aslında bizim hoşnutsuzluğumuzdur ama bunun kibre dönüşmesine biz izin veriyoruz.

رَبٌّ (Rabb) Rab, الرَّبُّ (Er-Rabb) Rab’dir. O bana açıklama borçlu değildir. O’nun huzurunda tevazu göstermeliyim.

Zâriyât Suresi’ni işlerken anlatmıştım, İbrahim’in (as) eşi çok yaşlıydı, biliyorsunuz değil mi? Allah melekleri gönderdi. Melekler ona ne dedi?

Bir bebeğin olacak.

O şöyle diyebilirdi:

Ne yani? Şimdi mi? Yirmi, yirmi bir, yirmi iki, otuz, kırk yaşındayken değil de? Gelip bana, artık kemiklerim gıcırdamadan oturamazken bebeğim olacağını mı söylüyorsunuz? Şimdi mi doğum yapacağım? Buna mı hikmet diyorsunuz? Allah’ın planı bu mu? Öyle mi?

Bunu diyebilirdi, öyle değil mi? Çünkü mantığı görebiliyor mu? Hayır. Herhangi biri o mantığı görebiliyor mu? Hayır.

Bunca yıl İbrahim’e (as) çocuk veremediğim için depresyon içinde yaşadım. Şimdi ben, daha bebek büyümeden ölecekken mi çocuk veriyorsun?

Melekler ona ne dedi?

‌كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

​Kezâlike kâle rabbuki innehu huvel-hakîmul-alîm

​Rabbin işte böyle buyurdu. Biz sadece haberi ulaştırıyoruz

‍(Zariyat, 30)

Ben politikayı belirlemedim, “paketi” teslim ediyorum sadece.

‌كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ

​Kezâlike kâle rabbuki

Her tür bilgelik O’ndadır ve O bilir. Yani senin güvenmen gereken şey ne? Allah’ın bilgeliği. Allah’ın bilgeliği mükemmeldir. Allah’ın ilmi mükemmeldir. Sanki benim durumumu bilmiyormuş da sonra bu kararı vermiş gibi değil. Ya da bütün ihtimalleri dikkate almamış gibi değil. O, her şeyi bilerek karar veriyor. Eksik bilgiye sahip olan benim, o değil. Bilgeliği eksik olan benim, o değil.

Bu, Allah’ın tesbihinin bir parçasıdır. Rab oluşunun mutlak kusursuzluğu.

Buna biraz daha derinlemesine gireceğiz, “tesbih” kelimesi Allah’ın büyüklüğünü tasvir etmek için de kullanılmıştır ama bu ikincil anlamdır. Asıl ilk anlamı şudur: “Allah hakkında, O’nun mükemmelliğine gölge düşürecek hiçbir şey düşünmeyiz ve söylemeyiz.”

“Li” Harfinin Kattığı Anlam: Samimiyet

Şimdi, سَبَّحَ لِلَّهِ (Sebbeha lillâh) diyor. ل (Li)’ı اللَّهِ (Allâh)’tan önce duyuyorsunuz. Arapçada سَبَّحَ اللَّهَ (Sebbeha Allâh) de denebilir. Bu da tamamen doğru Arapçadır. سَبَّحَ اللَّهَ (Sebbeha Allâh).

Mesela, deriz:

‌وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا

​Ve tüsebbihûhu bükraten ve asîlâ

‍(Fetih, 9)

تُسَبِّحُوا لَهُ (Tüsebbihû lehu) demeyiz, تُسَبِّحُوهُ (Tüsebbihûh) deriz. Yani ل (Li) olmasa bile doğru Arapçadır.

Peki o zaman ل (Li) orada ne yapıyor? İki anlam katıyor:

Birincisi, “tesbih Allah hakkında yapılır” anlamı. Yani, göklerde ve yerde ne varsa gerçekten Allah’ın mükemmelliğini ilan eder.

Ama ل (Li) aynı zamanda “ta’diye” içindir, yeni bir anlam katar. Ne demek bu? Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ın mükemmelliğini Allah için ilan eder. Peki bu neden önemli? “Hakkında” ile “için” arasındaki fark ne?

Fark şudur, eğer ben biri için, senin için bir şey yaparsam, o zaman benim niyetimi anlatır. Senin hakkında bir şey yaparsam, bu benim fiilimi anlatır. Ama “senin için yaptım” dersem, niyetimi açıklamış olurum. “Senin için” dediğimde sana karşı samimi olduğumu gösteririm.

Kâinat Allah için tesbih ediyorsa, bu demektir ki kâinat bunu yapmaya biri tarafından zorlanmıyor. Samimi bir niyetle yapıyor. Allah’ın yarattığı her şey, kendi fıtratında Allah’ın ne kadar mükemmel olduğunu tanır ve samimi bir şekilde tesbih eder. Buna zorlanmıyorlar. Allah onu tesbih etmeye zorlamadı. Allah yarattıkları üzerinde zorba değildir.

İşte bu yüzden Kur’an’da şunu görürüz:

‌ائْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

​İ’tiyâ tav’â ev kerhâ kâletâ eteynâ tâi’în

‍(Fussilet, 11)

Allah gökleri ve yeri yarattığında onlara sordu:

İsteyerek mi teslim olacaksınız, istemeyerek mi? Zorla mı, gönüllü mü?

Onlar da “Gönüllü olarak teslim olduk” dediler. Yani bu gönüllü tesbih şu demektir: Tüm yaratılış Allah’a samimi bir övgüde bulunur.

Bilirsiniz, ateistler şöyle tartışmaları sever:

Sizin Tanrınız neden övgüye bu kadar düşkün?

“Neden o kadar narsist ve bencil?” gibi kelimeler kullanırlar. Kendileri hakkında ne teşhis koyuyorlarsa, onu Allah’a yakıştırıyorlar çünkü kendilerinde Tanrı kompleksi vardır. O sıfatları Allah’a addediyorlar. Bizim cevabımız da, buna birçok cevap var ama bir tanesi şu: Aslında hiçbir şey O’nu O talep ettiği için tesbih etmiyor. Her şey, onu tanıdıktan sonra kendi isteğiyle bunu yapıyor. Sadece kim olduğunu tanıdıkları için.

Bu da başka meselelere götürüyor; bazı surelerde söylediğim gibi. Bu arada tesbih hakkında bir şey daha: Tesbih samimiyete işaret ediyordu, değil mi? Ve bu surelerin 10 tanesinde bir konu öne çıkıyordu. Neydi o? Münafıklık. Münafıkların başlıca sorunu nedir? Samimiyet. Yani başlangıç ifadesi aslında samimiyeti yerleştiriyor çünkü bu sureler boyunca Allah’ın ele alacağı sorun bu olacak.

Tesbihin Zaman Boyutu ve İnsanın Acziyeti

Tesbihten geçmiş zaman ile bahsedildiğinde, “her şey Allah’ın mükemmelliğini ilan etmiştir” gibi, sanki Allah diyor ki, “Bu eski bir hakikattir. Sen geç kaldın”. Bu sen doğmadan çok önce de oluyordu, her şey tesbih ediyordu. Sen yapmazsan bunun yapılmayacağını mı sanıyorsun? Zaten yapılıyordu. Bu senden çok daha büyük ve çok daha önceye dayanır.

Bilinen evren, sadece ilk semadır; 13.9 milyar ışık yılı yaşındaki evrenimiz sadece ilk semadır. Sonra ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci semalar var. Yaşlarını hayal bile edemeyiz ve hepsi ne yapıyor? Tesbih. Sadece dünyanın tesbihinden yola çıkarak yapılan tüm tesbihlerin miktarını bir düşünün. Ve dünyada da yapılan toplam tesbih ile kendi ömrümüz boyunca yaptığımız tesbihin miktarını bir kıyaslayın.

Benim tesbihim, varoluştaki tesbihin yüzde kaçıdır derken, 1 koymadan önce kaç tane sıfır koymanız gerektiğini bir hayal edin. (%…0000001) Benim yüzdeliğim o kadar önemsizdir ki ve tesbihin süregeldiği çağlar o kadar uzundur ki bu beni mütevazı yapar ve şunu fark ettirir: Benim Allah’ı övmem Allah’a hiçbir şekilde fayda sağlamaz. O’na hiçbir şey eklemez. O’na güvence vermez. O’nu daha iyi hissettirmez.

İnsanlar övgüye muhtaçtır. İnsanların arınmaya ihtiyacı vardır. Gönderdikleri postun altında beğeniye, kalp emojisine, ateş emojisine ihtiyaçları vardır. Onların buna ihtiyacı var. Allah’ın var olması için insanların O’nu kabul etmesine ihtiyacı yoktur. O daima var olmuştur.

Ayrıca tabii ki şu kısmı da ekledim: Senden yeni bir şey istenmiyor. “Allah neden benden bunu istiyor?” diye sormuyorsun. Hayır, O senden bunu istemiyor. Bu aslında senden çok önce var olan bir şeydir ve senin içinde de vardır. Sen kendi fıtratını reddediyorsun.

Ama bu sure şimdiki ve gelecekteki tesbih ile ilgili. “Şimdiki” kısmın söylediği şudur: Tesbih, benim yapıp yapmamamdan bağımsız olarak etrafımda yapılıyor. Aslında etrafımda her yerde gerçekleşiyor. Hatta kendi vücudumda bile gerçekleşiyor. Kan hücrelerim şu anda tesbih ediyor. Deri hücrelerim şu anda tesbih ediyor. Tırnaklarım şu anda tesbih ediyor. Kalbim şu anda tesbih ediyor.

İnsanın Kontrol Alanı ve İrade

Hadid Suresi dersinde nasıl açıkladıysam, aynı şekilde açıklayacağım. Bilin ki her şey Allah’ın kontrolündedir. Değil mi? Ama insanlara verdiği şey, hayatımızın çoğunu bizim kontrolümüz dışına koymasıdır.

“Nerede doğacağım?” Bu benim kontrolümde mi? “Nerede öleceğim?” Bu benim hâkimiyetimde mi? “Genetiğim” benim kontrolümde miydi? “Boyum, ten rengim, beyin kapasitem, düşünce süreçlerim” bunlar benim kontrolümde mi? Bunları ben mi belirledim? Bunlarda söz hakkım var mıydı? Hayır, hiç söz hakkım yoktu. “Kim hayatıma girip de ne yapacak” ya da “Neye alerjim olacak?” ya da “Hangi hastalığa yakalanacağım?” “Yoldayken hangi araba bana çarpacak?” Bunların hiçbiri benim kontrolümde değil. Anlıyor musunuz? Hayatımın çoğu aslında benim kontrolümde değil.

Rızkım benim tarafımdan yazılmadı, Allah (Azze ve Celle) tarafından yazıldı.

‌وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ

​Ve mâ tedrî nefs bi’eyyi ard temût

Ben nerede öleceğimi bilmem. Hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Ben kiminle kardeş olacağımı, kuzenimin kim olacağını, anne babamın kim olacağını belirlemedim. Eğer kardeşlerimizi seçme hakkımız olsaydı, çok farklı ailelerde olabilirdik. Yani bazılarımız. Ben değiştirmezdim ama. Kardeşlerimle mutluyum. Ama her neyse.

Sonra, Allah çok küçük bir çember yarattı. İçimizde küçük bir çit varmış gibi düşünün. Ve o çitin içinde bize biraz özgürlük verdi. Yani bu bedenin dışında yaşama özgürlüğünü vermedi. Ömrümüzün dışında yaşama, hangi yüzyılda doğacağımızı seçme gibi özgürlükler vermedi. Bize bu tür özgürlükler sunmadı. Ama bu küçük çemberin içinde bize doğru ve yanlışı seçme özgürlüğü verdi. Hepsi bu. İşte verdiği özgürlük bu kadar.

Allah bana bedenim üzerinde biraz işlem özgürlüğü verdi. “Bu eli kaldırayım mı yoksa indireyim mi?” işte bu özgürlüğü verdi. Ben diyemem ki, “Allah bu eli kaldırdı!” Hayır, hayır, bana bu eli kaldırma özgürlüğünü verdi. Bir çit yarattı ve o çitin içinde ben hareket edebiliyorum. Onun dışında mı? Her şey üzerinde tamamen Allah’ın kontrolü var. Anladınız mı?

Şimdi, benim kontrolümde olmayan şeyler, damarlarımda akan kan, kalbimin atışı gibi. Bunlar şu anda benim kontrolümde mi? Hayır, değil. İşte bu şeyler Allah’ı tesbih ediyor. Ama benim seçim hakkım olan küçük çemberde, o küçük çemberde, bazen Allah’ın tesbihini yapmamayı seçiyorum. Ya da gerektiği gibi yapmıyorum. Ama bu, etrafımdaki her şeyin ve hatta benim çoğumun aslında hâlâ ne yaptığını değiştirmiyor? Allah’ı tesbih etmesini. Ateistin kalbi bile Allah’ı tesbih ediyor. Beyin hücreleri, ateşlenen her nöron Allah’ı tesbih ediyor. O, Allah’a küfreden dil bile Allah’ı tesbih ediyor.

Ve bu yüzden o dil kıyamet günü diyecek ki: “Bunu bana sen yaptırdın. Ama şimdi Allah bana izin verdi.” Allah sana bu şeyin kontrolünü teslim etmişti. Ama mahşer günü el, ayak, her şey konuşmaya başlayacak. Zaten Allah’ın emri altındaydılar. Zaten Allah’ı tesbih ediyorlardı. Onları isyan ettiren sendin. Bu yüzden onlar diyecekler ki:

‌أَنطَقَنَا الَّذِي أَنطَقَ كُلَّ شَيْءٍ

​Entakanâ ellezî entaka kulle şey’

​Bugün her şeyi konuşturan, bizi de konuşturuyor

‍(Fussilet, 21)

Dolayısıyla şöyle söylerim, bedenlerimiz bile… Küçükken çokça Gundam Anime izlerdim. Bilenler vardır. Ya da biraz daha sıkıcıysanız Power Rangers izlemişsinizdir. Kocaman bir robotun içindesinizdir ve onu kontrol ediyorsunuzdur, değil mi? İşte Allah da bana bu bedenin kontrolünü teslim etti. Aslında bu beden ben değilim, sadece bana kontrolü verilmiş bir robottur. Ve bir gün gelecek, bu makinenin kontrolünü kaybedeceğim. Bu makine benden alınacak. Sonra o yeniden diriltildiğinde artık benim kontrolümde olmayacak.

‌مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ

​Muhtıîn mukniî ruûsihim

‍(İbrahim, 43)

Allah der ki, “Mahşer günü inkârcılar, azaplarını görerek gözlerini dikip bakacaklar ve ona doğru koşacaklar.” Normalde bir tehlike görürsen öncelikle ona bakmazsın. Sonra da gördüğünde ne yaparsın? Tam tersi yöne kaçarsın. Ama Allah, mahşer gününü şöyle anlatır:

İnkârcılar ateşe ve azaba bakıyorlar, gözleri dikilmiş, kırpmıyorlar ve ona doğru koşuyorlar.

Bu bize neyi gösterir? Artık bedenleri ne değildir? Artık onların kontrolünde değildir. Adama kitabı sol eline, eli arkasındayken veriliyor. Artık ne yapma gücü kalmıyor? Bakıp “Ne kadar kötü?” deme gücü. Yapamıyor, çünkü kitabı arkasından, solundan verildi. Kontrol ondan alınmış.

Kur’an’da Kinaye Sanatı

Ama şu anda bizim sınırlı bir kontrolümüz var. Yani tesbih etrafında oluyor ve sen bundan mahrum kalıyorsun. Allah, “Her şey zaten Allah’ı tesbih ediyor ve etmeye de devam edecek” dediğinde, sana aslında şunu hissettiriyor:

Belki ben de o gruba katılmalıyım. Evrenin geri kalan kısmı katıldı, bir tek ben eksik kaldım.

İşte buna kinaye denir. Ve kinaye, Kur’an çalışmasının büyük bir parçasıdır. Kinaye nedir, size açıklayayım. Bugünlerde insanlar TikTok’ta şöyle diyor: “Bana bir şeyi söylemeden söyle.” İşte bu kinayedir.

Mesela ben şimdi “burası biraz sıcak” desem… “burası biraz sıcak” desem ve organizatör bana dese ki, “Evet, öyle. İyi gözlem.” O zaman benim kinayemi anlamamış oluyor. Aslında demek istediğim, “burayı biraz serinletebilir miyiz?” Ama bunu söylemedim, sadece ne dedim? “İçeri gittikçe ısınıyor.”

Ya da eve geliyorsun, çocuğun orada. Oturuyorsun ve “Susadım” diyorsun. Oğlun sana bakıyor ve diyor ki:

Evet mantıklı, uzun bir gün geçirdin. Hava da sıcak.

Susadım diyorum!

O da “Duydum seni ve bu mantıklı” diyor. Ama kinaye neydi? Koş git bana su getir! Ama bunu söylemiyorsun, sadece “susadım” diyorsun.

Allah, “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih ediyor ve etmeye devam edecek” dediğinde, sen de dinleyip, “Vay ne kadar güzel, her şey tesbih ediyor” dersen… Aptal! Sana tesbih etmeni söylüyor! İşte buna ne denir? Kinaye. Kur’an’ı çalışırken kinayeye dikkat etmeniz gerekir, tamam mı? Allah size satır aralarında bir şey söylüyor ve ne demek istediğini anlamak için dahi olmanıza gerek yok.

Ayrıca hem şimdiki ve gelecek zaman kullanıldığı için tesbih etmeye devam edeceği de belirtiliyor. Sanki şöyle deniyor:

Ben burada sonsuza kadar olmayacağım. Bir süre buradayım ve sonra gideceğim, ama Allah’ın tesbihi kalacak. Sonsuza kadar sürecek.

Bu nedenle geleceğe işaret ediyor. Tesbihin gelecek zaman ile kullanıldığı surelerde başka bir ince nokta var; surede ele alınan meselelerden gelecekle bağlantılı bir şeyin olacağına dair bir ipucu veriyor. Tesbih gelecek zaman ile de kullanılmış çünkü. Cuma Suresi’ni çalışırken buna dikkat edeceğiz. Çünkü tesbih geleceğe işaret ediyor, değil mi? Bunun nasıl ortaya çıktığını göreceğiz.